Dikiş Yeri ve Yara İzi

Bu satırlar bir roman kahramanının ağzından yazılmıştır.

Yara izleri sadece yaralandığımızı mı gösterir?

İnsan yaşarken sayısız kere yaralanır, sayısız kere acı çeker; sayısız kere yaşadığı acının onu öldüreceğini ve açılan yaradan sağ kurtulamayacağını düşünür. Bazı yaralar o kadar derinden açılmıştır ve o kadar acıtır ki o yaranın bizi öldüreceğinden emin olduğumuz anlar yaşarız. “Bu acı beni sağ bırakmayacak,” diye düşünürüz. “Beni öldürecek.”

Hayır, öldürmeyecek.

Yaşamak yaralanmak demektir ve tüm yaralara rağmen yoluna devam etmek hayatın ta kendisidir. Yara açılır, kanar, acır, sızlar; kabuk bağlar, bazen kabuğu sökülür ve yeniden kanar, tekrardan acır ama eninde sonunda kapanır. Bunu bedenimiz ustalıkla yapar, ruhumuz da öyle. Tüm bu süreçlerden sadece bedenimizdeki yaralar değil, ruhumuzdaki yaralar da geçer.

Vücudumuzda bir yara oluştuğunda bedenimiz onu onarmaya ve iyileştirmeye odaklıdır. Elimizin üstünde ufacık bir çizik de olsa bacağımızda kocaman bir yara da açılsa bedenimiz tüm odağını ufak ya da büyük olan yarayı iyileştirmeye çevirir ve bu onarım sürecini şaşırtıcı derecede çabuk yapar. Yara ufaksa birkaç gün içinde ondan eser kalmaz, büyük bir yarada süreç biraz daha uzar ama bir gün muhakkak onun da yerinde yeller eser.

En azından çoğu zaman.

Bazen yaranın izi kalır ve insan o ize baktıkça yarayı anımsar. 

Yaraları onarma işini bedenimizin yanında ruhumuz da yapar hatta gerçekten iyileşmek istediğimizde bunu bedenimizden bile iyi yapabilir. Sadece arada kritik bir ayrım vardır: Bedenimiz yaralandığımızı kabul etsek de etmesek de yarayı onarır, ruhumuzdaki yaranın onarılması içinse yaralandığımızı kabul etmemiz gerekir. Ruhumuzdaki yarayı görmeden, onunla yüzleşmeden, onu kabullenmeden, kucaklamadan iyileştiremiyoruz. Ruhta açılan yaraları bedende açılanlardan daha korkunç gösteren şey de bu yüzleşme yükümlülüğüdür çünkü çoğumuz o yaraya bakmak istemeyiz. 

Yaraya bakmamak yarayı ortadan kaldırmaz.

Bakılmayan, görmezden gelinen, yok sayılan o yara olduğu yere öyle bir yerleşir ki zamanla orada bir krallık kurar. Etrafındaki surları acıdan, kederden, gözyaşından inşa edilmiş karanlık mı karanlık, ürpertici bir krallık. Görüntüsü öylesine korkunçtur ki koca koca adamlar bile ona bakmak istemez, yan gözle şöyle bakar gibi olsa bile dizlerinin bağı çözülür. Kapanmasına, iyileşmesine izin verilmeyen yara, sahibinin en korkunç kâbusuna dönüşür ve kendisini sadece geceleri göstermez. Günün her saatinde oradadır.

Her fırsatta arkama bakmadan kaçtığım o yaralara bir gün baktım. Öyle yakından baktım ki durumun ne kadar içler acısı olduğunu gördüm. Hâlâ daha akan kanın sıcaklığını, acının tazeliğini, sızının derinliğini hissettim. Yıllardır bu şekilde duruyordu. Bu yaralara bakmanın beni öldüreceğinden neredeyse emindim fakat zaten yıllardır içimde olan bu yaralar beni öldürmemişti. İnanması çok güçtü ama bu yaralara rağmen hayatta kalabilmiştim. 

Yaşam her zaman acıdan daha güçlüymüş.

Bakmak yeterli değildi, bu yaraların iyileşmesi için onlara müdahale etmem gerekiyordu ve bunu da yalnızca onlara dokunarak yapabilirdim.

Ellerimin ne kadar tuzlu olduğunu o açık yaralara dokunduğumda öğrendim.

Yaraların açık kalması beni öldürmemişti ama onlara dokunmak zorunda kalmanın beni öldüreceğinden adım gibi emindim. Yarayı görmezden gelerek hayatta kalabildiğimi düşündüm ama o yarayla yüzleşmek beni sağ bırakmayacaktı.

Yine yanılıyordum.

Sağ kaldım.

O yaraya dokunmak yıllardır hissettiğim acıdan daha kötüsünü hissettirmedi. Acıdığını, yandığını kabul ettim ve yıllardır sessizce görmezden geldiğim o yaralara gözyaşlarıyla çığlıklar eşliğinde dokundum. Küçük bir çocuk gibi tepki verdim, o yaralar açıldığında olduğum küçük bir çocuk gibi ve yapmam gereken şeyin de bu olduğunu o zaman fark ettim.

Acıyla yüzleşmek için küçüldüm, acıyla yüzleşince büyüdüm.

Yüzleşmek bir zorunluluk değildir fakat yoluna devam etmek isteyenler için mecburiyettir. Yüzleşmeden yürüyebileceğim yolun sonuna gelmiştim ve hayatta kalmıştım; bu yolun devamını yürümem için öncelikle o yolu inşa etmem gerekiyordu. Annem beni bir daha doğurmayacaktı, bu yola baştan başlayamazdım. Yanmıştım, küle dönmüştüm ve doğabileceğim tek yer küllerimdi, bunu yapabilecek tek kişi de bendim.

Yaralara dokundukça ellerime bulaşan kan zamanla durdu, hissettiğim korkunç acı zamanla yatıştı, sızı zamanla geçti. Bildiğim tek şey acı çekmekti ve o acı da gitmeye başlayınca geride hiçbir şey kalmayacağını fark ettim. Bir boşluğa düşmenin korkusuyla kabuk bağlayan bazı yaraların kabuklarını söküp yaraları yeniden kanattım, o acıyı yeniden hissettim ve tatmin oldum.

Ne sigara ne alkol ne de madde bağımlılığı bu kadar ölümcüldü, en ölümcülü acıya olan bağımlılıktı ve ben korkunç bir vakaydım.

Önce kapanmasına izin vermediğim, sonra da kabuklarını söktüğüm yaraları iyileştirmek için yeniden onlara dokundum. İnşa ettiği tek şey acı krallığı olan birinin yıkım sonrası tekrar inşa etmeye çalışacağı şey nasıl yapıldığını çok iyi bildiği aynı krallık oluyor. Aynı senaryoları tekrar ettim, kabukları yeniden söktüm ve yeniden kanadım. Bunu yaparak aslında o krallığın temellerini de tuzla buz ettiğimi sonradan fark ettim.

Bir gün kabukları sökmeyi bıraktım.

Özenle diktiğim yaraların kabukları çok kaşındırdı, tırnaklarımı çıkarıp onları kaşımayı her şeyden çok istediğim anlar oldu fakat kendimi tutmayı zor da olsa öğrendim. Yara iyileştiği için kaşınırdı, bırak kaşınsın, dedim kendime. Bırak iyileşsin. Bırak da iyileş.

Bir gün yaraların kabukları kendi kendine döküldü.

Öylesine büyük, öylesine derin ve defalarca kez kanatılan yaralar cehennemde geçirilmiş gibi hissettiren uzun bir sürecin ardından nihayet iyileşti. Hiç orada olmamışlar gibi durmalarının imkânı yoktu, iyileşen her yara ardında izini bıraktı. Yara izlerine her baktığımda yaralandığımı düşüneceğimi sandım fakat onlara bakınca iyileştiğimi gördüm.

Beni öldüreceğinden emin olduğum her yaradan sağ kurtuldum.

Annem beni yeniden doğurmadı ama ben onun beni ilk ve son kez doğurduğu anki kadar sıfırdan başladım hayata.

Açık yaraların izleri olmazdı, yara izi iyileşen bir yaradan geriye kalırdı. Aslında sahibine yaralandığını değil, iyileştiğini gösterirdi ve bunun mümkün olduğunu hatırlatırdı.

En büyük ve derin yara bile iyileşti.

-S.E.

Yorum bırakın