Dünyadaki Yerimiz

Benliğimizin farkına varmaya başladığımız andan itibaren insanlar olarak bir arayışın içine giriyoruz: Dünyadaki yerimizi bulma arayışı. Okuduğumuz okullar, bulunduğumuz ortamlar, çevremizdeki insanlar ve diğer faktörler bize bir kimlik oluşturuyor. Başarılı bir öğrenci olmalıyız, iyi bir mesleğimiz olmalı, evlenip bir yuva kurmalı ve çocuk sahibi olmalıyız vesaire. Sonu olmayan sorumluluklar, yükümlülükler hatta dayatmalar. Aynanın karşısına geçtiğimizde orada kim olduğunu kaçımız gerçekten görebiliyoruz? Aynanın karşısına geçtiğimizde orada gördüğümüz kişiyi kaçımız gerçekten tanıyoruz? Aynanın karşısına geçtiğimizde gördüğümüz kişi kaçımızın gerçekten hoşuna gidiyor? Oradaki kişi gerçek benliğimiz mi yoksa sayısız insanın imzasını taşıyan, bir özü olmayan yapma bir kişilik mi?

Kendimizi tanıma yolculuğuna başladığımız küçük yaşlardan itibaren sürekli bir arayışın içinde oluyoruz. Hayallerimizi arıyoruz, hedeflerimizi arıyoruz, amaçlarımızı arıyoruz, gerçek arkadaşlarımızı arıyoruz, gerçek aşkı arıyoruz ve tüm bu arayışın içinde rüzgârda uçan bir yaprak gibi oradan oraya savruluyoruz. Herkesin bir eve ihtiyacı var ama insanın gördüğü her yola belki kendisini eve götürür diye girmesi onun kaybolmasına neden oluyor. Hayat başlı başına yollardan oluşuyor, o yollar da insanlara seçenekler sunuyor ve insanlar da önlerinde uzanan bu seçenekleri deneyerek hangisini istediğine, hangisini istemediğine karar vermeye çalışıyor.

Bu arayışın en başına dönecek olursam bunun ilköğretim çağlarında başladığını, çoğunlukla da ortaokul döneminde ortaya çıktığını söyleyebilirim. Çocukluktan yavaşça çıkıp ergenlik dönemine adım atılan bu yaşlarda insan çevresini gerçek anlamda ilk kez algılamaya başlıyor, bir birey olduğunun farkına varıyor; etrafını gözlemlemeye ve insanların yaşadıkları hayatları seyretmeye başlıyor. Hayat var olmak demek ve insan bu varoluşta kendisine bir yer bulmak zorunda. Kendi geleceğini düşünmeye başlayıp yıllar sonra nerede olacağına dair fikirler üretmeye başlayan insan, çevre baskısıyla beraber kendisini bir kalıba sokuyor: Herkesin saygı duyduğu prestij sahibi mesleklerden birini yapma zorunluluğu kalıbı. Eğer bir öğretmen, doktor, mühendis olamazsa kimsenin ona saygı duymayacağını, asla itibar sahibi olamayacağını, maddi olarak zorluklar çekeceğini düşünen çocukların sayısı bence hiç de azımsanmayacak miktarda. Bu meslekleri yapmak için okulda çok başarılı olmamız gerekiyor ama bazılarımız bu derslere hiç ilgi duymuyor ve oturup çalışacak motiveyi kendinde bulamıyor. Bir meslek kriziyle ve vasat ya da vasatın altında notlarla geçen ilköğretim ve ortaöğretim dönemlerinden sonra adeta bölüm sonu canavarı olan üniversite sınavı geliyor. Kafamızdaki soru işaretlerini yok etmeli, kendimize ömür boyu yapacağımız bir meslek seçmeli ve o sınavı kazanıp üniversiteye gitmeliyiz. Belki hedefimizi çoktan seçtik -bunlar şanslı tayfa olup konudan muaf tutulanlardır-, belki aklımızda birkaç bölüm vardı ve o anki şartlara göre birini seçtik, belki de ne yapacağımızı bilemez hâldeydik ve puanımız neye yetiyorsa onu yazıp okumaya gittik. Birçoğu için üniversite tercihi hayatında verdiği en yanlış karar olmuştur ve az önce yazdıklarıma bakınca -ve elbette bu ülkede bu yollardan geçmiş bir genç olarak düşününce- bunun neden böyle olduğunu anlamak çok kolay.

Üniversite yılları okuduğunuz bölümün sektöründe gerçekten çalışıp çalışmadığınızı anlamak için muhteşem bir zaman dilimi. Gerek bölüm hakkında sahip olduğunuz görüşler gerek derslerin içeriği gerek aynı bölümde okuyup ileride aynı mesleği yapma ihtimaliniz olan arkadaşlarınız size bu konuda kesin bir cevap veriyor. Hayat başlı başına yollardan oluşuyor, o yollar da insanlara seçenekler sunuyor ve insanlar da önlerinde uzanan bu seçenekleri deneyerek hangisini istediğine, hangisini istemediğine karar vermeye çalışıyor, demiştim az önce. Tercih ettiğiniz bölüm bir seçenekti ve bu seçeneği istemediğinize karar verdiğinizde insan için bir diğer sancılı süreç başlıyor: “Ben şimdi ne yapacağım?” süreci. Aslında bu süreci geçmişte yaşadık: Bir birey olduğumuzun farkına vardığımızda, bir noktada hayata atılmamız gerektiğini kavradığımızda, lise tercihlerimizde, lise hayatımız boyunca karşılaştığımız olaylarda, üniversite sınavında, tercih döneminde ve üniversitede hem okuduğumuz bölümü hem de hayatı bir yetişkin olarak tanımaya başladığımızda bu süreci bizzat yaşadık, bu soruyu kendimize defalarca kez sorduk.

Hayat yollardan oluşuyor, insan da o yolların birinin üstünde evini bulmak için o yollarda bir gezgin edasıyla dolaşıp duruyor ve birbirinden farklı olan bu yollarda hep aynı şeyi arıyor: evini. Bazen o yolun bizi evimize götürmeyeceğini anlamak için o yolun sonuna kadar yürümemiz gerekir, o yolun tüm engebelerine ve zorluklarına göğüs gererek içimizdeki umut ışığıyla o yolu aydınlatarak sonuna kadar yürürüz ve gördüğümüz tek şey koca bir boşluk olur. Defalarca kez farklı yolları sonuna kadar yürümüş, o boşluğu defalarca kez görmüş olanlar aramızdalar. Çekinmeden söyleyebilirim ki ben de onlardan biriyim.

Benliğimin farkına vardığım ilk andan itibaren bu dünyadaki yerimi bulma arayışım başladı ve o yeri bulmak için bir sürü yola girdim; bazısında birkaç adım yürüdüm, bazısında yolu yarıladım, bazısında da sonuna kadar ilerledim. Bu yürüyüşler sonucunda dünyadaki yerimi, evimi, bulamamış olsam da çok kıymetli bir şey öğrendim: İnsan dünyadaki yerini bulma arayışında kendini tanımaya başlıyor, özünü fark ediyor ve benliğinin en el değmemiş noktalarını keşfe çıkıyor. İnsan evini bulamasa da bir noktada kendisini bulup kendisini tanımaya başlıyor; sevdiğini sandığı şeyleri sevmediğini anlıyor, sevmediğini düşündüğü şeyleri de aslında sevebileceğini görüyor, çevresindeki insanları tanıyor, dünyayı öğreniyor, hayatı keşfediyor. Bu arayış insanı kalıplarından çıkarıyor ve onu özgür kılıyor.

Hayatta sürekli ilerlemenin aslında geri gitmek olduğunu, insanın ara sıra durup dinlenmeye ve derin bir nefes almaya ihtiyacı olduğunu bu arayışta öğrendim. Hayat çok hızlı akıp gidiyor, bu doğru ama onu aynı hızda yaşamaya çalıştığımda akıntıda sürüklendiğimi ve bunun bir ilerleme olmadığını gördüm.

Aynanın karşısına geçtiğimizde orada kim olduğunu kaçımız gerçekten görebiliyoruz? Aynanın karşısına geçtiğimizde orada gördüğümüz kişiyi kaçımız gerçekten tanıyoruz? Aynanın karşısına geçtiğimizde gördüğümüz kişi kaçımızın gerçekten hoşuna gidiyor? Oradaki kişi gerçek benliğimiz mi yoksa sayısız insanın imzasını taşıyan, bir özü olmayan yapma bir kişilik mi? satırlarını denemenin giriş paragrafında yazmıştım. Aynanın karşısına geçtiğimde ne gördüğümü söylemeyeceğim ama gördüğüm şeyden hoşlanmadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Gördüğüm şeyden hoşlanmadığıma karar verdiğim o an benim için değişimin başladığı andı. Dünyadaki yerimi bulmam gerektiğine karar verdiğim an da yine o andı. Geçmişte verdiğim kararlarla geldiğim bu nokta beni mutlu etmiyordu, insanların beni görmek istediği yerlerde olmak da istemiyordum ve ben de bu dünyadaki yerimi bulmak için arayışa çıktım. “Peki bu dünyadaki yerini bulabildin mi?” diye düşünen okurlar olacaktır. Henüz bulamadım, olmak istediğim o yeri hâlâ arıyorum ama artık nerede olmak istemediğimi kesin olarak biliyorum. Bence nerede olmamak istediğini bilmek en az nerede olmak istediğini bilmek kadar önemlidir.

İnsan kendini ait hissetmediği fazlasıyla yerde bulunabilir ama iş kendini ait hissettiği yerlere gelince bu yerlerin sayısı son derece azalıyor. Dünyadaki yerimizi bulma arayışımızın bu kadar zor olmasının nedeni de bundan kaynaklanıyor. O arayışta sayısız yerden geçiyoruz ama kendimizi hiçbirine ait hissetmediğimiz için aramaya devam ediyoruz. Bu arayışın bir sonu olup olmadığı konusunda ciddi şüphelerim var, aradığımız şeyi bulup bulamayacağımız konusunda da öyle ama sanırım bu noktada tamamen sonuç odaklı gitmek yerine bu arayış serüveninde geçirdiğimiz her vaktin, öğrendiğimiz bilgilerin, keşfettiğimiz her şeyin bizi sadece bedenen bir adım ileri taşımadığını unutmamak gerekiyor. Bu yolculuğun her anı bir süreç. Varmak güzel bir eylem olsa da gitmenin de bir o kadar güzel olduğuna inanıyorum.

Yorum bırakın