Hastalık

Çocukken toz pembe bir camın ardından dünyaya bakardık. O camın ardındaki hayat mavi gökyüzünden, yeşil ağaçlardan, rengârenk çiçeklerden ve gökte pırıl pırıl parlayan güneşten, gece olunca bize göz kırpan yıldızlardan ibaretti. Düşündüğümüz tek şey havanın yağmurlu ya da soğuk olmamasıydı çünkü o zaman sokakta istediğimiz gibi oynayabilirdik; akranımız bir komşu çocuğu bizim için dünyadaki en değerli kişiydi çünkü bir oyun arkadaşına sahip olurduk. Çocukken en küçük şey devasa bir mutluluğa dönüşür ve yüzümüze dünyanın en içten gülümsemesini kondururdu. Büyüdükçe o toz pembe pencerenin rengi değişti, yağan yağmurlar onun rengini götürdü ve geldikleri yerin griliğini getirdi. Şimdi tepedeki gökyüzüne baktığımızda bulutları görüyoruz, ağaçların çıplak dallarıyla tek başına kaldığı mevsimi hissediyoruz, çiçeklerin üzerine basıp geçiyoruz ve yıldızların bizim için parlamadığını biliyoruz. Dışarı adımımızı atıp gri dünyaya giriş yaptığımızda havanın nasıl olduğuyla ilgilenmiyoruz çünkü hayat koşturmasından başka bir şeye odaklanamıyoruz; omuz omuza verip bu dünyanın yükünü beraber sırtlayacağımız bir dostu komşu evinde bulamıyoruz. Gün içinde gördüklerimiz, duyduklarımız, şahit olduklarımız yüzünden suratımız gün geçtikçe asıldı, içten gülümsemek nedir unuttu. Büyümek insanlığın en amansız hastalığı olsa gerek. Tedavisi yok, ne ilaçla ne de terapiyle geçiyor. Oysaki önceden teşhis edilmesi en kolay hastalık çünkü herkes bunun bir gün tüm insanların başına geleceğini biliyor ama kimsenin bunu durdurmak için bir çaresi yok. İnsan bu hastalığa yakalandığında ilk baktığı şey henüz bu hastalıktan muzdarip olmamış çocuklar oluyor. O çocuklar başlarına gelecek olan her şeyden habersiz bir şekilde toz pembe pencerelerinin ardından mavi gökyüzüne, yeşil ağaçlara, rengârenk çiçeklere ve gökte parlayan güneşle yıldızlara bakmaya devam ediyor, yüzlerinde dünyanın en içten gülümsemesiyle. Büyüme hastalığına yakalanmış yetişkinler ise bu acımasız, bencil, soğuk dünyada yaşamak için bir amaç, bir hedef, bir hayal arıyorlar. Hepimizin hayat ağacında tutunacak bir dala ihtiyacı var ama çoğumuz o dalı hiçbir zaman bulamıyoruz ve rüzgâra kapılıp giden bir kuru yaprak gibi sürüklenmeye başlıyoruz, yüzümüzde hayatın bıraktığı derin izlerle. Dünyaya gelmemizin bir amacı olmalı, bir neden için burada olmalıyız ve uğruna yaşayacağımız, mücadele edeceğimiz şeyler olmalı. Kendimizi buna inandırıyor, yapayalnız olduğumuz dünyada bu inanca tutunuyoruz ama her günün sonunda bu inanç biraz daha sönüyor. Her günümüz işe gitmekle, para kazanmakla, insanlara tahammül etmekle ve sorumluluklar altında ezilmekle geçiyor. Rüzgârda savrulan bir kuru yaprak olduğumuzu insanların ayakları altında ezildiğimiz bu anlarda daha iyi anlıyoruz. Yattığımız yerden gökyüzüne bakarken düşünüyoruz: “Buraya gelmemin bir amacı olmalı, bir sebep için burada olmalıyım ama o sebep ne? Yaşıyor muyum yoksa sadece var mı oluyorum?” Bir adım daha geçiyor üstümüzden, yere biraz daha gömülüyoruz. Yıldızları görmek istiyor, onları gökte arıyoruz ama şehrin parlak ışıkları karşısında solan yıldızlar görünmüyor. İşte o zaman anlıyoruz ki bir yıldızın parıltısını bile söndüren bu dünyada bizim parlamamız mümkün değil. Bu ne yaşamak ne de var olmak, bu sadece yok olmak. Elimizi göğe uzatıyor, çok uzaklarda zayıf bir ışıkla yanıp sönen bir yıldıza dokunmak istiyoruz ama yıldızın önünü bir bulut kapatıyor: Büyük, gri bir yağmur bulutu. Yağmur başlıyor, insanlar koşturarak evlerine giriyor, birkaç dakikada sokakta yapayalnız kalıyoruz. Bir odanın ışığı yanıyor, küçük bir çocuk pencerenin önüne geçip asık suratıyla dışarıya bakıyor. “Ne kötü,” diye düşünüyor, “eğer yağmur yarın da yağarsa sokağa çıkıp oynayamam.”

Gülümsüyoruz.

Yorum bırakın