Öykünün ilham perisi olan şarkıyla okumanızı öneririm: Paradise Lost, Darker Thoughts
✽ ✽ ✽
Bir ormandayım.
Hava açık mı kapalı mı, sıcak mı soğuk mu anlamak mümkün değil. Ağaçlar öylesine sık ve uzun ki gökyüzü zar zor görülüyor. Gündüz mü gece mi seçemiyorum ama önümü görebiliyorum. Ya güneş ya da ay ışığı olsa gerek yolumu aydınlatan.
Yürüyorum.
Elim kadar olduklarını düşündüğüm ve çok güzel renkleri olduğuna emin olduğum tatlı kuşların hoş seslerini duyuyorum. Bir yandan da, ormanın derinlerinden olsa gerek, vahşi ve devasa yırtıcıların seslerini duyuyorum.
Korkmuyorum.
Havanın açık mı kapalı mı, sıcak mı soğuk mu olduğunu anlamadığım; vaktin gece mi gündüz mü, yolumu aydınlatanın güneş ışığı mı ay ışığı mı olduğunu ayırt edemediğim bu ormanda yabancı hissetmiyorum.
Ağaçların arasından bir hayalet gibi geçiyorum. Ağaçların dalları çırılçıplak ama mevsimlerden ne sonbahar ne de kış. Kuru yapraklar yerleri süslüyor, ayaklarımın altına bir çarşaf gibi serilmiş hâldeler. Kuru yaprakların altındaysa rengârenk çiçeklerle yemyeşil çimler var. Mevsimlerden ilkbahar da değil yaz da.
Yürümeye devam ediyorum. Ormanın derinlerine ilerledikçe kuş cıvıltıları uzaklaşıyor, yırtıcıların sesi baskın hâle geliyor. Seslerin hangi hayvana ya da hayvanlara ait olduğunu anlamak zor ama vahşi doğanın devlerinden oldukları kesin.
Söylediğim gibi: Korkmuyorum.
Rengârenk çiçeklerin ve yemyeşil çimlerin üzerine yorgan gibi serilen kuru yaprakların olduğu zeminde ormanın derinliklerine tıpkı denizin derinlerine dalar gibi dalıyorum. Nereye gittiğimi, beni neyin beklediğini bilmeden ilerliyorum. Sadece kuru yaprakları takip ediyorum. Sanki bana evimin yolunu gösteriyorlarmış gibi. Oysaki her yerdeler. Koca bir ormanın zeminini kaplamış durumdalar. Göğü göremiyorum ama yerde her şey çok net, çok açık.
Yaklaşık 10 metre önümdeki bir ağacın dalına bir kuş konduğunda durup kuşa bakıyorum. Boyutu elimden ufak, masmavi tüyleri olan güzel mi güzel bir kuş çıplak dalın üzerinde zarifçe duruyor. Başını arkasına çevirip sırtındaki tüyleri temizlemeye başladığında gülümsüyorum.
Bir anlığına orman aydınlanıyor, güneşin ışıklarını görür gibi oluyorum ve yerler gözüme turuncu değil de yeşilmiş gibi geliyor. Tüm bedenim irkiliyor. Mevsimlerden yaz, vakitlerden gündüz ve havanın da sıcak olduğundan emin olacağım sırada her şey bir anda eski hâline dönüyor. Bakışlarımı yeniden kuşun durduğu dala çevirdiğimde kuşun orada olmadığını fark ediyorum. Gözlerimi etrafta gezdiriyor, kuşu arıyorum ama onu hiçbir yerde bulamıyorum.
Hayal mi gördüm?
Ya da bir halüsinasyon?
Bilmiyorum.
Havanın açık mı kapalı mı, sıcak mı soğuk mu olduğunu anlamadığım; vaktin gece mi gündüz mü, yolumu aydınlatanın güneş ışığı mı ay ışığı mı olduğunu ayırt edemediğim bu ormanda yeniden yürümeye başlıyorum.
“Burada gökyüzü kuru ve çıplak dallardan, topraksa kuru yapraklardan oluşuyor,” diye düşünüyorum. “Dalların üstünde bir gökyüzü olmalı, masmavi engin bir gökyüzü ama onu göremiyorum. Ama orada olmak zorunda. Kuru yaprakların altında da rengârenk çiçeklerle yemyeşil çimler var. Çok derinlerde ve yükseklerde hâlâ güzel bir şeylerin olduğu anlamına gelmeli bu. Görüş alanında değil ama çok derinlerde ve yükseklerde bir yerde kesinlikle varlar.”
Olmak zorundalar.
Az önce mavi kuşun dalına konduğu ağacın yanından geçerken gayriihtiyari ağaca bakıyorum. Kuşu yeniden görme isteğiyle gözlerimi ağacın dallarında gezdiriyorum ama onu göremiyorum. İçimdeki onu bulma dürtüsüne engel olamıyorum, vazgeçmeyerek yandaki ağaçlara da bakıyorum fakat sonuç değişmiyor: Az önceki kuştan eser yok.
İçimde gördüğümün hayal olduğuna dair ciddi bir şüphe duyuyorum. “Öyleyse çok güzel bir hayaldi,” diye düşünüyorum. “Bu kuru odun mezarlığında öyle bir kuş gerçekten yaşasaydı kuşa haksızlık olurdu zaten.”
Göz alıcı mavi rengine, uyuması için bebeğine ninni söyleyen bir annenin sesi gibi huzur dolu olan sesine ve özgürlüğünün en büyük kaynağı kanatlarına karşın bu renksiz, cansız ve ruhsuz kuru odunlar mezarlığında yaşamak ona verilecek en büyük ceza olurdu. Onun ait olduğu yer kuru dalların ötesindeki —göremesem de orada olmak zorunda olan— masmavi gökyüzüydü, yapması gereken şeyse engin mavilikte özgürce kanat çırpmak ve güzel sesiyle şarkılar söylemekti. Yaşamak için geldiği hayatı yaşamaktı. Yine de onu bir kez daha görmeyi çok isterdim. Onun güzel mavi tüylerine yakından bakmayı, o tüylerin ne kadar yumuşak olduğunu hayal edip dokusunu parmaklarımın ucunda hissetmeye çalışmayı ve güzel sesini kulaklarımın dibinde bir annenin bebeğine söylediği huzur dolu bir ninni gibi duymayı çok ama çok isterdim.
İlerliyorum.
Gerçek olup olmadığından emin olmadığım kuşu ve gerçekliğinden son derece emin olduğum ağacı ardımda bırakıyorum. Her yerde sonsuzluğa uzanan gibi duran ağaçlar bitecek gibi durmuyor, gökyüzü hâlâ görünmüyor ve kuru yapraklar burada da yeri süslüyor. Her yer birbirine benziyor, her yer birbirinin tıpatıp aynısı. Başımı kaldırıyorum, göğe bakmak istiyorum fakat buranın gökyüzü kuru dallardan oluşuyor. Bu odun parçalarının ilerisinde ne olduğunu görmek mümkün değil.
“Hey!” diye bağırıyorum güçlü bir sesle. “Kimse var mı?”
Olduğum yerde durup ormanı dinliyorum. Sesleri çok uzaktan gelen kuş cıvıltıları ve daha yakında oldukları anlaşılan yırtıcıların seslerini bile duymadığım birkaç saniye geçiyor. Ardından ormanın eski sesleri geri dönüyor.
Kimse yok.
Bir hayalet gibi ağaçların arasından ilerliyorum; belki dakikalarca, belki saatlerce, belki de günlerce yürüyorum. Belki hep farklı yerlerde yürüyorum, belki hep aynı alanda dolaşıyorum, belki de sürekli olarak bir yuvarlak çiziyorum; belki ormanın derinliklerine ilerliyorum, belki de ormanın dışına doğru yol alıyorum ama yürüdüğüm yerlerde hep aynı manzarayı görüyorum. Çıplak ağaç dalları, kuru yapraklar ve yaprakların altındaki rengârenk çiçeklerle yemyeşil çimler her yerde.
Çığlığa benzer bir ses duyduğumda irkilerek çevreye odaklanıyorum. Tam karşımdan devasa bir şeyin bana doğru hızla uçtuğunu görüyorum.
Bir kartal.
Kaya kartalı.
Onu devasa kanatlarından tanıyorum. Boyu 2 metreyi bulan kanatlarıyla gökte zarafetle süzülen bu avcıya hayranlıkla bakıyorum. Bir saniye sonra göz göze geliyoruz. Altın gibi parlayan kehribar rengi gözlerine baktığımda ilk kez korkuyu hissediyorum. Gökyüzünün en büyük avcısının gözlerine bakmak kendimi onun avı gibi hissetmeme neden oluyor. Köşeye sıkışmış bir av.
Dalların arasından güneş ışığının üzerime düştüğünü görüyorum ama aniden esen buz gibi bir rüzgâr tüm bedenimi soğuktan titretiyor.
Gözüme giren güneş ışığından anlık bir körlük yaşamamdan hemen sonra görüşüm yeniden netleşiyor. Gördüğüm ilk şey kartalın hızla bana yaklaşırken öne doğru uzattığı devasa pençeleri oluyor. Bu ölüm makinesine bakarken Azrail’le burun buruna gelmişim gibi hissediyorum. Can havliyle arkaya kaçtığımda dengemi kaybederek popomun üzerinde geriye düşüyorum ve kuru yaprakların üzerine seriliyorum.
Gökyüzünün en büyük avcısı bir çığlık atarak üzerimden uçarken pençeleri yüzümü teğet geçiyor. Beni parçalamak için kıstığı pençeleri boş kalıyor ve beni avlayamadan yoluna devam ediyor.
Başımı hemen yerden kaldırıp arkama, kartalın gittiği yöne bakıyorum ama onu göremiyorum.
Az önceki buz gibi rüzgâr bu sefer de kartalın gittiği taraftan yüzüme doğru estiğinde bir anlığına gözlerimi kapatıyorum.
Gitmişti.
Belki de mavi kuş gibi aslında hiç var olmamıştı.
Ayağa kalktığımda ne güneş ışığı ne de buz gibi rüzgâr var. Her şey az öncekiyle aynı, yine stabil. Kartalın geldiği tarafa doğru yöneliyorum. Ormanın bu tarafında somut olarak hiçbir değişiklik yoktu, her şey diğer taraftakilerle görünüşte aynıydı ama artık farklı hissediyorum. Gökyüzünün en büyük avcısının kanatlarının değdiği bu havada farklı duygular var. Güç var, özgürlüğün kokusu var; koca bir gökyüzü dolu umut var.
Aynı kuru odun mezarlığının arasında uzunca bir müddet yürüyorum. Farkına vardığım ilk şey duman kokusu oluyor, ardından ileriden yükselen dumanları görüyorum. Hayal görüp görmediğimi anlamak için gözlerimi ovuşturuyorum, birkaç saniye ileriden yükselen dumanlara bakıyorum.
Hayır, hayal görmüyorum.
Dumanın yükseldiği yere ilerlerken adımlarım önce hızlanıyor, sonra koşmaya başlıyorum. Oraya yakınlaşmam gerekirken sanki ben koştukça benden daha da uzaklaşıyor. Pes etmiyorum, koşmaya devam ediyorum. Göğsüm hızla inip kalkarken şakaklarımdan aşağı usulca süzülen ter damlalarını da hissediyorum. Kalbim adeta ağzımda atıyor. Nabzım belki de 150’ye fırlamış durumda. Öyle ki ciğerlerim yanıyor.
“Lanet,” diye düşünüyorum. “Oraya ulaş-“
Ayağım takıldığında ileri doğru uçarak yere kapaklanıyorum.
Yüzümü yerden kaldırırken acıyla inliyorum. Yüzüme yapışan bir kuru yaprağı çıkarmaya çalışırken doğruluyorum.
Dumanların kaynağı tam karşımda duruyor.
Ahşaptan yapılmış tek katlı küçük bir ev alevler tarafından sarılmış ve cayır cayır yanıyor. Ahşabın yanarken çıkardığı çıtırtıları duyuyorum ve alevin yüzüme vuran sıcaklığını hissedebiliyorum.
Duyduğum diğer şeyse yırtıcıların sesi. Hepsi yanan o evin içinden yükseliyor.
Başımı kaldırıp evin çatısına baktığımda tanıdık bir simayla karşılaşıyorum: Az önceki kaya kartalıyla. Tüm heybetiyle evin çatısının ucuna konmuş, pürdikkat gözlerle beni izliyor. Alevler dört yanını sarmış, onu adeta ablukaya almış fakat kartal yanmıyor. Kahverengi tüyleri sağlıkla parlıyor, kehribar rengi gözleri kararlılık ve cesaretle bakıyor.
“Nasıl olur?” diye düşünüyorum. “Ev cayır cayır yanarken kartal nasıl yanmıyor?”
Adımlarım beni eve doğru götürmeye başladığında ileri doğru attığım her bir adımda alevlerin sıcaklığını yüzümde daha net hissediyorum. Ev yanıyor, hiç şüphesiz; kartal da alevlerin arasında öylece duruyor, bu da hiç şüphesiz.
Yanan ahşaptan çatırdama sesleri yükseliyor, yangının sesleri vahşi hayvanların sesiyle beraber göğe yükseliyor. Alevler amansız, yaşama dair ne varsa hepsini yakıp küle çevirme arzusuyla tıpkı cehennem gibi cayır cayır yanıyor. Etrafa sıçrayan tek bir ateş yok, onca ağacın ve koca bir ormanın ortasında çıkan yangın sadece evi yakıyor. Orman, ağacından hayvanına binlerce canlıya ev sahipliği yapıyor, yaşamı simgeliyor; ormanın ortasında tek başına alevler içinde yanan bu evde ise yaşama dair olan her şey küle dönüyor.
Tepesinde oturan kaya kartalı hariç.
Evin birkaç adım uzağında, bir penceresinin önünde duruyorum. Pencerenin hâlâ sapasağlam olmasına şaşırdığım kadar pencereden içeriye baktığımda hiçbir şey göremememe de şaşırıyorum. Alevler bile yok, sadece sonsuz bir karanlık.
Üst gövdemi pencereye doğru eğdiğimde bir anda camın arka tarafında bir sima beliriyor. Korkuyla irkilip arkaya doğru bir adım attığımda karşımda kendimi görüyorum.
Hayır, yansımamı değil.
Karşımdaki benim yansımam değil, benim.
Bir anda alevlerin dört bir yanımı sardığını hissediyorum. Sanki cehennemin kapıları açılıyor ve birisi beni arkamdan itekleyip cehennemin dibindeki en derin kuyuya atıyor. Etrafıma baktığımda öfkeyle yanan alevleri görüyorum, evin duvarlarını ve çatısını saran alevler evi yutmaya hazırlanan bir kara delik gibi ve ben o kara deliğin girişinde duruyorum.
Evin içindeyim.
Çığlık atmak istiyorum, değil sesim gıkım bile çıkmıyor.
Kaçmak istiyorum ama sanki alevden eller ayaklarımla kollarımdan tutup beni olduğum yere mıhlamış.
Yapabileceğim tek şey bakmak.
Ben de bakıyorum.
Bakışlarımı tam karşımda duran pencereye çevirdiğimde pencerenin önünde duran bir kadın görüyorum. Havanın açık mı kapalı mı, sıcak mı soğuk mu olduğunun anlaşılmadığı; vaktin gece mi gündüz mü, etrafı aydınlatanın güneş ışığı mı ay ışığı mı olduğunun ayırt edilemediği bir ormanda duran bu kadın benim.
Ve bana bakıyorum.