Bu öyküdeki tüm kişi, kurum ve olaylar tamamen hayal ürünü olup gerçek hayatla yaşanabilecek bütün benzerlikler tesadüften ibarettir.
Önünde polis arabalarının olduğu üç katlı binanın çevresi kalabalıktı. Meraklı kalabalık bina önüne çekilmiş polis şeridinin arkasında duruyordu ve her kafadan ayrı ses çıkıyordu.
“Müsaade edin,” dedi genç bir kadın sesi. “Görevlilere yol verin.”
İnsanlar iki tarafa çekilip ortada bir boşluk oluşturduğunda Nil Komiser de o boşluktan eve doğru yürüdü. Cinayet haberi o uyurken geldiği için evinden apar topar ayrılmıştı ve dağınık kıvırcık saçları bunun kanıtıydı. Komiser kafasının tepe noktasındaki koyu kahverengi saçlarını eliyle şöyle bir yatıştırdı.
“Günaydın,” dedi şeridin yanında duran polis memuruna. “Kaçıncı kat?”
“Günaydın komiserim,” dedi polis memuru başını saygıyla eğerek. “Giriş katında, hemen sol taraftaki daire.”
Polis memuru Nil’in geçmesi için şeridi kaldırdığında Nil başını biraz eğerek geçti ve apartmana girip sol taraftaki daireye ilerledi. Dairenin kapısı ardına kadar açıktı, içeriden de konuşma sesleri geliyordu. Daireye girip koridorda yürümeye başladı, o esnada da odalara bakıyordu. Dairenin içindekileri mutfakta buldu. Adli tıp uzmanı, üniformalı bir polis ve sivil bir polis mutfaktaydı.
“Günaydın,” deyip mutfağa girdiğinde tezgâhın önünde yatan cesedi fark etti. Yüzüstü yatan bu ceset bir kadına aitti ve kafa çevresindeki kan gölüne bakılacak olursa ölümcül darbeyi o bölgesine almıştı.
“Günaydın,” dedi sivil polis ona bakarak.
“Durum nedir?” diye sordu Nil.
“Maktulün adı Handan Oğuz,” diye anlatmaya başladı adı Armağan olan sivil polis. O da Nil gibi Cinayet Masası’nda komiserdi. “Cesedini bir saat kadar önce ev sahibi bulmuş. Söylediğine göre kapı aralıkmış, içeri seslenmiş ama ses gelmeyince eve girmiş ve burada yatan maktulü görmüş, sonra da polisi aramış. İlk izlenimler kurbanın ölümüne neden olan şeyin sağ şakağına aldığı darbe olduğu yönünde, ağır bir şeyle yüzünün sağ tarafı resmen dağıtılmış. Ayrıntıları otopsi raporu söyleyecek.”
Nil dizlerini kırarak yere eğilip cesedi incelemeye başladı. Meslektaşının da söylediği gibi kadının yüzünün sağ tarafı feci hâldeydi, suratının tamamı da kanla kaplıydı ama hayattayken ve yüzü bir kan yatağı değilken kırklı yaşlarında güzel bir kadın olduğu belliydi.
“Evli miymiş?” diye sordu Nil. “Kiminle yaşıyormuş?”
“Ev sahibi bekâr olduğunu söylüyor,” diye cevap verdi Armağan. “Tek başına yaşıyormuş, gelen giden kimsesi de olmamış. En azından bu evde yaşadığı üç ay boyunca.”
“Sevgilisi? Görüştüğü biri?”
“Ev sahibi kimseyi görmediğini söyledi ama soruşturacağız.”
“Ölüm saati hakkında bir tahmin var mı?”
“Ceset en kaba tabiriyle çok taze,” dedi Adli Tıp Uzmanı Fikret. “Bir günlükten kısa olduğu kesin, yaklaşık olarak da 10-16 saat arası olduğunu söyleyebilirim.”
“O hâlde gece öldürülmüş,” dedi Nil düşünceli bir sesle. “Kapıda zorlama, evde eksik eşya ya da yanlış giden bir şeyler olduğunu gören duyan birileri var mı?”
“Hiçbiri yok,” dedi. Konuşan yine Armağan’dı. “Kapıda zorlama yok, evdeki tüm değerli eşyalar duruyor ve ev sahibi bağırış sesi duymadığını söyledi.”
Nil ayağa kalkıp meslektaşının yanına gitti. “O hâlde katile kapıyı kurban açmıştı ve onu tanıyordu.”
“Katilin kurbanın tanıdığı biri olması çok sık karşılaştığımız bir durum,” dedi Armağan. Göğsünde kavuşturduğu kollarını çözdü. “Fikret burada incelemesine devam ederken biz de komşularla konuşalım.”
“Tamam,” dedi Nil başını sallayarak. Onunla beraber mutfaktan çıktığında sordu: “Nasılsın?”
“Fena değilim,” dedi Armağan. “Bu cinayet sabah sabah biraz keyfimi kaçırdı ama profesyonelliği bırakmıyorum. Sen nasılsın?”
“Ben de aynı şekilde. Akşam ne yaptın?”
“Duş alıp uyudum, çok yorgundum. Sen ne yaptın?”
“Seninkinden tek farkı kitap okumam. Uykum bir türlü gelmedi.”
Komiserler binanın dışına çıkıp ev sahibini buldu. Ev sahibi Halit adında, ellili yaşlarda, tıknaz bir adamdı. Yuvarlak yüzü, kocaman göbeği ve kafasının tepesindeki kellikle hiçbir ayırt edici özelliği yoktu.
“Merhaba.” Konuşan kişi Nil oldu. “Cesedi siz bulmuşsunuz sanırım.”
“Evet, ben buldum,” dedi Halit. Suratı hâlâ bembeyazdı. “Böyle bir şey nasıl olabilir, aklım almıyor.”
“Genelde böyle söylerler ama bu herkesin başına gelebilir,” diye devam etti Nil. “Cesedi saat kaçta buldunuz?”
“08.05 olması lazım.”
“İddia ettiğinize göre kapı açıkmış, içeri seslenmişsiniz ama cevap gelmeyince eve girmişsiniz.”
“Evet, aralıktı ama dar bir aralıktı. Kapı gıcırdayınca sese döndüm, kapının açık olduğunu da o zaman fark ettim. Kapının önünde durup Handan Hanım’a seslendim, evde olup olmadığını sorup kapısının açık kaldığını söyledim ama cevap gelmedi. Ben de, acaba bir şey mi oldu, diye düşünüp eve girdim. O an aklıma gelen en kötü ihtimal hırsızlıktı ama mutfağa girince onu yerde gördüm. Çok korkunçtu.”
“Anlıyorum. Peki dün gece maktulün evinden gelen sesler duydunuz mu? Kavga sesi olur, yere düşen bir şeylerin sesi olur, herhangi bir şey?”
“Duymadım. Zaten geceleri erken uyurum, dün gece de on bir civarı uyudum.”
“Son günlerde maktulde herhangi bir değişiklik fark ettiniz mi? Keyfi kaçık mıydı, morali bozuk muydu, düşünceli bir hâli var mıydı? Evine gelip giden birilerini gördünüz mü ya da birileriyle konuştuğunuzu duydunuz mu? En ufak şey çok işimize yarayabilir, bu yüzden iyi düşünün lütfen.”
Halit kaşlarını çatarak birkaç saniye düşündü. “Handan çok ketum bir kadındı, nasıl desem çok konuşmazdı ve konuştuğu zaman da çok mesafeli davranırdı. Her zaman onun görmüş geçirmiş bir kadın olduğunu düşündüm. Burada üç aydır yaşıyor, bu süre içinde evine gelen hiç kimseyi görmedim, kimi kimsesi olmayan yalnız bir kadındı. Onu en son dün sabah gördüm, ben kapı önünü süpürürken o da marketten geliyordu, bana kolay gelsin deyip içeri geçti.”
“Hareketleri nasıldı?”
“Kibardı hatta bana gülümseyip başını eğerek selam verdi. Her şey yolunda gibiydi.”
“Anladım. Biz diğer apartman sakinleri ile de konuşacağız, belki bir şeyler duyan ya da bilen vardır.”
“Tabii tabii,” diyen Halit eliyle ilerideki kalabalığı gösterdi. “Benim ailem ve kiracılar orada.”
“Bir şey daha,” dedi Nil o kalabalığa kısa bir bakış attıktan sonra. “Handan ne işle uğraşıyordu? Nerede çalışıyordu?”
“Çalışmıyordu. Söylediğine göre uzun seneler çalıştığı fabrikadan ayrılıp tazminat almış, birkaç ay bu parayla geçineceğini söyledi.”
Komiserler ona teşekkür edip diğer apartman sakinlerinin yanına gitti. Zamandan tasarruf etmek için ayrıldılar. Armağan ev sahibinin ailesiyle konuşurken Nil de ikinci katta oturan Petek ailesiyle görüştü. Sevim Petek, ailenin annesi, akşam dokuz civarında apartman kapısının açıldığını duyduğunu söyledi. İddia ettiğine göre dakikalar sonra da alt kattan güm diye bir ses duymuştu, birkaç dakika sonra da alt katın kapısı çarpılmıştı.
“Bir şeyden şüphelenmediniz mi?” diye sordu Nil.
“Böyle bir şey kimin aklına gelir ki?” dedi Sevim. “Handan’ın bir misafiri olduğunu düşündüm.”
“Güm sesi?”
“Bir şey yere düşmüştür, dedim.”
“Muhtemelen yere düşen o şey maktulün bedeniydi. Neyse, saat dokuz mu demiştiniz?”
“Vah vah, daha gençti, Allah rahmet eylesin. Evet, dış kapının sesini duyduğumda saat dokuzu birkaç dakika geçiyordu.”
“Evin kapısının çarptığını kaç dakika sonra duydunuz?”
“On beş falan, daha uzun değil.”
“Tamam, teşekkür ederim, çok yardımcı oldunuz.”
Armağan’ın yanına gitti. Genç komiser kollarını göğsünde birleştirmiş, beton gibi bir ifadeyle yere bakıyordu. Onun bu hâlini çok iyi tanıyan Nil, bunun onun düşünme pozisyonu olduğunu biliyordu.
“Bir şeyler öğrendim,” deyip Sevim’in dediklerini aktardı. “Elimizdeki tek ipucu bu.”
“Saat Fikret’in verdiği aralığa da uyuyor,” dedi Armağan düşünceli bir sesle. “Yazılı ifadesini de alalım.”
“Bir memuru görevlendirdim bile. İstersen şimdi eve girip bir inceleme yapalım.”
“Ben de sana aynısını önerecektim.”
Nil gülümsedi. “O zaman önden buyurun komiserim.”
Armağan ona yandan bir bakış attıktan sonra eve yürüdü. Komiserler daireye girdiğinde maktulün cesedinin ceset torbasına koyulduğunu gördüler.
“Buradaki işimiz bitti,” dedi Fikret. “Ceset otopsi için Adli Tıpa gidiyor.”
“İlk izlenimler nasıl?” diye sordu Armağan. “Nasıl öldürülmüş olabilir?”
“Sağ kulağının üst tarafına büyük, ağır bir cisimle vurulmuş. İlk darbenin bu olduğunu düşünüyorum ama son darbe değil, aynı cisimle aynı bölgeye bir kez daha vurulmuş ve yüzünün diğer tarafındaki izlere bakacak olursak katil onun kafasını tutup birkaç kez yere vurmuş. Katilin amacı onu korkutmak ya da bir şey için susturmak değildi, tek amacı öldürmekti. Bir kaza olmadığı -kimse kazayla birinin kafasına ölümcül bir darbe vurmaz tabii ama genel konuşuyorum- ya da bir anlık sinirle işlenen bir cinayet olduğunu düşünmüyorum, katilin amacı onu öldürmekti ve bundan emin olmak için muhtemelen o nefes almayı bırakana kadar onun kafasını yere vurdu. Vücudunda başka bir darbe izi yok ama kesin sonucu otopsi söyleyecek elbette.”
“Katil çok öfkeliydi,” diye mırıldandı Nil. “Ona çok kızgın biriydi, öyle kızgındı ki onun kafasına ölümcül iki darbe indirmesine rağmen öldüğünden emin olmak için o ölene kadar kafasını yere vurdu. Handan kendine bu kadar nefret dolu birini neden akşam vakti evine aldı? Mutfakta ne yapıyorlardı?”
“Misafir olarak evine gelmiş birine bir şeyler hazırlamak istemiştir,” diye bir fikir sundu Armağan. “O mutfağa gitti ama katil de arkasından ilerledi. Handan dönüp ona baktığında ilk darbeyi aldı ve devamı da geldi.”
“Evet, söylediğin mantıklı,” dedi Fikret. “Artık bu gizemi çözmek de size kaldı.”
“Sağ olasın Fiko,” dedi Nil. “Çok yardımcı oldun.”
“Ne demek, işim bu. Size kolay gelsin dedektifler.”
“Teşekkür ederiz,” dedi Armağan. Onun omzuna dokundu. “Sana da kolay gelsin.”
Onlar evden çıkarken Nil ve Armağan da evi aramak için ayrıldı. Armağan yatak odasını ararken Nil de salonu karıştırıyordu. Fazla mobilyanın olmadığı salonda tüm eşyalar yerli yerindeydi, etrafta fazlalık olarak duran tek bir şey bile yoktu. Maktulün düzenli ve temiz biri olduğu aşikârdı. Genç komiser televizyon ünitesinin raflarıyla çekmecelerini açıp sırayla içlerine bakmaya başladı. Raflarda eski baskı kitaplar, faturalarla fişler, not defteriyle kalemler, üç tane çeyrek altın ve bir miktar da nakit para vardı.
“Hırsızlık yapılmadığı kesin,” diye düşündü Nil. “Maddi değeri olan her şey duruyor.”
En alt çekmeceyi açtığında karşısına bir kutu çıktı. Eldivenli elleriyle kutunun kapağını açtı. Kutunun içinde fotoğraflar vardı, içlerinde Handan’ın olmadığı fotoğraflar.
Nil Komiser şaşkın bir tavırla kutunun içindeki fotoğrafları incelemeye başladı. Genç bir erkeğin cübbe ve keple muhtemelen üniversite mezuniyeti için stüdyoda çekilmiş bir fotoğrafı, küçük bir oğlan çocuğunun üstünde bir okul forması, okul çantası ve beslenme çantası varken çekildiği bir fotoğrafı, ergenlik dönemlerinde bir gencin fotoğrafı, yetişkin ama hâlâ toy bir gencin muhtemelen kampüste çekilmiş bir başka fotoğrafı.
“Olamaz,” diye mırıldandı komiser. “Bunların hepsi aynı kişi.”
En alttaki fotoğrafı da gördüğünde az kala tüm fotoğrafları düşürüyordu. En alttaki fotoğraf bir hastane odasında çekilmişti. Gencecik bir kadın yatakta oturuyordu ve kucağında bir bebek vardı. Genç kadın utangaç bir tavırla gülümserken kucağındaki bebeği de dünyadan korumak istermiş gibi göğsüne bastırmıştı. Nil bu kadının kim olduğunu bilmesine rağmen yine de onun suratına dikkatle baktı. Bu kadını ilk gördüğü an yaralarla kaplı suratı kan içinde olsa da bu genç ve güzel yüzün maktul Handan Oğuz’a ait olduğunu anladı.
“Bir şey buldun mu?” diye sordu salona giren Armağan. Nil’in ünite önünde dikildiğini görünce ona ilerledi. “Onlar ne?”
“Kendin incelesene,” deyip fotoğrafları ona uzattı. “Bu fotoğraflardan ne anlıyorsun?”
Fotoğrafları alan Armağan hepsini uzun uzun ve dikkatlice inceledi, inceledikçe kaşları daha çok çatıldı ve alnındaki kırışıklıklar derinleşti. Nil gibi o da hastane odasında çekilen o fotoğrafa diğerlerinden daha çok zaman ayırdı.
“Muhtemelen senin anladığın şeyi,” dedi uzun kirpiklerinin arasından meslektaşına bakarak. Kahverengi gözleri şüpheyle parlıyordu. “Bu adamın kim olduğunu hemen öğrenmemiz gerekiyor. Yani kim olduğu belli de adını öğrenmeliyiz.”
“Orası kolay,” dedi Nil. “Sen bir şeyler bulabildin mi?”
“Kayda değer hiçbir şey yok. Şu an izini sürebileceğimiz tek şey bu adam.”
“O zaman sürelim.”
Komiserler olay yerine gelen savcıyla konuşup ona rapor verdikten sonra evden çıkan telefon, cüzdan, fotoğraflar gibi eşyaları incelenmek üzere merkeze gönderdiler ve kendileri de merkeze doğru yola çıktılar. Ekip arabasını çoğu zaman olduğu gibi Armağan sürüyordu.
“Cinayet silahı kayıp,” dedi Nil. “Evden aradığımız nitelikte bir şey çıkmadı.”
“Katilin onu çoktan yok ettiğinden eminim,” diye cevap veren Armağan bakışlarını yoldan ayırmadı.
“Sence cinayet silahı Handan’ın evindeki bir şey miydi?”
“Olabilir de olmayabilir de. Eğer katil oraya onu öldürmek için gittiyse yanında götürmüş olabilir ama öldürmeyi evde kararlaştırmışsa evdeki bir eşyayı kullanmış da olabilir. Fikret ağır bir şeyle vurulduğunu söylüyor, bir aksesuar olabilir.”
“Cinayet mutfakta işlenmiş ama herhangi bir delici ya da kesici alet kullanılmamış.”
“Yani? Aklında nasıl bir cinayet sahnesi var?”
“Bir sahne düşünmek şu durumda zor ama bir bıçak kullanılmadığına göre katilin mutfağa Handan’dan sonra gitme ihtimali olabilir. Cinayet silahı ya zaten yanındaydı ya da diğer odaların birinden aldı ve onu mutfakta gafil avladı.”
“Olabilir.”
“Sen ne düşünüyorsun?”
“O adamın kim olduğunu ve Handan’la bağının ne olduğunu bulmamız gerektiğini.”
“Fikirlerin konusunda yine ketum davranıyorsun.”
“Şu an çok konuşmak suyu bulandırmaktan başka bir işe yaramayacağı için sessizliğimi koruyorum ve elimize ipuçlarının gelmesini bekliyorum.”
“Öyle olsun.”
“Maktulün ailesini de araştıralım,” diye konuyu değiştirdi Armağan. “Eğer bir akrabası varsa iletişime geçelim.”
“Merkezde hallederiz.”
Handan Oğuz’un evinde fotoğraflarını buldukları adam hakkındaki bilgiler saatler içinde komiserlere ulaştı. Kâğıdı alan Nil kahverengi gözlerini kâğıtta yazanlarda gezdirirken masasının kenarında oturan Armağan da ona bakıyordu. Komiser yazanları içinden okuduktan sonra iş arkadaşı da duysun diye sesli okudu:
“Adamın adı Devrim Önder. 25 yaşında, bekâr. Kocaeli Üniversitesi Gazetecilik bölümü mezunu, şu anda da bir haber ajansında editör olarak çalışıyor. İşlerin ilginçleştiği noktaya geliyorum: Bursa doğumlu ve hâlen Bursa’da yaşıyor, annesinin adı Suna, babasının adı da Abdullah, kardeşi yok.”
Nil başını kâğıttan kaldırıp Armağan’a baktığında onun gözlerinde de kendi gözlerinde olan bakışı gördü. Handan ve Devrim’in memleketlerinin aynı olması meslektaşının da ilgisini çekmişti.
“Maktulün adı Handan Oğuz,” diye maktul hakkında edindikleri bilgileri anlatmaya başladı Armağan. “Bursa’da doğmuş. Kırk üç yaşındaydı ve kayıtlara göre hiç evlenmemişti. Uzun seneler Denizli’de bir fabrikada çalışmış, üç ay önce de memleketi olan Bursa’ya dönüp şu an yaşadığı evi kiralamış.”
Nil onun masasına ilerleyip elindeki kâğıdı masaya bıraktı. “Handan’ın ailesinin adresi birazdan elimizde olur,” dedi iş arkadaşına bakarak. “Onları ziyaret edeceğiz.”
“Devrim Önder ne olacak?” diye sordu Armağan.
“Onu da ziyaret ederiz,” dedi. Bir anda aklına gelen düşünceyle az önce masaya bıraktığı kâğıda uzandı. “Devrim. Kocaeli Üniversitesi’nde okumuş ve gazeteci. Bursa’da yaşıyor. Tabii ya!”
Onun bu heyecanını gören Armağan kaşlarını çattı. “Ne oluyor?”
“Esin’i tanıyorsun,” dedi Nil. Heyecandan gözleri parlıyordu. “Gazeteci, ayrıca arkadaşım. O da Kocaeli’nde gazetecilik okumuştu.”
“Devrim’i tanıyor olabilir yani?”
“Bombayı söylemedim henüz.”
“Söyle o zaman.”
“Erkek arkadaşı da kendisi gibi gazeteci ve tahmin et bakalım ismi ne?”
“Hadi canım,” dedi Armağan. “Ciddi misin?”
“Adı Devrim’di. Onu hiç görmedim ama Esin birkaç kez laf arasında bahsetmişti.”
“Aynı Devrim olduklarından emin olamayız.”
“Esin’e sorarsam oluruz.”
“Soruşturma hakkında bilgi veremeyiz, hem de Esin gibi hırslı bir gazeteciye.”
“Bilgi vermeyeceğim ki. Onunla buluşup konuyu sevgilisine getireceğim, o da bana bilmem gerekenleri söyleyecek. Kocaeli’nde okuyup Bursa’da gazetecilik yapan kaç Devrim vardır ki?”
“O hâlde onun sevgilisinin yüzünü de görmen gerekecek.”
“Orasını bana bırak.”
Bir polis memuru odanın kapısını çalınca komiserlerin konuşması sona erdi.
“İstediğiniz adresi bulduk komiserim,” dedi üniformalı polis memuru. “Aile burada ikamet ediyormuş.”
Polis memuru elindeki kâğıdı Nil’e uzattı. Nil kâğıdı alıp şöyle bir göz attı.
“Tamam, teşekkür ederiz.”
Polis memuru saygılı bir tavırla onları selamladıktan sonra odadan çıktı.
“Kazım Karabekir Mahallesi’ne gidiyoruz,” dedi Nil. “Hadi çıkalım.”
Handan’ın ailesinin evine yapılan yolculukta da arabayı Armağan kullandı. Yıldırım’ın uzak köşelerinde kalan bu mahalleye varmaları ve adreste yazan evi bulmaları beklediklerinden uzun sürdü fakat nihayetinde arabayı adreste yazan numaranın önüne park ettiler. İki katlı boyasız eve kısa bir bakış attıktan sonra birinci katın ziline bastılar. Birkaç saniye sonra pencerelerden biri açıldı ve yaşlı bir adam göründü.
“Buyurun?” dedi adam. “Kime bakmıştınız?”
“Oğuz Ailesi’ne,” diyen Armağan cebinden polis kimliğini çıkardı. “Cinayet Bürodan geliyoruz.”
“Sizinle bir soruşturma kapsamında konuşmamız gerek,” dedi Nil kendi kimliğini göstererek. “Siz Yusuf Oğuz musunuz?”
Yaşlı adam polislerin Cinayet Bürodan geldiğini duyunca beti benzi attı. “E-evet benim ama hayırdır inşallah? Siz neden buradasınız?”
“Kapıyı açarsanız konuşacağız,” dedi Armağan. “Önemli bir mesele.”
“Açayım tabii Polis Bey.”
Saniyeler sonra binanın kapısı açıldı ve komiserler binaya girdi. Adı Yusuf olan yaşlı adam giriş katındaki evin kapısında duruyordu.
“Maalesef iyi bir haber vermek için burada değiliz,” diye konuya giren Armağan oldu. “Konu kızınız Handan’la ilgili.”
“Benim öyle bir kızım yok!” dedi yaşlı adam hemen. “O ahlaksızla ilgili hiçbir şey de beni ilgilendirmiyor. Konu oysa lütfen buradan gidin.”
Adam kapıyı kapatmaya yeltenmişti ki Armağan tek eliyle kapıyı tutup bunu yapmasını engelledi.
“Hop hop!” dedi komiser sert bir sesle. “Fevri hareketler yapmamanızı rica edeceğiz. Görevimizi yapmak için buradayız.”
“Gelen kim Yusuf?” diye bir ses yükseldi evden. Ses yaşlı bir kadına aitti.
“Önemli bir şey değil hanım,” diye cevap verdi adam. “Ben hallediyorum.”
Yaşlı adam yeniden komiserlere döndü.
“Kızınız korkunç bir cinayete kurban gitti,” diye haberi verdi Armağan. “Başınız sağ olsun.”
“Ci-cinayete mi?” diye kekeledi adam. “Handan öldü mü?”
“Maalesef,” diye konuşmaya katıldı Nil. “Başınız sağ olsun. Biz de onun ölümünü araştırmak için buradayız.”
“Baba,” dedi bir ses. “Ne oluyor? Bunlar kim?”
Komiserler sesin geldiği yöne döndüğünde merdivenlerden inen orta yaşlı adamı gördüler. Oldukça büyük bir göbeği olan bu adamın saçlarının çoğu kırlaşmış, ön kısımları da kelleşmişti.
“Siz de Haldun Oğuz olmalısınız,” dedi Nil. “Handan Oğuz’un kardeşi.”
“Handan mı?” dedi adam da aynı memnuniyetsiz ses ve ifadeyle. “Biz öyle birini tanımıyoruz.”
Armağan sabır dilenir gibi havaya baktı. “Biz de tam acı haberi babanıza veriyorduk,” dedi sakinliğini koruyarak. “Ablanız korkunç bir cinayete kurban gitti ve biz de onu araştırmak için buradayız. Cinayet Bürodan Komiser Armağan Yüksel ve Komiser Nil Tellioğlu.”
“Cinayet mi?” diyen bu adam da oldukça şaşırdı. “Handan öldü mü?”
“Başınız sağ olsun,” dedi Nil. “Size birkaç soru sormak istiyoruz. Neticede onun ailesisiniz.”
“Biz onun ailesi falan değiliz,” diye araya girdi Yusuf. “O bizim namusumuzu kirlettikten sonra ailenin bir parçası olmayı bıraktı. Senelerdir de görmedik zaten.”
“Namusunuzu kirletti derken ne demek istiyorsunuz?”
“Annemle babam yaşlı başlı insanlar,” dedi Haldun. “Onların moralini bozmayın.”
“Tamam o zaman sen cevap ver,” diyen Armağan teklifli konuşmayı bir yana bırakmış görünüyordu. “Baban ablanın namusunuzu kirlettiğini söylerken ne kastediyor?”
“Ahlaksız,” diye homurdandı Haldun. “Liseye giderken haytanın birinden hamile kaldı, sonra da defolup gitti. Yirmi yılı aşkındır yüzünü görmedik.”
Nil ve Armağan arasında anlamlı bir bakışma geçti.
“Kimden hamile kaldığını biliyor musunuz?” diye sordu Nil.
“Nereden bilelim?” diyen Haldun elini şöyle bir salladı. “Okula gidiyorum deyip yemediği halt kalmamış, yediği naneler de ortaya çıkınca onu kovduk, o da çekip gitti.”
“Nereye gittiğini, ne yaptığını, neler yaşadığını hiç merak etmediniz mi?”
“O bizim başımızı eğerken hiç düşünmedi, biz onu niye düşünecekmişiz? Onun yüzünden senelerce konu komşunun yüzüne bakamadık, başımızı yerden kaldıramadık. Çocuğu kimden peydahladıysa ona gitti herhâlde.”
“Onu en son ne zaman gördünüz? Evden nasıl ayrıldı?”
Haldun cevap vermek için ağzını açmıştı ki evden yaşlı bir kadın çıkınca bunu yapamadı. Altmış küsur yaşında, solgun benizli, zayıf ve başında bir yazma olan kadın Yusuf’un arkasından çıktı.
“Ne oluyor?” diye sordu. “Bunlar kim?”
“Ben hallediyorum dedim hanım,” dedi Yusuf. “Sen içeri geç hadi.”
“Kime bakmıştınız?” diye sordu onu duymazdan gelen kadın.
“Cinayet Bürodan geliyoruz,” diye cevapladı Armağan. “Kızınız Handan için buradayız.”
“Cinayet Büro mu? Handan mı? Handan’a bir şey mi oldu?”
“Çok üzgünüm,” diyen Armağan samimiydi. “Kızınız bir cinayete kurban gitti, biz de araştırma yapmak için buradayız.”
“Handan öldü mü?”
“Başınız sağ olsun,” dedi Nil.
“Kim yapmış? Handan nerede şimdi?”
“Biz de kimin yaptığını bulmak için buradayız. Naaşı otopsi için Adli Tıpa gönderildi. Handan Hanım üç aydır Bursa’daki bir evde yaşıyormuş.”
“Bursa’da mı?” diye araya girdi Haldun. “Burada mıymış?”
“Evet. Uzun seneler Denizli’de yaşamış, üç ay önce Bursa’ya geri dönmüş. Tabii sizin haberiniz yoktu.”
“Dediğim gibi yaklaşık otuz senedir onu ne gördük ne de ondan haber aldık. Handan bizim için seneler önce öldü, ailemizin öyle bir üyesi yok. Siz iyisi mi onu başkalarına sorun çünkü onun hakkında en ufak bir bilgimiz bile yok.”
“Handan’ı tanıyan birileri var mı?” diye sordu kadın komiser. “Lisedeki arkadaşları olur, görüşebileceği bir akraba olur.”
“Uzun seneler Denizli’de yaşadığını siz kendiniz söylediniz, bence çok yanlış şehirde ve çok yanlış kişilerle araştırma yapıyorsunuz komiser.”
“Bize işimizi öğretmene gerek yok,” dedi Armağan buz gibi bir sesle. “Bu dediklerinizi teyit edeceğimizden emin olabilirsiniz. Ayrıca soruşturma devam ettiği için istediğimiz zaman size ulaşabilmemiz adına ortadan kaybolmamanızı rica edeceğim.”
“Bizim yerimiz yurdumuz belli,” dedi Yusuf. “Ama oğlumun da dediği gibi size söyleyebileceğimiz hiçbir şeyimiz yok.”
“Cenaze işlemleri?” diye sordu Nil. “Cenazeyi alacak mısınız?”
“Handan diye birini tanımıyoruz,” diye tekrar etti Haldun. “Neden tanımadığımız birinin cenazesini alalım?”
Komiserler o evden ayrılıp tekrar yola koyuldu.
“Handan hamileymiş,” dedi Nil. “Evinde bulduğumuz o fotoğraf da o çocuğu doğurduğunu kanıtlıyor. Devrim Önder’in onun oğlu olduğu neredeyse kesin ama çocuğun babası kim? Kimlikte yazan isimler bambaşka, belli ki çocuğu o aile evlat edinmiş ve büyütmüş. O aile kim? Devrim onlara nasıl verildi? Cevaplanması gereken çok soru var.”
“Hepsine cevap bulacağız,” dedi Armağan yumuşak bir sesle. “Sen Esin’le görüşecek misin?”
“Evet, hemen yarın görüşmek için onunla iletişime geçeceğim. Bize bu soruların cevabını en iyi Esin verebilir.”
“Devrim kesin Handan’ın oğlu diyelim, ya evlatlık olduğunu bilmiyorsa?”
“O da bir ihtimal ama öğrenmek için denemek zorundayız. Handan arkasında sırlarla gitti ve o sırları açığa kavuşturmak bizim işimiz.”
“Sırlar,” diye mırıldandı Armağan. “Küçük kirli sırlar. Bunca yıllık dedektiflik kariyerimden öğrendiğim bir şey varsa o da cinayetlere bu küçük kirli sırların sebep olduğudur.”
“Benim öğrendiğim şey ise onları çözmenin de bizim işimiz olduğu,” diye ekledi Nil. “Handan’ın sırlarını da çözeceğiz.”
Armağan yanında oturan genç komisere kararlı bir şekilde baktı. “Ve ona bunu yapanı bulacağız.”
***
Akşam Esin’le telefonda görüşen Nil ertesi gün için onunla bir buluşma ayarladı. Genç gazeteci ve genç komiser Atatürk Caddesi üzerindeki bir mekânda öğle saatinde buluştular. Bir süredir görüşmeyen iki arkadaş havadan sudan konuştuktan sonra asıl meseleye geçtiler.
“Yeni bir cinayet işlenmiş,” dedi Esin. Bu cinayet hakkında bilgi edinmek buluşmayı kabul etmesinde önemli bir etken olmuştu. “Bilgin var mı?”
“Soruşturmayı Armağan’la ben yönetiyoruz,” diye cevap verdi Nil.
“Muhteşem ikili yine işbaşında. Kendi hâlinde yaşayıp giden bir kadının öldürüldüğünü duydum, duyumlarıma göre elinizde şüpheli de yokmuş. İlginç bir vakaya benziyor, Başkomiser bunu kaçırdığı için üzülmez umarım.”
“Amirimin çok daha ilginç vakalar gördüğünden eminim, ayrıca yeğeninin düğünü var, adam ailesiyle ilgileniyor.”
“Neyse ne canım, sen bana vakadan bahset. Kimmiş bu kadın? Nasıl öldürülmüş?”
Nil, acaba az sonra bu kadın sevgilinin öz annesi çıkarsa bu kadar rahat konuşabilecek misin, diye düşündü ama hiçbir şey belli etmedi. “Soruşturma hakkında bilgi veremem maalesef,” demekle yetindi. “Benim hayatım sıkıcı, biraz sen kendininkinden bahset. Mesela sevgilini anlat, neydi adı, Devrim mi?”
Esin ona, ciddi misin, der gibi bir bakış atıp sıcak çikolata dolu kupasına uzandı. İçeceğinden küçük bir yudum aldıktan sonra dudaklarını yalayıp konuşmaya başladı: “Senden bana ekmek çıkmayacak yine. Peki, öyle olsun. Evet, sevgilimin adı Devrim. Aramız gayet iyi, yoğun olarak çalışsak da meslektaş olduğumuz için birbirimizi anlıyoruz ve tüm koşturmaya rağmen birbirimize zaman ayırıyoruz.”
Nil onun cümleleri arasından o kelimeyi cımbızla seçti: Meslektaş.
“Üniversitede tanışmıştınız değil mi?” diye sordu. “Kocaeli’nde. İkiniz aynı bölümdeydiniz.”
“Evet hatta aynı sınıftaydık. Klişe bir tanışma hikâyesi ama aramızdaki ilişki oldukça özel.”
“Nasıl biri? Anlatsana biraz.”
Esin ona şüpheci bir tavırla baktı. “Hayırdır? Birdenbire neden Devrim’i merak ettin?”
Nil ona cevap vermeden önce bir yudum çay içti. “Konu açıyorum, sohbet ediyoruz. Bir sorun mu teşkil ediyor?”
“Etmiyor da garipsedim. Neyse. Devrim muhteşem biri, tam bir centilmendir ve oldukça başarılı bir gazetecidir. Okulda çok parlak bir öğrenciydi, şu an kariyerinde de istikbal vaat eden genç bir gazeteci. Onu görür görmez ondan etkilenmiştim; uzun boyu, geniş omuzları, düz siyah saçları, badem şeklindeki kahverengi gözleri, güzel diksiyonu ve yumuşacık ses tonuyla kim ondan etkilenmez ki? Senelerdir beraberiz ama ona her baktığımda ilk seferki gibi hayran ve heyecanlı hissediyorum.”
Esin’in tarifi Devrim Önder’in dış görünüşüne uyuyordu.
“Çok övgü dolu konuştun,” dedi gülümseyerek. “Göster de görelim Devrim’ini.”
“Göstereyim.”
Esin telefonunu eline alırken Nil kalbinin güm güm attığını hissetti. Şu ana kadar iki Devrim’in de aynı kişi olmasını istiyordu ama şu an bu Devrim’in aradıkları Devrim olmaması için her şeyi yapardı. Esin değer verdiği bir arkadaşıydı, Devrim de Esin’in kör kütük âşık olduğu adamdı ve hâliyle ona çok değer veriyordu; eğer Devrim Önder Esin’in sevgilisiyse Devrim’in yaşayacağı tüm bu zor süreci Esin de yaşayacaktı ve ikisi de çok yıpranacaktı.
“Buyurun komiserim,” diyen Esin telefonu Nil’e uzattı. “Karşınızda Devrim.”
Nil telefonun ekranında açık olan fotoğrafa baktı. Dikkatli bakışlarını adamın yüzünde gezdirdikten sonra gözlerinin odak noktası yeniden Esin oldu. “Ailesiyle tanıştın mı?” diye sordu.
“Tanıştım,” dedi başını sallayarak. Telefonunu masaya bırakıp ekranını kilitledi. “Çok tatlı ebeveynleri var, iyi anlaşıyoruz.”
Söyleyeceklerim her şeyi mahvedecek, diye düşündü komiser, ama yine de söylemek zorundayım. Gerçeği bilmeye hakları var, benim de katilin kim olduğunu bulmam gerekiyor.
Nil cep telefonunu çıkarıp galeriden dün bulduğu çocukluk fotoğrafını açtı ve Esin’e gösterdi.
“Bu ne?” diye sordu gazeteci.
“Bak,” dedi Nil. “Bu çocuk tanıdık geliyor mu?”
Esin ekrandaki fotoğrafa baktığında yüz ifadesi değişti. Nil bunun almaktan korktuğu cevap olduğunu biliyordu.
“Bu…”
“Devrim Önder,” dedi Nil onun yarıda kalan cümlesini tamamlayarak. “Erkek arkadaşın.”
“Sen bu fotoğrafı nereden buldun? Ayrıca Devrim’i nereden tanıyorsun?”
“Bu konuşma kesinlikle aramızda kalacak Esin,” dedi Nil son derece ciddi bir sesle ve yüz ifadesiyle. “Burada gördüklerin, duydukların burada kalacak; hiçbir yerde okumayacağım ya da duymayacağım. Eğer buna garanti veriyorsan seninle konuşmamız gereken önemli bir mesele var.”
“Neler oluyor Nil?”
“Söz ver bana. Sonra anlatacağım.”
“Söz veriyorum. Lütfen anlat.”
“Bir soru sorarak başlayacağım, Devrim evlatlık değil mi? Ebeveynleri onun öz annesiyle babası değil.”
“Evet ama sen…”
“Biliyorum işte. Devrim öz annesiyle babasını tanıyor mu? Kim olduklarını biliyor mu?”
“Hayır, bildiğim kadarıyla onları tanımıyor, kim olduklarını da bilmiyor.”
Esin darmadağın görünüyordu ama iş ciddiye binince Nil tüm profesyonelliğini geri kazanmıştı. Genç komiserin tavırları sorgu yapar gibi ciddi, ısrarcı ve dikkatliydi.
“Evlatlık olduğunu ne zaman ve nasıl öğrendiğini biliyor musun? Hayır hayır, önce nasıl evlat edinildiğini anlat.”
“Devrim’i büyüten annesiyle babası Devrim’i yurttan evlat edindiklerini, gerçek ailesinin de öldüğünü iddia etmiş fakat anneannesi buna göz yumamamış ve ona gerçeği söylemiş. Gerçekte öz annesi onu kendi elleriyle bu aileye vermiş ve yaşıyormuş. Devrim bunu öğrendiğinde on sekiz yaşını doldurmuş ve yaşından beklenmeyecek bir olgunlukla karşılamış. Bana anlattığına göre gerçek ailesini hiç merak etmemiş çünkü onların da onu merak etmediğini düşünüyordu, onun değer verdiği tek ailesi var, o da onu büyüten aile.”
“Devrim’in ailesi de Bursa’da yaşıyor değil mi?”
“Evet, buradalar.”
Nil dinlediği şeyleri etraflıca düşünmek için biraz zamana ihtiyaç duydu. Esin’in anlattıkları sis perdesini yavaşça dağıtmaya başlamıştı. Artık Devrim Önder’in kim olduğunu ve fotoğraflarının neden Handan’ın evinde olduğunu biliyordu.
“Konu ne Nil?” diye sordu Esin sessizlik devam edince. “Tüm bunları neden soruyorsun?”
Nil düşüncelerini bir kenara itip karşısındaki kadına baktı. “Dün öldürülen o kadın Devrim’in öz annesi,” dedi genelde maktullerin ailesiyle konuşurken kullandığı ses tonuyla. “Evinde Devrim’in hayatının farklı dönemlerinde çekilmiş fotoğraflar bulduk, o zaman Devrim olduğunu bilmiyorduk tabii ama kısa sürede tüm bilgileri elimize ulaştı, bu da beni sana getirdi.”
Esin duydukları karşısında büyük bir şoka uğradı. Gözleri irice açıldı, beti benzi attı ve açık kalan ağzıyla Nil’e bakmaya devam etti fakat şu an onu görmüyordu, çevredeki hiçbir sesi duymuyordu. Gazetecinin zihninde olan tek şey az önce duyduğu cümleydi: Dün öldürülen o kadın Devrim’in öz annesi. Devrim’le beraber oldukları beş senelik süreçte Devrim hiç öz ailesinden bahsetmemişti, onları merak ettiğine dair tek kelime söylememişti ama Esin içten içe onun ailesini, nasıl insanlar olduklarını ve onu neden terk ettiklerini merak ediyordu. Şimdiyse Nil ona dün öldürülen o kadının Devrim’in öz annesi olduğunu söylüyordu. Genç gazeteci sevgilisinin ailesini bu şekilde öğreneceğini hayal bile edemezdi.
“Ha-Handan,” diye kekeledi Esin. “Adı bu muydu?”
“Handan Oğuz,” diye onayladı Nil.
“Kimmiş? Ne yapıyormuş? Nasıl bir hayatı varmış?”
“Yalnız yaşayan bir kadınmış. Hiç evlenmemiş, Devrim’den başka çocuğu olmadığı da kesin gibi.”
“Onu niye terk etmiş?”
“Bilmiyoruz Esin, onun geçmişi hakkında bilgimiz yok denecek kadar az ve maalesef Handan sorularımıza cevap verecek pozisyonda değil.”
“Devrim’in babası? Ona dair bir şey bulabildiniz mi?”
“Henüz bulamadık ama araştırıyoruz.”
“Bu kadının ailesi yok mu ya da arkadaşları? Kimse hiçbir şey bilmiyor mu?”
“Ailesi Handan’ın hamile kaldığını öğrenince onu kapı önüne koymuş ve o günden beri hiç görüşmediklerini iddia ediyorlar ki bunun doğru olma ihtimali çok yüksek. Handan uzun seneler şehir dışında bir fabrikada çalışmış, Bursa’ya da geçen aylarda dönmüş. Buraya bir dönme sebebi olmalı, onu araştırıyoruz.”
“Devrim’e söyleyecek misiniz?”
“Ailesiyle konuşacağız. Handan Devrim’i kendi elleriyle onlara verdiğine göre Handan hakkında bilgi sahibi olabilirler.”
Esin sandalyesini arkaya itip ayağa kalktığında bu ani hareketi Nil’i irkiltti.
“Özür dilerim ama burada daha fazla oturamam,” dedi gazeteci başını iki yana sallayarak. “Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var, hak vereceğin üzere duyduğum bu şeyler çok ağır. Bunlar Devrim’in hayatıyla ilgili olduğu için de elbette haber falan yapmayacağım. Sonra görüşürüz, tamam mı?”
Esin’in gözünden bir damla yaş düştü, genç kadın elinin tersiyle yanağını silip çıkışa doğru yürürken Nil de arkasını dönüp ona baktı. Böyle bir tepki beklediği için hiç şaşkın değildi ama arkadaşı için üzgün hissediyordu. Onun için yapabileceği tek şey erkek arkadaşının öz annesinin katilini bulup adalete teslim etmekti ve bunun gerçekleşmesi için de elinden geleni ardına koymayacaktı.
Komiser hesabı ödedikten sonra merkeze gitmek için mekândan ayrıldı.
***
Nil merkeze vardığında meslektaşı Armağan’ı masasında oturmuş bir şeyler okurken buldu.
“Merhaba,” dedi içeri girerken. “Ne okuyorsun?”
Armağan gözlerini kaldırıp ona baktı. “Merhaba,” diye karşılık verdi. “Maktulün komşularının yazılı ifadelerine bakıyordum.”
“Bize anlattıklarından farklı olan bir şey yok değil mi?” diye soran Nil masanın kenarına poposunun yarısını koyarak oturdu.
“Hayır,” diyen Armağan onun oturuş şekline kısa bir bakış attı. “Esin’le konuştun mu?”
“Konuştuk.”
“Sonuç?”
“Devrim Önder gerçekten Handan’ın oğlu. Esin’den Devrim’in fotoğrafını göstermesini istediğimde bana elimizdeki adamın fotoğraflarını gösterdi.”
“Beklediğimiz bir şeydi. Başka ne öğrendin?”
“Handan, Devrim’i evlatlık edinen aileye oğlunu kendi elleriyle vermiş. Devrim evlatlık olduğunu yetişkin olduktan sonra öğrenmiş ama Esin’in iddia ettiğine göre öz ailesini hiç merak etmemiş. Ayrıca yine Esin’in iddiasına göre ailesi Handan’ı tanıyor olsa da Devrim’in babasının kim olduğunu bilmiyorlarmış.”
“Ciddi misin?” diyen Armağan elindeki kâğıtları bıraktı. “Handan oğlunu o aileye kendi elleriyle mi vermiş? Yani Handan’ı tanıyorlardı, ölümünde parmakları bile olabilir. Handan Bursa’ya geldi ve belki de oğluyla tanışmak istedi, ailesi de buna izin vermeyip onu ortadan kaldırmak istedi. Devrim’i kaybetmekten korkmuş olabilirler.”
“Söylediklerin olmayacak şeyler değil fakat sakin ol,” dedi Nil onun aksine heyecansız bir sesle. “Devrim’in ailesiyle elbette iletişime geçeceğiz hatta Devrim’le de konuşmamız gerekecek.”
“Hemen konuşalım,” dedi Armağan. “O aile bir şeyler biliyor olabilir.”
“Hemen mi? Şu an?”
“Neyi bekleyeceğiz ki? Gidip Önder ailesinden biraz hayat öyküsü dinleyelim.”
İki komiser merkezden ayrılıp Önder Ailesi’nin evine doğru yola koyuldu. Yol boyunca sessizliklerini koruyan komiserlerin ikisi de onlara sorabilecekleri soruları düşünüyor, verecekleri olası cevaplara göre soruşturmaya nasıl yön vereceklerini hesaplıyordu.
Önder Ailesi’nin Çekirge taraflarındaki evine vardıklarında arabadan aynı anda indiler ve adreste yazan numaraya ilerlediler. Zile bastıklarında kapı direkt açıldı. Ev sahiplerinin kimin geldiğini öğrenmeden kapıyı açmasını garip karşılasalar da binaya girdiler. İkinci kata çıktıklarında kapıda bir kadının durduğunu gördüler.
“Suna Önder?” dedi Nil kibar bir sesle.
“Evet, benim,” dedi kadın. “Siz kimsiniz?”
Nil polis kimliğini çıkardı. “Bursa Cinayet Bürodan Komiser Nil Tellioğlu,” diye tanıttı kendini. “Ve yine Cinayet Bürodan Komiser Armağan Yüksel. Sizinle bir soruşturma kapsamında konuşmak için buradayız.”
“Cinayet Büro mu?” diyen kadının gözleri korkuyla kocaman açılmıştı. “Kim öldürüldü?”
“Her şeyi konuşacağız,” dedi Nil aynı kibar sesle. “Ama lütfen sakin olun. Eşiniz Abdullah Bey evde mi?”
“Evde.”
“Onu da çağırır mısınız?”
“Buyurun içeri gelin,” dedi Suna. “Kapı önünde kalmayın, salonda oturup konuşalım.”
“Teşekkürler,” dedi Armağan.
Hep beraber içeri girdiklerinde Abdullah Önder’i de salonda buldular. Komiserler ona da kendilerini tanıttıktan sonra koltuğa oturdular ve ev sahiplerinin ikram teklifini teşekkür ederek reddettiler.
“Olay nedir?” diye sordu Abdullah. “Kim öldürüldü?”
“Handan Oğuz,” diye cevap veren kişi Nil oldu. “Onu tanıyorsunuz değil mi?”
Suna ve Abdullah birbirlerine dehşet içinde baktılar.
“Handan mı?” diye sordu Suna. “O Bursa’da mıymış?”
“Evet,” diye onayladı Nil. “Dün sabah evinde ölü bulundu. Armağan Bey’le olay yerini incelerken çekmecelerin birinde oğlunuzun fotoğraflarını bulduk, kimliğini öğrenmemiz de uzun sürmedi ve işte buradayız.”
“Devrim’in fotoğrafları mı?” dedi Abdullah. “Handan’ın evinde?”
“Evet. Oğlunuzun hayatının farklı dönemlerinde çekilen birkaç fotoğraf onun evindeydi. O fotoğraflara nasıl sahip olduğu hakkında bir fikriniz var mı?”
Komiserin sesinde şüphe kırıntısı yoktu, karşısında oturan karı kocayla sohbet ediyormuş gibi konuşuyordu.
“Hiçbir fikrimiz yok,” dedi Abdullah. “Kendisiyle senelerdir görüşmedik.”
Onunla daha önce görüştüklerini kabul ettiğini gösteren bu cümle iki komiserin birbirine anlamlı bir bakış atmasına neden oldu.
“Aslında benim var,” dedi Suna çekingen bir tavırla. “Seneler önce Devrim’in birkaç fotoğrafı bir anda ortadan kayboldu, rahmetli annem nereye gittiklerini bilmediğini söylemişti fakat sanırım Handan biz yokken eve gelmişti ve annemin yanında olmadığı bir anda o fotoğrafları almıştı. Annem bunu hiç kabul etmedi ama ben yalan söylediğinden emindim.”
“Bu olay ne zaman oldu?” diye sordu Armağan.
“Üç sene önce olmalı. Devrim üniversiteden mezun olmuştu hatta mezuniyet fotoğraflarından birinin de kaybolduğunu hatırlıyorum.”
“Handan niye buraya gelmiş olabilir?”
“Devrim’e ait bir şeyleri almak için olduğunu sanıyorum ve bunda başarılı da oldu.”
“Handan’ı nereden tanıyordunuz? Oğlunu size nasıl evlatlık verdi ve sonrasında nereye gitti?”
“Seneler önce benim çalıştığım iş yerinin yanındaki dükkânda çalışıyordu,” diye anlatmaya başladı Abdullah. “O zamanlar liseye gidiyordu. Çok güzel, tatlı ve kibar bir genç kızdı. Bir gün ortadan kayboldu ve o günden aylar sonra onunla yolda karşılaştım. Son gördüğümden bu yana çok değişmişti, artık gözlerinde o gençlik ateşi yanmıyordu ve çok mutsuz görünüyordu. Karnını fark ettiğimde ne kadar şaşırdığımı hâlâ hatırlıyorum, saklamaya çalışsa da kocaman bir karnı vardı. O zamanlar on sekiz yaşında ya vardı ya da yoktu, daha kendisi bir çocuktu ama karnında başka bir çocuk taşıyordu. Beni tanıdığını koşar adımlarla uzaklaşmasından anladım, suratındaki o mahcup ifade hâlâ gözlerimin önünde. Neyse, aradan iki üç ay geçti ve bir gece onu kapımızda bulduk. Onu son gördüğümden bu yana daha da çökmüştü, üstelik kucağında bir bebek vardı.”
“Evinizi nereden biliyordu?” diye sordu Nil.
“Bir iş çıkışı beni takip etmiş olmalı. Hamile olduğunu anlar anlamaz bu bebeği ailesinin kabul etmeyeceğini bildiği için ve tek başına da bu bebeği büyütemeyeceği için onu büyütecek birilerini bulması gerektiğine karar vermiş. Dediğim gibi beni tanıyordu, eşimle benim ne kadar istesek de bir çocuğumuz olmadığını da biliyordu ve bize de güvenmiş olmalı ki bebeğiyle bizim kapımıza geldi. Onu içeri aldık, üstüne düzgün bir şeyler giydirdik, karnını doyurduk.”
“Size bir şeyler anlattı mı?” dedi Armağan. “Kapınıza o hâlde geldiğine göre bir şeyler sormuş olmanız gerekir.”
“Sorduk elbette.” Bu sefer konuşan Suna oldu. “Bebeğin babasının nerede olduğunu sorduk, ailesini sorduk, nerede doğum yaptığını sorduk, niye buraya geldiğini sorduk. Söylediğine göre doğumu hastanede yapmış ve fırsatını bulur bulmaz bebeğini alıp kaçmış. Ailesinin bu bebeği kabul etmediğini, kendisini de evden kovduklarını söyledi. Bunca zaman nerede olduğunu sorsak da bize cevap vermedi, keza bebeğin babası hakkında da konuşmadı. Bize gidecek hiçbir yeri olmadığını ve bir süre burada kalıp kalamayacağını sordu, biz de memnuniyetle kabul ettik.”
Komiserler birbirlerine yine anlamlı bir bakış attı. Handan’ın ailesi onu evden kovduklarını söylemişti, bu karı koca da bunu doğrulamıştı. Bazı şeyler netlik kazanmaya başlıyordu.
“Sonra ne oldu?” diye sordu Nil. “Handan burada mı kaldı?”
“Geceyi burada geçirdi,” diye onayladı Suna. “Sabah kalktığımızda ise çoktan gitmişti. Bebek yatakta yatıyordu ama Handan yoktu. Bize bir not bırakmıştı, o notu sakladık, isterseniz size gösterebiliriz.”
“Memnun oluruz,” dedi Armağan.
Suna ayağa kalkıp odadan çıktı.
“Bebeği bulunca ne yaptınız?” diye sordu Nil. “Onu direkt evlat mı edindiniz yoksa devlet korumasına vermeyi düşündünüz mü?”
“Hiç düşünmedik,” dedi Abdullah başını iki yana sallayarak. “Çok güzel bir bebekti, çok da usluydu. Ağlamaya başladığında Suna onu kucağına aldı ve ağlamayı bıraktı. Suna’nın ona nasıl baktığını gördüm, ben de aynı şekilde bakıyordum. Gerekli işlemleri yaptığımızda artık resmî olarak bizim bebeğimiz olmuştu.”
“Devrim evlatlık olduğunu biliyor mu?”
“Biliyor. Bir gün sofrada otururken bir anda ikimize de hiç benzemediğini söyledi, Suna’yla şaştık kaldık. ‘Son zamanlarda sık sık bunun üzerine düşünüyorum ve sizden dürüst bir cevap istiyorum: Evlatlık mıyım?’ diye sordu. Suna direkt ağlamaya başladı, Devrim aslında o an anladı ama ona gerçeği söyledim. Öz ailesini sorduğunda ona onların öldüğünü söyledim ama rahmetli kayınvalidem buna göz yummadı. Devrim’e annesinin onu kendi elleriyle bize verdiğini ve şu an bir yerlerde yaşadığını söyledi. Devrim o zamanlar on sekiz yaşındaydı, yaşından asla beklemeyeceğimiz kadar olgun karşıladı bunu ve bir daha öz ailesine dair bir soru sormadı. Ayağa kalkıp hepimize teker teker sarıldı ve onun ailesinin bizim olduğumuzu söyledi. Suna’yla o an o kadar rahatladık ki tahmin bile edemezsiniz. Bir an bizi bırakıp gideceğini düşünmüştük ve ödümüz kopmuştu.”
Abdullah’ın anlattığı bu hikâye de Esin’in anlattığına uyuyordu. Görünüşe göre bu çift oldukça dürüst davranıyordu ama Komiser Nil tedbiri elden bırakmadı.
“Öz ailesini neden merak etmedi?” diye sordu Nil. “Onu niye terk ettiklerini merak etmedi mi?”
“Onu terk edip giden insanları merak etmeyeceğini söylemişti. Ailesinin onu umursamadığını düşünüyordu ve o da onları umursamıyordu. Devrim gururlu bir gençtir, belli etmese de bu konuda da gurur yapmıştı.”
Suna odaya girdiğinde komiserler dikkatini ona verdi. Suna elindeki sararmış kâğıdı komiserlere uzattı. Nil kâğıdı alıp Armağan’ın da göreceği şekilde tuttu ve iki komiser de okumaya başladı.
Anne olmak hayatımda hissettiğim en güzel şey, oğlum da sahip olduğum en kıymetli varlık fakat ona annelik yapamayacak, ona güzel bir hayat sağlayamayacak kadar genç, toy ve yetersizim. Oğlum sıcacık bir aile ortamında saf sevgiyle büyüyüp güzel bir hayata sahip olmayı hak ediyor ve ben ona ne bu hayatı ne de ortamı sağlayabilirim. İçim kan ağlayarak da olsa onu sizin güvenli ellerinize bırakıyorum ve ona hak ettiği her şeyi vereceğinizi düşünüyorum. Lütfen ona çok iyi bakın. Hakkınızı helal edin, hoşça kalın. Handan
“Ona Devrim diyordu,” dedi Abdullah. “Belli ki hayatına bir devrim gibi geldiğini düşünüyordu, biz de onun kararına saygı duyarak ve onunla aynı fikirde olarak adının Devrim kalmasına karar verdik.”
Notu okuyan Nil başını kaldırıp karşısında oturan adama baktı. “Bu nottan Devrim’in haberi var mı?” diye sordu.
“Hayır,” dedi Suna. “Bu nottan haberi yok, annesinin adını bile bilmiyor.”
“Gururlu bir genç olduğunu söylediniz fakat sizce hiç merak etmiyor muydu ailesini?” diye sordu Armağan. “Ya da siz bilmesi gerektiğini düşünmediniz mi?”
“Belki merak ediyordu ama bize hiç yansıtmadı,” dedi Abdullah. “Devrim çok ketumdur, özellikle hisleri hakkında. Eğer bilmek istediğini söylese her şeyi anlatırdık ama söylemedi ve biz de bilmemesinin bu durumda daha iyi olduğuna karar verdik.”
“Bu not bizde kalabilir mi?” diye sordu Nil.
“Tabii,” dedi Suna. “Peki Handan? Onu kim öldürmüş?”
“Biz de bunu araştırıyoruz. Handan’ın ailesinin bebeği duyunca onu evden attığını söylediniz, sizce ailesinden biri bunu yapmış olabilir mi?”
“Bunca sene sonra mı?” dedi Abdullah. “Hiç sanmıyorum. Handan’ın şu anki yaşını düşünürsek annesi babası çok yaşlı insanlar olmalı, bir de erkek kardeşi vardı sanırım ama onun da bunca zaman sonra böyle bir işe kalkışacağını sanmam.”
“Onları tanıyor muydunuz?”
“Hayır ama Handan biraz bahsetmişti. Tutucu bir ailesi olduğunu söylemişti ve bir de erkek kardeşi olduğundan bahsetmişti, o kadar.”
“Peki o zamanlar onun yanında gördüğünüz bir erkek var mıydı? Dükkâna düzenli gelip giden birisi?”
“Bilemem ki. Handan başını yerden kaldırmayan utangaç bir kızdı, onun bir erkekle işi olacağını hiç düşünmezdim.”
“Belli ki olmuş,” diye mırıldandı Armağan. “Sizce o dükkânda çalışan birisi Devrim’in babası olabilir mi? Handan’ın gönlünü kaptırabileceği ya da onu kullanabilecek biri? Siz de iyi bilirsiniz ki o yaşlardaki gençler kullanılmaya çok açık oluyor, bir hevesin peşinden gidip bu tarz şeyler yapabiliyorlar.”
“Küçük bir kuruyemiş dükkânıydı, yanlış hatırlamıyorsam sahibi de evli bir karı kocaydı ve iyi insanlardı. O adam Handan’dan epey büyüktü, böyle bir şey olacağına ihtimal vermem. Bence bir okul aşkıydı.”
“Size böyle düşündüren nedir?”
“Çok açık değil mi? Hangimiz liseye giderken birisine kör kütük âşık olduğumuzu sanıp hatalar yapmadık? Evet, Handan’ın yaptığı bu işin belki de en ileri seviyesi ama sanılandan daha sık karşılaşılan bir durum.”
“Haklılık payınız var. Bu konuyu Devrim’le de konuşacağız. Sizin de bildiğiniz gibi o bir gazeteci ve size söylememiş olsa da ailesi hakkında bazı bilgilere ulaşmış olabilir.”
“Ona öz annesinin öldüğünü söyleyecek misiniz?” diye sordu Suna telaşlı bir sesle. “Bu onun için yıkıcı olabilir.”
“Onunla da konuşmak zorundayız,” dedi Nil yumuşak bir sesle. “Bilmek hakkı ve Armağan Bey’in de dediği gibi bazı bilgilere ulaşmış olabilir.”
“Bırakalım da komiserler işlerini yapsın hayatım,” dedi Abdullah. “Devrim’in bunu olgunlukla karşılayacağından eminim, ayrıca bunu Handan’a kim yaptıysa bulunması ve hak ettiği cezayı alması gerekiyor.”
“Haklısın ama onun üzülmesinden korkuyorum. Ya çok üzülürse ve bize söylemezse? O zaman ne olacak?”
“Onun yanında olup destek veririz, hem Esin de var. Onu yalnız bırakmadığımız sürece bunu atlatması kolay olur.”
“Esin kim?” diye cevabını çok iyi bildiği bir soru sordu Nil.
“Devrim’in kız arkadaşı,” dedi Suna. “Aynı bölümden mezun oldular, uzun süredir de beraberler.”
“Anladım. O zaman biz artık kalkalım. Yardımlarınız için çok teşekkür ederiz, gerektiği takdirde sizinle tekrar iletişime geçebiliriz.” Cebinden bir kart çıkarıp onlara uzattı. “Aklınıza bir şey gelirse bu numaradan bize ulaşabilirsiniz.”
“Tamam komiserim,” dedi Abdullah. “Handan iyi bir kadındı, umarım bunu ona yapanları bulursunuz ve cezasını çekmesini sağlarsınız.”
“Bulacağımızdan şüpheniz olmasın,” dedi Armağan kararlı bir sesle. “İş birliğiniz için teşekkür ederiz. Sizden son bir ricamız var: Lütfen bizden önce Devrim Bey’le iletişime geçmeyin ve ona bundan bahsetmeyin.”
“Elbette,” dedi Abdullah. “Polisin işine karışmak gibi bir niyetimiz yok.”
“Teşekkür ederiz.”
Nil ve Armağan, Handan’ın yazdığı iddia edilen notla beraber evden ayrıldılar.
“Handan’ın evinde el yazısıyla yazılmış bir şeyler vardı,” dedi Armağan. “Bu nottaki el yazısıyla karşılaştırıp onun yazıp yazmadığını tespit ettirelim. Kaç senelik olduğuna dair bir fikrimiz de olur.”
“Ben de aynısını söyleyecektim,” dedi Nil. Tebessüm etti. “Laboratuvara göndeririz. Şimdi ne yapacağız? Devrim’le konuşmaya mı gideceğiz?”
“Bu notu laboratuvara teslim edelim, ardından otopsiden ilk izlenimleri için doktorla görüşelim diyorum. Devrim’le yarın sabah görüşebiliriz, açıkçası duyduklarımı düşünmek için biraz zamana ihtiyacım var.”
“Haklısın, benim de var. O zaman Adli Tıpa gidiyoruz?”
“Arabayı sen kullanır mısın?”
“Kullanırım.”
Cinayet Büronun komiserleri kararlaştırdıkları gibi notu incelenmek üzere laboratuvara teslim etti, ardından otopsi için doktorla görüştüler. Otopsinin sonucunun çıkması zaman alacaktı ama doktordan ilk izlenimler hakkında bilgi aldılar. Tıbbi terimlere girmeyen doktor onlara kabaca bilgi verdi.
“Vücudun dış yüzeyinde kafa bölgesine alınan darbelerden başka bir darbeye rastlanmadı. Maktulün kafasına büyük ve ağır bir cisimle vurularak kafasının sağ tarafı parçalanmış, sol tarafta da yine darbe izleri tespit edildi. Muhtemelen hem yere düştüğü an kafasını vurmuş hem de katil tarafından kafası birkaç kez yere vurulmuş. Şu an kesin bir şey söylemek doğru olmaz, iç organlar incelenmeye devam ediyor fakat maktul kafa travması sonucu ölmüş gibi duruyor.”
“Darbelerin şiddeti size katilin cinsiyeti hakkında bir ipucu sağladı mı?” diye sordu Nil.
“Güçlü biri olduğu kesin. Bir erkek olabilir ama pekâlâ kalıplı bir kadın da olabilir.”
“Kanında uyuşturucu türevi bir maddeye rastlanıldı mı?” dedi Armağan. “Darbeyi aldığında belki uyuşturulmuştu.”
“Şimdilik o yönde bir bulgu yok. İncelemeler devam ediyor. Rapor tamamlandığında kesin sonuçları da oradan okursunuz.”
“Teşekkür ederiz,” dedi Nil. “Çok yardımcı oldunuz.”
Komiserler Adli Tıptan ayrıldığında Armağan bir dal sigara yaktı. “Çok yavaş ilerliyoruz,” dedi sigaradan ilk nefesi içine çektikten sonra. “Kadının kendisi de ölümü de sırlarla dolu. Önder’in ailesinden epey şey öğrendik ama bize bir yararı yok.”
“Esin’in söylediklerini onayladılar,” dedi Nil. “Çok şey açıkladılar ve bunu yaparken de çok rahattılar. Saklayacak hiçbir şeyleri yok gibiydi.”
“Herkesin saklayacak bir şeyleri vardır,” diyen Armağan’ın sesi oldukça kararlıydı. “Yarın sabah erkenden şu Devrim’in çalıştığı yere gidip kendisini ziyaret edelim. Bakalım öz ailesi hakkında gerçekte nasıl düşünceleri varmış.”
“Onun bir şeyler sakladığından mı şüpheleniyorsun?” diye sordu Nil.
Armağan sigarasından bir nefes çekerken meslektaşına baktı. “Herkesin saklayacak bir şeyleri vardır,” diye yeniledi cümlesini. Ağzındaki dumanı Nil’in olmadığı tarafa üfledi. “Onun bu soruşturmada çok kritik bir konumu olduğuna inanıyorum.”
***
Geceyi diğerlerinden duyduklarını dinleyip olayların arasında bağlantılar kurmaya çalışmakla geçiren Nil, ertesi sabah erkenden uyandı. 2+1 evinin mutfağında kendine sabah kahvesini hazırlarken cep telefonu çalmaya başladı. Sabahın bu saatinde ekranda gördüğü isim kaşlarını kaldırmasına neden oldu.
“Efendim Esin?” diye açtı telefonu.
“Günaydın,” dedi Esin. “Ben mi uyandırdım?”
“Hayır, zaten uyanmıştım.”
“İyi o zaman. Ne yapıyorsun?”
“Kahvaltı hazırlıyorum,” derken makinede pişen kahvesine kısa bir bakış attı Nil. “Sen ne yapıyorsun?”
“Hazırlanıyorum. Bugün müsaitsindir umarım?”
“Müsaitim, neden sordun?”
“Seni tanıştırmak istediğim iki kişi var.”
“Kimler?”
“Onu da söylediğim yere geldiğinde görürsün.”
“Esin, oyun oynama. Kimlerle tanışacağım?”
“İstersen Armağan’ı da getir,” dedi Esin onun sorusunu duymazdan gelerek ve buluşacakları yerin adını söyledi. “Bir saat sonra görüşelim. Geldiğine pişman olmayacaksın, söz veriyorum.”
Nil cevap vermek için dudaklarını aralamıştı ki Esin telefonu kapattı.
“Bu neydi şimdi?” diye söylendi komiser. “Ne karıştırıyor bu kız?”
Kahvesi pişince onu bir bardağa doldurdu, ardından Armağan’ı aradı.
“Efendim?” diyen Armağan’ın uyku mahmuru sesi, telefonun sesine uyandığının göstergesiydi. “Nil sen misin?”
“Benim,” diye onayladı Nil. “Ses tonuna bakacak olursam şu an yüzünün yarısı yastığa gömülü ve gözlerin de kapalı bir şekilde konuşuyorsun benimle.”
“Hı hı,” diye kaba bir homurtu çıkardı. “Bir gelişme mi var?”
“Gelişme olup olmadığını göreceğiz. Hadi kalkıp hazırlan, yarım saat sonra seni almaya geleceğim. Esin ve kim olduğunu söylemediği iki kişiyle buluşacağız.”
“Nasıl?”
“Hazırlan, diyorum. Yarım saat sonra evinin önünde olacağım, sen de hazır ol.”
“Bir şey anlamadım ama kalkıyorum.”
“Görüşürüz. Yarım saat sonra.”
Kahvesini içip birkaç tane de ceviz yiyen Nil hazırlanarak evden ayrıldı. Fiat marka beyaz arabasına binip meslektaşı Armağan’ın evine doğru yola çıktı. Oturdukları semtler birbirine yakın değildi, üstüne de sabah trafiği eklenince Armağan’a belirttiği süreden yedi dakika sonra onun evine ulaşabildi. Ona kapının önünde olduğunu söyleyince Armağan da aşağı indi.
“Günaydın,” dedi yolcu koltuğuna oturan Armağan. Alnının iki yanından ahenkle aşağı dökülen bukleli koyu kahverengi saçları, her zamanki gibi zekâyla parlayan iri kahverengi gözleri, soğuk suyla yıkanıp uykunun tüm izlerinin temizlendiği ve sağlıkla ışıldayan beyaz yüzü ve üstündeki spor tarzdaki kıyafetlerle Nil’in onu aradığı zamanki uyku mahmurluğunu üstünden çoktan attığı kesindi. “Telefonda bir şeyler anlatıyordun ama bir daha anlatmanı rica edeceğim.”
“Günaydın,” diyen Nil gaza basıp tekrardan yola koyuldu. “Esin beni arayıp beni iki kişiyle tanıştıracağını, senin de gelebileceğini söyledi. Kim olduklarını belirtmedi, sadece buluşacağımız yerin adını verdi ve bir saat sonra orada görüşeceğimizi söyleyip telefonu kapattı. Şimdi de oraya gidiyoruz.”
“Gizemli,” dedi Armağan çenesindeki sakalları kaşıyarak. “Bundan hoşlanmadım.”
“Bizim işimiz gizemleri çözmek. Biraz sonra bu gizemi de açıklığa kavuştururuz.”
“Orası öyle. E, nasılsın?”
“Açıkçası bu olaydan dolayı gerginim, oldukça da meraklıyım. Esin’le konuştuğumdan beri soruşturmayla bir ilgisi olabileceğini düşünüyorum ve nasıl bir ilgisi olduğunu düşünüp kafamda bir şeyler kuruyorum. Neyse ki kısa sürede her şeye cevap bulacağız. Sen nasılsın?”
“İyi,” dedi Armağan omuz silkerek. “Esin boş yere heyecan yaratıyor gibi geldi bana, az sonra derdini anlarız.”
“Anlayalım bakalım.”
Dakikalar sonra iki komiser Esin’in söylediği mekâna vardı. İçeri girdiklerinde Esin’i bulmaları uzun sürmedi. Esin’in yanında dediği gibi iki kişi vardı; orta yaşlı bir kadın ve kim olduğunu çok iyi bildikleri genç bir adam.
Armağan ve Nil birbirlerine temkinli bir bakış attıktan sonra masaya ilerlediler.
“Günaydın,” dedi Nil.
“Günaydın,” diyen Esin ayağa kalktı. “Beni kırmayıp geldiğiniz için teşekkür ederim.”
Nil onun telefonu yüzüne kapatıp kendisine reddetme ya da kabul etme seçeneği bırakmadığını düşünse de bir şey söylemedi.
“Bizi tanıştırmayacak mısın?” diye sordu Armağan.
“Tanıştırayım,” diyen Esin önce kadına döndü. “Efsun Hanım ve erkek arkadaşım Devrim.”
Komiserler Esin gibi ayağa kalkan Devrim’e baktılar. Devrim Önder gerçekte fotoğraflarda göründüğünden çok daha yakışıklıydı. Düz siyah saçları parlaktı, badem şeklindeki açık kahverengi gözlerinde zekâ pırıltıları vardı, düzgün bir burna ve fazla dolgun olmayan pembe dudaklara sahipti. Boyu 1,82 metreydi, omuzları genişti ve zayıf olsa da yapılı bir vücuda sahipti.
Armağan ve Nil birbirlerine baktığında ikisi de aynı şeyi düşünüyordu: Devrim annesini andırıyordu, düzgün burnunu ise direkt ondan almıştı.
“Tanıştığıma memnun oldum,” diyen Armağan ona elini uzattı. “Bursa Cinayet Bürodan Komiser Armağan Yüksel.”
Devrim’in yüzündeki ifadesizliğe bakılacak olursa Esin ona olanlardan bahsetmiş, diye düşündü komiser.
“Ben de Komiser Nil Tellioğlu,” dedi Nil. Devrim onunla da tokalaştı. “Sanırım neler olduğundan haberiniz var?”
“Esin anlattı,” dedi Devrim. “Ama ayrıntıları bilmiyorum.”
“Biz de ayrıntıları öğrenmek için buradayız,” dedi Esin. Karşısında oturan kadına baktı. “Efsun Hanım maktul Handan Oğuz’un liseden yakın bir arkadaşıymış. Dün Nil’le konuştuktan sonra Oğuz’un evini bulup oraya gittim, Efsun Hanım’la da orada karşılaşıp tanıştık. Bana anlattığı şeyleri size de anlatmasını rica ettim ve o da beni kırmadı.”
“Handan’ın katilinin bulunması için her türlü yardımı yaparım,” dedi Efsun. “Sizlere bildiğim her şeyi anlatacağım.”
Komiserler arasında bir bakışma daha geçti. İkisi de böyle bir gelişme beklemiyordu.
“Bizimle iş birliği yapmak istediğiniz için teşekkür ederiz,” dedi Armağan. “Sizi dinlemek ve bu cinayeti çözmek için buradayız.”
Armağan Esin’den rica ederek onun yerine, yani Efsun’un karşısına oturdu. Nil de Efsun’un yanına oturdu. İki komiserin yüzü de ciddileşmişti.
“Handan’la aynı lisedeydik,” diye anlatmaya başladı. “Çok yakın arkadaştık. Handan çok iyi bir kızdı, sağlam dosttu. Bir gün bana erkek arkadaşı olduğunu söyledi. O an yaşadığım şaşkınlığı hâlâ anımsıyorum. Handan çok utangaç, başını yerden kaldırmayan bir kızdı, onun bir erkekle işi olacağını sanmazdım. Çok güzel bir kızdı ama utangaçlığı yüzünden çevresinde kimse olmazdı, en azından ben öyle sanıyordum. Sevgilisinin kim olduğunu sorduğumda bana liseden birinin adını verdi: Muzaffer Tekin. Muzaffer yakışıklı bir gençti, çok da ağırbaşlı biriydi ve o da Handan gibi kendi hâlinde takılıyordu. Kendine göre birini bulduğu için onun adına çok sevindim. Sevgililikleri birkaç ay boyunca sürdü, sonra ayrıldılar. Muzaffer’in ailesi öğrenmiş ve seneye üniversite sınavı varken böyle bir şeye asla müsaade etmeyeceklerini söyleyerek onları ayırmışlar. Handan çok üzüldü, onunla beraberken yüzünden gülücükler eksik olmayan kız bir anda yıkıldı, yüzü gülmez oldu. Aradan birkaç hafta geçtikten sonra Handan ortadan kayboldu, okulun son günlerinde okula hiç gelmedi. Evine gittiğimde onu orada buldum, bana neden okula gelmediğini de o an söyledi, daha doğrusu gösterdi. Eliyle karnını işaret ettiğinde donup kaldım, kaç yaşıma geldim, öyle bir şaşkınlığı hâlâ yaşamadım. Babasının kim olduğunu sordum ama cevabını zaten biliyordum. Muzaffer olduğunu doğruladı. Bunu ona söylemesi ve beraber bir karar almaları gerektiğini söylediğimde şiddetle karşı çıktı. Muzaffer’in bilmesini istemiyordu, hiç kimsenin bilmesini istemiyordu. Ne yapacağını sorduğumda hiçbir şey bilmediğini söyledi ama ben o bebeği doğurmak istediğini gözlerinde gördüm. O günden sonra ondan bir daha haber alamadım, o dönem ailesinin bebeği öğrenip Handan’ı evden attığı dönemdi. Aylar sonra bir gün kapımı çaldı. Onu karşımda görünce baktığım ilk yer karnı oldu, karnı şiş değildi, bebeği aldırdığını düşündüm ve buna içten içe sevindim. Eve girdiğinde bana bebeği doğurduğunu ve bir aileye bıraktığını söyledi. Bir dönem kuruyemişçide çalışıyordu, onun yanındaki bir iş yerinde çalışan bir adamla karısının çocukları olmadığını ve bebeği de onlara bıraktığını açıkladı. O kadar üzgün, yalnız ve paramparça görünüyordu ki tüm gün onunla beraber ağladım. On sekiz yaşına girmiştik ama hâlâ çocuktuk, elimizden hiçbir şey gelmezdi ve gelmedi de. Handan liseyi bile bitirmedi, onu bu şehre bağlayan hiçbir şey olmadığını söyleyerek şehir dışına çıkmaya karar verdi. Onun Denizli’ye gittiğini biliyordum ama ondan seneler boyunca bir daha haber alamadım.”
“Bir daha görüşmediniz mi?” diye sordu Armağan.
“Görüştük,” dedi Efsun. Derin bir nefes aldı. Anlattıkları onu etkilemişe benziyordu. “Birkaç gün önceydi.”
“Ne?”
Bu tepki Nil’den geldi.
“Tam olarak hangi gün?” diye sordu Armağan.
“Düşüneyim,” diyen Efsun bir süre sessiz kaldı. “Dört gün önceydi. Pazartesi. Nasıl yaptı bilmiyorum ama beni buldu. İş çıkışıma geldi.”
“Daha önce hiç görüşmemiş miydiniz?”
“Hayır. Onu en son lise zamanı görmüştüm, bir daha iletişime geçmedik.”
“Ne konuştunuz? Size neden buraya geldiğini anlattı mı?”
“Evet,” diye onayladı Efsun. “Aradan geçen yirmi beş sene ikimizi de değiştirip yaşlandırmıştı ama onu görür görmez tanıdım. Hâlâ çok güzel bir kadındı. Ah Handan, bunun onun başına geldiğine inanamıyorum. Affedersiniz, sakin olmam lazım. Biraz sohbet ettik, bilirsiniz nasıl olduğunu sordum, neler yaptığını falan. Sonra bir yere oturduk, iş yerime yakın bir kafeye. Orada daha ayrıntılı sohbet etme fırsatımız oldu. Ona bunca senedir ne yaptığını sordum. Uzun seneler Denizli’de yaşayıp bir fabrikada çalıştığını söyledi. Dediğine göre hiç evlenmemiş, bir daha kimseyi de sevmemiş, yalnız bir hayat sürmüş. Neden buraya geldiğini sorduğumda beni şoke edecek bir cevap verdi. Dedi ki Muzaffer’e her şeyi anlatmak için buraya gelmiş. Artık bu sırrı taşıyamadığını ve onun da bilmeye hakkı olduğunu düşündüğünü söyledi. Duyduğum kadarıyla Muzaffer evliydi ve iki tane de çocuğu vardı. Bunun doğru bir fikir olduğunu düşünmediğimi söyledim çünkü hem Muzaffer’in bir ailesi vardı hem de oğlu -yani Devrim- kocaman olmuş ve kendi hayatını kurmuş olmalıydı. Handan haklı olduğum noktalar olduğunu kabul etti ama kendisinin de haklı olduğu noktalar olduğunu söyledi. Bundan yirmi altı sene önce hamileyken bir gün Muzaffer’in ailesinin evine gitmiş. Kapıyı Muzaffer’in annesiyle ablası açmış ve o zamanlar Handan’ın karnı kendini belli etmeye başladığı için annesiyle ablası da fark etmiş ve hâliyle çok şaşırmışlar. Handan Muzaffer’i görmek istediğini söyleyince annesi buna şiddetle karşı çıkıp ona hakaretler ederek evden kovmuş. ‘Piçini oğlumdan uzak tut!’ Muzaffer’in annesi tam olarak böyle söylemiş, benim bile o kadar zoruma gitti ki. Handan o olaydan sonra doğum yapıp ardından Bursa’dan ayrılmanın ve Muzaffer’in haberinin olmamasının en iyisi olduğuna karar vermiş.”
“Ta ki günümüze kadar,” dedi Nil. “Peki Muzaffer Bey’le görüşme şansı olmuş mu?”
“Hayır,” dedi Efsun başını iki yana sallayarak. “Bana Muzaffer’in ailesinin evine gittiğini söyledi. Annesiyle babası hâlâ orada yaşıyormuş ve Handan oraya gittiğinde kapıyı yine annesi açmış. Handan’ı tanıması uzun sürmemiş tabii. ‘Burada ne arıyorsun?’, ‘Bunca sene sonra niye çıkıp geldin?’, ‘Oğlumun hayatını mahvetmek için buradasın değil mi? O evli, iki tane de çocuğu var. Senin piçinin aksine bir ailesi olan ve aile ortamında büyüyen çocuklar. Defol git buradan, artık bizi rahat bırak.’ Bunun gibi bir sürü şey söylemiş.”
“O ne yapmış?”
Bu soruyu en beklenmedik kişi sordu: Devrim Önder’in ta kendisi.
“Ha-Handan Oğuz yani.”
“Ona cevap vermiş,” dedi Efsun. Ona bakarken yüzünde saf bir şefkat vardı. “Neticede yirmi altı sene önceki o çocuk değildi, kimsenin başını ezmesine izin vermezdi. Muzaffer’in annesine senin de bir ailen olduğunu, kendisinin annen, Muzaffer’in de baban olduğunu söylemiş ve bir aile ortamında büyüdüğünü eklemiş. Muzaffer’le her şeyi konuşacağını, tüm bunları bilmeye hakkı olduğunu söylemiş. Annesi ona epey hakaret etmiş, onu yuva yıkıcı olmakla suçlamış ve oğlundan uzak durması gerektiğinin altını çizmiş. Handan böyle söylemedi ama ben tehdit ettiğine inanıyorum.”
“Muzaffer Bey’le hiç iletişime geçmişler mi?” diye sordu Armağan. “Onun nerede yaşadığından, şu anki hayatından haberi var mıymış?”
“Onun iş yerini bildiğini söylemişti, ayrıca evli ve iki çocuk babası olduğunu da biliyordu. Handan her şeyi göze almıştı ama olmadı, ona gerçekleri söyleyemedi.”
“Muzaffer Bey’in annesinin onu tehdit ettiğine inandığınızı söylediniz,” dedi Nil önemli bir noktaya parmak basarak. “Neden böyle düşündünüz?”
“Size anlattığım bunca şeyden sonra sizce bu çok uzak bir ihtimal mi? Ona oğlundan uzak durması gerektiğini özellikle belirtmiş. ‘Oğlumdan uzak dur yoksa seni mahvederim,’ demesi çok imkânsız mı sizce?”
“Handan Hanım size başka önemli şeyler söyledi mi?”
“Kendisini hazır hissettiği an Muzaffer’in karşısına çıkacağını söylemişti. Sormadım, sorsam kabul de etmezdi ama o hâlâ Muzaffer’e âşıktı. Onun adını anarken lisedeki hâlinden hiçbir farkı yoktu. Bunca senedir hiç evlenmemesi de en somut kanıtı. Handan hep onu sevdi.”
“Çok yardımcı oldunuz,” dedi Armağan. “Çok teşekkür ederiz. Anlattıklarınız bu olayı çözmemizde bize ışık tutacak.”
“O ailede bir şeyler var,” dedi Efsun. “Kimsenin günahını almak istemem ama Handan o eve gittikten sonra öldürüldü. Bunun bir tesadüf olduğuna inanmıyorum. O kadın, Muzaffer’in annesi, her şeyi yapacak birine benziyor.”
“Emin olun kim yaptıysa bulacağız,” dedi Nil güven veren bir sesle. “Hemen o aile hakkında araştırmalarımıza başlıyoruz, eğer bir ilgileri varsa bunu bulacağız ve gerekeni yapacağız.”
“Yazılı ifadenizi vermek için merkeze uğramanızı rica edeceğiz,” dedi Armağan. “Anlattıklarınız çok önemli. Hepsini resmî kayıtlara geçirmemiz en iyisi olacak.”
“Elbette, ne zaman isterseniz. Ne gerekiyorsa yapmaya hazırım.”
“İş birliğiniz için çok teşekkür ederiz Efsun Hanım.”
“Ben de beni dinlediğiniz için size, sizinle beni bir araya getirdiği için de Esin Hanım’a çok teşekkür ederim. Handan’ın evinin önünde karşılaştığımızdan beri bana çok kibar davranıp anlattıklarımı can kulağıyla dinledi ve beni sizinle bir araya getirdi. Tabii bir de Handan’ın oğlu Devrim Bey’i görmüş oldum. Bunu demem ne kadar doğru bilmiyorum ama Muzaffer’e aşırı benziyorsunuz.”
Devrim yutkununca Esin masanın altından onun elini tuttu. Genç adamın elleri buz gibi olmuştu.
“Sana da teşekkür etmemiz gerek,” dedi Nil Esin’e bakarak. “Eğer sen olmasaydın Efsun Hanım’la daha geç iletişime geçebilirdik, bu süreci hızlandırman çok işimize yarayacak.”
“Bir gazeteci olarak en iyi yaptığım şeyi yaptım,” diye cevap verdi Esin. “Araştırdım. Umarım Handan Hanım’a bunu yapan her kimse ya da kimlerse bir an önce bulunur.”
“Şimdi onlarla görüşmeye mi gideceksiniz?” diye sordu Devrim. “Yani Muzaffer Bey’in ailesiyle?”
“Araştırmaya başlayacağız,” diye üstü kapalı bir cevap verdi Armağan. “Şu an tüm odağımız o aile üzerinde yoğunlaşmış durumda.”
“O da mı Bursa’da yaşıyor?”
“Evet,” diye onayladı Efsun. “Muzaffer de ailesi de burada.”
Devrim boğazını temizlerken dolan gözlerini de uzaklarda bir yere dikti. Ailesi onu terk edip gittiği için o da onları hiç merak etmemişti ama şimdi öğrendiği şeyler gerçeğin bambaşka olduğunu gösteriyordu: Öz annesi ona hamile kaldığında henüz bir çocuktu, kendi ailesi onu reddetmiş, öz babasının ailesi de onu kabul etmemişti ve ortada kalakalmıştı; babasının ise bir oğlu olduğundan asla haberi olmamıştı, kendi ailesi ondan gerçekleri saklamıştı.
“Siz öz aileniz hakkında ne biliyordunuz Devrim Bey?” diye sordu Nil.
“Beni evlatlık edinen aileye annem tarafından verildiğimi ve onun yaşadığını biliyordum. Öz ailem beni terk etmişti, ben de onları merak edip araştırma gereği duymadım. Hem bulsaydım ne olacaktı? Muhtemelen evlilerdi ve başka çocukları vardı -ki Muzaffer Bey’in zaten varmış. Önüme bakmak istedim ve öyle de yaptım.”
“Aileniz bu kararınıza ne dedi?”
“Saygı duydular. Sizin de dediğiniz gibi ailem onlardı, başkaları değil. Beni onlar büyüttü, bana onlar baktı, bana onlar annelik babalık yaptı ve tüm bu zamanda yanımda onlar vardı. Bir an olsun, bu insanlar beni dünyaya getiren aile değil, demedim. Benim sahip olduğum tek aile onlardı ve her zaman onlar olacak.”
Nil, Abdullah Bey Devrim’in gururlu bir genç olduğunu söylerken haklıymış, diye düşündü.
“Hepinize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz,” dedi Armağan kibar bir sesle ama yüz ifadesi duyduğu şeyler yüzünden oldukça ciddiydi ve komiser ciddi göründüğünde aynı zamanda ürkütücü de görünürdü. “Eklemek istediğiniz bir şey olursa ya da aklınıza bir şey gelirse saat kaç olursa olsun bize ulaşabilirsiniz.”
Nil ve Armağan onlarla vedalaştıktan sonra mekândan ayrıldılar. Armağan arabada şoför koltuğuna otururken Nil de yolcu koltuğundaki yerini aldı.
“Tekin ailesi hakkında her şeyi öğrenmek istiyorum,” dedi Armağan arabayı çalıştırdıktan sonra. “Özellikle Muzaffer Tekin’in hayat hikâyesini.”
“Öğlene kadar bilgiler elimize geçmiş olur,” dedi Nil. “Efsun’un anlattıklarına bakacak olursak çok ilgi çekici bir aile.”
“Esin’in ona bizden önce ulaşmasına inanamıyorum,” diyen Armağan’ın sesi bu duruma bozulduğunu gösteriyordu. “Onunla dün ilk biz konuşsaydık belki şimdiye davayı çözmüş olacaktık. Arayı kapatmamız gerekiyor, bugün o ailenin her bir ferdiyle görüşmeliyiz.”
“Görüşeceğiz de,” deyip onun vites topuzunun üstünde duran eline dokundu Nil. “Hiçbir şey için geç kalmadık, aksine gün yeni başlıyor.”
Armağan onun elini dudaklarına götürdüğünde Nil gülümsedi. Meslekleri yüzünden sık sık gerilseler de ikisinden biri durumu alttan alınca karşı taraf da yumuşuyordu ve çiftin arasında buna benzer sevgi göstergeleri yaşanıyordu. Armağan’ın onun elini öpmesiyse genç kadının en sevdiklerinden biriydi.
“Haklısın,” dedi Armağan onun elini öptükten sonra. “Hadi yapalım şu işi.”
Merkeze varan komiserler birkaç saat boyunca Tekin ailesini araştırdı. Bu süreçte onlara işinde uzman bir polis memuru da eşlik etti. Bilgisayarların başında geçen saatlerde hem komiserler hem de onlara eşlik eden polis memuru oldukça ciddiydi ama ortam gergin olmaktan oldukça uzaktı, aksine herkes kendini işine öyle odaklamıştı ki sessiz ve sakin bir ortam oluştuğu bile söylenebilirdi. Muzaffer’in birinci dereceden akrabaları hakkında temel bilgilere ulaşan herkes ciddi bir yüz ifadesi ve dikkatli bakışlarla bulduğu bilgileri okuyor, hepsini aklına kazıyordu. Saat 13 sularında araştırmaları bittiğinde ulaştıkları tüm bilgileri yazıcıdan çıkartmışlardı. Kâğıtları tutan Nil partnerinin de duyması için yüksek sesle okumaya başladı.
“Muzaffer Tekin kırk üç yaşında, evli ve iki çocuk babası. Bir fabrikanın bilgi işlem bölümünde çalışıyor, eşi de postanede memur olarak çalışıyor, maddi durumları çok kötü olmamakla beraber orta sayılabilecek bir düzeyde. Çocukların büyüğü on bir, küçüğü de beş yaşında. Büyüğü ortaokula, küçüğü de anaokuluna gidiyormuş. Oldukça makul bir aile, farklı hiçbir özellikleri yok. Muzaffer’in diğer ailesine gelecek olursak annesi de babası da hayatta ve Efsun’un da iddia ettiği gibi Bursa’da yaşıyorlar. Annesi Melahat Tekin altmış dört yaşında, ev hanımı; babası Civan Tekin altmış sekiz yaşında, emekli memur; ablası Meral Gencay kırk beş yaşında, evli, dokuz yaşında bir kızı var ve Tokat’ta yaşıyor. Eşi orada bir market işletiyormuş, kendisi çalışmıyor.”
Nil yazılanları okurken başı sandalyenin arkasına yaslı olan Armağan, meslektaşı konuşmayı bitirince başını kaldırıp ona baktı.
“Hepsinin sicili tertemiz,” diye devam etti Nil. “Efsun’un anlattıkları haricinde onlardan şüphelenmemiz için hiçbir sebebimiz yok.”
“Bir de biz gidip görelim şu agresif anneyi,” diyen Armağan ayaklandığında uzun gövdesinin gölgesi koridordan gelen ışıklar sayesinde odanın ortasına doğru uzandı. “Adres elimizde değil mi?”
“Tam burada,” diyen Nil elindeki kâğıdı salladı. “Tuna Mahallesi’ne gidiyoruz.”
Cinayet Büronun komiserleri, Melahat ve Civan Tekin’in yaşadığı Tuna Mahallesi’ne doğru yola koyuldu. Armağan arabayı sürüyor, Nil de yolcu koltuğunda elindeki kâğıtta yazanları tekrar tekrar okuyordu.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu ona yandan bir bakış atan Armağan. “Bu aileden şüpheleniyor musun?”
“Şüphelenmek için nedenlerimiz var,” diyen Nil çoğu zaman yaptığı gibi düşüncelerini birinci ağızdan dile getirmeyi tercih etmedi. “Efsun’un anlattıkları gerçekse daha kapsamlı araştırmalar yapmak zorunda kalacağız.”
“Kadın bu konuşmaların gerçekleştiğini kabul etmeyebilir.”
“Farkındayım ama onun bam telini de biliyoruz.”
“O neymiş?”
“Devrim Önder.”
Nil ona anlamlı bir bakış attı, Armağan bakışlarını tekrar yola odaklarken gözlerini kısmıştı.
***
İkili adreste yazan eve ulaştıklarında zili Nil çaldı. Birkaç saniye sonra kapının ardından bir kadın sesi yükseldi.
“Buyurun? Kime bakmıştınız?”
İkisinin bakışları da kapı deliğine odaklandı.
“Melahat ve Civan Tekin’le konuşmak istiyoruz,” dedi Nil. “Polisiz.”
Birkaç saniyelik sessizlik yaşandı.
“Ne konuşmak istiyorsunuz?” diye sordu kadın.
“Kapıyı açarsanız öğreneceksiniz,” dedi Armağan. Bu kapı ardından konuşma işinden hoşlanmamıştı. Polis rozetini çıkarıp kapı deliğine yaklaştırdı. “Komiser Armağan Yüksel. Artık kapıyı açar mısınız?”
Kapı açılınca ufak tefek, başında lacivert bir yazma olan yaşlı bir kadın göründü. Merkezde fotoğrafını gördükleri Melahat Tekin’in ta kendisiydi.
“Ne konuşmak istiyorsunuz?” diye sordu yeniden.
“Melahat Tekin siz misiniz?” dedi Nil.
“Benim,” diye onayladı yaşlı kadın. “Civan Tekin de kocam olur fakat şu an evde değil.”
“Siz de bize yardımcı olabilirsiniz. Cinayet Bürodan geliyoruz, sizinle bir cinayet hakkında konuşmak istiyoruz.”
“Ne cinayeti? Kim öldürüldü?”
“Handan Oğuz. Onu tanıyor musunuz?”
Yaşlı kadının surat ifadesinde hiçbir değişiklik olmadı. “Handan Oğuz mu? Çıkartamadım.”
“Bir de şöyle deneyelim,” dedi Armağan. “Oğlunuz Muzaffer Tekin’in gayrimeşru çocuğunun annesi olan Handan Oğuz desek çıkartır mısınız?”
“Benim oğlumun iki çocuğu var,” dedi kadın sert bir sesle. “İkisi de oldukça öz ve meşru. Maalesef size yardımcı olamayacağım.”
Melahat Tekin geriye çekilip kapıyı kapatmaya çalıştığında Nil öne atılıp kapıyı tuttu ve bunu yapmasına engel oldu.
“Zorluk çıkartmanızı tavsiye etmem Melahat Hanım,” dedi resmî bir dille. “Bu konu hakkında merkezde de konuşabiliriz ama bence evinizden ayrılmayı tercih etmezsiniz.”
Nil’in sesindeki imayı fark eden yaşlı kadın başını sallamakla yetindi.
“Şimdi baştan alalım,” dedi Armağan. “Handan Oğuz’u tanıyor musunuz?”
“Tanıyorum,” dedi kadın. “Burada olduğunuza göre bunu siz de biliyorsunuz.”
“Onu en son ne zaman gördünüz?”
“Seneler önce. Karnı burnundayken buraya gelip Muzaffer’le konuşmak istemişti ama Muzaffer evde değildi ve ben de onu kovmuştum. Güya Muzaffer çocuğunun babasıymış da onunla konuşacakmış, ona inanmadım elbette ve çocuğun babası kimse ona gitmesini söyledim.”
Komiserler birbirlerine anlamlı anlamlı baktı.
“O zamanlar ikisi sevgiliymiş diye duyduk,” dedi Nil. “Hatta ayrılmalarını siz istemişsiniz.”
“Aptalca bir lise aşkı yüzünden oğlumuzun üniversite sınavına düzgünce hazırlanamamasını istemedik. Onun için asıl önemli olan şey eğitim hayatıydı, Muzaffer de bunu anladı ve o kızdan ayrıldı. Muzaffer çok efendi, mülayim, ağırbaşlı bir çocuktu, böyle bir şey yapacak son kişi bile değildi.”
“Peki bunu ona sordunuz mu? Handan’la arasında özel şeyler geçmediğinden emin misiniz?”
“Tövbe estağfurullah. Öyle bir çocuk değildi, diyorum. O kız kim bilir kimden peydahlamış çocuğu, onun lafına inanarak iş yapsaydım işim işti.”
“Kendinize göre haklı olabilirsiniz ama o çocuk gerçekten de oğlunuzun çocuğuydu Melahat Hanım, bunu kanıtlayacak kişilerle de görüştük. Şimdi size bir kez daha soracağım ve bana dürüstçe cevap vermenizi istiyorum: Handan Hanım’ı en son ne zaman gördünüz ve ne konuştunuz?”
“Benden mi şüpheleniyorsunuz?” dedi Melahat Tekin. “Sizce onu ben mi öldürdüm?”
“Böyle bir şey iddia etmiyoruz,” dedi Armağan. “Sadece soru soruyoruz ve dürüst cevaplar bekliyoruz.”
Yaşlı kadın karşısında duran komiserlerin yüzüne sırayla baktı. İki çift kahverengi göz avına kitlenen bir avcı dikkatiyle kendisini izliyor, yüzündeki en ufak ifadeyi yakalamak için nöbette duruyordu.
“Dürüstüm,” dedi en sonunda. “Onu son görüşüm bu olay olduğu zamandı.”
“Pekâlâ,” dedi Armağan başını sola yatırarak. “Konuşmamıza merkezde devam etmemiz gerekecek gibi görünüyor.”
Yaşlı kadın telaşlandı. “Beni tutukluyor musunuz? Hangi sebeple?”
“Bize yalan söylüyorsunuz. Bu mesleği yıllardır yapıyoruz, bunu anlarız Melahat Hanım.”
“Allah’ım sen bana yardım et,” dedi yaşlı kadın. “Tamam, iyi. Onu birkaç gün önce gördüm, yine buraya geldi.”
“Ha şöyle yahu, dürüst olalım. Evet, ne konuştunuz? Ne söyledi?”
“Yine aynı mesele. Güya Muzaffer onun oğlunun babasıymış -oğlu olduğunu da böyle öğrenmiş oldum-, bunca senedir bunu ondan sakladığı için pişmanmış ama artık ona gerçeği söyleyecekmiş.”
“Siz ne cevap verdiniz?”
“Ona kimsenin inanmayacağını söyledim. Aradan bunca zaman geçtikten sonra kim buna inanırdı? Hem Muzaffer’in şu an çok mutlu bir evliliği ve iki tane çocuğu var. O kadın bunu kıskanmıştı, bundan eminim. Kendince Muzaffer’in yuvasını yıkacaktı, o mutlu olamadı diye kimse mutlu olsun istemiyordu. Ona bunun beyhude bir çaba olacağını, azıcık şerefi kaldıysa Muzaffer’den uzak durmasını ve bunca zaman olduğu gibi bundan sonra da herkesin hayatına devam etmesi gerektiğini söyledim.”
“O ne dedi?”
“Bir şey demedi. Söylediklerim ağrına gitmiş olmalı ama ben sadece gerçeği söyledim. Sonra çekip gitti, bir daha da görmedim. Onun bu işten vazgeçtiğini düşünmüştüm ve çok da rahatlamıştım.”
“Tesadüfe bakın ki Handan tam da bundan sonra öldürüldü. Sizce de ortada garip bir durum yok mu?”
“Bu da ne demek? Onu benim mi öldürdüğümü düşünüyorsunuz? Altmış dört yaşında yaşlı başlı bir kadınım ben, bunu nasıl yapmış olabilirim?”
“Öyle bir iddiamız yok. Peki oğlunuzun bu konudan haberi var mıydı? Ona söylediniz mi?”
“Elbette söylemedim. Sırf Handan böyle iddia ediyor diye ona, ‘Oğlum bak bu kızı hamile bırakmışsın, bebeğinin babasıymışsın,’ mı diyecektim? Her anne gibi evladımı korudum ben, yapmam gerekeni yaptım ve şimdi Muzaffer’in mutlu yuvasına bakınca kararımın ne kadar doğru olduğunu daha iyi anlıyorum.”
“Yani Muzaffer Bey’in bu konudan hiçbir şekilde haberi olmadığını söylüyorsunuz?”
“Şimdi de oğlumdan mı şüpheleniyorsunuz? Muzaffer böyle bir şeyi asla ama asla yapmaz. O tanıdığım en merhametli, şefkatli adam.”
“Kimseyi suçlamıyoruz Melahat Hanım,” diye araya girdi Nil. “Sadece soru soruyoruz. Bizim işimiz bu.”
“O kadının başımıza iş açacağı belliydi,” diye mırıldandı Melahat. “Hayattayken yapamadı ama şimdi de ölüsü peşimizi bırakmıyor. Nasıl ölmüş? Nerede ölmüş?”
“Evinde ölü bulundu, ayrıntıları paylaşmamız mümkün değil.”
“Katile dair kanıt bulamadınız mı? Ne bileyim, parmak izi falan?”
“Soruşturma ayrıntılarını paylaşamayız. Tek söyleyebileceğim elimizden gelen her şeyi yapıyoruz ve kısa sürede katile ulaşacağız.”
“Ulaşın da yakamızdan düşülsün artık,” dedi yaşlı kadın. “Önceden olduğu gibi evimde huzurla yaşamak istiyorum.”
“Katili bulacağız,” dedi Armağan kararlı bir sesle. “Sizin de bizimle iş birliği yapacağınızı umuyoruz.”
“Size bildiğim her şeyi anlattım. Onu en son birkaç gün önce gördüm ve aramızda anlattığım şekilde bir konuşma geçti. O günden sonra onu bir daha görmedim, ona dair hiçbir şey de duymadım.”
“Onunla tatlı tatlı konuştunuz yani? Aranızda hiçbir kötü olay geçmedi?”
“Anlayamadım?”
“Çok ince bir konu olduğu için belki de gerildiniz ve birbirinize hakaretler ettiniz. Buna benzer bir olay yaşandı mı?”
Komiserler Efsun’un anlattıklarını çok iyi hatırlıyordu. Melahat’ın Handan’a ettiği hakaretlerden ve savurduğu tehditlerden haberleri vardı. Şu an karşılarında duran ve oldukça zararsız görünen bu yaşlı kadının Handan’la kendileriyle konuştuğu gibi tatlı dille konuşmadığı kesindi.
“Birilerinden bir şey mi duydunuz?”
“Duymamız gerekiyor muydu?”
“Bir anlık sinirle çocuğuna bir hakaret etmiştim, anlarsınız işte, babası belli değil anlamında ama dediğim gibi bir anlık sinirdi.”
“O ne tepki verdi?”
“Bozuldu ama bir şey demedi. Ailemizin huzurunu bozmamasını, bizden uzak durmasını istedim. Bu kadar.”
“İstediniz? Rica ettiniz yani?”
“Bakın o an sinirle tehdit etmişim gibi görünebilir ama öyle bir amacım yoktu, ben sadece ailemi korumaya çalıştım.”
“Eşiniz Civan Bey’in bunlardan haberi var mı?”
“Yok. O gün evde yalnızdım, kimseye de bundan bahsetmedim.”
“Kızınız? O neredeydi?”
“Evdeydi.”
“Evde yalnız olduğunuzu söylemiştiniz?”
“Üstünden uzun zaman geçtiği için net hatırlayamıyorum ama siz deyince hatırladım. Meral’i onunla muhatap etmedim, ben konuştum.”
“Ama kızınız Handan’ı o şekilde gördü?”
“Gördü ama o da bu sırrı benim gibi sakladı.”
Komiserler arasında yine bir bakışma geçti.
“Kızınız şu an nerede?” diye sordu Nil.
“Tokat’ta. Evlendiğinden beri orada yaşıyor.”
“Anladım. Peki perşembe akşamı nerede olduğunuzu sorabilir miyim? Sadece bir soru, yanlış anlamayın.”
“Evdeydik. Kocamla beraberdik her zamanki gibi.”
“Anladım. Handan size hangi gün geldi peki?”
“Hafta sonu olması lazım. Cumartesiydi sanırım, öğle vaktiydi.”
“Onu son görüşünüz oldu, bir daha buraya gelmedi?”
“Gelmedi.”
“Şu an evde yalnız mısınız?”
“Yalnızım. Civan dışarıda, ben de evle uğraşıyordum.”
“Eşiniz nereye gitti?”
“Kahveye gitmiştir, emekli olduktan sonra genelde orada vakit geçiriyor.”
“Anladım. Sizden bu soruşturma bitene kadar şehir dışına çıkmamanızı rica edeceğim, size ulaşmak istediğimizde ulaşalım, olur mu Melahat Hanım?”
“Bizim yerimiz yurdumuz belli, ulaşmak isterseniz nerede olduğumuzu biliyorsunuz.”
“Bursa için biliyoruz ve bu yüzden de bu süreçte şehir değişikliği yapmamanızı rica ediyoruz.”
“Tamam.”
Nil Armağan’a baktığında komiser başını salladı.
“Zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz,” dedi Nil. Cebinden kartını çıkardı. “Eğer aklınıza bir şey gelirse bu numaradan bize ulaşabilirsiniz. Saatin bir önemi yok, istediğiniz zaman arayabilirsiniz.”
Melahat kartı alıp başını salladı.
“Size iyi günler.”
“İyi günler.”
Melahat içeri girerken Nil içeri hızlıca bir bakış attı. Ayakkabılığın en üst rafında siyah kadın ayakkabıların yanında bir çift kırmızı spor ayakkabı vardı. Siyah ayakkabılardan en azından iki numara büyük olan spor ayakkabılar.
“Hadi gidelim.”
Armağan’ın sorusuyla kendine geldi.
“Muzaffer’in yanına mı?” diye sordu. Aklı az önce gördüklerindeydi.
“Evet. Bakalım Muzaffer bu konu hakkında ne kadar bilgiye sahipmiş.”
İkili Muzaffer’in çalıştığı fabrikaya vardığında güvenlik görevlisi Muzaffer’i yemekhaneye çağırdı. Çalışanlar yemek molasında olmadığı için yemekhane son derece tenhaydı, içeridekiler mutfak tarafında çalışan birkaç kişiden ibaretti. Armağan ve Nil masaların arasında Muzaffer’i beklerken bu bekleyişleri uzun sürmedi. Güvenliklerden haberi alan Muzaffer Tekin yemekhaneye girip komiserlere doğru yürüdü. 1,80 boylarındaki Muzaffer Tekin geniş omuzlu, zarif yapılı, küçük bir göbeği olan karizmatik bir adamdı. Kahverengi saçları gür, tıraşlı yüzünde parlayan kahverengi gözleri iriydi ve oldukça çekici yüz hatlarına sahip bu adam Devrim Önder’e inanılmaz benziyordu. Bunu fark eden Armağan ve Nil’in Devrim’in bu adamın çocuğu olduğuna dair hiçbir şüphesi kalmadı.
“Geldiğiniz için teşekkür ederiz,” diye konuya girdi Armağan. Kendisini ve ortağını tanıttı. “Sizinle konuşmak istediğimiz önemli bir konu var.”
“Yardımcı olabileceğim bir şey varsa seve seve yardım ederim,” dedi Muzaffer. Güzel bir diksiyonla konuşuyordu. “Ayakta kalmayalım, şöyle oturalım.”
Üçlü en yakınlarındaki masaya oturdu. Armağan ve Nil yan yanaydı, Muzaffer de Armağan’ın karşısında oturuyordu.
“Cinayet Bürodan geliyoruz,” diye açıkladı Armağan. “Bir cinayet soruşturması kapsamında sizinle konuşmamız gerek.”
“Cinayet soruşturması mı?” diyen Muzaffer’in sesi şaşkın çıktı. “Kim öldürüldü?”
“Handan Oğuz. Bu isim size tanıdık geliyor mu?”
Muzaffer’in büyüyen gözleri cevabı veriyordu. “Handan mı?”
“Evet. Onunla lisede sevgiliydiniz, değil mi?”
Şaşkınlığı yüzünden okunan Muzaffer bir süre konuşamadı, komiserler de bu esnada onu dikkatle izleyip tepkilerinin gerçekliğini sorguladılar.
“Evet,” diye onayladı saniyeler sonra. “Sevgiliydik. Kim öldürmüş? Nasıl olmuş?”
“Biz de kimin öldürdüğünü bulmaya çalışıyoruz.” Bu sefer konuşan Nil oldu. “Soruşturmasını yürüten komiserler olarak araştırmalarımıza devam ediyoruz.”
“Peki neden benimle konuşmayı tercih ettiniz?” diye sordu Muzaffer. “Onunla birlikteliğimiz birkaç ay sürdü ve üzerinden yirmi beş sene kadar zaman geçti. Onu son gördüğümde on yedi yaşındaydı.”
“Onu en son lise zamanı gördünüz yani?” dedi Armağan. “Bir daha görmediniz.”
“Hayır, görmedim. Hatırladığım kadarıyla lise sonda okula gelmeyi bırakmıştı. Sınava çalıştığını düşünüyordum.”
“Gerçek nedenini hiç merak etmediniz mi? Arkadaşlarına sormayı düşündünüz mü?”
“Bir tane arkadaşı vardı, Elif gibi bir adı vardı, ona sorduğumu anımsıyorum ama bana haberi olmadığını söylemişti. Bir daha da sormadım, o dönem yoğun bir çalışma programım vardı.”
“Efsun Hanım,” diye düzeltti Nil.
“Siz nereden tanıyorsunuz?”
“Bu sabah tanıştık kendisiyle. Onun sayesinde sizi bulduk.”
“Beni mi arıyordunuz ki?”
“Evet.”
“Muzaffer Bey,” diye araya girdi Armağan. “Lafı çok uzatmadan konuya girmek istiyorum. Handan Hanım’ın lisede hamile kaldığını biliyor muydunuz?”
Muzaffer Tekin’in ifadesine yayılan şaşkınlık elle tutulacak kadar somuttu. “Ne?”
“Handan Hanım o dönem hamile olduğunu öğrenmiş,” diye anlatmaya başladı Nil. “Okula gelmeme sebebi de buymuş. Sizin bundan haberiniz var mıydı veya sonradan oldu mu?”
“Si-siz ne diyorsunuz? Handan hamile miymiş?”
“Evet. Doğum yaptığı aya bakacak olursak bahar mevsiminde hamile kalmış, mayıs haziran gibi de hamile olduğunu öğrenmiş olmalı. O dönemde onunla aranızda bir birliktelik yaşandı mı?”
“Doğum yaptığı ay mı? Doğurmuş mu?”
“Evet, ocak ayında bir oğlan çocuğu dünyaya getirmiş. Sizin bu çocuğun babası olma ihtimaliniz var mı?”
Muzaffer’in elleri titremeye başladığında komiserlerin ikisi de bir anlığına onun ellerine baktı.
“İyi misiniz Muzaffer Bey?” diye sordu Nil. “Bir bardak su ister misiniz?”
“İ-iyi olur.”
Armağan ona su almaya giderken ikisi masada yalnız kaldı.
“Anlaşılan bundan haberiniz yoktu,” dedi Nil. Bir anlığına karşısındaki adama anlayışla baktı. “Her şey sizin için çok yeni.”
“Baharda hamile kalmış olmalı, ocakta da çocuğu doğurmuş, diyorsunuz. İkinci sınıfın baharı.”
“Mart nisan gibi olmalı.”
“O dönem birlikteydik,” dedi Muzaffer. Başını kaldırıp karşısındaki komisere baktı. “Ocak ayından mayısa kadar beraberdik, sonra benim ailem duymuştu ve çok kızmıştı. Derslerime odaklanmam gerektiği hakkında bana öğütte bulunmuşlardı, ben de onlara hak vermiştim ve Handan’la ayrılmıştık.”
“Aranızda cinsel bir birliktelik yaşandı mı peki?”
“Yaşandı,” diye mırıldandı Muzaffer. Bakışlarını yere eğdi. “Ve korunmamıştık.”
“Mart nisan gibi miydi?”
“Evet.”
Nil yavaşça başını sallarken onlara doğru yürüyen Armağan’a baktı ve gözlerini yavaşça açıp kapayarak Muzaffer’in durumu onayladığını gösterdi.
“O hâlde Handan Hanım sizin oğlunuzu doğurdu,” dedi. “Ve bundan hiçbir zaman haberiniz olmadı.”
“Olmadı. Okula gelmeyi bıraktı, Efsun da ne yaptığını bilmediğini söyledi ve ben de sınav telaşından bir daha düşünmedim. Böyle bir şeyin olabileceğini nasıl düşünebilirdim ki? Ben onu sınava çalışıyor zannederken o benim oğlumu karnında taşıyormuş.”
“Buyurun,” deyip bir şişe suyu onun önüne bıraktı Armağan. “İyi gelecektir.”
Muzaffer sudan içerken komiserler sessizce onu bekledi.
“Çocuğa ne olmuş?” diye sordu Muzaffer. “Handan ne yapmış, neler yaşamış?”
“Güvendiği bir karı kocaya emanet etmiş,” diye cevapladı Nil. “Doğum yaptığı gece onların evine gittiğini, sabah da bebeği evde bırakarak kayıplara karıştığını biliyoruz. Öğrendik ki uzun seneler Denizli’de bir fabrikada çalışıp kendine bir hayat kurmuş, hiç evlenmemiş ve başka bir doğum yapmamış. Üç ay önce Bursa’ya taşınıp bir ev tutmuş, geçtiğimiz günlerde de o evde cesedi bulundu. Ailesi hamile olduğunu öğrenince onu evden kovmuş ve bir daha görüşmemişler, evlenmediği için başka bir aile de kurmamış ve ulaştığımız tek arkadaşı Efsun Hanım oldu. O da bize sizden bahsetti ve işte buradayız.”
“Ailesi evden mi atmış? Karnında bir çocukla tek başına ne yapmış?”
“Buna dair bir bilgi elimizde maalesef yok.”
“Çocuk yaşıyor mu peki?”
“Evet.”
“Yirmi dört, yirmi beş. Tam olarak kaç yaşında?”
“Yirmi beş.”
“O-onu gördünüz mü?”
“Gördük.”
“Biliyor mu?”
“Evlatlık olduğunu liseyi bitirdiği sene öğrenmiş. Öz ailesinin kim olduğunu da bu olayla beraber öğrenmiş oldu.”
“Bursa’da mı o da?”
“Evet, burada doğup büyümüş ve şimdi de burada çalışıyor.”
Muzaffer elini ağzına bastırdı. Dolu gözleri her zamankinden daha çok parlıyordu.
“Kusura bakmayın,” diye mırıldandı. “Ben… hayatımın şokunu yaşıyorum.”
“Kusurluk bir durum yok,” dedi Armağan. “Hissettikleriniz son derece normal. Bunlar kolay şeyler değil.”
“Adı ne? Ne iş yapıyor? Onu görebilir miyim? Beni görmek ister mi?”
“Bilmiyoruz,” dedi Nil. “Kendisiyle iletişime geçersiniz, kabul ederse görüşürsünüz. İsmi Devrim, gazeteci.”
Muzaffer’in gözleri yeniden irice açıldı. “De-Devrim mi?”
“Sizin için anlamı olan bir isim mi?” diye sordu Armağan.
“Bir gün gelecekten konuşurken çocuğum olsa ne adını ne koyacağımı sordu, ben de Devrim ismini sevdiğimi ve koyabileceğimi söylemiştim. Devrim onun da hoşuna gitmişti ve gülerek belki bir gün Devrim diye bir çocuğumuz olabileceğini söylemişti. ‘İsmi gibi hayatımıza devrim gibi gelir,’ demişti hatta. Benim de hoşuma gitmişti.” Muzaffer sol gözünü kaşıdı. “İsmini o vermiş değil mi?”
“Evet. Devrim’i evlat edinen aile Handan Hanım’ın ona Devrim diye seslendiğini duymuş, onun kararına saygı duyarak ve ismi de beğenerek adının Devrim kalmasına karar vermişler.”
Muzaffer güldü ama bu neşeden çok uzak bir gülüştü. Adam komiserlerin karşısında küçük bir çocuk gibi hıçkırarak ağlamamak için kendini zor tutuyordu.
“Bunu Handan’a kim yapmış ve neden yapmış? Bir şeyler bulabildiniz mi?”
“Araştırmaya devam ediyoruz,” dedi Armağan. “Ailenizle de görüştük hatta buraya gelmeden önce annenizle konuşuyorduk.”
“Annemle mi? Onun bununla ne ilgisi var?”
“Handan Hanım’ın hamileliğinden haberi varmış, lise zamanında bir gün Handan Hanım sizin evinize gidip sizinle konuşmak istemiş ama siz evde değilmişsiniz ve anneniz de ona çok misafirperver davranmamış.”
“Annemin haberi var mıymış?”
“Evet. Anlaşılan bunca sene bunu sizden saklamış.”
“Tanrı’m… Neden? Neden söylememiş?”
“Bunu onunla konuşmanız gerekecek,” dedi Nil yumuşak bir sesle. “O zaman geçen hafta sonu Handan Hanım’ın ailenizin evine gittiğinden de haberiniz yoktur?”
“Geçen hafta sonu mu? Handan oraya mı gitmiş?”
“Evet hatta annenize gerçekleri size anlatacağından bahsetmiş, anneniz ona yine çok misafirperver davranmamış. Handan Hanım arkadaşı Efsun’a anlatmış, biz de ondan öğrendik. Handan Hanım annenizin ona hakaretler edip tehditler savurduğundan bahsetmiş.”
“Neden direkt benim yanıma gelmemiş? Oraya benim adresimi sormak için mi gitmiş?”
“Efsun Hanım’ın anlattıklarına göre Handan Hanım sizin çalıştığınız bu yeri biliyormuş ama neden ilk oraya gittiğini bilmiyoruz. Seneler önce anneniz ona çok kötü davranmış, belki de artık güçlü bir kadın olarak oraya gidip ona tüm gerçekleri size söyleyeceğini haber vererek seneler önceki o toy kişi olmadığını göstermek istedi. Belki de annenizin bunca sene bu gerçeği sizden saklamasının ne kadar kötü olduğunu ve gerçeğin er ya da geç ortaya çıkacağını ona göstermek istedi.”
“Ailemden mi şüpheleniyorsunuz?” diye sordu Muzaffer. “Ya da benden? Bunun için buradasınız değil mi?”
“Bilgi toplamak, soruşturma yapmak için buradayız,” dedi Armağan. “Maktul son zamanlarda annenizle iletişime geçtiği için biz de onunla konuştuk, sizinle de Devrim’in babası olduğunuz için konuşuyoruz. Görevimizi yapıyoruz Muzaffer Bey, sadece bu.”
“Tabii haklısınız,” dedi Muzaffer kendini biraz toparlayarak. “Kusuruma bakmayın, tüm bunlar beni çok gerdi ve şaşkına çevirdi. Tuhaf tepkiler veriyorum ama ne hissetmem gerektiğini bile bilmiyorum. Yirmi beş yaşında bir oğlum olduğunu öğrendim, onun annesinin cinayete kurban gittiğini öğrendim, annemin bunca zamandır bu gerçeği bildiğini fakat benden sakladığını öğrendim. Siz de hak vereceksiniz ki tüm bunlar çok ağır şeyler ve sindirmek için zamana ihtiyacım var.”
“Biz sizi anlıyoruz,” dedi Nil sesinin yumuşaklığını bozmadan. Karşısındaki bu adamın rahat hissetmesini, onlarla gerilmeden konuşmasını istiyordu. “Buna inanabilirsiniz. Armağan Bey’in de dediği gibi görevimizi yapıyoruz.”
“Handan anneme tam olarak ne söylemiş? Lise zamanı ve geçen hafta sonu.”
“Efsun Hanım’ın anlattıklarına bakacak olursak lise zamanı oraya karnı burnunda gittiğinde anneniz hamile olduğunu anlamış ve şoke olmuş. Handan Hanım sizinle konuşmak istediğini söylediğinde buna şiddetle karşı çıkıp onu evden kovmuş hatta annenizle beraber ablanız da oradaymış.”
“Ablam da mı biliyormuş?” dedi Muzaffer şoke olmuş bir sesle. “Ben hariç herkesin haberi varmış resmen.”
“Bir de babanızın haberi yok,” diye ekledi Armağan. “Bu olaydan sonra Handan Hanım sizin öğrenmemenizin en iyisi olduğuna karar verip bu konuyu kapatmış, ta ki günümüze kadar. Geçen hafta sonu ailenizin evine gittiğinde kapıyı yine anneniz açmış ve onu tanıması uzun sürmemiş. Ona neden geldiğini, amacının ne olduğunu sormuş; onun gerçekleri size söyleyeceğini duyunca da onu yuva yıkıcı olmakla suçlayıp hakaretler etmiş, sizden uzak durması gerektiğini özellikle belirtmiş. Anneniz sizi koruma içgüdüsüyle böyle şeyler yapabilir mi Muzaffer Bey?”
“Yapabilir,” diye onayladı Muzaffer. “Kendince benim iyiliğimi istemiş ama bu şekilde davranmaması gerekirdi, bunu benden saklamaması gerekirdi. Bakın, olay nasıl görünüyor biliyorum ama annem yaşlı başlı bir kadındır, böyle bir şey yapması mümkün değil, düşünmez bile.”
Komiserler birbirlerine kısa bir bakış attı.
“Perşembe akşamı ne yaptığınızı sorabilir miyim?” dedi Nil.
“Evdeydim, ailemle vakit geçiriyordum, çoğu akşamki gibi. Handan o gün öldürüldü değil mi?”
“Evet. Çocuklarınız var mı?”
“Bir kız ve oğlan. Kız on bir, oğlan beş yaşında.”
“Allah bağışlasın.”
“Âmin, sağ olun,” dedi başını eğerek. “Peki şimdi ne olacak? Elinizde şüpheli var mı?”
“Olsa da bunu söyleyemeyiz,” dedi Armağan. “Bir soru daha: Ailenizle en son ne zaman görüştünüz?”
“Salı günüydü sanırım, annemi arayıp birkaç dakika sohbet ettim. Yüz yüze görüşmeyeli iki hafta kadar olacak, işten ve çocuklardan fırsat bulamıyorum pek.”
“Anladım. O zaman bu kadar, başka sorumuz yok ama sizinle yeniden iletişime geçmemiz gerekirse diye soruşturma bitene kadar şehir değiştirmemenizi rica edeceğiz. Size ulaşmak istediğimiz an ulaşmalıyız.”
“Tabii, zaten bizim işimiz gücümüz, çocukların da okulu varken bu çok zor. Ne zaman isterseniz bana ulaşabilirsiniz.”
Armağan kartını ona uzattı.
“Peki Devrim? Onunla görüşebilir miyim?”
“O konuda kendisiyle görüşüp size haber veririz.”
“Memnun olurum.”
Komiserler ayaklandığında Muzaffer de ayağa kalktı.
“Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz,” dedi Nil.
Muzaffer başını sallamakla yetindi.
“Size iyi günler,” dedi Armağan. “Bir şey olursa istediğiniz saatte bana ulaşabilirsiniz.”
“Teşekkür ederim. Size de iyi günler.”
Nil ve Armağan yemekhaneden çıkarken Muzaffer de az önce oturduğu sandalyeye çöktü ve ağlamaya başladı.
***
Komiserler merkeze dönerken ilk beş dakika arabada mutlak bir sessizlik vardı. Arabayı süren Armağan düşünceli gözlerle yola bakarken aklından sayısız düşünce geçiyordu; komiser bugün konuştuğu aile üyelerinin ve Efsun’un anlattıklarını düşünüyor, anlatılanlarda onlara ipucu olabilecek kısımları arıyordu. Onun hemen yanında oturan Nil’in de kaşları çatıktı ve o da benzer şeyleri düşünüyordu; kafası her zamankinden daha hızlı çalışan komiser saniyeler içinde senaryolar hazırlıyor, aynı hızla da onları değiştiriyor ve yerine başka senaryolar kuruyordu. Tüm bu senaryoların ana teması Handan’ın öldürülmesiydi. Bu zamana kadar konuştukları herkesi katil olarak düşünüyor, ona Handan’ı öldürme sebepleri veriyordu ve cinayet anını hayal ediyordu. Konuştukları herkesin Handan’ı öldürmek için sebepleri olabilirdi, bunu biliyordu. Bu mesleği yaparak geçirdiği yıllar ona hiç önemi yokmuş gibi görünen minik bir nedenin cinayet işlemek, bir insanı öldürmek için yeterli olabileceğini göstermişti. Görüştükleri herkes Handan’ı öldürmüş olabilirdi, peki bunu neden ve nasıl yapmışlardı? Komiserlerin cevap bulması gereken sorular da bunlardı.
“Anne yalan söylüyor.” Konuşan ilk kişi Armağan oldu. “Handan’dan ve onun doğurduğu oğlandan ne kadar nefret ettiği belli. Ona bir anlık sinirle hakaret etmiş olabileceğini söyledi ama tüm bunları bilerek, isteyerek, Handan’ın canını yakmak amacıyla yaptı. Handan’a o kadar ağır hakaretler etti ki Handan bunların neler olduğunu arkadaşı Efsun’a bile söyleyemedi hatta Handan’ı tehdit etti, ona gözdağı verdi. Bize yaşlı başlı kadın numaraları çekti ama ben onun gözlerindeki şeytani ifadeyi gördüm Nil.”
Konuşmasını bitiren Armağan yanında oturan meslektaşına kısa bir bakış attı. Nil camdan dışarıyı izlese de onun söylediklerini can kulağıyla dinlemişti.
“Handan onu neden evine alsın?” diye sordu Nil. “Biz aralarında geçen konuşmaları tam olarak bilmiyoruz ama Handan her şeyi duydu, ona söylenen tüm hakaretleri ve tehditleri işitti. Tüm bunlara rağmen onu neden evine alsın? Ayrıca Melahat onun evini nereden biliyordu?”
Kırmızı ışıkta durduklarında Armağan ona döndü. “Melahat belki ona konuşmak istediğini söyledi. Bilirsin, oturup düzgünce konuşalım ve bu konuya bir açıklık getirelim, tarzında bir şeyler söylemiş olabilir. Handan da doğal olarak kabul etti, her ne kadar Melahat ona hakaret etmiş olsa da Muzaffer’in annesi ve bu konuyu bilen biriydi. Melahat eve girdi, belki başından beri amacı onu öldürmekti ya da buna orada karar verdi ve harekete geçti. Handan ondan daha gençti, yani direkt onun üzerine saldıracak olsa Handan onu çok kolay yere serebilirdi, bu yüzden onu gafil avlamalıydı ve arkasından saldırmayı tercih etti. Gerisini zaten biliyoruz. Kadın altmış dört yaşında ufak tefek bir şey ama bu onun güçsüz olduğu anlamına gelmez. Evini nereden bildiğine dair bir fikrimse yok, belki onu takip ederek öğrendi.”
Nil yavaşça başını sallarken bakışlarını onun bacaklarına indirdi.
“Ne oldu?” diye sordu Armağan. Nil’in çenesini tutup başını kaldırdı ve kendisine bakmasını sağladı. “Neden bu kadar sessiz ve durgunsun?”
“Muzaffer hakkında ne düşünüyorsun?” dedi Nil. “Tepkileri sende nasıl bir izlenim yarattı?”
“Bana dürüst geldi,” diye cevap verdi Armağan. Elini onun çenesinden çekti. “Şaşırması çok doğaldı, diğer tüm tepkileri de. Bana göre bir insan her duygunun sahtesini yapabilir ama pişmanlığın yapamaz, Muzaffer’in yüzünde gördüğüm pişmanlık da son derece gerçekti. Onun gözlerinde geriye dönme isteği ve her şeyi değiştirme arzusu gördüm.”
Yeşil ışık yanınca araba yeniden yola koyuldu.
“Sen ne düşündün?” diye sordu Armağan. “Muzaffer hakkında.”
“Bana da dürüst geldi,” dedi Nil. Bu sefer Armağan’ın sağ profiline bakıyordu. “Yaşadığı o şok taklit olamayacak kadar gerçekti bence. Her şeyden bizim sayemizde haberi oldu, bu da bizi bir noktaya götürüyor.”
“Onun katil olamayacağı noktasına mı?”
“Evet. Handan’ı öldürmek için sebebi Devrim olabilirdi, ailesinin öğrenmemesini istediği için onu ortadan kaldırmak isteyebilirdi fakat Devrim’in varlığından bile haberi yokken bunu yapması mümkün değil. Onun için Handan sadece bir lise aşkıydı, hevesiydi, yaklaşık otuz yıl önce olan bu olay cinayet için bir sebep olamaz.”
Armağan ona kısa bir bakış atarken, “Haklılık payın var,” dedi. “Ama gözümüz onun da üstünde olacak. Bugüne kadar aklımdaki ilk şüpheli Handan’ın ağabeyi Haldun’du ama şimdi dengeler değişti. Tekin Ailesi oldukça gizemli ve şüpheli bir aile.”
“Kesinlikle öyleler,” diyen Nil camdan dışarı baktı ve kaşlarını çattı.
***
İkili merkeze vardığında Armağan onlara ayrılmış odaya ilerledi, onun arkasında kalan Nil’in hedefi ise masa başında çalışan memurlardan bir tanesi oldu.
“Kolay gelsin,” deyip memurun masasının yanında durdu.
“Sağ olun komiserim,” dedi memur. “Yardımcı olabileceğim bir şey var mı?”
“Evet, var,” diye onayladı Nil. Masadaki not kâğıtlarından birini alıp onun üstüne dört isim yazdı. “Bu kişilerden herhangi biri adına geçtiğimiz günlerde bir bilet satın alınmış mı diye bakabilir misin?”
“Bakarım elbette komiserim. Hangi şehir için?”
“Bursa için. Uçak bileti alındığını sanmam ama sen onu da kontrol eder misin? Yüksek ihtimalle İstanbul’a inip yine bir otobüsle Bursa’ya gelinmiştir.”
“Bakarım elbette.”
“Teşekkür ederim. Kolay gelsin.”
Memurun yanından ayrılıp odalarına ilerledi.
“Acıktın mı?” diye sordu Armağan. “Benim karnım kazınıyor.”
“Acıktım,” dedi Nil. “Ne yiyelim?”
“Döner söyleyelim.”
“Bana uyar.”
“Dışarıda ne yapıyordun?”
“Diğerlerine baktım öyle.”
Cinayet Büronun ketum komiserlerinin ikisinin de ilginç bir huyları vardı: Yürüttükleri soruşturmayla ilgili bir ipucu bulduklarında ipucunun sağlamlığından emin olmadan bunu dile getirmezlerdi.
***
Nil Komiser’in beklediği haber akşamüstü geldi. Nil odada tek başına otururken görevlendirdiği polis memuru odanın kapısını çaldı.
“Gel,” diyen Nil bakışlarını kapıya çevirdi. Memuru görünce başını tamamen ona çevirdi. “Gel Yılmaz.”
“İstediğiniz araştırmayı yaptım,” dedi odaya giren Yılmaz isimli polis memuru. “Verdiğiniz isimlerden biri çarşamba günü Bursa’ya otobüs bileti almış.”
“Hangisi?” derken ayağa kalktı komiser.
“Meral Gencay. Tokat’tan Bursa’ya gelmiş.”
Nil yavaşça başını sallarken aklına ayakkabılıkta gördüğü kırmızı spor ayakkabılar geldi.
“Dönüş bileti alınmış mı?”
“Hayır komiserim.”
“Takibini yapmanı istiyorum. Eğer başka bir bilet alınırsa, Tokat’a veya başka bir yere fark etmez, bundan anında haberim olmalı.”
“Önemli bir mesele mi komiserim?”
“Göreceğiz Yılmaz, göreceğiz. Sen takibini yap.”
“Başüstüne komiserim. Başka bir şey var mı?”
“Şimdilik yok. Teşekkür ederim.”
Yılmaz onu baş hareketiyle selamladıktan sonra odadan çıktı. Komiser odada tekrardan yalnız kalınca düşünceler bir nehir gibi kafasının içinden akmaya başladı.
“Meral burada,” diye düşündü. “Ailesinin evinde. O kırmızı ayakkabılar ona ait olmalı, bugün biz Melahat’la konuşurken de evde olsa gerek. Melahat ondan hiç bahsetmedi, neden? Muzaffer’in ablası burada ne arıyor?”
“Nil?”
Armağan’ın sesiyle düşüncelerinden kurtuldu. Komiser tuvaletten dönmüştü.
“Ne oldu?” diye sordu Armağan. “İyi misin?”
“Bir şey buldum,” dedi Nil. “Önemli bir şey.”
“Neymiş?”
“Meral Gencay burada, Bursa’da. Muzaffer’in ablası. Çarşamba günü buraya gelmiş.”
Armağan’ın kaşları çatıldı. “Nasıl öğrendin?”
“Bugün Melahat’la konuşurken ayakkabılığın üstünde duran bir çift kırmızı spor ayakkabı fark ettim. Yan taraftaki siyah ayakkabılardan en az iki numara büyüktü ve muhtemelen bir kadın ayakkabısıydı.”
“Evde başka biri vardı.”
“Ben de Yılmaz’a aile üyelerinden herhangi biri adına alınmış bir bilet olup olmadığını araştırmasını söyledim ve bingo! Meral çarşamba günü Bursa’ya gelmiş ve dönüş bileti alınmadığına göre hâlâ Bursa’da.”
“Cinayet de perşembe akşamı işlendi.”
“İlginç bir zamanlama, değil mi?”
“Son derece ilginç hem de ama tek başına hiçbir şeyi kanıtlamaz. Bize daha çok ipucu lazım.”
“Onun hakkında neler bulabileceğimize bir bakalım hatta tüm ailenin geçmişinin derinliklerine inelim. Hepsini yakından tanımamız gerekecek gibi görünüyor.”
“Tüm aile?”
“Ebeveynler ve çocuklar. Araştırmamıza Muzaffer’i de katmak iyi olacak gibi hissediyorum.”
“O zaman ben erkekleri alayım, sen de kadınları araştır.”
“Anlaştık.”
***
Güneş ufuk çizgisinde kaybolduktan sonra gece örtüsü Bursa’nın üzerine serildi. Cadde araçlarla tıkanmış durumdayken caddenin üstündeki apartmanın arka sokağına bakan tarafındaki evin salon camı açıktı ve dışarının sesi içeriye doluyordu. Köşedeki tekli koltuğun üstünde oturan genç adam dalgın gözlerle halıyı izliyordu ama kafası bunu yaptığının bile farkında olamayacak kadar doluydu.
“Hey!”
Koridordan yükselen sesle daldığı düşüncelerden kurtuldu.
“Efendim?”
Esin salon kapısının önünde durup üst gövdesini içeri uzattı. “Sana diyorum,” dedi. “Kahve ister misin?”
“İyi olur,” dedi Devrim başını sallayarak.
“Sen iyi misin?” diye sordu.
“Bilmiyorum. Tek bildiğim kafamın inanılmaz dolu ve karmakarışık olduğu.”
Ona anlayışla bakan Esin salonun içine girip sevgilisine doğru yürüdü. Tekli koltuğun koluna oturup Devrim’in yanağını okşadı.
“Olanları düşünüyorsun değil mi?” dedi kısık sesle. “Böyle bir şey yaşamadım, ne kadar ağır ve senin için ne kadar zor olabileceğini tahmin bile edemem ama lütfen bunları içine atıp kendini üzme ve sakın yalnız hissetme olur mu? Ben buradayım, benimle her şeyi konuşabilirsin.”
Devrim onun elini tutup dudaklarına götürdü ve birkaç saniye öyle durdu. Bu sırada Esin de eğilip onun saçlarına yumuşacık bir öpücük kondurdu.
“Bu zamana kadar öz ailemin beni hiç umursamadığını hatta varlığımı bile unuttuğunu düşünürdüm,” diye konuşmaya başladı Devrim. “Bana değer verseydiler ne olursa olsun beni bırakmazlar, kötü de olsa beni büyütürlerdi ve maddi olarak hiçbir şey veremeseler de en azından saçlarımı okşarlardı. Hep böyle düşündüm ve beni umursamadığını düşündüğüm o insanları ben de hiç umursamadım, kim olduklarını merak etmedim. Oysaki işlerin hiç de böyle olmadığını öğrendim. Sanki bunca zamandır bir karanlığa bakıyordum, bugün öğrendiğim şeylerse o karanlığa ışık tuttu ve aslında orada siyahlıktan başka şeyler olduğunu gösterdi. Ben bugün gerçeği gördüm Esin ve bunca zamandır gerçek olduğunu sandığım şeylerin birer yanıltmaca olduğunu öğrendim. Handan bana hamile kaldığında daha liseye gidiyormuş, kendisi henüz bir çocukken karnında başka bir çocuğun olduğunu öğrenmiş ve ona sahip çıkan, yanında durup ona destek olan hiç kimsesi olmamış. Ailesi onu evden kovmuş, kim bilir neler de söylediler, hem onlar hem de diğerleri. Beni kimsesiz bir şekilde doğurmuş ve doğal olarak ben de bir kimsesiz olarak dünyaya gelmişim. Annem ve babam benim kimsem olmuş, yuvam olmuş. Handan’ın yaptığı şeyin doğruluğunu sorgulamayacağım, kendimi onun yerine de koymayacağım çünkü o olamam ve bu empati yapılacak bir şey değil. Kendimi Muzaffer’in yerine koyuyorum, ben onun beni hiç umursadığını sanıyordum ama adamın benim varlığımdan bile haberi yokmuş. Düşünüyorum, bir gençlik hatası yaptığımı ve bir kadını hamile bıraktığımı düşünüyorum ama bundan asla haberim olmuyor ve ben de doğal olarak hayatıma devam ediyorum. Kimse bana bunun için kızamazdı, beni bunun için suçlayamazdı. İkisi de çocuktu Esin, ben dünyaya geldiğimde ikisi de birer çocuktu ve ben iki çocuğu bana anne babalık yapmadıkları için nasıl suçlayabilirim? Handan beni büyütemezdi, bana iyi bir hayat veremezdi hatta belki de beni hayatta bile tutamazdı. Bu yüzden beni bunu yapacak insanlara verdi, beni yetişkinlere emanet etti. Muzaffer ise hiç bilmedi, sadece hayatına devam etti, yapması gerektiği gibi.”
Devrim’in konuşması bitince Esin başını sallayarak onu onayladı ve ona sarılarak onu küçük bir oğlan çocuğuymuş gibi bağrına bastı. Devrim yanağını onun gerdanına yaslarken kollarını da onun beline sardı. Genç çift bir süre hiç konuşmadan sessizce pozisyonlarını korudu. Esin, Devrim’in kendisine her zamankinden daha çok ihtiyacı olduğunu biliyordu ve onun yanında olduğunu hissettirmek, göstermek için elinden geleni yapıyordu. Tüm bunlar kendisini bile sarsmışken Devrim’in fark ettirmese de tüm bu olanlar yüzünden ne kadar sarsıldığını biliyordu ve yine fark ettirmemeye çalışsa da teselliyi onun kollarında aradığını da biliyordu.
“Öz annem ve babamı birinin ölümü neticesinde tanıyacağımı hiç düşünmezdim,” diye devam etti Devrim. “Yirmi beş yaşına geldim, kocaman adam oldum, işim gücüm var ama hâlâ hayatın bu kadar akıl almaz oluşuna şaşırıyorum. Bu hayat her defasında hayal bile edemeyeceğimiz şeyleri gerçeklerimiz mi yapacak?”
“Evet,” diye onayladı Esin. “Aynen öyle yapacak sevgilim. Bizim aklımızın ucundan geçmeyen şeyler bir bakmışız hayatımıza şekil veriyor. Yaşamak tam da böyle bir şey.”
Devrim başını kaldırıp onun yüzüne baktı. Birkaç saniye bakıştılar. Ardından Esin ona doğru uzanarak alnına uzun bir öpücük kondurdu.
“Bir şey hakkında düşünüyordum,” dedi Devrim. “Handan’ın ailesi onu reddetmiş, kendisi sonradan evlenip bir aile de kurmadığına göre kimi kimsesi olmasa gerek. Düşünüyordum da cenazesini ben alsam ve tüm işlemlerle ilgilensem uygun olur muydu?”
Esin’in yüzüne duygu dolu bir gülümseme yayılırken genç kadın başını salladı. “Bundan daha uygun bir şey olmaz sevgilim. Eğer sen de istersen tüm bu süreçte sana yardım etmek isterim.”
“Çok memnun olurum.”
Esin onun yanağını okşarken Devrim uzanıp onu öptü.
“O zaman gidip kahveleri yapayım,” dedi Esin. “Olur mu?”
“Beraber yapalım,” dedi Devrim. “Hatta şöyle güzel bir film seçip izleyelim. Saat geç olur ama ben seni evine bırakırım, uygun mudur?”
“Reddedemeyeceğim kadar cazip bir teklif.”
İkili salondan çıkıp mutfağa ilerledi.
***
Cinayet Büro Tekin Ailesi’ni araştırmaya dalmıştı. Ofisteki masasında oturan Nil, aradığı ipucunu bulduğunda gözleri irice açıldı.
“Armağan,” dedi. Sesi kısık çıksa da karşı masada oturan komiser onu duydu. “Bir şey buldum.”
“Ne buldun?” diye sordu Armağan ona bakarak.
“Meral Gencay’ın sabıkası var. Sekiz sene önce birini darp etmiş.”
Nil bakışlarını ekrandan alıp Armağan’a çevirdiğinde ikili göz göze geldi. İkisinin aklından da aynı düşünce geçiyordu ve ikisi de bunu biliyordu.
“Sabıkasına işlediğine göre büyük bir olay olmalı,” dedi Armağan. “Gidip şunu bir görelim.”
Nil tam onu onaylamak için dudaklarını aralamıştı ki odanın kapısı çalınca bundan vazgeçti.
“Gir,” dedi Armağan.
“Nil Komiser’im,” dedi odaya giren Yılmaz. “Meral Gencay adına Tokat’a bir otobüs bileti alındı. On beş dakika sonra kalkıyor.”
“Ne?” diyen Nil ayaklandı. “Ne zaman alındı?”
“Biraz önce.”
“Kaçıyor,” dedi Armağan. O da ayağa kalkmıştı. “Melahat ona olanları anlatmış olmalı, o da biz onu bulmadan önce kaçmak istiyor.”
“Onu Tokat’ta da yakalayabilirler.”
“Evet ama şu an onlar bizim Meral’den haberimiz olduğunu, onu takip ettiğimizi bilmiyor. Akıllarınca Meral’i cinayet günü Tokat’ta gibi gösterecekler.”
“Çok büyük bir hata yaptılar.”
“Ve biz de enselerine binmek üzereyiz. Hadi çıkalım. Yakalamamız gereken bir cinayet şüphelisi var.”
“Şüpheli mi?” dedi Yılmaz. “O kadın şüpheli miydi?”
“Artık öyle,” dedi Nil. “Yılmaz hemen terminal polisiyle iletişime geçip Meral’in eşkalini bildir. Onun ve otobüsünün terminal sınırları içinde kalmasını sağlasınlar ve biz gelene kadar müdahalede bulunmasınlar.”
“Başüstüne komiserim. Destek lazım mı?”
“Biz hallederiz. Bu arada firma bilgileri?”
“Burada,” diyen Yılmaz elindeki kâğıdı uzattı.
“Teşekkür ederim,” deyip kâğıdı aldı Nil ve şöyle bir göz attı. “İyi iş çıkardın.”
Nil ve Armağan ceketlerini alıp odadan ayrıldı. Koridordan hızlı adımlarla yürüyüp binadan çıktılar ve bahçedeki ekip arabasına bindiler. Arabayı süren Armağan hızlı bir kalkış yaptı ve yola çıkar çıkmaz sirenleri açtı. Kırmızı-mavi ışıklar geceyi aydınlatırken sirenin sesi de yoldaki diğer sesleri bastırıyordu.
“Çok hızlı olmana gerek yok,” dedi Nil. “Otogar polisleri onu otogardan dışarı çıkarmayacaktır.”
“Onu elimizden kaçırma şansımız yok,” dedi Armağan gözlerini yoldan ayırmadan. “Bu kadar yaklaşmışken olmaz. Bizi karşısında gördüğü zamanki yüz ifadesine şahit olmak istiyorum, o ifade bize gerçeği söyleyecek.”
Sirenleri açık polis arabası yoldaki diğer arabaların arasından geçerek otogara doğru hızla yol aldı. Komiserlerin yüzünü aydınlatan sokak lambaları onların ifadelerini de açığa çıkarıyordu: İkisinin yüzü de pür dikkat avını gözetleyen bir avcının surat ifadesi kadar ciddi, cesur, konsantre olmuş ve kararlıydı. Günlerdir bir ipucu bulmak amacıyla bir sürü kişiyle konuşup parçaları bulan ve onları bir araya getiren komiserler şimdi o parçaların onlara gösterdiği yere gidiyordu. Bu soruşturma bu gece bitebilirdi, katili bu gece bulabilirlerdi.
Terminale vardıklarında Armağan keskin bir frenle arabayı durdurdu. İkili arabadan inip terminalin kapısından içeri girdi. Armağan X-Ray cihazının başındaki güvenlik görevlisine polis rozetini gösterip Nil’le beraber kontrol noktasının yanından geçti.
“Komiserim!” Üniformalı bir polis memuru onlara seslendi. “Cinayet Büro değil mi?”
“Evet,” diye onayladı Armağan. “Talimatlarımız yerine getirildi mi?”
“Evet. Şüphelinin otobüsün içinde olduğu muavin tarafından onaylandı, araç şu an başka bir yolcu gelecek diye bekletiliyor.”
“Hangi peronda?”
“Beni takip edin.”
Nil ve Armağan polisin peşine takıldı. Terminalin arka tarafına yürüyen üçlü peronların olduğu alana çıktı.
“Şu araç,” diyen polis memuru bir otobüsü işaret etti. “Yirmi sekiz numarayı almış.”
“Tamam,” dedi Nil. “Sen burada bekleyebilirsin.”
Polis memuru olduğu yerde dururken Nil ve Armağan da perondaki otobüse ilerledi. Otobüsün orta kapısı kapalıydı, yalnızca ön kapısı açıktı ve şoförle muavin olduğu anlaşılan iki adam otobüsün önünde bekliyordu.
“Yirmi sekiz numara içeride mi?” diye sordu Armağan.
Onların polis olduğunu anlayan muavin sırtını dikleştirdi. “Evet, içeride.”
“Ben alırım,” dedi Nil. “Sen burada bekle.”
“Orta kapıyı açar mısınız?” dedi Armağan. “Sen önden girip yürü, ben de orta kapının orada olacağım.”
“Tamam.”
Nil otobüse binip sakin adımlarla koridorda yürümeye başladığında şoför de arkasından binip orta kapıyı açtı. Armağan oraya ilerlerken otobüsün içinde yürüyen Nil de dikkatli bakışlarla otobüsün içindeki yolculara bakıyor, bir yandan da koltuk numaralarını takip ediyordu. Otobüsün içindeki cinayet şüphelisini arayan bir komiserden çok oturacağı koltuğu arayan bir yolcu gibiydi. Orta kapının önünden geçerken aşağıda bekleyen Armağan’la göz göze geldi. Komiserin bir eli belinde hazırda bekliyordu. Bir cinayet şüphelisini yakalamak üzere olduklarını düşününce bu hareketi oldukça yerli yerindeydi.
Nil orta kapıyı geçtikten sonra hedefine ulaştı. Yirmi sekiz numaralı koltuk hemen solunda duruyordu ve doluydu.
Meral Gencay koltukta oturuyordu ve korku dolu gözlerle kendisine bakıyordu.
“Meral Gencay siz misiniz?” diye sordu resmî bir sesle.
“Benim,” diye onayladı kadın. “Siz?”
Polis rozetini çıkarıp ona gösterdi. “Bursa Cinayet Bürodan Komiser Nil Tellioğlu,” dedi aynı resmî sesle. “Handan Oğuz’un cinayet soruşturması kapsamında bizimle merkeze kadar gelmeniz gerekiyor.”
Meral telaşla çevresine bakındı. Otobüsteki diğer yolcular meraklı gözlerle onları izliyordu.
“Neden?” diye sordu biraz sonra. “Hangi sebepten ötürü?”
“Merkezde öğrenirsiniz,” demekle yetindi Nil.
“Ama ben yola çıkıyorum,” diye karşı çıktı Meral. “Otobüs şimdi hareket edecek.”
“Korkarım ki yolculuğunuzu bu gece yapamayacaksınız,” dedi Nil. “İsterseniz daha fazla oyalanmadan gidelim.”
Meral ayağa kalktığında Nil zorluk çıkmadığı için rahat bir nefes alacaktı ama kendisine doğru savrulan çantayı görünce işlerin bu kadar kolay olmayacağını anladı. Gelişmiş reflekslere sahip olan komiser üst gövdesini geriye yatırıp çantanın suratına çarpmasına müsaade etmedi. Onun dikkatinin dağılmasından faydalanan Meral onu iterek orta kapıya doğru koştu. İlk basamağa adımını atmıştı ki aşağıda onu bekleyen Armağan’ı görünce burasının kendisi için bir kaçış yolu olmadığını anladı.
“Kahretsin!”
Ön kapıya doğru koşmak için arkasını döndüğünde Nil’le burun buruna geldi.
“Boşuna kendini yorma,” dedi Nil soğuk bir sesle. “Kaçacak hiçbir yerin yok. Yolun sonuna geldin.”
Armağan basamaklardan çıkıp Meral’in kolundan tuttu.
“Bunu yapmaya hakkınız yok,” diye itiraz etti Meral. “Hangi kanıtla bunu yapıyorsunuz?”
Komiserler onun itirazına kulak asmayıp onu otobüsten indirdi. İki komiser onu iki kolundan tutup götürürken birbirlerine baktı. İkisinin yüz ifadesi de doğru kişiyi aldıklarına inandıklarını gösteriyordu.
***
Akşamın ilerleyen dakikalarıydı. Gözaltına alınan Meral sorgu odasında tek başına oturuyordu, aynanın arka tarafındaki odada duran Nil ve Armağan da onu izliyordu. Gözaltına alınan kadın soğuk soğuk terliyordu, beti benzi atmıştı. Son derece gergin görünen kadın dakikalar ilerledikçe daha çok geriliyordu ve komiserlerin amacı da tam olarak buydu. Onu sorgulamaya başlamadan önce olabildiğince gerilmesini istiyorlardı, o zaman Meral sağlıklı düşünmekten oldukça uzak olacaktı.
“Başlayalım mı?” diye sordu Nil. “Anlatacaklarını dinlemek için sabırsızlanıyorum.”
“Başlayalım,” dedi Armağan ona bakarak. “Bence kıvama gelmiş.”
Komiserlerin ikisi birden sorgu odasına girdiğinde Meral başını kaldırıp onlara baktı. Nil masada onun karşısına otururken Armağan da odanın en ücra köşesine geçip sırtını duvara yasladı. Meral önce arkasında kalan adama, sonra da karşısında oturan kadına baktı.
“Meral Gencay,” diye başladı Nil. “Handan Oğuz’u öldürmekle suçlanıyorsunuz. Ben Cinayet Bürodan Komiser Nil Tellioğlu, bana eşlik eden ortağım da yine Cinayet Bürodan Komiser Armağan Yüksel. Size birtakım sorularımız olacak, onlara dürüstçe cevap vermenizi istiyoruz. Tüm bu konuşma kayıt altına alınıyor ve söylediğiniz her şey mahkemede aleyhinize kullanılacak.”
“Ben kimseyi öldürmedim,” dedi Meral. “Dediğiniz kişiyi tanımıyorum.”
“Bu şekilde hiçbir yere varamayız,” dedi Nil başını iki yana sallayarak. “Handan Oğuz’u tanıdığınızı biliyoruz. Kendisi kardeşiniz Muzaffer Tekin’in lisede kız arkadaşıydı, o dönem kardeşinizden hamile kaldı ve dünyaya bir oğlan çocuğu getirdi. Anneniz Melahat Tekin ve Handan Hanım’ın bir arkadaşı kendisinin hamile olduğu dönem sizin evinize geldiğini, Muzaffer’le konuşmak istediğini ama evden kovulduğunu teyit etti. Sizin de o anda orada olduğunuzu biliyoruz.”
“Seneler önce yaşanmış bu olay hiçbir şeyi kanıtlamaz.”
“Sizin Handan Oğuz’u tanıdığınızı ve az önce bu konuda yalan söylediğinizi kanıtlar.”
Meral gergin bir nefes aldı. “Evet, karnı burnundayken evimize gelip karnındaki çocuğun babasının Muzaffer olduğunu iddia etmişti ama elbette ona inanmadık. Ona yalancı dediğimi hatırlıyorum, annem de benimle aynı fikirdeydi ve onu evden kovdu.”
“Anneniz ona, ‘Piçini oğlumdan uzak tut!’ gibi bir söylemde bulunmuş. Doğru mu?”
“Bir anlık sinirle demiş olabilir.”
Nil yavaşça başını salladı. “Bu durumu kardeşiniz Muzaffer Bey’e söylediniz mi?”
“Hayır, hiçbir zaman bilmedi. Annem bunu kimseye söylemememi tembihledi, ben de bu sırrı sakladım.”
“Handan Hanım’ı o günden sonra bir daha gördünüz mü?”
“Hayır.”
“Ta ki geçtiğimiz haftaya kadar. Hafta sonu Handan Hanım ailenizin evine gitti, kapıyı yine anneniz açtı ama bu sefer yalnızdı. Bundan haberiniz var mı?”
Meral cevap vermek için aceleci davranmadı hatta bu konuda oldukça isteksizdi. O sessiz kalınca Nil Armağan’a baktı, Armağan ona devam et der gibisinden bir el hareketi yaptı.
“Handan Hanım hafta sonu evinize gelip annenizle konuştu. Ona Muzaffer’e tüm gerçekleri söyleyeceğinden bahsetti. O gerçeklerin neler olduğuna bir göz atalım: Handan lisedeyken Muzaffer’den hamile kalmıştı -bildiğiniz üzere-, ardından o çocuğu dünyaya getirmişti ama ailesi tarafından reddedildiği ve başka da kimi kimsesi olmadığı için oğlunu bir aileye vermişti. Yirmi beş senedir bu sırrı saklayan Handan artık bunun ağırlığını kaldıramıyordu ve bunu Muzaffer’e söylemesi gerektiğini hissediyordu. Annenizin bu gerçekten haberi var diye ona söylemeye gitti, muhtemelen artık o toy genç olmadığını da göstermek istiyordu ve annenizin karşısına güçlü bir kadın olarak çıktı. Anneniz Handan’ın itiraf yapacağını duyunca sinirden köpürdü, ona hakaretler yağdırdı, doğurduğu çocuğa hakaretler yağdırdı ve onu tehdit etti. Onu yuva yıkıcı olmakla suçladı, kötü kadın ilan etti, oğlundan uzak durması gerektiğini söyledi. Yani hiç de sıcak bir yaklaşım sergilemedi ama Handan da ona bazı gerçeklerden bahsetti: Oğlunun babası Muzaffer’di, kendisi ve Muzaffer onu büyütmemiş olsa da oğlu başka bir aile tarafından sıcak bir aile ortamında büyütülmüştü; yirmi beş yaşında iş güç sahibi kocaman bir adamdı ve güzel bir hayatı vardı. Herkes kendi hayatını kurmuştu ve onu yaşıyordu fakat Handan büyük bir eksiklik olduğunu biliyordu: Hiç kimse gerçekleri bilmiyordu ve onun çeyrek asırdır tek başına sakladığı bu gerçekler artık taşıyamayacağı kadar ağır geliyordu. Her şeyi Muzaffer’e anlatacağını, eninde sonunda oğlunun da bunları öğreneceğini annenize söyledi ve oradan ayrıldı. Her şey burada bitmiş görünüyor ama bitmedi değil mi Meral?”
Meral onun gözlerinin içine bakarken çenesini o kadar sıkıyordu ki yüzündeki kemikler derisini yırtıp dışarı çıkacak gibi görünüyordu. Nil’se onun aksine oldukça sakindi.
“Benim kafamda şöyle bir senaryo var,” diye devam etti Nil. “Annen Melahat gerçeklerin ortaya çıkmasını istemiyordu hatta bunu o kadar istemiyordu ki bunun olmaması için her şeyi yapabilirdi. Muzaffer evli ve iki çocuk babası bir adamdı, başka bir çocuğu olduğu ortaya çıkarsa -ki bu çocuk yirmi beş yaşında kocaman bir adamdı- ailesi bunu nasıl karşılardı? Karısı ne düşünürdü? Muhtemelen yuvası yıkılırdı, belki de yıkılmazdı ama annen o an en kötüsünü düşündü. Handan’ın durdurulması gerekiyordu, hem de hemen. Harekete geçmeliydi, her şey için çok geç olmadan önce harekete geçmeliydi. Aklına gelen ilk isim sendin, hemen seni aradı ve sana olanlardan bahsetti. Sana akıl danıştı, neler yapılabileceğini sordu ve sen de Tokat’tan hiçbir şey yapamayacağın için ilk fırsatta Bursa’ya geldin.”
“Hayır,” diye karşı çıktı Meral. “Böyle olmadı.”
“Tam olarak böyle oldu Meral,” dedi Nil acımasız bir sesle. Öne eğilip ona yaklaştı. “Aklımı kurcalayan bir soru vardı ama basit düşününce onun da çözümünü buldum. O soru da şuydu: Annen ve sen Handan’ın evini nereden biliyordunuz? Kırk yıllık arkadaşınız olmadığına göre oturduğu yeri bilemezdiniz ama evine gittiğine göre bir şekilde bunu öğrenmiştin. Basit düşündüm ve Handan’ın evinize geldiği gün annenin onu takip etmiş olabileceği kanısına vardım. Cinayet çözmek çok zahmetli bir iştir ama bazen insanı çözüme götüren şey de olabildiğince basit düşünmektir. Üstelik bu dava çok zor bir dava da sayılmazdı, katil profesyonel değildi ve biraz araştırma yaparak gerçeğe ulaşabilirdik. Neticede de öyle oldu, birkaç insanla konuştuk ve parçalar hızla yerine oturdu. Handan evinizden ayrıldıktan sonra annen onun peşine takıldı, onu takip etti ve nerede yaşadığını öğrendi. Sen Bursa’ya geldiğinde bunu sana da söyledi ve sen o eve gittin. Nasıl senaryo ama?”
“Saçmalık. Siz çok fazla film izlemişsiniz.”
“Çok fazla cinayet davası çözdük diyelim,” dedi Nil. Yüzüne rahatsız edici bir gülümseme yayıldı. “Evet, devam ediyorum. Eve gittin ve Handan’ı orada buldun. Sana orayı nasıl bulduğunu sormuştur ama bir şeyler uydurmuşsundur. Az sonra anlatırsın. Ona konuşmak istediğini, bu meseleyi açıklığa kavuşturmak istediğini söyledin ve eve girdin. Muzaffer’in ablası olduğunu göz önüne alınca Handan’ın seni evine alması oldukça normal, o an çok zararsız göründüğünden de eminim. Söylesene Meral, onu öldürmek başından beri aklında mıydı yoksa buna evde mi karar verdin?”
“Onu öldürmedim.”
Nil derin bir nefes alırken arkasına yaslandı ve başını kaldırıp tavana baktı.
“Ayrıca,” deyip arka tarafta duran Armağan’a döndü Meral. “Sen daha ne kadar orada duracaksın?”
Onun rahatsız olduğunu duymak Armağan’ı memnun etti.
“Bunları boş ver,” dedi Nil. “Konumuza odaklanalım. Handan’ı öldürmeye ne zaman karar verdin?”
“Onu öldürmedim, diyorum. Anlattıklarınız çok absürt.”
Sorgunun yönünü değiştirmesi gerektiğini fark eden Nil ellerini iç içe geçirip birkaç saniye karşısında oturan kadına baktı. “Belki amacın en başta onunla düzgünce konuşup bunun iyi bir fikir olmadığına onu inandırmaktı,” diye konuşmaya başladı. “Ama Handan oldukça kararlıydı ve sana gerçeği Muzaffer’e ve oğluna anlatacağını söyledi. Handan doğru olanın bu olduğunu düşünüyordu ve ikisinin de gerçeği bilmeye hakkı olduğuna inanıyordu. Onun inatçı olduğunu düşündün, bu inat seni öfkelendirdi -ki öfke kontrol bozukluğu olan biri olarak öfkenin ne kadar yıkıcı olabileceği ortada- ve içindeki şiddet eğilimi kendini gösterdi. Onu vazgeçiremeyeceğini anlayınca onu susturmak istedin, sonsuza kadar. Handan o gergin ortamdan kurtulmak için sana bir şeyler ikram etme bahanesiyle mutfağa ilerledi ama sen de hemen peşindeydin. Onu sırtı sana dönükken ve son derece savunmasızken yakaladın. Elindeki cinayet silahıyla -artık her neyse ama büyük ve ağır bir şey olduğu kesin- onun kafasına vurup onu yere serdin ama öfken o kadar fazlaydı ki bu sana yeterli gelmedi ve onun kafasına bir kere daha vurdun. Öfken kontrolden çıkmıştı ama sen ne yaptığını biliyordun ve hepsini isteyerek yapıyordun. Onu yerde kanlar içinde yatarken gördüğünde ona bir an bile acımadın, onun gibi bir kadının hak ettiği şey buydu ne de olsa. Eğer yaşarsa bu senin sonun olurdu, bu yüzden Handan ölmek zorundaydı ve sen de onun öldüğünden emin olmak için onun kafasını tutup defalarca kez yere vurdun. Her defasında daha sert vurdun, her defasında akan kanın miktarı çoğaldı ama Handan’ın bilinci de giderek azaldı ve en sonunda istediğine ulaşarak onu öldürdün. Yerde kanlar içinde yatan ona baktın. Orada uzanan şey bir cesetti, senin öldürdüğün bir kadının cesedi. Sonra ellerine baktın, ellerindeki Handan’ın kanına baktın. Ellerinden bir daha asla çıkmayacak o kana baktın. Bir katilin ellerine baktın Meral.”
“Yeter!” diye bağıran Meral yumruğunu masaya vurdu. “Her şeyi mahvedecekti, Muzaffer’in ve bizim hayatımızı mahvedecekti. Kendisi hiç mutlu olamamıştı, ailemizin mutlu olmasına da katlanamıyordu ve bunu bozmaya yemin etmişti.”
Nil ve Armağan arasında bir bakışma geçti.
“Onu bunun için mi öldürdün?” diye sordu Nil soğukkanlılığını koruyarak.
“O kadın şeytanın ta kendisiydi. Varlığıyla herkesin huzurunu bozuyor, neşesini kaçırıyordu, gittiği her yere lanetini taşıyordu. Onun ailemi lanetlemesine izin veremezdim.”
“Sen de onu öldürdün?”
“Annem o gün onu takip etmişti, evet. Beni arayıp olanları anlattı ve Handan her şeyi mahvetmeden önce bir çözüm bulmamız gerektiğini söyledi. Ben de ilk fırsatta Bursa’ya geldim. Anneme Handan’la benim konuşacağımı, bir çözüm bulacağımı söyledim ve onun evine gittim. İlk başta beni tanıyamadı ama ben kendimi tanıttım, çok şaşırdı. Ona annemle olanları bildiğimi ve bu konu hakkında konuşmak için orada olduğumu söyledim. Bana evini nereden bildiğimi sorunca da annemin takip ettiğini açıkça söyledim ama annemin amacı kötü değildi, sadece ona yeniden ulaşmak istiyordu ve böyle bir çözüm bulmuştu. Handan beni içeri aldı, salonda biraz konuştuk. Ona yapmayı düşündüğü şeyin mantıklı olmadığından, herkesin kendi hayatını yaşadığından ve bunun bu şekilde devam etmesi gerektiğinden bahsettim. Muzaffer evli ve iki çocuk babası bir adamdı, oğlu da kocaman olmuş olmalıydı ve onun da kendi hayatı vardı. Handan haklı olabileceğimi ama kendisinin de haklı olduğu noktalar olduğunu söyledi. Bunca zamandır bu sırrı tek başına sakladığını ve artık bunu kaldıramadığını, ne pahasına olursa olsun gerçeği söylemesi gerektiğini ve herkesin gerçeği duymayı hak ettiğini söyledi. Tüm bunların deli saçması olduğunu söyledim ve her şeyi mahvedeceğini nasıl olur da göremediğini sordum. O kadar bencildi ki tek düşündüğü kendisiydi, bunun Muzaffer için ne kadar yıkıcı olabileceği, karısının nasıl bir tepki vereceği umurunda bile değildi. Ortam gerildi, o da bize içecek bir şeyler getirmek için mutfağa gitti. Sehpanın üstünde duran bir heykel vardı, ona baktım ve onu elime aldım. Onu vazgeçiremezdim, o kadın her şeyi mahvetmeye yemin etmişti, anlıyor musunuz? Onun peşinden gittim ve o şeytana vurup onu yere serdim. Yerde yatarken bunu neden yaptığımı sordu, ona yardım etmemi istedi. O an bile yapmak istediği şeyin ne kadar kötü olduğunu düşünmüyor, bunu kabul etmiyordu. Eğer yaşasaydı beni ele verecekti, bu yüzden yaşamasına izin veremezdim. Kafasını yere vurmaya başladım, ta ki o bilincini kaybedene kadar. Artık bize zarar veremezdi, ailemin mutluluğunu bozamazdı.”
“O heykeli ne yaptın?” diye sordu Armağan. Artık köşede değil de masanın yanında ayakta duruyordu.
“Giderken çöp konteynırlarından birine attım.”
“Eve döndüğünde ailene ne yaptığını anlattın mı?” dedi Nil.
“Hayır. Onların haberi yoktu hiçbir şeyden.”
“Annen Handan’ın öldürüldüğünü duyunca senden şüphelenmedi mi? Polisin kapınıza kadar dayandığını görünce bir anda Tokat’a geri dönmen onu şüphelendirmedi mi?”
Meral başını iki yana salladı. “Hiçbir anne böyle bir şeyi düşünmez, böyle bir şeyden şüphelenmez.”
“Handan’ı öldürdüğün gece eve dönünce ona ne söyledin o hâlde?” diye sordu Armağan. Komiser sorgu başından beri sessizliğini korusa da söylenen her şeyi can kulağıyla dinlemişti ve tüm konuya hâkimdi. “Bir açıklama yapman gerekiyordu.”
Meral yutkunarak bakışlarını yere indirdi.
“Ona gerçeği söyledin,” dedi Nil. “Ona Handan’ı öldürdüğünü söyledin ve beraber bundan nasıl paçayı kurtarabileceğini düşünmeye başladınız. Biz sizin izinizi bulup kapınıza geldiğimizde sen de evdeydin Meral ve sanıyorum ki tüm konuşulanları dinledin. Ailenin izini ve Handan’la olan bağlantınızı bulmuştuk, onunla aranızda geçenleri de biliyorduk ve gerçeği öğrenmemiz de an meselesiydi. Zamanınız daralıyordu, siz de aklınıza ilk gelen şeyi yaparak Tokat’a bir dönüş bileti almaya karar verdiniz; böylece sen sanki Bursa’da hiç bulunmamış gibi görünecektin ve bu cinayeti işlediğinden de şüphelenmeyecektik. İşe yarayabilirdi, eğer ben ayakkabılıkta duran ayakkabılarını fark etmeseydim ve evde başka biri olduğunu anlamasaydım. Dördünüzden birinin adına Bursa’ya bir bilet alınmış mı diye araştırdım ve gerisi çorap söküğü gibi geldi.”
Meral başını şiddetle iki yana salladı. “Hayır. Ailemin bununla hiçbir ilgisi yok, her şeyi tek başıma yaptım.”
“Buna yargı karar verecek,” diyen Nil ayağa kalktı. “Biz üstümüze düşeni yerine getirerek katili bulduk ve onu adalete teslim ediyoruz. Gerisi mahkemeye kalmış.”
***
Ertesi sabah hava alabildiğine güneşliydi ve hava sıcaklığı önceki günlere oranla dört derece daha yüksekti. Nil ve Armağan, Esin ve Devrim’le beraber Adli Tıpta bir araya geldi, onlara Handan’ın eski dostu Efsun da eşlik ediyordu.
“Katili bulup yakalamışsınız,” dedi Esin. “Katil Muzaffer Tekin’in ablasıymış.”
“Evet,” diye onayladı Nil. “Güya ailesini korumak için yapmış. Yaptığının ne kadar doğru olup olmadığını iyice düşünecek kadar içeride kalacak.”
“Peki ya Muzaffer Tekin?” diye sordu Devrim. “Onun bu cinayetle bir ilgisi var mı?”
“Hayır,” dedi Armağan. “Kendisinin hiçbir şeyden haberi yokmuş. Senin öz baban olduğunu bile bizden öğrendi, tüm bunlar onun için çok zor, sindirmesi zaman alacak.”
“Onun anne ve babası?”
“Meral’e Handan’ın evini söyleyen kişi annesi, cinayetten haberi olduğu da kesin, bunu sakladığı da ortada. Babasının bir şeyden haberi yok gibi görünüyor ama araştırmalar, sorgulamalar yapılacak ve hepsi için son sözü yargı söyleyecek.”
“Zavallı Handan,” diye konuştu Efsun. “Tek istediği gerçeği söyleyip omuzlarından bunun yükünü almaktı. Başına bunların geleceğini nasıl bilebilirdi ki? Geçmiş insanın peşini cidden bırakmıyormuş, illa bir yerden çıkıyormuş. Işıklar içinde uyusun canım dostum.”
Efsun konuşmasını bitirince Devrim bakışlarını ondan alıp komiserlere yönlendirdi. “Cenazesini ne zaman alabiliriz? Ailesi almaya gelmediğine göre biz alabiliriz değil mi?”
Kaşları hafifçe yukarı kalkan Nil, Devrim’in bu hareketine şaşırdı. “Ailesine haber verildi ama almaya gelmeyeceklerini yinelediler,” diye açıkladı. “Otopsisi de tamamlandı. Gerekli işlemleri yaparsanız en kısa sürede cenazeyi alabilirsiniz.”
“Otopsi raporu çıktı mı?” diye sordu Efsun.
“Evet, çıktı. Kafasına aldığı darbeler sonucu öldüğü kesinleşti.”
Suna ve Abdullah’ın Handan’ın yazdığını iddia ettikleri nottaki el yazısının da Handan’a ait olduğu kesinleşmişti. O da otopsi raporuyla beraber dava dosyasına eklenmişti.
“Her şey için çok teşekkür ederim,” dedi Efsun. “Hiçbir şey Handan’ı geri getiremez ama sayenizde katil yakalandı ve hem o hem de ben katilin alacağı cezayla rahata ereceğiz.”
“Biz görevimizi yaptık,” dedi Nil.
Adım sesleri koridorda yankılanmaya başladığında hepsi sesin geldiği yöne döndü. Koridorun sol ucundan yavaş adımlarla onlara doğru yürüyen bu adam Muzaffer Tekin’den başkası değildi. Nil ve Armağan birbirine bakarken Esin de başını çevirip yanında duran Devrim’e baktı. Devrim’in bakışlarıysa onlara yaklaşan adamın üstündeydi, keza o adamın gözleri de onun üstünde sabitlenmişti. Birbirlerini ilk defa görüyorlardı ama ikisi de karşısındaki adamın kim olduğunu çok iyi biliyordu. İnsan bazen bilmezdi ama hissederdi ve bu bilmenin çok ötesinde olurdu.
“Muzaffer,” dedi Efsun şaşkın bir sesle. “Sensin değil mi? Hiç değişmemişsin.”
Muzaffer’in bakışları da onu buldu. “Efsun,” dedi tebessüm ederek. “Sen de hiç değişmemişsin.”
Duygulanan Efsun dolan gözlerini çabucak sildi.
“Komiserlerim,” dedi Muzaffer başıyla Nil ve Armağan’ı selamlayarak. “Burada olmamın bir sakıncası yoktur umarım?”
“Elbette yok,” dedi Nil. “Ama niçin geldiğinizi sorabilir miyim?”
“Siz dün Handan’ın ailesiyle olanları anlatınca burada olmayacaklarını ve cenazesini benim alabileceğimi düşündüm.”
Nil ve Armağan Devrim’e bakınca Muzaffer de ona baktı. Birbirlerini ilk defa gören baba oğul yan yana durmuş bakışırken Muzaffer’in gözleri doldu, Devrim ise bunun yaşanmaması için çenesini sıkıyordu.
“Merhaba,” dedi Muzaffer duygu dolu bir sesle. “Ben Muzaffer Tekin.”
Ona elini uzatınca Devrim bir anlığına kendisine uzatılan bu titrek ele baktı. “Merhaba,” dedi kendisinin gözlerinin birebir aynısı olan kahverengi gözlere bakarak. “Ben de Devrim Önder.”
Onun elini tutup onunla tokalaştı. İki adamın da elleri gerginlikten buz gibi olmuştu. Birkaç saniye boyunca elleri bağlı kalan bu iki adam, bu baba oğul, birbirlerinin yüzünü dikkatle inceledi. Muzaffer Devrim’in yüzünde yirmi sene önceki kendini görüyordu; genç bir delikanlı olduğu, hayatı daha cesur yaşadığı ve kırışıklıkların daha yüzüne uğramadığı o güzel günleri görüyordu. Devrim Muzaffer’in yüzünde yirmi sene sonraki kendini görüyordu; belki de bir aile babası olduğu, hayatı daha sakin ve tadını çıkararak yaşadığı, kırışıkların yüzünü süsleyeceği o günleri görüyordu.
“Tanıştığıma çok memnun oldum,” dedi Muzaffer. “Sana sarılabilir miyim?”
“Ben de öyle,” dedi Devrim başını hafifçe eğerek. “Sarılabilirsin.”
Muzaffer onu kendine çekip ona sıkı sıkıya sarıldı, Devrim de kendisinden sadece birkaç santimetre kısa olan bu adamın beline kollarını sardı. Aynı anda ikisi de gözlerini kapattı ve öylece kaldılar.
Gözlerinden yaşlar süzülen Esin hızlıca gözlerini silip onlara bakmaya devam etti, Nil ve Armağan gülümseyerek nihayet bir araya gelen bu baba oğula bakıyordu, Efsun da hislerini saklamaya gerek görmeden ağlayarak onları izliyordu.
Çeyrek asırdır birbirlerinden haberi olmadan yaşayan bu baba oğul nihayet bir araya gelmişti.
“Hiçbir şeyden haberim yoktu,” dedi Muzaffer ondan ayrılınca. “Handan’ın hamileliğinden, senin doğumundan, bir yerlerde büyümenden, hiçbir şeyden. Her şeyi dün öğrendim, komiserler bana anlattı.”
“Biliyorum,” dedi Devrim yumuşak bir sesle. “Handan bu sırrı herkesten saklamış, açıklamak istediğinde de öldürüldü.”
“Ablam tarafından. Onunla annemin her şeyden haberi vardı, bana söylemek yerine bunu yıllarca sakladılar ve Handan kendisi söylemek istediğinde de onu öldürdüler. Eğer annem ablamı çağırmasaydı, Handan’ı takip edip evini öğrenmeseydi ve ablama söylemeseydi Handan şu an yaşıyor olabilirdi. Tüm bunların yaşandığına, ablamın böyle bir şey yaptığına inanamıyorum. Her şey rüyaymış gibi geliyor ama hissettiğim her şey son derece gerçek.”
“Geçmişte olan hiçbir şeyi değiştiremeyiz. Keşke hiçbiri yaşanmasaydı ama olan oldu artık.”
“Haklısın,” dedi Muzaffer başını sallayarak. “Tek temennim ablamın adalete teslim edilmiş olması. Peki sen neden buradasın?” Esin’e kısa bir bakış attı. “Siz demeliyim sanırım.”
Devrim yanındaki Esin’in beline sarılıp onu kendisine çekti. “Esin,” diye tanıttı onu. “Kız arkadaşım. Handan’ın cenazesini almak için geldik, Efsun Hanım da bize eşlik etmek istedi.”
“Merhaba,” diyen Esin onu başıyla selamladı.
“Merhaba,” dedi Muzaffer. “Tanıştığıma memnun oldum.”
“Ben de öyle.”
Muzaffer ona bir gülümseme gönderip yeniden Devrim’e baktı. “Ben de cenazeyi almak için gelmiştim. O hâlde bunu hep beraber yapabilir miyiz?”
“Ne dersiniz Efsun Hanım?” diye sordu Devrim.
“Bundan çok memnun olurum, derim,” diyen Efsun Muzaffer’in yanına gidip onun koluna dokundu. “Handan’ı son yolculuğuna hep beraber uğurlayabiliriz. O da böyle isterdi.”
“O zaman gerekli işlemleri yapmaya gidelim,” dedi Devrim. “Birtakım prosedürler vardır, hepsini halledelim.”
Diğerleri onu onayladı ve hep beraber arkalarında duran komiserlere döndüler.
“Her şey için çok teşekkür ederim,” diyen Devrim onlara yaklaştı. “Tüm gizem perdelerini kaldırdınız.”
“Nil’in de söylediği gibi biz sadece işimizi yaptık,” dedi Armağan. “Bu süreçteki iş birliğiniz için asıl biz teşekkür ederiz.”
Esin ileri çıkıp doğrudan Nil’e ilerledi ve ona sımsıkı sarıldı. “Teşekkür ederim,” diye fısıldadı onun kulağına. “Sayenizde adalet yerini bulacak ve ben bu baba oğlun tanışmasına şahit olacağım.”
Nil onun sırtını sıvazladıktan sonra ondan ayrıldı ve gülümseyerek yüzüne baktı. “Soruşturmaya ivme kazandıran şey senin Handan’ın evine gidip orada Efsun Hanım’ı bulman, farkındasın değil mi? Bu hırslı, meraklı ve tutkulu araştırmacı ruhunu çok seviyor ve takdir ediyorum.”
“İzleri takip etme konusunda senden birkaç taktik kaptım diyeyim.” Ona göz kırptı. “Bir ara buluşup bir şeyler içelim.”
“Hayhay, ne zaman istersen.”
Diğerleri uzaklaşırken Nil ve Armağan oldukları yerde durup onların gidişini izledi. Devrim ve Muzaffer yan yana yürüyordu, Esin Devrim’in sağındaydı ve onun koluna girmişti, Efsun da Muzaffer’in yanında yürüyordu ve onunla bir şeyler konuşuyordu. Bir şekilde hayatlarına dokundukları bu dört insan yavaşça koridorda gözden kaybolurken komiserler de onları izledi, onları sessizce uğurladı.
Armağan Nil’in elini tutunca Nil önce başını eğip ellerine, sonra başını kaldırıp onun yüzüne baktı. Armağan onun saçlarını öperken derin bir nefes alarak kokusunu içine çektiğinde genç kadının içi huzurla doldu.
“Kahvaltı yapmaya gidelim mi?” diye sordu Armağan. “Ben ısmarlıyorum.”
“Böyle bir teklifi reddetmem mümkün mü?” dedi Nil gülümseyerek. “Şöyle mükellef bir kahvaltı yapalım.”
Armağan etrafa bakıp kimsenin olmadığından emin olunca onu dudaklarından öptü. “Seni çok seviyorum. Fırsatım varken ve sen yanımdayken bu gerçeği hatırlatmak istedim.”
“Bu dava seni duygulandırdı değil mi?”
“Sevdiklerimizle geçirdiğimiz anların ne kadar değerli olduğunu hatırlattı. Görüyorsun, her şey bir anda bitebilir ve sonsuza kadar yok olabilir. İnsan sahip olduklarının kıymetini, özellikle de sevdiği insanların, onlara hâlâ sahipken ve onlar yanındayken bilmeli. İkimiz de buradayken seni sevdiğimi hatırlatmak istedim.”
“Ben de seni seviyorum,” diye fısıldadı Nil. “Çok.”
Nil gülümsediğinde Armağan da genişçe gülümsedi.
“Gidelim mi?” diye sordu Armağan.
“Gidelim.”
Görev başındayken profesyonellik gereği sevgili olduklarına dair hiçbir şey belli etmeyen çift hem Adli Tıp Kurumunda oldukları hem etraf tenha olduğu hem de şu an herhangi bir soruşturma üzerinde çalışmadıkları için binadan el ele çıktı ve ekip arabasına binip güneşli gökyüzünün altında kahvaltı yapacakları yere doğru yola koyuldu.
SON