Gizem Apartmanı | 1. Kısım

Bu eserdeki tüm kişi, kurum ve olaylar tamamen hayal ürünüdür ve gerçek hayatla yaşanabilecek bütün benzerlikler tesadüften ibarettir.

Desteğini hiç esirgemeyen sevgili Abdullah ağabeyim için,

Mayıs 2018

Hayat doğumla başlayan ve ölüme kadar devam eden süreçte insana yeni başlangıç fırsatları sunan bir yolculuktur. Yaşam treninin her penceresi farklı bir manzarayı görür, her durağı bambaşka bir hayata açılır ve yolcularına rengârenk bir seyahatin garantisini verir.

Komiser Yardımcısı Nil Tellioğlu ise kendi yolculuğunda yepyeni bir istasyona varmıştı. Samsun Cinayet Bürodan Bursa Cinayet Büroya atanmıştı ve bugün Bursa’daki ilk iş günüydü.

Renault marka siyah arabasını emniyet binasının bahçesine park ettikten sonra yan koltuktaki kutuyu alarak araçtan indi. Sıcak bir mayıs günüydü, güneş bulutsuz mavi gökte parlıyordu. Nil başını kaldırıp göğe baktı, derin bir nefes alarak tebessüm etti ve binanın kapısına doğru yürüdü.

“Günaydın,” dedi girişte bekleyen polis memuruna. “İyi çalışmalar.”

“Günaydın,” dedi polis memuru ona bakarak. Onu şöyle bir süzdü. “Sağ olun. Size nasıl yardımcı olabilirim?”

“Ben Komiser Yardımcısı Nil Tellioğlu,” diye tanıttı kendini. Onun rütbesini duyan polis memuru sırtını dikleştirip ciddi bir tavır takındı. “Cinayet Büroya yeni atandım. Başkomiser Hasan’ın ofisinin kaçıncı katta olduğunu biliyor musunuz?”

“Hayırlı olsun amirim, hoş geldiniz,” dedi genç polis memuru başını saygıyla eğerek. “Cinayet Büro dördüncü katta. Ofisleri asansörden inince sol taraftaki koridorda yer alıyor.”

“Hoş buldum, teşekkür ederim. Ben asansörle çıkayım o zaman.”

“Eşyalarınızı taşıması için birini çağırayım mı?”

“Gerek yok, teşekkür ederim. Kolay gelsin.”

“Sağ olun amirim. İyi çalışmalar.”

Nil onun baş selamına aynı şekilde karşılık verdikten sonra yürümeye devam etti. Uzun koridorun sonundaki asansörlere ilerledi. Kısa bir bekleyişin ardından asansörlerden biri geldi. Dördüncü katın düğmesine basıp asansörün kenarına yaslandı.

Heyecanlıydı, biraz gergin de hissediyordu ama bunlar yeni bir başlangıcın etkisi olduğu için duygularını gayet doğal karşılıyordu. Başkomiser Hasan’la yaptığı telefon görüşmelerinin hepsi çok iyi geçtiği için de yeni görev yerine karşı olumlu bir bakış açısı vardı. Telefonda duyduğu yumuşak, samimi ve ilgili ses Nil’de iyi bir izlenim bırakmıştı. Yeni amiri Hasan Taşkıran babacan bir adama benziyordu.

Hasan’ın emrinde çalışan Armağan isimli bir komiser olduğundan da haberdardı. Hasan ondan, “Armağan biraz zor bir adamdır ama zamanla açılır. Soğuk imajı gözünü korkutmasın. Özünde ne kadar iyi biri olduğunu görünce kanın çabucak ısınır,” diye bahsetmişti. Nil bu zamana kadar zor olmayan polis neredeyse hiç görmemişti, bu yüzden bu tanımlama onun için yeni değildi. Hasan’ın Armağan’ın cinsiyetini belirtmesine de sevinmişti çünkü bunu merak etse de sorma taraftarı değildi. Neyse ki Hasan onu bu dertten kurtarmıştı.

Asansör dördüncü kata gelince kapıları açıldı.

“İşte büyük an gelip çattı,” diye içinden geçirdi. Derin bir nefes aldı. “Bol şans kızım.”

Asansörden inip memurun söylediği gibi sol taraftaki koridora döndü. Etrafta kimse yoktu. Hasan’ı da aramak istemediği için kapısı açık olan odalardan birine sormaya karar verdi. Hemen ilerideki odanın kapısını açık gördü. Önünde durup içeri baktığında masasında oturan sivil bir polisle göz göze geldi.

“Günaydın,” diye selamladı onu. “Başkomiser Hasan’ın ofisi hangi oda biliyor musunuz?”

“Günaydın,” dedi polis onu şöyle bir süzdükten sonra. “Siz yeni atanan komiser yardımcısı mısınız?”

“Evet, benim.”

“Öncelikle hoş geldiniz, hayırlı olsun. Hasan amirimin ofisi bundan sonraki üçüncü kapı. Az önce geldiğini gördüm.”

“Çok teşekkür ederim, sağ olun. İyi çalışmalar.”

“Size de bol şans. Kolay gelsin.”

Nil onu başıyla selamladı ve yürümeye devam etti. Etkileşimde bulunduğu iki meslektaşının da kibar ve yardımsever tavırlarıyla kendisini çok daha iyi hissediyordu. Koridoru yüzündeki gülümsemeyle adımladı.

Birinci kapı, ikinci kapı ve işte, üçüncü kapı.

Adımlarını durdurup odanın içine baktı. İki masanın karşılıklı olarak yerleştirildiği geniş ön oda boştu. Arka tarafta ise Cinayet Büronun amiri Başkomiser Hasan’a tahsis edilen oda yer alıyordu ve kapısı açık odadan konuşma sesleri yükseliyordu.

Ofisin kapısını tıklatıp, “Günaydın,” diye seslendi. “Hasan Başkomiser’in ofisi mi?”

Nil’in ofise girdiği sırada içerideki odanın kapısında bir adam belirdi. Üst gövdesini arkaya eğip sesin geldiği yöne bakan genç adam ofisin kapısında duran Nil’i gördüğünde vücudunu ona doğru çevirdi ve kapının arkasında adeta ikinci bir kapı gibi dikildi. Nil bakışlarını onun uzun gövdesinden yukarı çıkarıp yüzüne ulaştığında dikkatini çeken ilk şey adamın çene hizasındaki koyu renkli kıvırcık saçları oldu. Hemen ardından kirli sakalları, dolgun dudakları ve kavisli kaşların altında parlayan iri kahverengi gözleri gördü. Pürdikkat kendisine bakan bu gözler bir yabancıya aitti fakat bakışları hiç de yabancı hissettirmedi.

Bu Armağan olmalıydı.

“Nil sen misin?” dedi Başkomiser Hasan’ın sesi. Armağan’ın arkasında belirdiğinde Armağan kenara çekilip ona yer verdi. Hasan ofisin kapısındaki Nil’i gördüğünde gülümseyerek ona ilerledi. “Hoş geldin.”

Başkomiser Hasan 1,78 metre boyunda, kumral saçlı, güneşte biraz elaya çalan kahverengi gözleri olan mülayim yüzlü bir adamdı. Alnının ortasında kaşlarını çatmaktan oluşan iki çizgi yer edinmişti. Nil meslektaşlarında bu tür çizgilere çok alışkındı fakat şu an Hasan’ın yüzündeki içten gülümsemede babacan bir samimiyet de vardı.

“Sağ olun Başkomiserim,” dedi Nil onu başıyla selamlayarak. Elindeki kutuyu boş masaya bırakıp Hasan’ın kendisine uzattığı elini sıktı. “Nasılsınız?”

“İyiyim iyiyim. Dört gözle seni bekliyordum. Neden haber vermedin? Eşyalarını taşıması için birini yollardım.”

“Kendim hallettim, teşekkür ederim.”

Konuşma esnasında Hasan’ın iki adım gerisinde duran Armağan sessizce onları dinliyordu. Genç komiserin kahverengi gözleri Nil’e sabitlenmiş, dikkatli bir tavırla onu inceliyordu. Nil üstüne bordo renk bir gömlek giymişti, altında siyah kot pantolon vardı fakat gömleğin klasik havası onun giyimini işteki ilk günü için şık göstermeye yetmişti. Saçlarını ensesinden gevşek bir şekilde toplamıştı, yüzünde de çok hafif bir makyaj vardı. Zekâyla parlayan gözleri, kararlı bakışları, ciddi ses tonu ve saygılı vücut diliyle güzel bir imaj çiziyordu.

Nil’in bakışları Armağan’a döndüğünde Armağan bakışlarındaki dikkati yok etti.

“Merhaba,” dedi Nil onu başıyla selamlayarak. “Komiser Yardımcısı Nil.”

“Merhaba,” diye karşılık verdi Armağan. Onun tok sesi Nil’in kaşlarını biraz kaldırdı. “Ben de Armağan. Ekibe hoş geldin.”

“Hoş buldum, teşekkür ederim,” derken ona elini uzattı Nil. “Tanıştığıma memnun oldum Komiserim.”

Armağan onun elini tuttuğunda uzun bir ağaca düşen yıldırım gibi bir elektrik akımı ikisinin ellerinin arasından geçti. Hissettikleri ufak yanma hissi Nil’in gözlerini biraz büyütürken Armağan ise gözlerini kıstı. Biraz şaşkınlık, biraz irkilme ve çokça merak… Aralarındaki elektriğin formülü buydu. Sonucu ise şimdilik bir soru işaretiydi.

“Ben de memnun oldum,” derken onun elini yavaşça sıktı Armağan. Ardından elini çekti. “Nil.”

Nil onun adına yaptığı vurguyu anında fark etti. Ona bakarken bir anlığına gözlerini kıstı, ardından dikkatini yeniden Hasan’a verdi.

“Senin için bu masayı getirdik,” dedi Hasan sağındaki masayı işaret ederek. “Yerleşirken bir şeye ihtiyacın olursa lütfen söyle. Yerleşmek demişken evi ne yaptın?”

“Yerleşmeye devam ediyorum,” diye cevap verdi Nil. “Düşündüğünüz için teşekkür ederim.”

“Herhangi bir konuda bir şeye ihtiyacın olursa bana da Armağan’a da söyleyebilirsin. Sana severek yardımcı oluruz. Yeni bir şehir, yeni bir birim derken zorlanacağın konular olacaktır; bu süreci senin için ne kadar kolaylaştırırsak o kadar iyi.”

Nil ona uzun zaman sonraki en içten gülümsemesini gönderdi. “Teşekkür ederim amirim, sağ olun,” dedi başını saygıyla eğerek. “Düşünmeniz yeter.”

“Her zaman,” derken onun omzuna dokundu Hasan. “Benim biraz işim var. Bir şeye ihtiyacın olursa Armağan’a söyleyebilirsin.”

“Başüstüne amirim,” dedi onun yanında uzunca dikilen Armağan. Nil’e baktı. “Her zaman söyleyebilirsin.”

Nil ona sessiz bir baş selamı verdi. Başkomiser Hasan odasına girerken Armağan da masasına oturdu. Nil kutudan çıkardığı ıslak mendille masayı silmeye başladığında Armağan’ın kaçamak bakışları onun üzerindeydi. Teşkilatta kadın personel sayısının erkeklere oranla çok az olduğunun farkındaydı. Cinayet Büro gibi bir birim söz konusu olduğunda ise bu sayı gittikçe azalarak neredeyse sıfıra iniyordu. Ekiplerine bir kadın komiser yardımcısının geleceğini duyduğunda Nil gibi birini hiç hayal etmemişti. Meslekte uzun yıllar geçirmiş, bu uzun yıllarda da oldukça yıpranmış ve katılaşmış yaşça daha büyük birini bekliyordu ama Nil bu özelliklerin hiçbirine uymuyordu. Çok gençti, kariyer basamaklarını erkenden tırmanmaya başlayan bir polis olarak gelecek vadediyordu; her açıdan son derece profesyonel bir imajı vardı ve Armağan’ın beklediğinden çok daha güzeldi.

Nil masayı silmeye bitirdiğinde yan gözle karşı masada oturan Armağan’a baktı. Armağan sandalyesinde arkasına yaslanmış ofisin stor perdeli penceresinden koridora bakıyordu. Düşünceli görünüyordu. Gür kirpiklerinin gölgesi sadece gözlerine değil, bakışlarına da düşmüştü ve birbirine kilitlenen dolgun dudaklarında somut bir varlık kazanmayan düşüncelerin ağırlığı vardı. Genç komiser soğuk bir mizaca sahipti, Nil bunu görür görmez fark etmişti fakat onu yakışıklı bulmuştu. Armağan’ın biraz yırtıcı, çokça gizemli bir karizması olduğunu düşünüyordu.

Nil’in telefonu çalmaya başladığında Armağan başını çevirip ona baktı. Nil’le göz göze geldiklerinde Nil gözlerini kaçırdı. Çantasındaki telefonunu çıkardığında arayanın ağabeyi Nihat olduğunu gördü.

“Alo?” diye telefonu açtığı esnada odadan çıktı. Bu esnada Armağan’ın bakışları onun üstündeydi. Nil’in arayanı görünce yüzünde oluşan gülümsemeyi fark etmişti.

“Nil Timsahım ne yapıyorsun?” diye sordu telefonun ucundaki Nihat. “Merkeze gittin mi?”

“İşimin başındayım komutanım,” dedi Nil şakayla karışık. Kapıların olmadığı köşeye geçip duvara yaslandı. “Masama yerleşiyordum.”

“Amirinle tanıştın o zaman?”

“Tanıştım, ekipteki komiserle de tanıştım.”

“Nasıl insanlara benziyorlar?”

“Başkomiser çok babacan bir adam, ona kanım ısındı. Komiser biraz zor birine benziyor.”

“Amirinin iyi olması daha önemli. İkisini de zamanla tanır, ikisiyle de anlaşmanın bir yolunu bulursun.”

“Elbette öyle. Sen ne yapıyorsun?”

“Ben de işe geldim,” dedi Nihat. Nil’in ondan iki yaş büyük ağabeyi Erzincan’da yüzbaşı olarak görev yapıyordu. “Bulduğum ufak boşlukta ne yaptığını sormak, sesini duymak istedim.”

“İyi yaptın,” dedi Nil gülümseyerek. “Sesini duymak çok iyi geldi. Eksik olma.”

“Sen de eksik olma güzelim benim. Herhangi bir konuda bir şey olursa alo demen yeter biliyorsun.”

“Biliyorum. Teşekkür ederim.”

“Her zaman. Ben seni çok tutmayayım, benim de işlerim var zaten. Sana bol şans diliyorum.”

“Sağ olun komutanım,” derken kıkırdadı Nil. “Sizi seviyorum.”

“Sen de sağ ol asker,” dedi Nihat onun enerjisine hemen uyup. “Ben de seni seviyorum. Görüşürüz yine.”

“Görüşmek üzere komutanım.”

Nil telefon görüşmesini bitirdikten sonra ofise geri döndü. Onun yüzündeki genişleyen gülümsemeyi Armağan hemen fark etti. Kaşları meraklı bir ifadeyle biraz çatıldığında bakışlarını yeniden koridora çevirdi.

Nil’e dair merak tohumları zihninin topraklarına ilk kez bu an ekildi. Arayanın kim olduğunu bilmiyordu ama Nil’in ekrana bakınca yüzünde oluşan gülümsemeyi hemen fark etmişti; Nil telefon görüşmesini sonlandırıp odaya geri dönünce gülümsemenin genişlediği de dikkatli bakışlarından kaçmamıştı. Yeni ekip arkadaşının keyifli bir telefon görüşmesi yaptığı ortadaydı fakat telefonun ucundaki kişi Armağan için şimdilik bir gizem perdesinin arkasında duruyordu ve Armağan böyle gizem perdelerinden hiç hoşlanmazdı. Uzman olduğu şey ise o gizem perdelerini aralamak ve arkasındaki gerçeği açığa çıkarmaktı.

Nil masasının çekmecelerini silerken odadaki sessizlik bir müddet daha devam etti. Bakışları birbirlerinin arasında mekik dokudu. Bu kaçamak oyunu sona erdiren kişiyse Armağan oldu:

“Sanırım Samsun’dan geliyorsun,” dedi.

“Evet, önceki görev yerim orasıydı,” diye onayladı Nil ona bakarak.

“Hangi şubedeydin?”

“Yine Cinayet Bürodaydım,” dedi Nil. Islak mendili bırakıp sırtını dikleştirdi. “Dokuz ay orada çalıştım. Öncesinde Asayiş Şubedeydim.”

Armağan başını hafifçe salladı. “Peki meslekte kaçıncı yılındasın?”

“Dokuz sene olacak.”

“Epey olmuş. Ne mezunusun?”

“Polis Meslek Yüksekokulu çıkışlıyım. Mezun olur olmaz göreve başladım.”

“O zaman memurluktan komiser yardımcılığına terfi ettin. Çok olmamıştır.”

“Evet, doğru. Terfi alalı bir seneyi biraz geçti,” dedi Nil. Bir an durakladıktan sonra aklından geçen soruyu sormaya karar verdi: “Siz ne mezunusunuz?”

“Ben de PMYO çıkışlıyım,” dedi Armağan. Nil’in yüzünde memnun bir ifade belirdi. “2006’da mezun olup senin gibi hemen göreve başladım.”

Nil kafasında hızlı bir hesaplama yaptı. Armağan meslekte on ikinci yılındaydı, bu da demek oluyordu ki komiserliğe terfi edeli normal şartlarda çok uzun zaman olmamıştı. Nil bunu ona hemen sormayı doğru bulmuyordu ama çok geçmeden öğreneceğini de biliyordu.

“Okuldan çıkıp, sahaya inince sudan çıkmış balığa dönmüştüm,” dedi Nil dürüstçe. Armağan’la aynı okuldan mezun olduklarını öğrenmek ona yakın hissettirmişti. “Hiçbir şey kitaplarda yazdığı gibi değildi.”

Armağan’ın yüzünde anlayışlı bir gülümseme belirdi. Bu sert mizacın gülümseyebildiğini görmek Nil’i rahatlattı. Armağan onun gözüne daha cana yakın geldi.

Ve daha çekici.

“Sahada olanları hiçbir kitap yazmaz,” dedi Armağan kendinden emin bir sesle. İşaret parmağıyla burnuna dokundu. “Mesleğin ilk yıllarında sahaya bir burun feda ettim.”

“Burnunuz mu kırıldı?” dedi Nil şaşırarak. “Arbede mi çıktı?”

“Tamamen benim çömezliğim. Bir zanlının bana çok yaklaşmasına izin verdim. Daha ağzımı bile açamadan burnumun ortasına yumruğu çaktı. Üç yerden kırılan bir burunla ameliyata girdim ama neyse ki hokka gibi bir burunla çıktım. Bu yüzden sana ilk tavsiyem karşındaki kişiyle kişisel mesafeni her zaman ama her zaman korumak üzerine olsun.”

Nil onun burnuna dikkatli bakınca Armağan’ın son derece düzgün bir burnu olduğunu fark etti. Doktorunun iyi iş çıkardığına hiç şüphe yoktu.

“Buna dikkat ediyorum,” dedi Nil. “Özellikle Cinayette çalışmaya başladıktan sonra karşımdaki kişilerin potansiyel katil olduğunu kendime hep hatırlatıyorum.”

“Kesinlikle. Düşünce yapın her zaman böyle olmalı.”

Armağan’ın kalın sesinin, sakin konuşma şekli ve düzgün Türkçesiyle birleşmesi Nil’e bir sunucu havası vermişti. Ona karşı beslediği bu ilgide bir etkilenme hâli olduğunun henüz farkında değildi ama onu sıkılmadan dakikalarca dinleyebilirdi.

“Siz ne zamandır Cinayet Büroda çalışıyorsunuz?” diye sordu Nil.

“Altı yılı geçti,” dedi Armağan birkaç saniye düşündükten sonra. “Bursa’da ikinci yılımı geride bıraktım.”

“Öncesinde neredeydiniz?”

“Üç sene İzmir Cinayet Büro, bir sene de Kayseri.”

Nil başını yavaşça salladı. “Hem Hasan amirimden hem de sizden öğreneceğim çok şey olduğu aşikâr.”

“Burada hepimiz birbirimizden çok şey öğreniyoruz,” dedi Armağan. Dirseklerini masaya yaslayıp öne eğildi. “Sabah kahvemi henüz içmedim. Sen de ister misin?”

“Zahmet olmayacaksa hayır demem Komiserim.”

“Birazdan dönerim.”

Armağan ofisten çıkarken Nil’in bakışları onu takip etti. İçeride tek kaldığında kutunun içindeki eşyalarını masaya yerleştirmeye koyuldu. Çok fazla eşyası yoktu, yanında yalnızca birkaç kişisel şey getirmişti. Bu nedenle işi çok da uzun sürmedi. Yerleşmeyi bitirdiği esnada Armağan elinde iki kupayla geri döndü

“Yerleşmişsin bile,” derken bir kupayı Nil’in masasına bıraktı Armağan. “Az eşyan varmış.”

“Böyle daha rahat oluyor,” dedi Nil. “Kahve için teşekkür ederim.”

“Afiyet olsun.”

İkisinin de kendi sandalyesine oturduğu esnada Başkomiser Hasan odasından çıktı. Ekibindeki meslektaşları tanışıp sohbet ederken o da odasında birkaç evrak işini halletmişti. Bu tarz evrak işlerini yapmaktan hoşlanmıyordu fakat bu seferkiler Nil’in atamasıyla ilgili olduğu için onu çok sıkmamıştı.

“Yerleşmişsin Nil,” dedi Hasan onun masasına yaklaşıp. “Eşyaların bu kadar mı?”

“Evet amirim,” diye onayladı Nil. “Çok eşyası olan biri değilim.”

“En iyisi. Armağan’la ben de öyleyiz,” derken Armağan’a kısa bir bakış attı Başkomiser. “Seninle biraz konuşalım diyorum. Kahveni alıp odama gelir misin?”

“Başüstüne amirim,” derken ayağa kalkmıştı bile Nil.

Hasan onun bu saygılı ve her an emre hazır tavrından hoşlandı. Dudağında yuva yapan gülümsemeyle odasına yürürken Nil de onu takip etti.

“Kapıyı kapatabilirsin,” dedi Hasan masasına geçtiğinde. “Buyur otur lütfen.”

Nil kapıyı kapattıktan sonra masanın önündeki iki sandalyeden sağdakine oturdu. Başkomiser’in odası büyük sayılmazdı ama ufak olması onu daha samimi kılıyordu. Geniş masanın hemen arkasında büyükçe bir dolap yer alıyordu. Dolabın sağ ve sol tarafları daha yüksek ve kapaklıydı, ortası ise kare şeklinde açık raflarla dizayn edilmişti. Rafların en üstüne Türk bayrağı ve Emniyet Genel Müdürlüğü amblemi olan beyaz bayrak yan yana yerleştirilmişti; duvarda ise büyük bir Atatürk fotoğrafı asılıydı.

“Anlat bakalım Nil,” dedi Başkomiser. Nil dikkatini ona verdi. “Nerelerde görev aldın, neler yaptın? Dosyanı okudum ama bir de senden dinlemek isterim.”

Nil konuşmadan önce kahvesinden bir yudum içti. “Bildiğiniz gibi Polis Meslek Yüksekokulu mezunuyum,” diye anlatmaya başladı. “İşi direkt mutfağında, uzmanlarından öğrendim. İlk görev yerim Diyarbakır’dı. Kaçakçılık Şubede iki sene görev yaptıktan sonra zorunlu görevlendirmeyle geçici süreliğine Batman’a atandım. Bir uyuşturucu çetesi yakın takibe alınmıştı ve desteğe ihtiyaç vardı. Ben de Narkotikte bir sene görev yaptım. Çete çökertildikten sonra Diyarbakır’a geri döndüm ama orada çalışmaya devam etmek istemediğim için tayin talebinde bulundum. Birkaç aylık beklemenin ardından Samsun Asayiş Büroya atandım. Bir buçuk sene kadar önce komiser yardımcılığına terfi ettiğimde oradaki görevime devam ediyordum. Birkaç ay sonra Cinayet Büroda personel ihtiyacı olduğu söylendi ve şube müdüründen bizzat teklif aldım. Benim için kaçırılmaz bir fırsattı, kariyerimi bu yönde ilerletmeyi de istiyordum; ben de kabul ettim. Dokuz ayda onlarca katili yakalayıp içeri tıktıktan sonra işte buradayım.”

Başkomiser onu pürdikkat dinledi. Nil’in konuşması kendinden emin, dürüst ve öz güvenliydi. Başkomiser karşısında böyle kararlı ve istikrarlı genç meslektaşlarını görmekten çok hoşlanırdı. Nil’le beraber çalışacağı için ise ayrıca mutluydu çünkü onun yaklaşık dokuz yıllık kariyerinde ne kadar başarılı bir polis olduğunu, amirlerini her zaman etkilediğini ve gururlandırdığını duymuştu. Samsun Cinayet Bürodaki amiri Nil’e övgüler yağdırmıştı.

“Samsun’da çok parlak bir kariyerin varmış,” dedi Hasan. Ellerini masanın üstünde birleştirip öne doğru eğildi. “Amirlerin hakkında çok iyi şeyler söyledi. Peki neden tayinini istedin? Orada çok daha çabuk yükselebilirdin.”

“Size karşı dürüst olmak benim için çok önemli amirim. Bu yüzden lafı dolandırmayacağım. Samsun’da nişanlıydım ve nişanı atmasaydım önümüzdeki ay evlenecektim,” dedi Nil. Kulpundan tuttuğu kupasını eliyle kavradı. Avucunda hissettiği sıcaklık, geçmişin soğuk elinin hissiyatını bastırdı. Derin bir nefes aldıktan sonra devam etti: “Nişanlım evlendikten sonra polisliğe devam etmemi istemediğini net bir şekilde ifade ettiğinde bir seçim yapmak zorunda kaldım. Kolay bir karar olmadı ama doğru olduğunu düşündüğüm şeyi yaparak kariyerimi seçtim. Ayrılıktan sonra Samsun’da kalmak istemedim, bu nedenle tayin talebinde bulundum.”

Hasan’ın bakışlarında anlayışlı bir ifade belirdi. “Zor bir süreç geçirmişsindir,” dedi yumuşak bir sesle. “Eski nişanlın ne iş yapıyordu?”

“Makine mühendisiydi. Anlayacağınız polisliğe dair en ufak bir fikri bile yoktu. Benim kariyerime olan bağlılığıma karşı da öyle.” Nil’in dudakları buruk bir ifadeyle yukarı kıvrıldı. Bundan birkaç ay önce evlilik arefesinde olacağını düşündüğü bugünlerde bunları söylemek çok garip geliyordu fakat hayat denilen şeyin sürprizlerle dolu olduğunu bilecek kadar da yaşanmışlıklara sahipti. “Bursa benim için pek çok açıdan yeni bir başlangıç olacak. Samsun’da gösterdiğin performansın çok daha iyisini göstereceğimden şüphem yok.”

“Karşımda genç, kararlı, dinamik ve geleceği çok parlak bir komiser yardımcısı görüyorum Nil ve bu manzaradan çok memnunum,” dedi Hasan inançlı bir sesle. Karşısında oturan genç meslektaşı özel hayatında çok zor bir dönemden geçmiş olsa bile profesyonel hayatında çok parlak bir dönemdeydi ve Hasan onun daha da iyi yerlere geleceğini düşünüyordu. Samsun’daki Asayiş Şube ve Cinayet Büro amirlerinden Nil’in zekâsı, çalışkanlığı, iş etiği, profesyonel imajı hakkında çok güzel şeyler duymuştu. “Beraber çok iyi bir takım olacağımıza inanıyorum.”

“Sağ olun Başkomiserim. Teşekkür ederim.”

“Ağabeyin ne yapıyor? Yüzbaşı olduğunu biliyorum sadece.”

“Evet, yüzbaşı. Şu anki görev yeri Erzincan. Askeriyedeki erlerin eğitim sürecinden sorumlu. Biraz önce telefonda konuşuyorduk. Sağ olsun yalnız hissettirmemek için elinden geleni yapıyor.”

“Yoğun bir çalışma temposu vardır.”

“Hem de nasıl. O tempoya rağmen günlerdir sürekli konuşuyoruz. Hakkını nasıl ödeyeceğim bilmiyorum.”

“Vatanına hizmet eden ve işini hakkıyla yapan bir polis olarak onu çok sevindirdiğinden ve gururlandırdığından eminim.”

“Sağ olun amirim,” dedi Nil yüzündeki duygu dolu gülümsemeyle.

“Sen de sağ ol Nil. Şimdi sana biraz buralardan bahsedeyim. Bursa, Samsun’dan daha büyük bir şehir ve Samsun’a kıyasla daha yoğun bir çalışma temposuna gireceğini belirteyim. Katiller cinayet işlemek için gece gündüz dinlemez bilirsin. Gecenin bir vakti gelen telefonlarla sıcacık yatağından ayrılacaksın, kahvaltıları kaçıracaksın, çoğu zaman yediğin yemek bile yarım kalacak,” dedi. Burada bir anlığına susup arkasına yaslandı. Nil dikkatle kendisini dinliyordu. “Bu karanlık dünyanın aydınlık tarafında kalıp adalet için mücadele etmenin bedeli bunlar. İdealist birine benziyorsun ama beklentilerinin bir noktada yere basmasını da amirin olarak sana öneririm. Bazen kimsenin aklına gelmeyecek ipuçlarından yola çıkarak bulduğun katil ne yaparsan yap içeri girmeyecek, hak ettiği kadar ceza almayacak hatta sana saldırmayı bile deneyecek. Bazı meslektaşların tarafından sırf kadın olduğun için mesleki tecrüben sorgulanacak, hor görülecek, hak ettiğin takdir verilmeyecek. Bunlar acı gerçekler, bu nedenle hazırlıklı olmakta fayda var.”

“Farkındayım,” dedi Nil başını sallayarak. “Beni en çok motive eden şey gece başımı yastığıma koyduğumda adaletten, iyilikten, aydınlıktan taraf olduğumu bilmek oluyor.”

“Ben buna doğru yolda olduğunu bilmenin verdiği içsel huzur diyorum.”

“Kesinlikle öyle.”

“Tekrardan aramıza hoş geldin diyor ve kariyerinin bu yeni dönemi için başarılar diliyorum,” dedi Hasan. “Bence güzel bir ekip olacağız. Kahveni iç, sonra Armağan sana biraz etrafı gezdirsin. Olur mu?”

“Nasıl isterseniz amirim. Güzel bir ekip olacağımıza benim de inancım tam. Sağ olun.”

Nil odadan çıkarken Başkomiser onu inceledi. Nil’in idealist biri olduğunu hemen anlamıştı fakat genç komiser yardımcısının ütopik hayallerdense ayakları yere basan gerçekçi bir tarafı da vardı. Mesleğini hakkıyla yapmak istiyordu ama kariyerine pembe gözlüklerle bakmıyordu; ülkeye, sisteme ve teşkilata gerçekçi yaklaşıyordu. Tüm bu olumsuzlukların arasında bile doğru olduğuna inandığı şeyleri yapma konusunda kararlı bir imaj çiziyordu. Hasan’ın onunla ilgili en sevdiği şey de bu olmuştu.

Nil’in hayalleri değil, hedefleri vardı.

Nil ofisin Armağan’la paylaştığı kısmına dönünce masasında oturan komiserin bakışları ona döndü. Nil kendi masasına yürürken Armağan’ın dikkatli bakışları bilgisayarının üstünden onu takip etti. Başkomiserle yaptığı konuşmanın iyi geçtiğini Nil’in yüz ifadesinden anlamıştı.

“Amirim kahvelerimizi bitirdikten sonra bana çevreyi gezdirmenizi istedi,” dedi Nil. Kupasını masaya bırakıp sandalyeye oturmadan önce Armağan’a baktı. Armağan gözlerindeki dikkati yine yok etti fakat bu sefer Nil yakalamıştı. “Bir işiniz var mı?”

“Görünüşe göre artık var,” dedi Armağan. Arkasına yaslandı. “İstediğin zaman gidebiliriz.”

“Sağ olun.”

Nil sandalyesine oturup, bilgisayarını açarken Armağan’ın gözlerindeki dikkati düşünüyordu. Mesleği ve çalıştığı birim nedeniyle Armağan’ın dikkatli, gözlemci bir insan olması gayet normaldi fakat o iri kahverengi gözlerin odak noktası olmak Nil’e garip hissettirmişti.

Genç komiser yardımcısı bilgisayarı açtıktan sonra sisteme giriş yaptı. Birkaç işini yaparken kahvesini içti. Bu sırada karşı masadaki Armağan da internetten haber okuyordu. Normalde sabah rutinlerinde bu yoktu fakat bugüne bir cinayet haberiyle başlamamıştı ve ekibine yeni gelen Nil’e etrafı gezdirmeyi beklerken yapacak daha iyi bir şey bulamamıştı. Nil’in bir şeylerle uğraştığını anlamıştı, o da kendisini meşgul göstermeyi tercih etti.

Dakikalar sonra kahvesinden son yudumunu alan Nil başını bilgisayar ekranının kenarından çıkarıp karşı masaya baktı. Onun bakışlarını üzerinde hisseden Armağan dikkatini ona verdi.

“Gidelim mi?” diye sordu.

“Benim kahvem bitti,” dedi Nil. “Ya sizin?”

“Benim de bitti,” derken kupanın dibinde kalan kahveye kısa bir bakış attı Armağan. “Hadi gidelim.”

Aynı anda ayaklandılar. Odadan çıkarken Armağan kapıdan geçmesi için Nil’e öncelik verdi.

“Katta küçük bir mutfağımız var,” diye anlatmaya başladı Armağan, ikili koridorda yürürken. “Cemil ağabey çalışıyor. Biraz fazla geveze bir adamdır. Seni lafa tutmaya çok meraklıdır ama dikkat etmeni öneririm çünkü amirim mutfakta uzun zaman geçirilmesinden hiç hoşlanmaz. Ayrıca mesai saatlerine de dikkat eder. Cinayetsiz başlayan sakin günlerde mesai saatinden önce burada olmaya dikkat edersin. Direkt cinayet mahaline gittiğimiz günlerde ise olay yerine varış süren ne kadar kısa olursa o kadar iyi olur. Herhangi bir konuda amirimle iletişime geçeceksen kesinlikle araman lazım. Mesaj atarsan onu en iyi ihtimalle iki gün sonra falan görecektir. Cevap yazmayacağından da emin olabilirsin.”

Armağan’ın üslubu ciddi ve mesafeliydi fakat içten bir şekilde konuşuyordu. Tavırları ne soğuk ne de sıcaktı. Nil onun karakterini memleketi Erzurum’un bahar sabahlarına benzetmişti. Camı açınca yüzüne vuran o hafif serinlik, ufak iç ürpermesi ve ciğerlerine dolan tertemiz bir hava gibiydi. Çok tanıdıktı. Bu nedenle Nil onu çok gerçek buldu. Karşısındaki adam olmadığı biri gibi davranmıyordu, neyse oydu.

“Mutfakta uzun zaman geçirme, Cemil ağabeyin seni tutmasına izin verme; mesai saatlerine dikkat et, Başkomisere mesaj atmak yerine muhakkak ara,” derken parmaklarıyla saydı Nil. Havaya kalkan dört parmağına bakıp gülümsedi. “Hepsini not ettim.”

“Hepsi için bir parmağını kullanacaksan iki elden fazlasına ihtiyacın olacak.”

Gülüştüler. Nil, Armağan’ın içinde şakacı biri olduğunu gördüğü için sevindi. Bu kişinin sahneye çok çıkmadığını düşünüyordu ama arada görünüp ortamı neşelendirebildiğine tanık olmak içini rahatlattı.

“Listenin bu kadar uzun olması beni endişelendirmeli mi?” diye sordu Nil. Gülerek onun yüzüne bakıyordu.

“Göz korkutabilir,” dedi Armağan dudaklarındaki ufak tebessümle. “Ama zamanla alışırsın.”

Kattaki küçük mutfağa ulaştılar. Mutfak kapısının yanında beyaz bir pano duruyordu. Nil dikkatini panoya verdi.

“Ekip panosu,” diye açıkladı Armağan. “Açık dosyalar ve dosyalarla ilgilenen ekipler yazıyor. Nöbet sırasını da yine buradan takip ediyoruz. Mesela bu hafta nöbet sırası bizde. Gece vakti bir cinayet işlenirse yatağından kalkacak olanlar biziz.”

“Harika,” diye mırıldandı Nil. Panoda yazılanları okudu. “Bunlar sadece Cinayet Büro ekipleri değil mi?”

“Evet. Başkomiser Adnan ve Hulusi’nin de ekipleri var. Adnan amirimin altında üç, Hulusi amirimin ise iki kişi çalışıyor. Cinayet Büroda seninle beraber toplam dört komiser yardımcısı, üç komiser ve üç başkomiser var. Yakında onlarla da tanışırsın.”

Nil, Samsun Cinayet Bürodaki toplam beş kişilik iki ekipteki tek kadın polisti. Şimdi on kişilik daha büyük bir birimdeydi ama değişen bir şey yoktu; önündeki panoda yazan tüm isimler erkeklere aitti.

Kısa boylu ufak tefek bir adam mutfaktan çıktığında ikisinin dikkati de ona yöneldi.

“Günaydın Armağan Komiserim,” dedi mutfak personeli Cemil. Nil’e döndü. “Nil Hanım değil mi? Hasan Başkomiserim sizden bahsetmişti. Hoş geldiniz.”

“Evet,” diye onayladı Nil. “Hoş buldum, teşekkür ederim.”

“Anlaşılan gezmeye çıkmışsınız. Çayı yeni demledim, birer bardak vereyim mi?”

“Ben kahvemi yeni içtim, teşekkür ederim.”

“Ben de almayayım,” dedi Armağan. “Amirim odasında, ona götürebilirsin ağabey.”

“O zaman Hasan Başkomiserime hemen tavşan kanı çayını götüreyim.”

Cemil mutfağa girerken, Nil onun peşinden gülümseyerek baktı. Bu esnada mutfağı da inceledi. Mutfak ufak bir tezgâhtan ve tezgâhın altıyla üstüne dizilen birkaç dolapla çekmeceden ibaretti. Köşede ufak bir yuvarlak masa ve iki sandalye duruyordu. Çay ise tezgâhın sağ kenarındaki çift demlikli kazanda kaynıyordu.

“Kutu gibi,” diye bir yorumda bulundu Nil. “Sıcak ve samimi bir havası var.”

“İçinde yapılan sohbetlerin etkisi olduğunu düşünüyorum,” dedi onun bir adım gerisinde duran Armağan. “Devam edelim mi?”

“Olur.”

Koridorda sağa döndüler. Uzun koridor boyunca yürürken sessiz kaldılar. Nil meraklı gözlerle etrafı inceliyordu, Armağan’sa ona kaçamak bakışlar atarak ilerliyordu. Ofislerin olduğu odaları geçtiklerinde koridordan daha geniş bir hole çıktılar.

“Burada toplantı odaları yer alıyor,” diye açıkladı Armağan. Toplantı odaları holün iki tarafına karşılıklı dizilmişti ve dış kısımları yarısına kadar buğulu olan camlarla kaplıydı. “Büyüklükleri kapasitelerine göre değişkenlik gösteriyor. Bazı büyük davalarda tüm Cinayet Büro olarak beyin fırtınası yapar, birbirimizin tecrübelerine danışırız; öyle zamanlarda burada epey vakit geçiririz.”

Armağan bir odaya yöneldiğinde Nil onu takip etti. Geniş bir masanın olduğu toplantı odasına girdiler. Masanın karşısındaki duvara büyük bir LED ekran sabitlenmişti, iki hoparlör de ekranın yanında duruyordu. Nil bu odada ekran başındaki bir meslektaşının cinayet davasıyla ilgili önemli noktaları anlattığını, diğer meslektaşlarının da pürdikkat onu dinlediğini hayal edebilmişti. Artık kendisi de bunun bir parçası olacaktı.

“O tarz dosyalar burada çok oluyor mu?” diye sordu Nil. “Tüm Cinayet Büronun üzerinde çalışması gereken dosyalardan bahsediyorum.”

“Hayır, sık olmaz,” diye yanıtladı Armağan. “En son aralık ayında öyle bir vaka vardı. Psikopatın teki bir haftada üç kişiyi, sonraki iki haftada ise iki kişiyi daha öldürmüştü. Katilin aynı kişi olduğunu dördüncü cinayetten sonra anladık. Kurbanlarını öldürme tarzı aynı olmadığı için aynı kişiden şüphelenmemiştik fakat kurbanları araştırdığımızda hepsinin bir ortak noktaya sahip olduğunu fark ettik. Beşinci cinayetiyle yakayı ele verdi. Bulduğumuz ipucuyla onu altıncı kurbanına gitmeden yakalamayı başardık.”

Domino Katili değil mi?” dedi Nil ilgili bir sesle. “Namı Samsun’a kadar gelmişti. Eski ekip arkadaşlarım konuşuyordu. Ben de internetten araştırmıştım.”

“Ta kendisi. Bu tarz ses getiren cinayet dosyalarını takip eder misin?”

“Elbette. Bu tarz olaylar hep ilgimi çekmiştir, Cinayet Büroda çalışmaya başladıktan sonra öğretici bir hâl de aldı. Olay yerleri, kanıtlar, ayrıntılar; şüpheliler, iz sürmeler, takipler… Hepsi birer ders gibi.”

Armağan başını sallayarak onu onayladı. Nil’in bu düşünce yapısını, ilgili tavrını ve öğrenmeye kararlı tutumunu takdir etmişti. Ortada kimliği belirsiz bir ceset olduğunda onları önce maktule, ardından da katile götüren tüm bu kritik süreçte öğrenilecek çok şey vardı. Karşısında öğrenmeye açık bir komiser yardımcısı gördüğüne sevindi.

“Hocalarını iyi dinlemeni, notlarını da iyi almanı tavsiye ederim,” dedi Armağan. “Burada öğrenilecek çok fazla şey var. Gelişen teknolojiyle beraber ise öğrenmenin bir sonu olmayacağını her geçen gün daha iyi anlıyorsun.”

“Benim de planlarım bu yönde Komiserim. Peki ya sorgu odaları nerede?”

“Onlar bodrum katta. Hadi gel bir de oraya bakalım.”

“Başüstüne.”

Armağan arkasını dönüp toplantı odasının çıkışına yönelirken dudaklarında ufak bir tebessüm vardı. Nil her an emre hazır hâli ve saygılı tavırlarıyla Armağan’ın son yıllarda teşkilattaki genç meslektaşlarında sık gördüğü kimlikten çok uzaktı ve çok farklı bir imaja sahipti.

Asansörle aşağı indiler. Sorgu odaları emniyet binasının bodrum katında yer alıyordu. Burada tavan daha basık, koridorlar daha dar, ışıklar daha loştu ve ortamın gerici havası insanın üstüne hemen çöküyordu. Nil bunun bilinçli bir tasarım olduğunu bilecek kadar tecrübeliydi. Tüm bunlar buraya getirilen şüphelilerin gerilmesi için özenle planlanmıştı.

Güvenlik noktasından geçen Nil ve Armağan ana koridorda yürürken ilerideki sol koridordan iki polis memuru kollarına girdiği kısa boylu ve kilolu bir adamla çıkageldi. Üniformalı polislerin arasında duran adamın vücut dili agresif olduğunu hemen belli ediyordu, yüz ifadesi ise öfke doluydu.

“Bırakın lan beni!” diye bağırdı. Kendisini tutan kollardan kurtulmak için bir hamle yaptı fakat polisler onu daha sıkı kavradı. “Kendim de yürüyebilirim. Yapışıp kaldınız sülük gibi!”

Nil duvar kenarına geçip, yoldan çekilirken Armağan da bir adımla onun önüne geçti. Farkında bile olmadan kaldırdığı kolu Nil’in önünde bir kalkan görevi gördü. Onun bu kadar hızlı savunma pozisyonuna geçtiğini görmek Nil’in hoşuna gitti çünkü Armağan bu hareketiyle bir komiserde olması gereken hızlı reflekslere sahip olduğunu gösteriyordu. Çevrelerinde agresif davranışlar sergileyen biri varken korunmak da Nil’e çok güvende hissettirdi. Özellikle de Armağan gibi uzun boylu ve yapılı bir adam tarafından.

Polis memurları koluna girdiği suçluyu onların yanından geçirirken ikisi de pürdikkat adama odaklanmış durumdaydı. Ondan yana gelebilecek tüm ataklara hazırlıklıydılar fakat suçluyu sıkıca tutan memurlar onu hızlıca ilerletti.

“Kuduz it,” diye homurdandı Armağan onlar biraz uzaklaşınca. Omzunun üstünden arkasındaki Nil’e baktı. “Burası yüksek gerilim hattı gibi. Seni de kendimi de bu tiplere çok maruz bırakmadan hızlıca bir oda göstereyim, sonra çıkalım.”

“Buraya adımımızı atar atmaz bir suçluyla karşılaşmayı beklemiyordum ama nerede olduğumuzu hemen hissettim,” dedi Nil. Onun arkasından çıkıp yanına geçti. “Burası emniyetin içi ama sahadaymış gibi tetikte olmamız gereken bir yer.”

“Çok yerinde bir tanım oldu.”

Beraber boş sorgu odalarından birine girdiler. Sorgu odasının duvarları koyu bir renge boyalıydı, tepede de loş bir ışık yayan beyaz bir lamba vardı. Odanın tam ortasında duran masa ve sandalyeler yere sabitlenmişti. İçeride bunlardan başka bir şey de yoktu.

“Güvenlik önlemleri üst düzeyde,” diye bir yorumda bulundu Nil. “Buna sevindim.”

“Bu konuda yönetimin tutumu çok katı,” dedi Armağan. Kollarını göğsünde kavuşturmuştu. “Sorgu odalarına kalem olsun, özellikle cam bardak ve diğer mutfak eşyaları olsun karşıdakine ciddi zarar verebilecek aletleri sokmak kesinlikle yasak. Sorgular sorguyu yapan polisin dışında en az bir polisin daha gözetiminde yapılır. Sorgulara katılmak isteyeceğini tahmin ediyorum. Amirim de uygun görürse beraber katılabiliriz.”

Armağan Nil’in üstüydü, bu nedenle sorgulara onun girmesi beklenen senaryoydu. Burada Nil’in dikkatini çeken ve hoşuna giden nokta şuydu: Armağan onun da sorgulara katılmak isteyeceğini tahmin ederek bunu beraber yapabileceklerini söylüyordu. Kendisine alan tanınması ve fırsat verilmesi Nil’i çok sevindirdi.

“Sorgularda yer almayı gerçekten de çok isterim,” dedi Nil başını sallayarak. “Teşekkür ederim Komiserim. Benim için çok şey ifade ediyor.”

“Tahmin edebiliyorum,” dedi Armağan. Gözlerinde yumuşak bir ifade belirdi. “Bu yollardan ben de geçtim. Benim için işleri kolaylaştıran birileri pek olmadı ama ben onlardan olmamaya yemin ettim. Bu bir ekip işi ve bunun gözetilmesi gerekiyor.”

“Bu zinciri kıracağını söylüyorsunuz yani? Çok kıymetli.”

“Bence kırdım bile. Hadi gel gözlem odasına da bakalım.”

Armağan sorgu odasından çıkınca Nil onu takip etti. Hemen yan taraftaki gözlem odasına girdiler. Tek taraflı aynanın görünmeyen arka tarafı klasik bir gözlem odasıydı: Masanın üstünde bilgisayar, ses kayıt cihazı, monitör ve hoparlörler yer alıyordu. Son derece rahat görünen iki sandalye de masanın önüne koyulmuştu. Duvardaki beyaz pano ise sorgu odası kullanılmadığından boş durumdaydı.

“Burası teknolojik olarak Samsun’dan daha gelişmiş,” diye bir yorumda bulundu Nil. “Şehirler büyüdükçe emniyetin imkânları da doğru orantılı olarak artıyor. Bursa da ülkenin en büyük şehirlerinden biri olarak geride kalmamış.”

“Evet, emniyet teknolojik olarak çok iyi durumda,” diye onayladı Armağan. “Bir vaka üzerinde çalışmaya başladığımızda daha iyi anlarsın.”

“Buradaki ilk vakam için heyecanlıyım.”

“Çok beklemen gerekmeyecek hatta bu sabaha cinayetle başlamadığın için şanslısın.”

“Sanırım öyleyim. Sakin bir sabah olmasına seviniyorum. Sizlerle sohbet edebildim, emniyeti de gezip görme şansım oldu.”

Armağan’ın bakışları derinleşti. Tokalaştıklarında ikisini de çarpan elektrik ve kafalarını dolduran çalkantılı düşünceler sayılmazsa Nil’in buradaki ilk iş günü gerçekten de sakin başlamıştı. Onunla doğru dürüst tanışmak, sohbet etmek ve ona emniyeti gezdirmek Armağan’ın da hoşuna gitmişti.

“Hadi gel sana kafeterya ile bahçeyi de göstereyim,” dedi. “Biraz hava alırız.”

Emniyetin kafeteryası zemin katta yer alıyordu ve emniyetin bahçesine açılan bir arka kapısı vardı. İçerisi geniş ve aydınlıktı. Sol tarafta tezgâh vardı, masalar da sıralı bir şekilde kafeteryanın içine yerleştirilmişti.

“Süreyi çok uzun tutmadığın sürece molalarında burada zaman geçirebilirsin,” dedi Armağan. “Amirim çok sıkı kuralları olan bir adam değildir ama belli başlı şeylere dikkat eder; onlara da personeli tarafından özen gösterilmesini ister. Mesai saatleri içinde mutfakta, kafeteryada, bir arkadaşın yanında uzun dakikalar geçirilmesinden hoşlanmaz. Zaten çok yoğun çalışan bir birim olarak bu tarz şeylere pek vaktimiz olmuyor ama ben sana söylemiş olayım. Samsun’dan alışık olduğun üzere zamanımızın çoğu olay yerlerinde, Adli Tıpta, tanıkların yanında ya da şüphelilerin peşinde geçiyor.”

“Sosyal bir insan sayılmam. Yapacak bir işim yoksa genelde masamda oturup kendi dünyama çekilirim,” dedi Nil. “Bu konuda amirimle ters düşeceğimi düşünmüyorum.”

Nil’in cümleleri Armağan’a çok tanıdık geldi. Armağan da sosyal biri olmaktan çok uzak bir adam olarak işinin olmadığı zamanlarda ofiste kalır, masasında tek başına takılırdı. Şimdiye kadar ofiste hep tek olmuştu fakat anlaşılan bugünden itibaren ona eşlik edecek biri vardı. Armağan düzeninin bozulma fikrinden pek hoşlanmadı. Nil’in söylediği gibi ofisteyken gerçekten de sessiz kalıp kendi dünyasına çekilmesini umdu.

“O zaman sorun olmaz,” demekle yetindi. Tezgâha doğru baktı. “Çay içelim mi?”

“Olur.”

“Başka bir şey ister misin? Kahvaltı ettin mi?”

Nil’in dudakları istemsizce yukarı kıvrıldı ama genç komiser yardımcısı hemen ciddileşti.

“Klasik sert komiser ayakları,” diye düşündü. “Cinayete yıllarımı verdim, hayatın ve insanın en karanlık taraflarını gördüm diyorsun ama bu taş gibi katı imajın altında ince düşünen bir adam yatıyor değil mi? Önce kahve getirdin, sonra suçluya karşı korudun; şimdi de karnımın aç olup olmadığını merak ediyorsun. Sanırım Başkomiserim senden bahsederken tam da bunu kastediyordu.”

Nil boğazını temizledikten sonra, “Tokum,” dedi. “Çay yeterli. Teşekkür ederim.”

Armağan onun dudaklarındaki saniyelik tebessümü fark etti. Tezgâha yürürken kaşları düşünceli bir ifadeyle çatılıydı. İkisi için de çay aldıktan sonra arkasına döndüğünde Nil’i biraz geride beklerken buldu.

“Sağ olun Komiserim,” dedi Nil onun ellerindeki çaylardan birini alıp.

“Afiyet olsun,” dedi Armağan. “Bahçeye çıkalım mı?”

“Olur.”

Kafeteryanın geniş arka kapısından bahçeye çıktılar. Güneş biraz daha yükselmiş, hava biraz daha ısınmıştı ve gün ışığı yemyeşil çimlerle çiçek açmış ağaçların üzerinde parlıyordu. Nil derin bir nefes alırken boğuk sorgu odalarından sonra buna ne kadar ihtiyacı olduğunu daha iyi fark etti. Beraber boş banklardan birine ilerlerken Nil bahçeyi inceledi. Birkaç meslektaşı da banklara oturmuş bir şeyler içiyor, sigaralarını tüttürüyor ve sohbet ediyordu. Burada binanın içine kıyasla daha samimi ve rahat bir ortam vardı.

Banka oturduklarında Armağan cebinden sigara paketini çıkardı. “Alır mısın?” diye sordu paketi Nil’e uzatıp.

“İçmiyorum,” dedi Nil. “Size afiyet olsun.”

“Peki dumanından rahatsız olur musun?”

“Hayır. Lütfen keyfinize bakın Komiserim.”

Armağan bir dal sigarayı dudaklarının arasına yerleştirirken Nil yan gözle onu seyrediyordu. Onun sigarayı yakmasını, içine çekerek tüttürmesini ve bu esnada içe çöken avurtlarını ilgiyle izledi. Armağan sigaradan ilk nefesini içip dumanını üfledikten sonra Nil’e döndü. Genç kadın boğazını temizleyip bakışlarındaki dikkati tıpkı sigara dumanı gibi dağıttı.

“Ev işini ne yaptın?” diye sordu Armağan. “Bir yer tuttun mu?”

“Evet,” diye onayladı Nil. “Bir daire kiraladım.”

“Nerede?”

“Nalbantoğlu’nda. Şehri hiç bilmediğim için merkezi bir yer olmasını istedim.”

“Bursa’nın göbeğine taşınmışsın. Oralar çok kalabalık ve kaotiktir. Alışmakta zorluk çekmeyecek misin?”

“Tuttuğum ev içeride kalıyor. Oralar daha sakin.”

“Kaç oda?”

“İki oda bir salon. Biraz eski bir ev ama o nostaljik havasını sevdim.”

“Güle güle otur.”

“Sağ olun,” dedikten sonra çayından bir yudum içti Nil. “Siz nerede oturuyorsunuz?”

“Kükürtlü’de. Buraya yakın sayılır.”

Nil yavaşça başını salladı. Bursa’ya dair çok az bilgisi vardı ve Kükürtlü’nün nerede olduğu henüz bu bilgiler arasında yoktu. Zamanı geldiğinde Kükürtlü’ye ve Kükürtlü’deki eve dair her şeyi bilecekti ama Bursa’ya yeni atanmış bir komiser yardımcısıyken bundan haberi yoktu.

“Peki ya aslen nerelisin?” diye sordu Armağan. Çok ilgili görünmemeye çalışsa da Nil onun vücut dilini, ses tonunu bir kitap gibi okuyordu. Bu üstü örtülü ilgiden rahatsız olmadı. Aksine hoşuna bile gitti.

“Erzurumluyum,” diye yanıtladı Nil.

Armağan’ın kaşları havaya kalktı. Ona karşı beslediği merak ise büyüdü. “Orada mı doğdun?” diye sordu.

“Evet, orada doğup büyüdüm. Ailem hâlâ orada.”

“Güzel şehirdir,” diyen Armağan şimdi gülümsüyordu. “Ben de Karslıyım. On sekiz senem orada geçti.”

Nil’in yüzüne şaşkın bir ifade yayıldı. “Gerçekten mi?” derken sesi daha tiz çıktı. “Neresindensiniz Komiserim?”

“Ben şehir merkezinde doğup büyüdüm. Babam Susuz’un yerlilerinden, annem ise Selimli ama atalarından gelen Çerkeslik var.”

“Öyle mi? Benim annem de aslen Çerkes kökenli.”

“O taraflarda çoklar,” dedi Armağan. Sesi şimdi daha sıcak, daha samimi çıkıyordu. “Seninkiler Erzurum’un neresinden?”

“Annem benim gibi şehir merkezinde doğup büyümüş, babam ise aslen Narmanlı,” diye cevapladı Nil. Gülümsedi. “Neredeyse hemşehriymişiz Komiserim. Hiç beklemezdim.”

Önce aynı okul, şimdi de komşu şehirler derken sahip oldukları bu ortak noktalar ikisinin de hoşuna gitti. İnsanları yakınlaştıran şey sahip oldukları ortak noktalardı ve Armağan’la Nil de şimdiden pek çok ortak noktaya sahip olduklarını öğrenmişlerdi. Memleketlerinin söylenmesiyle ikisi de birbirine karşı daha yakın hissetti.

“Narman çok güzel bir yer,” dedi Armağan. “Doğası muazzam. Bizim oraları genel olarak severim zaten ama Narman’ın ayrı bir büyüsü var. Gidiyor muydunuz?”

“Her sene,” derken güldü Nil. “Bizim oraları ben de çok seviyorum. Memleketten ilk kez bu kadar uzaklaştım. Artık yazları çok gidebileceğimi zannetmiyorum ama kışın kayağa muhakkak giderim.”

Armağan’ın yüzündeki gülümseme genişledi. “Kayak yapıyorsun demek. İşte gerçek bir Erzurumlu.”

“Tabii ki Komiserim. Siz de yapar mısınız?”

“Evet, ben de neredeyse her sene gidiyorum. Palandöken, Sarıkamış, Konaklı en sık gittiğim yerler.”

“Hangi aylarda gidiyorsunuz?”

“En kalabalık zamanlarından kaçınmak için genelde şubat sonuna doğru gitmeye çalışıyorum ama çalışma düzenime göre değiştiği de oluyor. İyi kar varsa sezonu aralıkta erkenden açıyorum, çalışma yoğunluğundan vakit bulamazsam marta da sarkabiliyor.”

“O zaman muhakkak denk geldik. Biz de en kalabalık zamanlarından mümkün olduğunda kaçınıyoruz.”

“Olabilir,” dedikten sonra çayından bir yudum içti Armağan. “Önümüzdeki kış izinlerimizi çakışmayacak şekilde ayarlamak zorunda kalacağız.”

“Hallederiz,” diyen Nil de çayından içti. “Bu kış gittiniz mi?”

“Fırsatım olmadı.”

Nil yavaşça başını sallayıp onu onayladı. Sessizlik saniyeler içinde bir çığ gibi büyüdü. Armağan sigarasından içerken Nil de çevreyi inceledi. Emniyet binasının yükselen duvarlarına, camlarına baktı ve artık burada çalışacağını ilk kez bu kadar net bir şekilde fark etti. Samsun defteri kapanmıştı. Amiri, ekip arkadaşları ve oradaki tüm hayatı geride kalmıştı. Eski nişanlısıyla ayrıldıktan sonraki en büyük isteği gerçek olmuştu: Samsun’u terk etmişti. Şimdiyse yüzlerce kilometre uzaklıktaki Bursa Emniyet Müdürlüğünün beyaz binasına ve mavi camlarına bakıyordu.

“Tutturmuşsun polislik diye. Tüm ömrünü it kopuk peşinde gece gündüz demeden koşarak mı harcayacaksın? Kariyer dediğin şey bu mu? Aman ne kariyer!”

Eski nişanlısının bağırarak söylediği bu cümleler kulaklarında çınladığında kaşları çatıldı.

“Senin o beğenmediğin polislik benim kimliğim,” diye cevap vermişti ona. “Beni tanıdığında bir polistim, bana evlenme teklifi ettiğinde de.”

“Evlenip çocuk sahibi olduktan sonra da polisliğe devam edeceksin yani?” diye üstelemişti eski nişanlısı. “Bunu senin mantığın alıyor mu?”

“Bu senin hayalin ve isteğin Eren, benim değil.”

Bir hafta sonra sık gittikleri o kafede Nil yüzüğü masaya koyduğunda ikilinin yolları sonsuza kadar ayrılmıştı.

Ciğerlerine doldurduğu derin nefesi verirken iç çekti. Verdiği karardan pişman değildi fakat bu kararı vermek zorunda kaldığı için buruk hissediyordu. Eski nişanlısı Eren’e ise başlarda çok öfkeliydi ama aradan geçen ayların sonunda öfkesi silinmiş, acısı geçmiş ve benliği tüm kötü hislerden arınmıştı.

Nil çayından bir yudum içerken Armağan’ın bakışları onun üstündeydi. Nil’in üzerine çöken durgunluğu, gözlerine gölge düşüren düşünceleri hemen fark etmişti. Onun bu hâlini saklamayacak kadar dürüst mü yoksa dışarıdan belli olduğunu anlamayacak kadar dalgın mı ya da sadece umursamaz mı olduğunu düşündü. Onu yeni tanıdığı için bir cevap bulamadı fakat derinlerde bir yerde büyük bir merak duygusu uyandı.

“Kalkalım mı?” diye sordu Armağan. Sigarası bitmişti.

“Nasıl isterseniz,” dedi Nil ona bakarak.

Armağan ayağa kalktığında Nil de onu takip etti. Beraber kafeteryanın girişine doğru yürümeye başladılar.

“Vakit ayırıp emniyeti gezdirdiğiniz için teşekkür ederim Komiserim,” dedi Nil yürürken. “Bina hakkında genel bir bilgim oldu. Birkaç haftaya da tamamen öğrenirim.”

“Rica ederim,” dedi Armağan ona bakarak. “Burada çok vakit geçiriyoruz. Binayı öğrenme sürecin epey kısa olacaktır.”

“Tahmin edebiliyorum.”

Armağan kafeteryanın kapısını açarken Nil onun iki adım gerisindeydi. Komiserin peşinden içeri girmeye hazırlanıyordu fakat kapıyı açan Armağan kenara çekilip içeri girmesi için ona öncelik tanıdı. Emniyette centilmenlik olmazdı, saygı gösterilirdi ve bu saygı da alttan üste doğru bir akışta seyrederdi. Armağan, Nil’in amiri olarak onun için kapıyı açarak bu tek yönlü akışta olmadığını gösteriyordu.

“Teşekkür ederim Komiserim,” derken ona samimi bir gülümseme gönderdi ve onu başıyla selamlayarak içeri girdi Nil.

Armağan da onun peşinden içeri girerken dudakları bir anlığına yukarı kıvrıldı.

Birlikte ofise çıkarken ikisi de sessizdi ama yüzlerinde mutlu olan insanların yüzünde olan ışıltıdan vardı. Asansörde birbirlerine attıkları kaçamak bakışlar hiç denk gelmese de ikisi de karşı tarafın kendisine baktığını hissetmişti.

Ofise girdiklerinde onların adım seslerini duyan Başkomiser Hasan odasının kapısında belirdi.

“Hoş geldiniz gençler,” dedi dudaklarındaki tebessümle. “Emniyeti gezdiniz mi bakalım?”

“Gezdik amirim,” diye onayladı Armağan. “Nil’e bu katı, sorgu katını ve giriş katı gösterdim.”

“Sorgu odalarına da gittiniz demek? Nasıl Nil? Beğendin mi binamızı?”

“Beğendim amirim,” dedi Nil başını sallayarak. “Armağan Komiserime de söyledim, burası teknolojik olarak Samsun’dan çok daha gelişmiş ve bu yönünü çok sevdim. Sorgu odalarındaki üst düzey güvenlik önlemleri de takdire şayan.”

“Binanın içinde her şey kitabına uygundur ama dışarısı öyle değil. Uymayanı ayıklamak da bizim işimiz,” derken yüzünde kararlı bir ifade belirdi Başkomiserin. “İyi bakalım. Bina hakkında genel bir bilgi de edinmiş oldun.” Armağan’a baktı. “Sağ olasın Armağan.”

“Siz de sağ olun amirim,” dedi Armağan saygılı bir baş selamı vererek.

“Sana iyi bir haberim var. Geçen hafta yakaladığımız zehirci vardı ya, hâkim tutuklamış. Dava sürüyor ama bu saatten sonra dışarıyı zor görür ruh hastası.”

“O dosyayla imkânsız. Umarım ömür boyu içeriden çıkamaz.”

“Ne olmuştu ki?” diye sordu onları dikkatle dinleyen Nil.

“Manyağın biri birlikte akşam yemeği yediği iki arkadaşını zehirleyerek öldürdü,” diye açıkladı Başkomiser. Ona dosyanın birkaç önemli ayrıntısını söyledi. “Anlayacağın kafası çalışıyordu ama bizim kafamız da boş durmaz. Otopsi raporları, toksikoloji sonuçları ve kanıtlarla beraber olayı açıklığa kavuşturduk.”

“Dahice,” diye bir yorumda bulundu Nil. “Cinayet zekice tasarlanmış ama sizin olayı çözmeniz daha zekice amirim.”

“Katillerden her konuda bir adım önde olamazsak elimizden kaçıp giderler. Cinayet işlendiğinde kimin işlediği belli değilse katil zaten birkaç adım önde demektir ve ilerlemeye devam eder. Bizim işimiz onun bir adım attığı yolda iki adım atarak mesafeyi kapatmak, bir noktada onu geçmek ve yakalamaktır. Bu vakada da biraz geriden başladık ama kısa sürede farkı kapatıp katilin önünde duvar gibi belirdik. Katillerin işi artık çok daha zor çünkü ekibimizde harika bir personelimiz daha var.”

“Sağ olun amirim,” dedi Nil gülümseyerek.  “Sizlerden öğreneceğim çok şey var. Burası benim için hem iş yeri hem de bir okul.”

“Burada herkes birbirine çok şey katar. Bunun tek taraflı bir gelişim olmayacağından emin olabilirsin.”

***

Öğle yemeği saati geldiğinde Başkomiser ve ekibi emniyetin yakınındaki sulu yemek çıkaran restorana gitti. Çorba, ana yemek, yan yemek ve tatlılar birkaç çeşitti. Üçü de kendi tabldotunu isteğine göre doldurduktan sonra cam kenarındaki bir masaya oturdular. Hasan ve Armağan yan yana otururken Nil de Hasan’ın karşısına geçti.

“Anlat bakalım Nil,” dedi Hasan karşısında oturan genç meslektaşına bakarak. “Ailen nerede? Aslen Erzurumluydun sanırım.”

“Evet Erzurumluyum amirim,” dedi Nil. Bu yemekte odak noktasının kendisi olacağını tahmin ediyordu. “Ailem hâlâ orada. Uzun yıllardır şehir merkezinde terzilik yapıp tuhafiye işletiyorlar. Ağabeyimle ben artık çalışmayı bırakıp emekli moduna geçmelerini istiyoruz ama evde oturmaktan sıkılacaklarını söyleyip karşı çıkıyorlar. Biz de kararlarına saygı duyup bir süredir yorum yapmıyoruz.”

“Severek yapıyorlarsa bırakmaları çok zor. Kaç yaşındalar?”

“Annem elli yedi, babam da elli sekiz.”

“Daha gençlermiş. Bırakın da kendileri istemeyene kadar çalışsınlar.”

“Çok uzun zamandır çalışıyorlar amirim. Ağabeyim otuz bir yaşına girecek, o doğduğunda iki senelik esnaflarmış zaten. Belki ağabeyimle benim mesleklerimizde yıpranma payı ve erken emeklilik var diye bu süre bize aşırı fazla geliyor ama bence genel olarak da uzun bir süre.”

“Doğru ama ikisi de hâlinden memnunsa önemli olan tek şey bu.”

Konuşmaları ilgiyle dinleyen Armağan ufak bir sessizlik oluşunca araya girdi:

“Ağabeyin ne iş yapıyor?”

“Asker,” diye yanıtladı Nil ona bakarak. “Erzincan’da yüzbaşı olarak görev yapıyor Komiserim.”

“Nil’in rol modeli belli,” dedi Hasan, Armağan’a doğru dönerek. “Ağabey kardeş vatana hizmet etmeye adanmışlar.”

“Ağabeyim her konuda bana örnek olup ilham verdi, evet.”

Hasan gülümseyerek, “Ne güzel,” dedi. “Bursa’da hepsine biraz uzak kalacaksın. Başlarda zorlanırsın ama zamanla alışırsın.”

“Yıllardır oradan oraya gidiyorum amirim, alışkınım. Bu sefer kilometreler biraz fazla ama olsun. Herkes kendi hayat yolunda yürüyor.”

“Orası öyle,” dedikten sonra çorbasından bir kaşık aldı Hasan. “Armağan da Karslı. Hemşehri sayılırsınız.”

“Evet, konuştuk,” dedi Armağan. Gözleri bir anlığına Nil’e kaydı. “Kışın kayağa giden personeliniz ikiye çıktı amirim.”

“Al işte,” derken güldü Hasan. “Buyur buradan yak. Sen de memlekete mi gidiyorsun Nil?”

Hasan’ın kendisine yönelttiği soruyla Nil bakışlarını Armağan’ın yukarı kıvrılan dudaklarından ayırdı ve amirine döndü.

“Evet amirim, çoğunlukla Erzurum ve Kars’tayım,” diye onayladı. “Ağabeyimle her kış kayak yaparız. Armağan Komiserimle bahçede konuştuk. İzin planlamalarımızı denk gelmeyecek şekilde yapmaya dikkat edeceğiz.”

“Armağan’ın bildiği kuralı sana da söyleyeyim: Kayakta yaralanmak veya sakatlanmak yasak.”

Başkomiser bu cümleyi gülerek söylemeseydi Nil onu ciddi sanabilirdi fakat Başkomiser’in latife ettiği anlaşılıyordu. Başkomiser’in hemen yanında oturan Armağan da çorbasını içerken gülümsüyordu.

“Başüstüne amirim,” dedi Nil de hafif şakacı bir tonda. “Siz nerelisiniz?”

“Ben doğma büyüme Ankaralıyım. Eşim de oralı.”

Nil onun sol yüzük parmağındaki altın alyansı sabah fark etmişti. Çorbasından bir kaşık içtikten sonra sordu:

“Çocuğunuz var mı?”

“İki oğlum var,” dedi Başkomiser de lokmasını yuttuktan sonra. “İlker ve Alper. İlker on beş, Alper on üç yaşında.”

“Kocaman adam olmuşlar amirim. Allah bağışlasın.”

“Hiç sorma Nil. İlker benimle aynı boyda, sakalları çıkmaya başladı. Ne ara bu kadar büyüdüler aklım almıyor. Birkaç seneye ikisi de beni geçer.”

“Hep beraber nice yıllarınız olsun amirim. Sağlık ve huzurunuz eksik olmasın, önemli olan o.”

“Doğru diyorsun, orası öyle tabii,” dedi Hasan başını sallayarak. “Büyüyüp adam olmalarını görmek güzel ama insan ufak oldukları zamanları da özlemiyor değil. Eşek sıpaları çok çabuk büyüdüler.”

Nil’in yüzünde şefkatli bir gülümseme vardı. Armağan’ın bakışları bir süre onun yüzüne sabitlendi. Genç kadının içtenliği ve amirine karşı hissettiği empatinin gerçekliği yüz ifadesinden anlaşılıyordu.

“Zaman çok çabuk geçiyor,” dedi Nil. Sessizce iç çekti. “Ben otuza merdiven dayadım. Ne ara bu yaşa geldim hiç bilmiyorum.”

“Otuzdan sonrası daha da hızlı,” diye araya girdi Armağan. Nil’le bakışları birleşti. “Bir yıl bir ay gibi geçiyor.”

“Özellikle bu tempoda çalışınca günler birbirine giriyor ama bu yaşam tarzına hem alıştım hem de seviyorum. Bursa’da Samsun’a göre daha yoğun bir tempoya gireceğimi tahmin edebiliyorum ama neyse ki idmanlıyım.”

Hepsi birden gülüştüler.

“Ben seni gece 2’de yumuşacık yatağından kalkınca göreceğim,” dedi Başkomiser ama gülüyordu. “Sonra vay efendim ben nereye düştüm deme.”

“Sizi temin ederim ki biliyorum amirim,” dedi Nil de gülümseyerek. “Hayatı çok sorgulatıyor ama hayat da sorgulanmalı zaten, değil mi? Diğer insanlar uykudan önce sorguluyor, biz cinayet haberiyle uyanınca sorguluyoruz ama nihayetinde uyku sürecin bir parçası.”

Armağan tok bir ses çıkararak güldüğünde Nil ona döndü. Genç komiserin kısılan gözlerine, şişen elmacık kemiklerine ve yüzünü inci gibi süsleyen dişlerine ilgiyle baktı. Sert yüz ifadesiyle insanda konuşmadan önce izin alması gerekiyormuş gibi hissettiren adamın güldüğünde bu kadar yakın hissettirmesini beklemezdi fakat şu an onun yüzündeki içten gülüşe bakarken onu yıllardır tanıyormuş gibi hissetti.

“Doğru,” diye hak verdi Armağan. “Zaten bizim mesleğimizde hayatı sorgulamak için epey fırsatımız oluyor.”

“Orası öyle.”

Bakışları birkaç saniye bir arada kaldı. Aynı anda bakışlarını kaçırdıklarında ikisinin göğsünde de aynı his vardı.

Yemekleri bittikten sonra merkeze geri döndüler. Öğleden sonrası da sabah gibi sakin geçti. Başkomiser vaktini odasında geçirirken Nil de mesaisi bitene kadar masa başında kaldı; Armağan’sa on beş dakika arkadaşlarının yanında olduğu süre haricinde masa başındaydı. Armağan son dosyalara göz gezdirirken, Nil de internetten haber okuyarak vakit geçirdi. Birkaç cümle hariç konuşmadılar. Bu sessizlik ikisinin de hoşuna gitti.

Saat akşam 17.30’a yaklaştığında Başkomiser odasından çıktı.

“Bugün senin şansına olaysız dağılıyoruz Nil,” dedi ekibindeki yeni üyenin masasının önünde durarak. “Ben çıkıyorum gençler. Siz de ne zaman isterseniz çıkabilirsiniz.”

“Başüstüne amirim,” dedi Nil küçük bir baş selamıyla. “Görüşmek üzere.”

“Bir şeye ihtiyacın olursa istediğin saatte arayabilirsin. Sakın çekinme.”

“Sağ olun amirim.”

“Sen de sağ ol. Görüşmek üzere,” derken ona bir gülümseme gönderdi ve Armağan’a döndü. “Görüşürüz Armağan.”

“Görüşürüz amirim. İyi akşamlar.”

Başkomiser ofisten çıktığında içeride yalnız kalan ikilinin bakışları birleşti.

“İstiyorsan sen de çıkabilirsin,” dedi Armağan. “Ben de birazdan çıkacağım.”

“Sizinle beraber çıkarım Komiserim,” diye yanıt verdi Nil.

Armağan onun bu saygılı ve şık jestinden hoşlandı. Genç komiser işten çıkmak için başka bir işi yoksa daima amiri Hasan’ın çıkmasını beklerdi. Bu nedenle şimdi Nil’in de çıkmak için kendisini beklemesi onun için önemliydi.

“Olur,” dedi Armağan. Önünde duran dosyaya baktı. “Birkaç dakikaya kalkarız.”

“Ne zaman isterseniz,” dedi Nil.

Armağan gözlerini kaldırıp bir anlığına ona baktıktan sonra dudağının kenarına yuva yapan gülümsemeyle dikkatini yeniden dosyaya verdi.

Kısa bir süre sonra Armağan dosyayı okumayı bitirdi. Arkasına yaslanırken elleriyle gözlerini ovuşturdu. Şöyle bir gerindikten sonra karşı masada oturan Nil’e baktı. Nil cep telefonuna bakıyordu. Onun sessizce kendisini beklemesinden memnun kaldı.

Armağan, “İşim bitti,” dediğinde Nil ona baktı. “Çıkabiliriz.”

Aynı anda ayaklandılar. Armağan ofisin kapısına ilerlerken, Nil de çantasını alıp onu takip etti. Kapının önünde denk geldiklerinde Armağan durup onun geçmesi için bekledi.

“Centilmen mi? Hiç şüphesiz,” diye düşündü Nil koridora çıktığında. “Etkileyici mi? Kesinlikle.”

Yan yana asansörlere doğru yürümeye başladılar.

“İlk gün için epey sakindi,” dedi Nil. Yanında yürüyen komisere döndü. “Hoşuma gitti.”

“Bazen böyle sakin günlerimiz oluyor,” diye karşılık verdi Armağan. Asansörün düğmesine bastı. “Yoğun tempo arasında nefes aldırıyor.”

“Siz yine dosyalarla ilgilendiniz Komiserim.”

“Onlar rutin şeyler. Masa başında yaptığım şeyler de çok önemli tabii ama benim için mola gibi oluyorlar.”

Asansör geldiğinde giriş katına indiler. Girişte akşam yoğunluğu hâkimdi. Binaya giriş çıkışlarda ve bina içinde gün içine göre yoğun bir insan trafiği vardı.

“Armi!” diye seslendi kalabalığın arasından bir erkek.

İkisi de durup sesin geldiği yöne döndüler. Armağan’ın yaşlarındaki genç bir adam gülümseyerek onlara doğru yaklaşıyordu.

“Yücel Bey sizi buralarda görür müydük?” dedi Armağan keyifli bir sesle. “N’aber?”

“Asıl seni görür müydük?” dedi Yücel isimli genç komiser ve Armağan’la kafa tokuşturdu. “İyiyim, seni sormalı.”

“Ben de iyiyim.”

Yücel’in bakışları Armağan’ın yanındaki Nil’e döndü.

“Merhaba,” dedi tebessüm ederek. “Organizeden Komiser Yücel.”

“Merhaba Komiserim,” dedi Nil saygılı bir baş selamı vererek. “Ben de Nil. Cinayetten.”

“Cinayet mi? Yeni mi başladın?”

“Evet, aslında bugün ilk iş günüm. Samsun Cinayet Bürodan Bursa’ya yeni atandım.”

“Cinayette bir kadın göreceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Armi hiç söylemiyorsun be oğlum.”

“Duyduğun gibi Nil ekibimize bugün katıldı,” dedi Armağan arkadaşına bakarak. “Seni de günlerdir görmediğimi düşünürsek bilmemen normal sanki.”

“Görüşünce de çok şey anlatıyorsun ya! Ketum herif.”

“Dinime küfreden Müslüman olsa.”

“Götümde ayı bağırıyor, konuşmaya vaktim mi var lan?” derken Yücel’in bakışları Nil’e döndü. “Çok pardon.”

“Hiç sorun değil Komiserim,” derken gülümsüyordu Nil. “Bir kadın polis olarak bu jargona çok alışkınım.”

“Erkek ortamı tabii, medeniyet ne gezer? Bazen bizim ekibe muz fırlatasım geliyor.”

Üçü birden gülüştüler.

“Kabuğuyla yerler,” dedi Armağan sırıtarak. “Bir akşam görüşelim. Birkaç kadeh yuvarlarız.”

“Kesinlikle yapalım,” dedi Yücel başını sallayarak. “İletişimde olalım Armi. Şimdi kaçmam lazım.”

“Tamamdır kardeşim. Görüşürüz.”

Armağan’la Yücel tekrar kafa tokuşturdular.

“Tanıştığıma memnun oldum Nil,” dedi Yücel. “Görüşmek üzere.”

“Ben de memnun oldum Komiserim,” diye karşılık verdi Nil. “İyi çalışmalar.”

Yücel uzaklaşırken onlar da kapıya doğru ilerlemeye devam ettiler.

“Yakın arkadaşınız sanırım?” dedi Nil.

“Yücel kral adamdır, severim,” diye onayladı Armağan. “Teşkilatta onun gibi adamlar pek kalmadı. Çoğunu meslekten küstürdüler.”

Nil sessiz kaldığında Armağan gülümsedi.

“Sessiz kaldın,” dedi. “Sessizlik de bir tür onaylamadır.”

“Yok Komiserim, ondan değil.”

“Hadi hadi. Bana katıldığını bakışlarından anladım ama üstünüm diye bunu sesli dile getiremiyorsun. Benden çekinmene gerek yok. Rahat ol.”

“Denerim,” dedi Nil kısık sesle. “Sağ olun.” Emniyetin bahçesine göz gezdirdi. “Benim aracım şurada. Siz neyle döneceksiniz Komiserim?”

“Ekip otosuyla,” diye yanıtladı Armağan. Başkomiser Hasan’ın kendi özel aracı olduğu için işe gidip gelirken genelde onu kullanıyordu. Emniyet tarafından Cinayet Büroya tahsis edilmiş arabayı ise çoğunlukla Armağan kullanıyordu. “Dikkatli sür. Yarın görüşürüz.”

“Görüşmek üzere.”

Nil ilerideki siyah arabasına yürürken Armağan onun peşinden baktı. Dikkatini çeken ilk şey arabanın 25 numaralı plakası oldu. Tok bir sesle gülerken başını bir anlığına yere eğdi.

“Ya arabayı Erzurum’dan aldın ya da gerçek bir memleket sevdalısısın,” diye düşündü onun arabaya binişini izlerken. “Gerçi arabayı Erzurum’dan aldıysan ve plakayı değiştirmediysen de yine aynı yere çıkıyoruz: Memleketine epey bağlı olmalısın. Siz Erzurumlular hep böylesiniz zaten.”

Nil’in şoför koltuğuna oturduğu esnada Armağan onu izlerken yakalanmamak için gri renkli ekip otosuna doğru yürümeye başladı. Koltuğa yerleşen Nil’in bakışları ise istemsizce onu aradı. Armağan’ı fark ettiğinde kıpırdamadan onun arabaya binişini seyretti.

Emniyetin bahçesinden önce Nil çıktı, saniyeler sonra Armağan da onu takip etti. İkisi de aynı yöne doğru gidiyordu. Nil hızını yavaş tutup Armağan’ın kendini geçmesine izin verdi. Araçları yan yana geldiğinde ikisi de direkt olarak başını çevirip birbirine bakmaktansa yan gözle karşı tarafı kontrol etti.

Armağan öne geçtiğinde bakışları dikiz aynasına çevrildi. Hemen arkadaki araçta oturan Nil ise önüne bakıyordu. Arabaların arasındaki mesafe gittikçe açılırken ikisi de henüz bilmiyordu ama yolları bir kere kesişmişti ve artık hep birlikte yolculuk edeceklerdi.

***

Nil eve vardığında karnı henüz acıkmamıştı. Yemeği sonraya erteleyip salonundaki büyük kahverengi kanepeye uzandığında rahatladığını belli eden bir ses çıkardı.

İşte bu iyi gelmişti.

Genç kadının gözleri tavana sabitlenirken bir süre bugünü düşündü. Amiri Hasan’a kanı ısınmıştı. Başkomiser Hasan emniyetteki çoğu yöneticinin aksine sıcakkanlı ve babacan bir adamdı. Nil ona alışmak için uzun zamana ihtiyacı olmayacağını, beraber çalışmanınsa keyifli olacağını düşündü. Armağan Komiser ise Hasan’a göre daha soğuk ve mesafeli bir adamdı fakat centilmen hareketleri ve düşünceli tavırlarıyla Nil onun hakkında da olumlu görüşlere sahip olmuştu.

Artık ekibin bir parçası olarak ikisini de yakından tanımak için uzunca bir zamanı vardı.

Bir süre sonra gözleri kapandığında uyku moduna geçtiğini fark bile etmedi. Aradan sadece birkaç dakika geçmişti ki telefonun zil sesine irkilerek uyandı. Kısa bir süreliğine Samsun’daymış gibi hissetti ama uzandığı koltuktan kalkıp da Bursa’da tuttuğu yeni dairesine baktığında son günleri film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti.

Orta sehpanın üzerinde ısrarla çalan cep telefonuna uzandı. Ekranda sadece rakamlar vardı. Arayan kişi rehberine kayıtlı değildi ama Nil numarayı okuduğunda kimin aradığını hemen anladı.

Numara eski nişanlısı Eren’e aitti.

Onunla son konuşması nişanı attıktan bir gün sonra Eren’in emniyete geldiği zaman olmuştu. Eğer Eren binanın kapısında beklemiyor olsaydı Nil gitmezdi ama bir rezaletin çıkmasından çekinerek onunla görüşmek için aşağı inmişti.

“Neden geldin?” diye sormuştu ona.

“Konuşmak için,” diye cevap vermişti Eren. “Telefonlarımı açmadın, ben de buraya gelmek zorunda kaldım.”

“Konuşulacak bir şey kalmadı,” derken sesi beklediğinden çok daha soğuk çıkmıştı. “Buraya kadar boşuna zahmet etmişsin. Her şey bitti Eren.”

“Senin için bu kadar kolay mı? Seni seviyorum Nil.”

“Hayır, sevmiyorsun. Sen kafandaki Nil’i seviyorsun ama o kadın ben değilim. Ben şu binanın içinde gece gündüz demeden çalışan ve bundan gurur duyan kadınım. Senin bu kadını sevdiğini hiç zannetmiyorum.”

Onunla son görüşmesi buydu. Eren onu son bir kez aramıştı ama Nil telefonu açmayınca bir daha herhangi bir adım atmamıştı. Ayrılıklarının üzerinden geçen ayların ardından Eren’in tekrar aramasını beklemezdi.

“Gittiğimi öğrendin değil mi?” diye düşündü. “Kim yetiştirdi acaba?”

Telefonu sehpaya geri bırakıp arkasına yaslandı ve bakışlarını tavana sabitledi. Telefon bir süre daha çaldıktan sonra kapandı. Tam rahat bir nefes almıştı ki tekrardan çalmaya başladı.

“Ya sabır,” dedi gözlerini bir anlığına kapatıp. “İnatçılığından bir gram kaybetmedin değil mi?”

Telefonu tekrar eline alıp ekrana baktığında aynı numarayı gördü. Şimdi bu telefonu açıp bir ay sonra neredeyse evleneceği adamla konuşabilir, onun sesini duyabilirdi ama bunun ona getirisi ne olacaktı? Onun sesini duymanın kendisine herhangi iyi bir duygu hissettirmeyeceğinin farkındaydı; tıpkı herhangi kötü bir duygu hissettirmeyeceğini de bildiği gibi. Eren defteri onun için çoktan kapanmıştı.

Aramayı cevapsız bırakmasının bir yanıt olmayacağını biliyordu, bu nedenle başparmağını telefonun yanındaki tuşa götürüp basmayı tercih etti. Arama reddedildikten sonra ekran karardı.

Nil telefonun bir daha çalmayacağını biliyordu.

Uykusu tamamen kaçmıştı. Evin ikinci odasında açılmayı bekleyen birkaç koliyi düşününce, onları açıp içindekileri yerleştirmeye karar verdi. Evde yapacak çok şey vardı. Zamanını koltukta oturup geçmişi düşünerek geçirecek bir kadın değildi. Hayatın devam ettiğini ve akışta kalmazsa sürüklenerek yol alacağını biliyordu. Bu nedenle koltuktan kalkıp, küçük odaya ilerlerken az önce olanları çoktan orada bırakmıştı.

Akşamı bir kolinin içindeki kıyafetlerini yerleştirmekle, bir şeyler atıştırmakla ve biraz televizyona bakmakla geçti. Saatler 11’i geçtiğinde esneyerek odasının yolunu tuttu.

Üstüne son derece rahat olan pamuklu pijamalarını giymesinden sadece saniyeler sonra yatağındaydı. Telefonunu şarja takarken sesinin açık olduğunu da kontrol etti. Bir polis olarak, özellikle de Cinayet Büroda görev alan, telefonunu sessize alarak uyuma lüksüne sahip değildi.

Mesajlaşma uygulamasına girip en başta duran ağabeyiyle olan konuşmasını açtı. Son mesajları şu şekildeydi:

Komutanım: *Rakı kadehi fotoğrafı* Bu gece kadehimi hayatının yeni dönemine kaldırıyorum Nil Timsahım (21.17)

Nil: Yarasın Komutanım, afiyetler olsun. Görüştüğümüzde bir ufak da biz devirelim (21.25)

Ağabeyi henüz geri dönmemişti. Nil onun çoktan kafayı bulduğunu, rakı masasında eşi Özge ile beraber koyu bir sohbete daldığını tahmin ediyordu.

Telefonunu komodine bırakırken kendi kendine gülümsedi. Hissettiği huzur duygusuyla uykuya dalması uzun sürmedi.

***

Telefonun zil sesi karanlık odada yankılanmaya başladığında Nil gözlerini uyuşukça açtı. Ne olduğunu anlaması için iki saniyeye ihtiyaç duydu. Tüm parçalar yerine oturunca yatakta doğruldu ve komodinde ısrarla çalan cep telefonuna uzandı. Rehberinde kayıtlı olmayan bir numara arıyordu.

“…Mesela bu hafta nöbet sırası bizde. Gece vakti bir cinayet işlenirse yatağından kalkacak olanlar biziz.”

Armağan’ın dün söylediği cümle aklına geldiğinde olayı çoktan çözmüştü. Çağrıyı cevaplayıp telefonu kulağına götürdü.

“Efendim?” dedi uyku mahmuru sesiyle.

“Nil merhaba, ben Armağan,” dedi telefonun ucundaki tanıdık ses. Onun sesini duymayı beklemeyen Nil kaşlarını kaldırdı. Merkezden birinin aramasını beklerdi fakat bu kişinin Armağan olacağını hiç düşünmezdi. “Şüpheli ölüm ihbarı var. Konumunu atarsan gelip seni alacağım, sonra beraber olay yerine geçeceğiz.”

“Başüstüne Komiserim,” dedi Nil. Uyku mahmurluğu bir anda yok olmuştu. “Kaç dakikam var?”

“On beş dakika kadar.”

“On beş dakika içinde hazır olurum Komiserim.”

Nil telefonu kapattıktan sonra ilk iş olarak saate baktı. Saatler 03.08’i gösteriyordu.

“Ve işte başladık,” diye içinden geçirdi. “Al sana Cinayet Büroda sıradan bir gün.”

Armağan’ın numarasını rehberine Armağan Komiser diye kaydettikten sonra mesajlaşma uygulamasına girdi. Armağan kişi listesine ilk sıralardan giriş yapmıştı. Onun ismine tıklayıp konuşma sayfasını açtıktan sonra ona mevcut konumunu gönderdi ve sokak adını da ayrı bir mesajda belirtti. Hemen ardından hızlıca hazırlanmaya başladı. Yüzünü soğuk suyla yıkadıktan sonra giyindi. Dolabından eline ilk geçenler siyah kot pantolonuyla yeşil renkli tişörtü oldu. Şarjörü dolu olan beylik tabancasını kemerine taktığı silah kılıfına yerleştirdi. Kilit mekanizmasının kapanıp kapanmadığını bir kez daha kontrol etti. Uzun, kıvırcık saçlarını ensesinden gevşek bir şekilde topladıktan sonra hazırdı.

Sokaktan gelen korna sesini duyunca telefonuyla cüzdanını kaptığı gibi evden çıktı. Son derece rahat olan siyah spor ayakkabılarını giyip merdivenlerden hızlıca indi. Apartmanın kapısını açarak sokağa çıktığında gri bir arabanın apartmanın biraz gerisinde beklediğini gördü. Hemen ardından şoför koltuğunda oturan adamın silüetini seçti. Bonus kafasından onun Armağan olduğunu anladı.

Nil arabaya yürürken Armağan onu dikkatlice inceledi. Nil yataktan sadece dakikalar önce kalkmış birine göre daha dinç görünüyordu fakat Armağan kadar dikkatli bir adam onun yüzündeki uyku mahmurluğunun izlerini fark etti.

“Merhaba Komiserim,” dedi Nil yolcu koltuğuna oturduğunda. Armağan’ın parfümünün odunsu kokusu arabanın içine yayılmıştı. Aldığı derin nefesi fark etmedi.

“Merhaba,” derken gaza bastı Armağan.

“Evden aldığınız için teşekkür ederim. Nereye gidiyoruz?”

“Rica ederim,” derken ona yandan bir bakış attı Armağan. Nil Bursa’yı hiç bilmediği için onu gecenin karanlığında tamamen yabancı bir şehre atma fikri hiç mantıklı gelmemişti. “Yıldırım’a geçeceğiz, Yunusemre Mahallesi’ne.”

“Olay nedir?”

“Apartman sakinlerinden biri binanın girişinde bir ceset bulmuş. Söylenene göre ölen adam da apartmanda oturuyormuş.”

“Ceset apartmanın içinde mi dışında mı bulunmuş?”

Armağan tekrardan ona baktı fakat süreyi bu sefer biraz daha uzun tuttu. Nil’in sorduğu bu soru çok kritik bir soruydu çünkü cevabına göre her şey değişirdi.

“İçinde,” dedi yeniden yola dönerken. Ekiplerinin yeni üyesinin sorduğu ilk soru hoşuna gittiği için gülümser gibi oldu. “Az sonra tüm detayları öğreniriz.”

Ekip otosu ana caddeye çıktığında hızlandı. Gecenin bu vaktinde Bursa’nın yolları oldukça sakindi. Sokak lambaları caddeyi aydınlatıyor, kepenkleri kapalı dükkânlar ıssızca caddenin iki yanında duruyordu. Nil yeni geldiği bu şehrin gecesini ilk kez görüyordu ama Bursa’nın en çok bu hâline aşina olacağını düşündü.

Armağan radyoyu açınca Nil yan gözle ona baktı. Led Zeppelin’in ikonik parçası Stairway to Heaven çalmaya başladı. Nil bu grubu da bu parçalarını da çok severdi. Gülümseyerek bakışlarını camdan dışarı çevirdi. Gecenin sakinliğinde, karanlık göğün altında ve sokak lambalarının ışığının arasında hiç bilmediği yepyeni bir şehirde yaptığı bu araba yolculuğu bu şarkıyla huzurlu bir deneyime dönüşmüştü.

Armağan’ın büyük bir ustalıkla sürdüğü ekip otosu asfalt yolda yağ gibi kayarken şarkı da aynı yavaş ritmini bozmadan devam etti. Aradan üç dakika geçmişti ki Armağan’ın telefonu çaldı. Genç komiser arabayı biraz yavaşlatırken konsola koyduğu cep telefonuna uzandı.

“Buyurun amirim?” diye açtı telefonu.

Arayanın Başkomiser Hasan olduğunu anlayan Nil de dikkatini ona verdi.

“Ne yaptın?” diye sordu telefonun ucundaki Başkomiser. “Neredesin?”

“Nil’le beraber olay yerine gidiyorum,” diye yanıtladı Armağan. “On dakikaya orada oluruz.”

“Güzel. Ben de varmak üzereyim. Olay Yerinin işi henüz bitmemiş, bir süre dışarıda bekleyeceğiz.”

“Tamamdır amirim. Orada görüşmek üzere.”

“Görüşürüz.”

Armağan telefonu kapatıp eski yerine geri koydu. Bu esnada kendisine bakan Nil’le göz göze geldi.

“Amirim olay yerine varmak üzereymiş,” diye konuştu. “Olay Yeri Ekibinin işi henüz bitmemiş. Bir süre dışarıda olacağız.”

“Biz de apartmandakilerle konuşuruz,” diye cevap verdi Nil. “Çoğunun ayakta olduğuna eminim.”

“Ortalık karışmıştır tabii,” diyen Armağan önüne döndü. “Tüm sokak oradadır şimdi.”

“Maktul erkek miymiş?”

“Evet,” diye onayladı Armağan. Ona kısa bir bakış attı. “Apartman girişindeki cesedi duyunca aklına gelen ilk senaryo ne oldu?”

“Maktulün birinden kaçtığını düşündüm. Bu esnada sesler çıkmış olmalı. Komşulardan bir şey duyan olabilir.”

“Olabilir,” dedi Armağan düşünceli bir sesle. “Kovalamaca olduysa izlerini buluruz.”

Dakikalar sonra olay yerine vardılar. Bir devriye aracı sokağın girişine çekilmiş sarı şeridin önünde park hâlindeydi, kırmızı-mavi sirenleri geceyi aydınlatıyordu. Aracın yanındaysa üniformalı bir polis memuru bekliyordu.

Armağan arabayı polis aracının karşısında durdurdu. Komiser ve yardımcısı araçtan indiler. Şeridin önünde bekleyen polis memurunun bakışları onlara çevrildi.

Armağan dik bir duruşla şeride doğru yürürken cebinden cüzdanını çıkardı. Kimliğini polis memuruna gösterdi.

“İyi akşamlar,” diye selamladı onu. Ses tonu son derece ciddiydi. “Cinayet Bürodan Komiser Armağan.”

Onun rütbesini duyan polis memuru ona saygılı bir baş selamı verirken, “Sağ olun Komiserim,” dedi. “Hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk.”

Nil de polis memuruna kimliğini gösterdikten sonra ikisi beraber memurun kaldırdığı şeridin altından geçtiler. Cinayetin gerçekleştiği apartmanın önünde birkaç araç, kalabalık bir grup ve onları içeri sokmamaya kararlı bir grup polis memuru duruyordu.

Şeridin hemen önünde bir polisle konuşan Başkomiser Hasan’ı fark etmeleri uzun sürmedi. İkisi de adımlarını ona doğru yöneltti. Hasan onların geldiğini fark edince dikkatini onlara verdi.

“Merhaba Başkomiserim,” dedi Armağan.

“Hoş geldiniz gençler,” dedi Başkomiser ikisine de şöyle bir bakıp. Bakışları Nil’in üstünde biraz daha uzun durdu. Bu üçünün birlikte ilk vakasıydı ve Nil’i sahada ilk kez görmekten memnundu. “Maktulümüz Hakan Hızlı. Yirmi sekiz yaşındaymış. Apartmanın en üst katında oturuyormuş.”

“Tek mi yaşıyormuş?”

“Hayır, kız arkadaşıyla beraber yaşıyormuş. İsmi Yonca. Şu an ambulansta. Haberi duyunca fenalaştığını söylediler.”

Armağan’la Nil ilerideki ambulansa kısa bir bakış attılar. Kapıları kapalı ambulansın tepe lambaları yanıyor, polis otolarıyla beraber sokağı aydınlatıyordu.

“Cesedi kim bulmuş?” diye sordu Nil.

“İkinci katta oturan adam,” diye yanıtladı Başkomiser. “Henüz şokunu atlatamadığı için konuşmak için acele etmedim.”

Nil başını çevirip apartmana baktı. Ardına kadar açık giriş kapısı içerideki manzarayı tüm ayrıntılarıyla gösteriyordu. Maktul holün biraz ilerisinde sırtüstü yatıyordu. Çevresinde ise Olay Yeri İnceleme Ekibi hummalı bir şekilde incelemelerine devam ediyordu.

Genç komiser yardımcısının bakışları kapının hemen sağına kaydığında duvarda apartmanın adının yazdığı metal tabelayı gördü.

Gizem Apartmanı

“Al sana gizemin allahı,” dedi Armağan sanki onun zihnini okuyormuş gibi. Nil irkilerek ona döndü. “Manidar bir apartman adı.”

“Gerçekten de öyle,” diye ona hak verdi Nil. “Akşam boyunca apartmana giren çıkan muhakkak olmuştur. Maktul kısa süre önce ölmüş olmalı. Bu da bizi şu iki soruya götürüyor: İlki o saatte ne yapıyordu? İkincisi ise eve yeni mi gelmişti yoksa evden mi çıkıyordu?”

Başkomiser ve Armağan onu dikkatle dinledikten sonra aralarında bakıştılar.

“Yattığı pozisyona bakarak ne söyleyebilirsin?” diye sordu Armağan.

Nil bakışlarını tekrardan maktule çevirirken, “Nasıl öldüğünü bilmeden bir yorum yapamam,” dedi düşünceli bir sesle. “Ölümcül darbeyi ya da darbeleri neresinden aldığı kritik.”

“Yüksek ihtimalle bıçaklanmış,” diye cevapladı Hasan. “Sırtında ve göğsünde kesik izleri var.”

“Sırtı mı? İşte bu çok ilginç. Sadece göğsünden bıçaklansa tamam ama sırtında da darbe varsa—”

“İlk darbe sırtına gelmiş olabilir,” diye araya girdi Armağan. Göğsünde kavuşturduğu kolları, çatık kaşları ve ciddi bakışlarıyla kaya gibi sert bir duruşu vardı. “Katil onu göğsünden bıçaklayarak da öldüğünden emin olmuştur.”

“Katılıyorum Komiserim. Önce göğsünden bıçakladığı adamı sırtından bıçaklaması için hiçbir neden yok. Belki boğuşma oldu diyeceğim ama göğsünden bıçaklanan bir adam ne kadar karşı koyabilir? Tabii komşularla konuşup bir şey duyan olup olmadığını araştırmak gerek.”

Olay Yeri İnceleme Ekibinin işi bittiğinde Cinayet Büro şeridin arkasına geçti. Maktulün ayak ucunda durup genç kurbanın vücuduna baktıklarında göğsündeki kesik izlerini fark ettiler.

“Göğsüne en az iki darbe almış,” diye konuştu Olay Yeri İnceleme Ekibinin şefi Necati. “Sırtındaysa tek bir darbe var gibi duruyor. Bıçak olduğunu düşünüyorum. Toplam darbe sayısı ve kullanılan cinayet silahı otopsi sonucu ortaya çıkar.”

“Cinayet silahından iz yok değil mi?” diye sordu Başkomiser.

“Katil onu burada bırakmamış amirim,” dedi Necati başını iki yana sallayarak. “Ama buluruz,” diye devam etti kararlı bir ses tonuyla. Ardından bakışları üstlerinin bir adım gerisinde duran Nil’e çevrildi. “Sen devriye ekiplerinden miydin?”

“Nil ekibimizin yeni üyesi,” dedi Başkomiser gülümseyerek. “Samsun Cinayet Bürodan buraya dün atandı. Bu birlikte ilk vakamız.”

“Öyle mi? Tüm bunlar ne zaman oldu amirim? Hiç de söylemiyorsunuz aşk olsun.”

“Sürprizini bozmayalım istedik.”

“O hâlde aramıza hoş geldin Nil. Ben Olay Yeri İnceleme Ekibinin şefi Necati.”

“Hoş buldum,” dedi Nil başını hafifçe eğerek. “Tanıştığıma memnun oldum Necati.”

Necati ona bir gülümseme gönderdi.

“Elimizde ne var?” diye sordu Armağan ciddi bir sesle.

“Pek bir şey yok Komiserim,” diye yanıtladı Necati. “Yerden kan örneği ve kapıdan da birkaç parmak izi aldık.”

“Apartman kapısına herkes dokunmuş olabilir tabii. Çok da işimize yarayacağını zannetmem.”

“Maktulün evinden daha dişe dokunur şeyler bulabileceğimizi düşünüyorum. En üst kattı değil mi amirim?”

“Evet Necati,” diye onayladı Başkomiser. “Siz evi araştırırken biz de komşularla konuşalım.”

“Kolay gelsin amirim.”

Necati ve ekibi maktulün evini incelemek için en üst kata çıkarken Cinayet Büro da komşularla konuşmak için kapının dışına çıktı. Apartmanda oturan herkes aşağıda bekliyordu. Hepsi biraz uyku mahmuru, çokça şaşkındı. Cinayet Büronun ilk durağı cesedi bulan ikinci katta oturan Bekir oldu.

“Neler olduğunu anlatır mısınız?” diye sordu Başkomiser Hasan.

“Gece vardiyasından dönmüştüm,” diye konuşmaya başladı Bekir. “Apartmana girince Hakan’ı kanlar içinde yerde yatarken gördüm. Neye uğradığımı şaşırdım. Önce merdivenlerden düştüğünü sandım ama başına gidip bakınca göğsündeki yaraları fark ettim. Bıçaklanmış değil mi amirim?”

“Henüz kesin değil,” diye yanıtlamakla yetindi Başkomiser. “Eve geldiğinizde saat kaçtı?”

“İkiyi geçiyordu. Servisten caddede inip eve yürüdüm.”

“Eve yürürken sokakta karşılaştığınız şüpheli biri oldu mu?” diye sordu Nil. “Yüzünü göstermek istemeyen ya da hızlı adımlarla yürüyen, belki de koşan birini gördünüz mü?”

“Hayır, hiç kimseyi görmedim. Bu saatlerde mahallede in cin top oynar. Bu gece de sokaklar boştu.”

“Son günlerde Hakan’da dikkatinizi çeken bir şey var mıydı?” dedi Armağan. Bekir kendisine soru soran gözlerle bakınca açma ihtiyacı duydu: “Hâlinde tavrında değişiklikler, gördüğünüz ya da duyduğunuz herhangi bir şey?”

“Her zamanki Hakan’dı işte,” dedi Bekir omuz silkerek. “Gergin, asabi, suratsız herifin tekiydi.”

“Neden böyle söylediniz?”

Soru Nil’den geldiğinde bakışlar bir anlığına ona çevrildi.

“Beni ölünün arkasından konuşturmayın şimdi amirim,” derken bir an çevresine bakındı Bekir. “Ama konuşmadan da bırakmayacak gibisiniz. Benden duymuş olmayın ama Hakan kötü bir adamdı. Alkolik herifin tekiydi, bir de at yarışlarına inanılmaz takıktı. Aldığı üç kuruşu alkolle beygirlere basardı. Yonca ona nasıl dayanıyordu hiçbir fikrim yok. Kızda peygamber sabrı vardı.”

Cinayet Büronun arasında sessiz bir bakışma geçti.

“Bunları bildiğinize göre çok da yabancı değildiniz o zaman?” dedi Başkomiser. “Bir hukukunuz var mıydı?”

“Apartmanda altı üstü dört daire var amirim. Hepimiz birbirimizi tanırız. Hakan’ın zil zurna sarhoş eve gelmelerini, kapıları çarpmasını, bağırış seslerini çok duyardık. Dediğim gibi sorunlu adamın tekiydi.”

Başkomiser başını yavaşça sallarken duyduklarını düşündü. “Polisi ne zaman aradınız?”

“Onu öyle yatarken görünce hemen nabzını kontrol ettim ama çoktan ölmüştü. Öldüğünü anlayınca polisi aradım. Saat ikiyi çeyrek geçiyordu sanırım.”

“Bunu ona yapabilecek birini tanıyor musunuz?”

“Valla amirim o kadar kötü bir hayatı vardı ki bunu ona herkes yapmış olabilir. Belki birine takıldı, kavga etti; sonra adam gelip bunu bıçakladı. Her şey olabilir.”

“Peki ya katil apartmana nasıl girdi?” diye sordu Nil.

“Belki de beraberlerdi. Adam bunu bıçaklayıp çıktı gitti.”

“Tüm ihtimalleri değerlendireceğiz,” dedi Başkomiser kararlı bir sesle. “Teşekkür ederiz.”

Cinayet Büro, Bekir’in yanından uzaklaşıp köşeye çekildi.

“Bekir’in anlattıkları doğruysa şüpheli listemiz epey uzun olabilir gençler,” dedi Başkomiser Hasan. Ellerini beline yerleştirdi. “Ama ilk önceliğimiz apartman sakinleri. Herkesin yazılı ifadesini istiyorum. Ayrıca herkesten parmak izi ve SWAP örneği de alındığından emin olun.”

“Başüstüne amirim,” dedi Armağan başını sallayıp. “Biz komşularla konuşmaya başlayalım mı?”

“Olur. Ben eve çıkıp bakacağım, siz de buradakilerle görüşün. Armağan burası sende.”

“Emredersiniz amirim.”

Başkomiser Hasan maktulün evinin olduğu dördüncü kata çıkarken Armağan’la Nil apartmanın önünde kaldılar. Armağan çevreyi gözleriyle taradıktan sonra bakışlarını Nil’e çevirdi. Ekibin yeni üyesi genç komiser yardımcısı emre hazır bir şekilde yanında bekliyordu.

“Sen kadınlarla konuş,” dedi. “Sonra Yonca’nın yanına gidip ne durumda diye kontrol edersin. Özellikle onun söyleyecekleri önemli biliyorsun. Amirimin de dediği gibi parmak izi, SWAP örneği ve yazılı ifadelerin alındığından emin ol.”

“Başüstüne Komiserim,” dedi Nil hemen. “Ben hallederim.”

Nil şeridin arkasında bekleyenlere doğru bir adım atmıştı ki Armağan seslendi:

“Nil!”

“Buyurun amirim?” derken vücudunu ona çevirdi Nil.

“Kafana takılan bir şey olursa çekinmeden söyle. Görüşlerini de lütfen paylaş. Biz bir ekibiz, bunu unutma.”

“Nasıl isterseniz Komiserim,” derken gülümsüyordu Nil. “Sağ olun.”

“Sen de sağ ol.”

Nil arkasını dönünce Armağan’ın dudakları da bir anlığına yukarı kıvrıldı. Arka tarafta bekleyen iki delikanlının yanına giderken yüzü önceki ciddiyetini kazanmıştı bile.

“Cinayet Büro,” deyip onlara kimliğini gösterdi. “Komiser Armağan. Bu apartmanda mı oturuyorsunuz?”

“Evet Komiserim, üçüncü katta oturuyoruz,” diye onayladı adı Hilmi olan genç.

“Kardeş misiniz?”

“Arkadaşız. Üniversiteden.”

“Hakan’ı en son ne zaman gördünüz?”

“Dündü,” dedi Hilmi düşünceli bir sesle. “Kapıda karşılaştık.”

“Ya sen?” diye sordu Armağan diğerine. “Bu arada isimler neydi?”

“Mervan ben,” dedi diğer genç. “Arkadaşım da Hilmi. Hakan’ı en son dün sabah evden çıkarken gördüm. Yani teknik olarak önceki gün.”

“Hakan’ı yakından tanır mıydınız?”

“Hayır. Apartmanda denk gelince bazen selamlaşırdık sadece, o kadar.”

“Soğuk biri miydi?”

“Sayılır.”

“Bunu ona kim yapmış olabilir? Aklınıza gelen biri var mı?”

Hilmi ile Mervan bakıştılar.

“Dürüst olmak gerekirse Hakan dünyanın en iyi adamı değildi Komiserim,” diye konuştu Hilmi. “Evinden bağırış sesleri sık yükselirdi. Ayrıca çoğu zaman sarhoş şekilde gezerdi. İnsanlara sataşmaya çok müsait bir yapısı vardı. Yani anlayacağınız bunu ona herkes yapmış olabilir.”

Armağan kalın kaşlarını çatıp birkaç saniye düşündükten sonra, “Son zamanlarda gözünüze çarpan bir şeyler oldu mu?” diye sordu. “Apartmana giren çıkan yabancı birini gördünüz mü?”

“Gözüme çarpan biri olmadı.”

Armağan, Mervan’a bakınca genç adam konuştu:

“Ben de görmedim,” dedi. “Zaten sürekli işteyim Komiserim. Eve uyumaya geliyorum desem yeridir.”

“Nerede çalışıyorsun?” diye sordu Armağan.

“Kent Meydanı’na yakın bir otelde. Güvenlik personeliyim ama otelin her şeyine yetişirim.”

Armağan yavaşça başını salladı. “Ya sen ne yapıyorsun Hilmi?”

“Ben öğrenciyim Komiserim,” dedi Hilmi. Yüzünde yavru köpekleri andıran bir ifade vardı. Armağan onun korktuğunu anlamıştı. “Bursa Teknik Üniversitesinde okuyorum.”

“Bugün gün içinde ya da akşam vakti üst kattan gelen sesler duydunuz mu?”

“Ne sesi Komiserim?”

“Bağırış ya da kavga sesi. Hakan’ın evinden bağırış sesleri sık yükselir dedin ya az önce.”

“Valla akşam boyunca oyun oynuyordum Komiserim. Bir şey olduysa da duymamışımdır.”

Armağan onu rahatsız edici bir dikkatle süzdükten sonra derin bir nefes alarak keskin bakışlarını Mervan’a çevirdi.

İkisinden de hiç hoşlanmamıştı.

“Ben de akşam 10 gibi eve geldim,” dedi Mervan omuz silkerek. “Duş alıp odama çekildim. Erkenden uyudum.”

“Tamam,” dedi Armağan ama ikna olmamıştı. “Dosya kapanana kadar buralarda olun. Ayrıca arkadaşlar sizden parmak izi ve SWAP örneği alacak. Klasik prosedürler.”

Armağan onların yanından uzaklaşırken etrafa baktı. Nil’i giriş katta oturan Aleyna ile konuşurken gördü. Genç komiser yardımcısı kollarını göğsünde birleştirmiş, ciddi bir yüz ifadesiyle Aleyna’yı dinliyordu. Armağan onu baştan aşağı süzerken aceleci davranmadı. Aynı ekipte astı olan biriyle çalışmayalı iki sene olmuştu, bir kadınla çalışmayalı ise yıllar geçmişti. Onun varlığına alışması için zamana ihtiyacı vardı.

“Komiserim?”

Yanına gelen polis memurunun sesiyle bakışlarını Nil’den alıp memura çevirdi.

“Maktulün kız arkadaşı kendine gelmiş,” diye devam etti genç polis memuru. “Konuşmak isteyeceğinizi düşündüm.”

“Haber verdiğin için sağ ol,” derken onun omzuna dokundu. “Ben konuşayım.”

“Siz de sağ olun Komiserim.”

Armağan’ın adımları ilerideki iki kadına doğru yöneldi. Onun yaklaştığını fark eden Nil bakışlarını ona çevirdi.

“Yonca kendine gelmiş,” dedi Armağan onun yanında durup. “Onunla konuşalım.”

“Emredersiniz,” dedi Nil. Aleyna’ya döndü. “Arkadaşlar yazılı ifadenizi alacaklar.”

Beraber en ileride bekleyen ambulansa yürümeye başladılar. Kırmızı-mavi ışıklar geceyi aydınlatıyor, olay yerindeki uğultu sokağı daha da huzursuz bir atmosfere sokuyordu.

“Kız neler anlattı?” diye sordu Armağan.

“Adı Aleyna’ymış,” diye yanıtlayan Nil başını kaldırıp ona baktı. “Apartmanın giriş katında tek başına oturuyormuş. 32 yaşında, söylediğine göre buraya yakın bir fabrikanın muhasebe departmanında çalışıyormuş. Hakan’ın sorunlu bir adam olduğundan o da bahsetti. Onu genelde sarhoş gördüğünü söyledi ama at yarışlarıyla ilgili bir bilgisi yok. Eve taşınalı da çok olmamış. Dediğine göre yedi aydır burada oturuyormuş. Bu gece herhangi bir şey duymadığını söyledi. Gece yarısı olmadan uyumuş. Ceset bulunduktan sonra çıkan seslere uyanmış.”

“Nasıl hiçbir şey duymamış ya?” dedi Armağan biraz yüksek bir sesle. “Kapısının önünde adamı tavuk gibi kesmişler.”

“Yatak odası evin en arka köşesindeymiş. Ayrıca o saatler uykunun en derin saatleri Komiserim. Duymamış olması çok olası. Herkes bizim gibi tavşan uykusu uyumuyor.”

“Orası da var. O zaman sessiz ve hızlı bir cinayet olduğunu varsayabiliriz.”

“Şu an için evet.”

Ambulansa vardıklarında arka kapısından birini açık buldular. Armağan, Nil’e bir baş hareketi yaptığında Nil açık kapının önünde durup içeri baktı. İçeride bir kadın ATT ve maktulün kız arkadaşı Yonca duruyordu.

Nil, “Merhaba,” dediğinde iki kadının bakışları da ona döndü. “Cinayet Bürodan Nil. Yonca Hanım nasıl oldunuz?”

“Daha iyi,” diye yanıtlayan kişi ATT oldu. “Sakinleştirici yaptım.”

“Konuşabilir mi?”

“Denerim,” diyen kişi bu sefer Yonca’nın kendisi oldu. “Ne soracaksanız sorun.”

Onun bu cümlesinden sonra Armağan diğer kapıyı da açıp ortaya çıktı. Bir anlığına üç kadının bakışları da ona döndü.

“Komiser Armağan,” diye tanıttı kendini. “Öncelikle başınız sağ olsun Yonca Hanım.”

“Sağ olun,” dedi Yonca. Sakinleştiricinin etkisiyle o kadar gevşemiş duruyordu ki her an uyuyabilecek gibiydi.

“Hakan’ı en son ne zaman gördünüz?”

“Akşamdı.”

“Saat kaçtı?”

“Sekiz dokuz arası. Akşam yemeğinden sonra çıkmıştı.”

“Nereye gittiğini biliyor musunuz?”

“İçmeye gitmiştir.”

“At yarışlarını çok oynarmış.”

“Evet. Hayatı alkolden ve ganyandan oluşuyordu desek yeridir. Yarışlardan yana hiç yüzü gülmezdi. İki kazansa hemen peşinden üç kaybederdi.”

Yonca burnunu çekerken Armağan çenesindeki sakalları kaşıdı. Bu esnada da birkaç saniye sessiz kalıp düşündü. Yonca’nın söylediğine göre maktul akşam sekiz dokuz sularında evden çıkmıştı fakat o an öldürülmüş olsa gecenin 2’sine kadar kimse fark etmeden apartman girişinde yatması mümkün değildi. O saatler evlere giriş çıkışların yoğun olduğu saatlerdi. Maktul akşam değil, gece öldürülmüş olmalıydı.

“Bu akşam çıkarken size nereye gittiğini söylemedi mi?” diye sordu Nil. “Bu şekilde akşam çıkmaları çok olur muydu?”

Armağan’ın dudaklarının bir kenarı yukarı kıvrıldı. Nil’in sorduğu soruları beğeniyordu. Genç komiser yardımcısı olaylara doğru açılardan yaklaşıp doğru anlarda doğru soruları sorma konusunda oldukça iyiydi.

“Son zamanlarda sıklaşmıştı,” dedi Yonca yere bakarak. “Nereye gittiğini söylemedi ama dediğim gibi içmeye gitmiştir.”

“Nerelere takılırdı?”

“Buraya yakın bir yer var. Belki oraya gitmiştir.”

“Adı ne?”

Yonca mekânın adını söyleyince Nil telefonuna not aldı.

“Kavgalı, borçlu olduğu birileri var mıydı?” diye sordu Armağan.

“Onu öldürecek biri,” dedi Yonca, komiserin sorusunun ardındaki asıl anlamı çıkararak. “Hakan paylaşımcı bir adam değildir. Özellikle böyle şeyleri hiç anlatmaz.”

“Nasıl bir adamdı? Ne zamandır birliktesiniz ve ne zamandır aynı evde yaşıyorsunuz?”

“İki senedir beraberiz. Beraber yaşayalı da bir yıl kadar olmuştur. Hakan biraz zor bir adamdı ama özünde iyi biriydi. Birlikte çok güzel zamanlarımız oldu. Alkolü, ganyanı bırakmasını kaç kere söyledim ama hiç dinlemedi. Her şey daha iyi olabilirdi.”

Yonca’nın gözlerinden yaşlar dökülmeye başladığında Armağan’la Nil istemsizce birbirine baktı. Maktullerin sevdikleriyle konuşma kısmı mesleklerinin favori parçası değildi fakat yapmak zorunda oldukları bir işti.

“Başınız sağ olsun,” dedi Nil empati dolu bir sesle. “Ailesi nerede?”

“Ailesi,” derken acıyla gülümsedi Yonca. Gözlerini silip burnunu çekti. “Babası o çocukken vefat etmiş. Annesinin de uzun zamandır Almanya’da yaşadığını ve Alman bir adamla evlendiğini biliyorum. Hakan annesiyle neredeyse hiç konuşmazdı. Onu büyüten anneannesi de birkaç sene önce vefat ettikten sonra anne tarafıyla bağı kalmamış desem yeridir.”

Bir başka paramparça hayat, diye düşündü Armağan. Baba ölü, anne uzakta derken travmalarla geçen bir çocukluk ve sonunda cinayete kurban giden bir ömür. Aman ne güzel!

“Annesine ulaşabileceğimiz bir numara var mı?” diye sordu genç komiser.

“Bilmiyorum,” dedi Yonca başını iki yana sallayarak. “Belki Hakan’ın rehberinde vardır.”

“Araştıralım,” derken yanındaki yardımcısına baktı Armağan. “Adını sanını öğrenip iletişime geçelim.”

“Başüstüne Komiserim,” dedi Nil hemen. “Ben ilgilenirim.”

Armağan onun yüzüne birkaç saniye baktıktan sonra tekrardan Yonca’ya döndü.

“Siz biraz daha iyi olduktan sonra tekrar konuşabiliriz,” dedi. “Şimdi biraz dinlenin. Tekrardan başınız sağ olun.”

Ambulanstan uzaklaşıp, apartmana dönerken ikisi de sessizdi. Kafalarından bir sürü düşünce geçse ve olaya dair ilk izlenimleri oluşmaya başlasa da bunu dillendirme taraftarı değillerdi. Karşı tarafın sessizliğini ikisi de fark etti ve bu durumdan hoşnut kaldı.

“Bekir’in eşiyle konuşacağım,” dedi Nil, komisere dönüp. “Bir o kaldı.”

“Olur,” dedi Armağan. Ellerini kalça kemiklerine koyup dirseklerini iki yana açtı. Duruşu otorite ve meydan okumayla doluydu. “Aleyna’nın hiçbir şey duymaması kafama yatmıyor. Bir de ben konuşayım şununla.”

“Nasıl isterseniz Komiserim,” diyen Nil bakışlarını tekrardan onun yüzüne çıkardı. “Belki biraz sıkıştırmak gerekiyordur.”

“O iş bende.”

Armağan, Aleyna’nın yanına giderken Nil yan gözle onun peşinden baktı; ardından köşede bekleyen Buse’ye yöneldi. Buse omuzlarına bir şal almış, uyku mahmuru gözler ve şaşkın bir yüzle tek başına duruyordu. Polis memurları onu cesedi bulan eşinin söylediklerinden etkilenmemesi için ayrı bekletiyordu.

“Merhaba,” diye selam veren Nil ona kimliğini gösterdi. “Buse Hanım değil mi?”

“Evet, benim,” diye onayladı Buse. Ufak tefek, zayıfça bir kadındı ve şu an komşusunun cinayet haberinin üzerine yaşadığı şokla normalde olduğundan çok daha küçük görünüyordu.

“Hakan’ı tanır mıydınız?”

“Bekir daha iyi tanırdı. Arada apartmanda denk gelince ayaküstü konuşurlardı ama benim muhabbetim günaydın, iyi günlerden vesaire ibaretti.”

“Onu en son ne zaman gördünüz?”

“İki gün önceydi sanırım. Sabah kapıda karşılaşmıştık.”

“Onda dikkatinizi çeken bir tutum var mıydı ya da bir şeyler duydunuz mu?”

Buse cevap vermeden önce bir süre düşündü. “Biraz suratsızdı. Yani genel olarak suratsız bir adamdı ama o sabah ekstraydı. Hatta günaydın diyecektim fakat yüz ifadesini görünce vazgeçmiştim. Daha afyonu patlamamış diye düşündüm. Sabahları kaçımızın yüzünde güller açıyor ki?”

Bir de bu saatte gelen cinayet haberiyle yatağından kalkıp olay yerine gelmeyi bir düşün, diye içinden geçirdi Nil.

“Akşam ne yapıyordunuz?”

“Benden mi şüpheleniyorsunuz?” dedi Buse korku dolu bir sesle.

“Tüm apartman sakinlerine sorduğumuz klasik bir soru. Lütfen cevap verin.”

“Bekir gece vardiyasında çalıştığı için evde tektim. Yemek yiyip televizyon izledim. Pek uykum yoktu, Bekir’i beklemeyi düşündüm ama sonra koltukta uyuyakalmışım.”

“Gece bir şeyler duydunuz mu?”

“Hayır, sanmıyorum,” dedi Buse kaşlarını çatıp başını iki yana sallayarak. “Hakan bulununca çıkan kargaşanın sesine uyandım.”

“İyi düşünün lütfen. Apartman girişinde bir adam bıçaklanarak öldürülmüş. Muhakkak ses çıkmıştır.”

“Üzgünüm ama dediğim gibi uyuyordum. Bir şey duymadım.”

“Pekâlâ. Aklınıza bir şey gelirse lütfen söylemekten çekinmeyin.”

“Tabii ki.”

Nil onun yanından uzaklaştıktan sonra ofladı. Maktul Hakan Hızlı’nın apartman içine sürüklendiğine dair iz yoktu. Bu da demek oluyordu ki Hakan apartmanın içinde öldürülmüştü. Nil, Armağan’a hak verdiğini hissetti. Hiç kimsenin bir şey duymamış olması çok garipti.

Aynı dakikalarda Armağan da giriş katta oturan Aleyna ile konuşuyordu.

“Kadın polise de söyledim Komiserim,” diyordu Aleyna titrek bir sesle. “Gece yatıp uyudum. Yatak odası evin en arka köşesinde. Hiçbir şey duymadım.”

“Kapınızın önünde bir adam bıçaklandı, hem de defalarca kez,” diye üsteledi Armağan. Onu köşeye sıkıştırmadan bırakmayacaktı. “Nasıl hiçbir şey duymazsınız? Adamı ekmek gibi kesmişler.”

“Benim uykum çok ağırdır Komiserim. Öyle kolay kolay uyanmam. Hem ses çıktığı ne malum? Bir şeyler duyan mı olmuş?”

“Ya sabır!” diye söylendi Armağan. Başını kaldırıp derin bir nefes aldı. “Bir şeyler biliyor ama saklıyorsanız başınız çok büyük dertte Aleyna Hanım, haberiniz olsun. Biz bulmadan bize söylemeniz sizin için en iyisi olur çünkü bir şey varsa emin olun bulacağız.”

“Yok Komiserim olur mu öyle şey? Bir şey bilsem söylemez miyim? Yoğun çalışan biriyim. Gece de erkenden yatıp uyudum. O yorgunlukla kapımda top patlasa duymam.”

“Onu göreceğiz. Dediğim gibi bir şey biliyorsanız söylemekle yükümlüsünüz yoksa soruşturmayı sekteye uğrattığınız için sizi gözaltına almak zorunda kalırım.”

Aleyna ona endişe dolu gözlerle bakıyordu. “Yapmayın lütfen. Tüm bunlar giriş katta oturuyorum diye mi?”

“Ne için olması gerekir?” dedi Armağan tek kaşını kaldırarak. “Bana anlatacağınız bir şeyler var mı?”

“Maalesef.”

“İyi düşünün Aleyna Hanım. Korktuğunuz biri ya da birileri varsa kimsenin yargıdan büyük olmadığını hatırlayın. Size gerekli her türlü korumayı sağlarız.”

Aleyna başını yavaşça salladıktan sonra yere eğdi. Derin bir nefes alan Armağan onun yanından uzaklaştı. Yardımcısı Nil bir polis memuruyla konuşuyordu.

“Yazılı ifadesi, parmak izi ve SWAP örneği alınmayan kimse kalmayacak,” dedi Nil otoriter bir sesle. “Bizim bilgimiz ve onayımız olmadan kimseyi olay yerinden çıkarmıyorsunuz değil mi? Sokak giriş çıkışları kontrol altında mı?”

“Tabii ki amirim,” dedi genç polis memuru başını sallayarak. “Sokağın iki yanı giriş çıkışlara kapalı. Arkadaşlar da verdiğiniz talimatlar için çalışıyor.”

Bu esnada Armağan onların yanına yaklaştı. İki polis de onu hemen fark etti.

“Bir şey mi var?” diye sordu Armağan.

“Rutin şeyleri konuşuyoruz Komiserim,” diye yanıtladı Nil. “Siz ne yaptınız? Aleyna ile konuştunuz mu?”

“Bir şeyler biliyor ama asla söylemiyor. Korktuğu birileri olabilir. İşin içinde bile olabilir. Şu an onu suçlayacak hiçbir kanıtımız yok ama gözümüz üstünde olsun,” diye konuştu Armağan. Polis memuruna döndü. “Giriş katta oturan Aleyna’nın yazılı ifadesini ayrıntılı şekilde istiyorum. Ayrıca parmak izi ve SWAP örneğini de muhakkak alın.”

“Başüstüne Komiserim,” dedi memur başını eğerek. “Ben bizzat ilgileneceğim.”

“Sağ ol.”

Polis memuru apartmana doğru ilerlediğinde Nil’le Armağan yalnız kaldı.

“Buse’den ne haber?” diye sordu Armağan. “Bir şeyler biliyor muymuş?”

“O da uyuyormuş,” dedi Nil. Omuz silkti. “Ne bir şey gören ne de duyan var Komiserim.”

“Sana mantıklı geliyor mu?”

“Ölüm saati hakkında henüz kesin bir bilgimiz yok ama gece yarısından sonra olduğunu varsayarsak o saatte herkesin uyuması normal. Üstelik hafta içi. Yarın çoğunun işi vardır. Erken uyumaları çok olası.”

“Bir boğuşma olsaydı yine de duyarlardı diye düşünüyorum. Apartman boşluğunda küçük sesler bile yankı yapar zaten.”

“Ben de aynı fikirdeyim. Bence hızlı ve ani bir ölüm oldu. Bıçak yaraları boynuna çok yakın noktalardaydı. O kadar hayati bir bölgeden aldığı darbelerle çok hızlı kan kaybetmiş ve çabucak ölmüş olmalı.”

Armağan başını yavaşça sallarken apartman kapısına baktı. “Haklısın Nil,” diye mırıldandı. Nil’in mantıklı tahminleri aklına yatmıştı. Sakin ses tonu da kafasındaki gürültüyü biraz olsun dinginleştirmişti. İri gözlerini tekrar ona çevirdiğinde ifadesi daha yumuşaktı. “Sabah ilk iş Yonca’nın söylediği şu mekâna gidelim.”

“Başüstüne Komiserim.”

Olay Yeri İnceleme Ekibi maktulün evinde yaptığı aramada maktule ait dizüstü bilgisayarı ve birkaç kişisel eşyasını incelenmek üzere topladı.

“İşimiz zor amirim,” diyen Necati daire kapısının önünde Başkomiser Hasan’la beraberdi. “Apartman girişinden topladığımız parmak izlerinden bir şeyler çıkarsa çıkar yoksa durum iç açıcı değil.”

“Farkındayım,” diye mırıldandı Başkomiser. İç çekti. “Ama karalar bağlamak yok. Cep telefonu kayıtları ve bilgisayarından çıkacak şeyler kritik olabilir. En son kimlerle konuştuğu önemli.”

“Umarım dişe dokunur bir şeyler bulunur. İşimiz bitince hepsini derhal laboratuvara göndereceğim. Çocuklar üzerinde çalışmaya başlar.”

“Önemli bir şey olursa beni hemen haberdar et. Şimdi aşağı ineceğim. Bakalım benimkiler neler öğrenmiş?”

“Başüstüne amirim. Kolay gelsin.”

“Size de Necati.”

Başkomiser Hasan aşağı inerken kaşları çatıktı. Maktulün apartman girişinde bıçaklanması deliller açısından dezavantajlıydı çünkü buldukları parmak izleri ve DNA örneklerinin çoğu apartman sakinlerine ait çıkacaktı. Bu da tek başına kimseyi suçlamaya yetmeyecekti. Onların işine yarayacak başka delillere ihtiyaçları vardı.

Başkomiser apartman girişine ulaştığında yardımcılarını diğerlerinden biraz daha uzakta etrafı incelerken buldu. İkisi de onu hemen fark edip adımlarını ona yönelttiler.

“Ne durumdayız Armağan?” diye sordu Hasan. “Bir şey gören ya da duyan var mı?”

Armağan ona apartman sakinlerinin söylediklerini olduğu gibi aktardı.

“Kimsenin bir şey duymaması garibime gidiyor amirim,” diye bitirdi Armağan sözlerini. Ses tonu kuşkuluydu. “Ama gece vakti olduğu için karşı da çıkamıyorum.”

“Ölüm saatinin netleşmesi gerek,” dedi Başkomiser düşünceli bir sesle. “Ama gece yarısından sonra ölmüş gibi duruyor. Ceset daha sertleşmemiş bile.”

“Evi ne durumda?” diye sordu Nil. Onların yanında konuşmadan dursa da her söylediklerini pürdikkat dinliyordu. Amiri ve üstünün olduğu ortamlarda konuşmaktansa dinleyen ve emirleri yerine getiren kişi olma sorumluluğu ona aitti. Bu durum ona düşünmek için daha çok vakit tanıdığından bundan memnundu.

“Göze çarpan hiçbir şey yok. Çocuklar bilgisayarını ve birkaç kişisel eşyasını topladı. Cep telefonu zaten üstünden çıktı. Armağan bilişimdekilere söyle, arama ve mesaj geçmişini didik didik etsinler. Galerisindeki fotoğraflar da önemli olabilir. Ayrıca at yarışlarına meraklı olduğu gerçeğini de dikkate alarak banka hesap hareketlerine de ihtiyacımız olacak. Nil’le aranızda iş bölümü yaparsınız.”

“Başüstüne amirim,” dedi Armağan. “Takibini sağlarım. Yonca’dan öğrendiğimize göre maktulün sürekli gittiği bir mekân varmış. Sabah olunca oraya bakmamızın iyi olacağı görüşündeyim.”

“Tabii tabii. Sen yerini öğren, gün doğduktan sonra gideriz.”

“Emredersiniz.”

***

Sabahın ilk ışıklarıyla beraber Olay Yeri İnceleme Ekibinin işi bitti. Olay yerinden toplanan deliller kriminal laboratuvarına, maktulün naaşı ise Adli Tıp Kurumuna gönderildi. Yeni günün sokakları hareketlendirmesinin ardından ise Başkomiser Hasan ve ekibi Hakan’ın sürekli gittiği mekânın yolunu tuttu. Burası maktulün evine yürüyerek on dakika mesafede, kafeden çok kıraathane havasında olan ve müşterilerinin tümünün erkek olduğu bir işletmeydi.

“Günaydın,” dedi içeri giren Başkomiser.

“Günaydın,” dedi tezgâhta duran delikanlı. “Buyurun hoş geldiniz.”

Başkomiser ona doğru ilerlerken kimliğini çıkardı ve göz hizasında tuttu. “Başkomiser Hasan. Burayı siz mi işletiyorsunuz?”

“Başkomiserim hoş geldiniz, sefalar getirdiniz,” dedi delikanlı onun polis olduğunu öğrendikten sonra hissettiği korkuyla. “Ben çalışanım sadece.”

“Adın ne?”

“Faruk.”

“Faruk bak bakalım bu adamı tanıyor musun?” diyen Başkomiser, ona Hakan’ın fotoğrafını gösterdi.

“Evet, tanıyorum. Hakan ağabey bu. Bir şey mi oldu Başkomiserim?”

Çok şey oldu, diye içinden geçirdi Hasan.

“Onu en son ne zaman gördün?” diye sordu Faruk’un söylediklerine cevap vermeden. “Dün akşam buradaymış sanırım.”

“Yok Başkomiserim,” dedi Faruk başını iki yana sallayarak. “Hakan ağabey dün buraya hiç gelmedi.”

“Emin misin? Biz öyle duymadık.”

“Eminim tabii Başkomiserim. Gelseydi muhakkak görürdüm. Dün tüm gün buradaydım.”

Başkomiser Hasan’ın kaşları çatıldığında alnının ortasındaki kırışıklık belirginleşti. “Dün akşam Hakan’ın buraya hiç uğramadığından eminsin yani?”

“Evet, eminim. Hem siz niye onu arıyorsunuz ki? Yoksa başı dertte mi?”

Hasan derin bir nefes aldıktan sonra, “Hakan öldürüldü,” dedi. “Bu bir cinayet soruşturması. Yani söyleyeceğin her şey çok ama çok önemli ve bizimle iş birliği yapmak durumundasın. Şimdi söyle bakalım, Hakan’ı en son ne zaman gördün?”

Faruk’un yüzüne bir dehşet ifadesi yayıldı. Yüzü kireç gibi beyazlarken gözleri de fal taşı gibi açıldı.

“Si-siz ne diyorsunuz Başkomiserim?” dedi sessiz geçen birkaç saniyenin ardından. “Hakan ağabey öldü mü?”

“Öldürüldü,” diye düzelten kişi Armağan oldu. “Şimdi Başkomiserimin sorusuna cevap ver bakalım.”

“Aman Allah’ım nasıl olur? Kim yapmış? Ne zaman oldu?”

“Dün gece,” diye yanıtladı Hasan. “Kimin yaptığını araştırıyoruz.”

“Geçen akşam buradaydı. Cuma günüydü.  Aslına bakarsanız keyfi de yerindeydi. Genelde yüzü gülen bir adam değildir ama o akşam iyi görünüyordu.”

“Nedenini biliyor musun?”

“At yarışlarını çok oynardı. O gün de bir yarıştan iyi para kazanmıştı.”

“Ne kadar?”

“Bilmem. Sormadım ama üç beş bir şeydir. Joker değil ya sonuçta.”

“Sen oynar mısın?”

“Yok Başkomiserim. Beygirmiş falan benim ilgimi çekmiyor.”

“Bunu öğrendiğimiz iyi oldu. Evet şimdi söyle bakalım, o akşam Hakan buraya kaçta geldi? Neler yaptı, kaçta çıktı?”

“Sekizden sonra olması lazım,” diyen Faruk kafasında bir önceki akşama gitti. “Gelip burada birkaç el okey oynadı, bir şeyler içti; diğerleriyle sohbet muhabbet etti. Her zamanki akşamlardan biriydi. Hatta bir eli kaybetti ama çayları ısmarlamaktan gocunmadı çünkü yarışı kazandığı için keyfi yerindeydi ve parası da vardı. Gece 1’de kapatırız ama o kadar kalmadı. Kalktığında saatler gece yarısına geliyordu.”

Başkomiser içeri bakarken, “Burada kamera var mı?” diye sordu.

“Hayır yok. Dükkân sahibi istemedi.”

“Olsa şaşardım zaten,” diye mırıldandı Başkomiser. Tekrardan ona baktı. “Hakan’ın ruh hâli buradan çıkarken nasıldı?”

“Keyfi yerindeydi hatta çıkarken bana gülümseyip selam bile verdi.”

“Şimdi şöyle bir durum var ki duyduğumuza göre Hakan biraz sorunlu bir adammış. Kavgayı da severmiş. Burada da atıştığı, kavgalı olduğu birileri var mı?”

Faruk’un bakışları bir anlığına Başkomiserin yanında duran Armağan’la Nil’e kaydı. İkisinin dikkatli bakışları da üstündeydi ve onu adeta avını izleyen bir yırtıcı gibi izliyorlardı.

“Biraz öyleydi,” dedi Faruk yeniden Başkomisere baktığında. Onun mülayim yüzü diğerlerinden daha az gericiydi. “Bazen oyunda birileriyle atışırdı ama ciddi şeyler değildi. Yani kimse kalkıp bu yüzden onu öldürmez.”

“İşte orası hiç belli olmaz koçum,” dedi Başkomiser kaşlarını biraz kaldırarak. “Peki bu adam dün akşam buraya gelmediyse nereye gitmiş olabilir? Bir fikrin var mı?”

“Bilmem. Onu yakından tanıdığım söylenemezdi. Her yere gitmiş olabilir. Size buraya geldiğini kim söyledi?”

“Kuşlar.”

“Dalga geçmeyin Başkomiserim ya. Zaten gerginim.”

“Gerilmeni gerektirecek bir durum mu var?” dedi Armağan üst gövdesini eğip ona tepeden bir bakış atarak. “Niye gerildin?”

“Niye gerilmeyeyim? Adam öldürülmüş diyorsunuz.”

“Sen mi yaptın?”

“Ne?” dedi Faruk bağırarak. “Ne diyorsunuz siz? Ben kimseyi öldürmedim.”

“Tamam o zaman,” diyen Armağan yavaşça omuzlarını silkti. “Gerilmeni gerektirecek bir durum yok. Değil mi Başkomiserim?”

“Haklısın,” dedi Başkomiser başını sallayarak. Bakışlarını Faruk’a çevirdi. “Bizimle iş birliği yaptığın sürece gerilmene ya da korkmana hiç gerek yok. Bir şey gizlemiyorsun değil mi Faruk?”

“Yok Başkomiserim, ne gizleyeceğim?” dedi Faruk hemen. “Ne dediysem o. Hakan ağabey dün akşam burada değildi. Nereye gitmiş olabileceğini de bilmiyorum.”

“Takıldığı arkadaşları var mıydı?”

“Buradan yoktu. Pek kimseyle muhatap olmazdı. Gelir birileriyle oyun oynar, sonra çıkar giderdi. Bir kız arkadaşı olduğunu biliyorum hatta beraber yaşıyorlardı. Kızcağız perişan olmuştur.”

“Geçimsiz bir adammış sanırım.”

“Ölünün arkasından konuşulmaz ama biraz öyleydi, evet. Allah taksiratını affetsin.”

“Âmin. Sana soracaklarımız olabilir. Soruşturma bitene kadar ortalıktan kaybolma.”

“Ben buradayım Başkomiserim. Ne zaman istersiniz ulaşabilirsiniz.”

Hasan ve ekibi içeriden çıkıp kapının biraz ilerisinde toplandı.

“Buraya gelmemiş,” dedi Başkomiser, yardımcılarına bakarak. “Yonca’yla tekrar konuşmak gerek ama biraz toparlaması lazım. Hakan’ın nerelere gidebileceğini bilebilecek tek kişi o.”

“Ne zaman isterseniz tekrar konuşuruz amirim,” dedi Armağan. “Gerekirse biraz sıkıştırırız.”

“Hakan’ın dün akşam nerede ve kiminle olduğunun cevabını bulursak sanıyorum ki katili de bulacağız gençler. Bunun peşine düşmeden önce kahvaltı edelim diyorum. Ben acıktım. Siz ne durumdasınız?”

“Ben yerim,” dedi Armağan. Bakışlarını yanındaki Nil’e çevirdi. “Ya sen?”

“Sert bir kahve ve birkaç lokma fena olmaz,” dedi Nil.

“Hiç tahinli çörek yedin mi?”

“Adını duydum ama hiç yemedim. Deneyebilirim.”

“O hâlde istikametimiz belli değil mi Başkomiserim?” diye sordu Armağan. Amirine bakarken gülümsüyordu. “Ne dersiniz?”

“Nil’e Bursa’yı öğretme vakti geldi,” diyen Hasan da gülümsüyordu. “Kahvaltıyla başlayalım. Hadi gidelim.”

Armağan’ın kullandığı ekip otosunun ilk durağı tahinli çöreği alacakları fırın oldu. Armağan aracı fırına yakın bir yerde sağa çekti.

“Hadi koş bakalım Armağan,” dedi Başkomiser. “Bize bir şeyler kapıp gel.”

Armağan arka koltukta oturan Nil’e dönüp iki elinin başparmağı ve işaret parmağıyla bir çember oluşturdu. “Tahinlinin boyutu yaklaşık bu kadar,” diye gösterdi. “Çok da şekerlidir. Birden fazla yiyebilir misin yoksa yanına başka bir şey alayım mı?”

Onun bu çabasından hoşlanan Nil, “Bir tane denerim Komiserim,” dedi tebessüm ederek. “Yanına da simit yiyebilirim.”

“Hayhay.”

Armağan araçtan inip, fırına ilerlerken Nil’in bakışları onun üstündeydi. Armağan’ın sahadaki tutumunu yavaştan görmeye başlamıştı. Genç komiser tam da beklediği gibi sert, otoriter ve kuşkucu bir polisti. Cinayet Büro gibi bir birimde görev yapmanın altın kuralı olan özellikleri taşıyordu. Saha dışındaysa çok daha farklı bir kişiye dönüşüp şimdi olduğu gibi düşünceli ve nazik davranıyor, ekip arkadaşlarıyla yakın iletişim kuruyordu. Nil onun bu tutumunda kadın olmasının etkisi olduğunun farkındaydı ama Armağan’ın kendisini etkileme çabasında olmadığını da sezmişti. Genç komiser hem Başkomiser Hasan’la hem de dün karşılaştığı arkadaşı Yücel Komiser’le benzer dinamiklerde bir iletişime sahipti. Dinamikleri farklılaştıran noktalar elbette ki vardı: Hasan amiri olduğu için ona samimi ama daha saygılı bir üslupla konuşuyordu, Yücel arkadaşı olduğu için çok daha rahat bir üslubu vardı; Nil’e karşı ise henüz yeni tanıştıkları için ve kadın olmasının da etkisiyle daha mesafeli ama kibar yaklaşıyordu.

Birkaç dakika içinde elindeki poşetle fırından çıkan Armağan arka kapıyı açıp poşeti Nil’in yanındaki boşluğa bıraktı. Hemen ardından şoför koltuğundaki yerini alıp yola koyuldu.

“Oh mis gibi koktular,” dedi derin bir nefes alan Başkomiser. “Merkezde çayla beraber yeriz. Sağ olasın Armağan.”

“Siz de sağ olun amirim,” dedi Armağan ona kısa bir bakış atıp. “Direkt merkeze geçiyoruz değil mi?”

“Evet. Vakayla ilgili ilk beyin fırtınamızı yapalım.”

Sabah trafiğinde merkeze varmaları normale göre biraz daha uzun sürdü. Emniyette de sabah yoğunluğu hâkimdi. Giriş kattaki kalabalıktan sıyrılıp son derece sakin olan ofis katına çıktılar. Başkomiser Hasan çay söylerken Nil’le Armağan kahveyi tercih etti.

“Simidi tahinlinin ortasındaki tahine banarak yiyebilirsin,” dedi Hasan. “Çok güzel oluyor.”

“Öyle mi yeniyor?” dedi Nil biraz şaşırarak.

“Evet, böyle yiyen çoktur. Sen de bir dene istersen.”

Nil kopardığı bir parça simidi tahine bandıktan sonra ağzına attı. Genç kadın yavaşça lokmasını çiğnerken üstlerinin bakışları üzerindeydi.

“Nasıl?” diye sordu Armağan. “Beğendin mi?”

“Oldukça başarılı,” dedi Nil lokmasını yuttuktan sonra. “Ama dediğiniz gibi çok şekerli. Birden fazla yiyemezmişim.”

“Tahmin ettim. Afiyet olsun.”

Kahvaltı ederken sessiz kaldılar ama hepsinin kafasından vakayla ilgili düşünceler geçiyordu. Üçü de maktulün çevresinin anlattıkları, konuşurken takındıkları tavırlar ve vücut dilleri üzerine düşünüyordu. Özellikle apartman sakinleriyle birebir konuşan Armağan ve Nil’in dikkatini çeken noktalar vardı.

Kahvaltısını en erken bitiren Armağan oldu. Masasından kalkıp uzunca dikildiğinde Nil dikkatini ona verdi. Armağan kendi masasıyla Başkomiserin odasının arasındaki kısımda yer alan beyaz tahtaya ilerledi. Marker kalemi alıp tahtanın en tepesine ilk ismi yazdı:

Hakan Hızlı (28)

Maktulün isminin hemen altına apartmanda oturanların isimlerini de hızlıca yazdı.

  1. Kat: Aleyna
  2. Kat: Bekir ve Buse
  3. Kat: Mervan ve Hilmi
  4. Kat: Hakan ve Yonca

“Gizem Apartmanı’nın sakinleri,” dedi Armağan. Kenara çekilip ekip arkadaşlarının tahtayı tamamen görmesini sağladı. “İddia ettiklerine göre aralarından ne bir şey gören ne de duyan var. Aleyna giriş katta oturuyor ama kapısının önünde komşusu defalarca kez bıçaklanırken bir şey duymadığını iddia ediyor; ikinci katta oturan Bekir cesedi bulan kişi, eşi Buse de uyuduğunu söylüyor; üçüncü kattaki Mervan ve Hilmi ise dünyadan bihaber bir imaj çiziyorlar ama inandırıcı değiller; Yonca ise maktulün birlikte yaşadığı kız arkadaşı ve iddiasına göre o gece Hakan’ın nereye gittiğini bilmiyor. Bir de tabii Yonca’nın Hakan’ın sürekli gittiğini söylediği mekândaki Faruk var, o da Hakan’ın dün orada olmadığına yemin ediyor. Bu adam dün gece evden neden çıktı ve nereye gitti? Alın size kapı gibi iki soru.”

Başkomiser Hasan çayından bir yudum alırken bakışlarını Armağan’dan Nil’e çevirdi. Masasında oturan komiser yardımcısı bir elini çenesine koymuş dikkatle Armağan’ı dinliyordu.

“Evet Nil, ne düşünüyorsun?” diye sordu Başkomiser. “İlk izlenimlerin neler? Paylaşmak ister misin?”

Başkomiser bunu bir soru gibi yöneltse de Nil amirinin kendi fikirlerini duymak istediğini biliyordu. Bu beraber ilk dosyalarıydı ve olaya yaklaşım biçiminin, gözlemlerinin, çözümlemelerinin amiri için ne kadar önemli olacağının farkındaydı.

“Cinayet saatini öğrendiğimizde çok daha net konuşabilirim ama şu an için de fikirlerim var elbette,” diye konuşmaya başladı Nil. Elleri şimdi masanın üzerinde iç içe geçmişti, çenesi dikti ve konuşmasında kendine güvenen bir ton vardı. “Ceset bulunduğunda çok tazeydi. Sertleşmeye bile başlamamıştı. Bu nedenle otopsiden karşı bir sonuç çıkmayana kadar cinayetin gece yarısından sonra işlendiğini düşünebiliriz. Geç bir saat, üstelik hafta içi. Apartman sakinlerinin uyuduklarını söylemesi gayet makul. Burada kritik olan şey bence ölümün gerçekleşme hızı. Maktul darbeleri kalbine çok yakın noktalara almış. Vücudun o bölgesinde kan basıncı çok yüksektir. Hızlı ve sessiz bir ölüm olma ihtimali çok yüksek. Bu da apartman sakinlerinin bir şey duymamasını destekler ama elbette kanıtlamaz.”

Nil konuşurken Hasan’la Armağan onu dikkatle dinledi. Onun mantıklı çıkarımlarını ikisi de beğenmişti.

“Evet, darbeler gerçekten de çok ölümcül,” diye ona hak verdi Başkomiser. “Katil işini şansa bırakmamış. Bir diğer önemli nokta darbelerin hem vücudun arkasında hem de önünde olması. Katil onun neresindeydi? İlk darbeyi neresine vurdu?”

“Bence sırtına,” dedi Armağan çok da düşünmeden. Kollarını önünde kavuşturdu. “Neden böyle düşündüğümü de hemen açıklıyorum: Birincisi maktul sırtüstü yatıyordu, ikincisi arkasından sinsice yaklaşıp önce sırtından bıçaklaması ve sonra öldüğünden emin olmak için göğsünden bıçaklaması çok olası. Belki Hakan yere yığıldığında göğsünden bıçakladı diyeceğim ama yapılı bir adammış; sırtından aldığı tek bıçak darbesiyle hemen yere yığılacağını pek zannetmiyorum. Katil onu yere sermek istese bir arbede yaşanması gerekirdi ve apartmandakiler sağır sultan bile olsa bunu duyardı diye düşünüyorum.”

“Mantıklı,” diye ona katıldı Nil. Armağan ona baktı. “Katil yeterince hızlı davrandıysa onu sırtından bıçaklayıp sersemlettikten sonra göğsüne ulaşıp birkaç darbe de oraya saplamıştır. Burada bıçakların göğse giriş şekli önemli. Düz bir şekilde mi girdiler, yukarıdan mı yoksa aşağıdan mı saplandılar? Eğer katil arkadan saldırmaya devam ettiyse bıçaklar karşıdan değil, aşağıdan ya da yukarıdan girmiş demektir.”

“Harikasın!” dedi Armağan parmağıyla onu işaret ederek. Gülümsedi. “Muazzam bir noktaya parmak bastın. Eğer arkasından saldırmaya devam ettiyse bıçakların yönü bunu bize söyleyecektir.”

Nil onun bu anlık coşkusu ve iltifatı karşısında utansa da çaktırmadı. “Sağ olun Komiserim,” dedi hafif bir tebessümle. “Maktul kafası apartman kapısına doğru yatıyordu. Belki de katil onu takip ediyordu.”

“O zaman Hakan apartmana girer girmez işini bitirdi,” diye konuşmaya dahil oldu Başkomiser. “Eğer öyleyse şüpheli listemiz apartman sakinlerinden çok daha uzun olacak demektir. Armağan bilişim o çevredeki tüm Mobese kayıtlarını incelesin. Belki bir şey buluruz.”

“Emredersiniz amirim,” dedi Armağan başını yavaşça eğerek. “Okan’dan zaten kaçmaz da ben özellikle belirtirim.”

“Birkaç saat geçsin de hem Adli Tıptan hem de bilişimden neler çıkıyor diye yoklayalım. Armağan sen neden Aleyna ve Mervan’la Hilmi’den şüphelendin?”

“Şüphelenmek değil de dürüst bulmadım diyelim amirim. Aleyna sanki bir şeyler gizliyor gibime geldi, Mervan’la Hilmi’de ise bir huzursuzluk vardı. Üst komşuları oturdukları apartmanda öldürülmüş, elbette huzurlu olacak değiller ama garip bir havaları vardı. Tavırları içime sinmedi.”

“İçgüdülerine güvenirim Armağan. Boşuna böyle konuşmazsın sen. Öğrendiğimize göre Hakan sorunlu adamın tekiymiş zaten. Komşularıyla arasının iyi olmaması gayet beklenecek bir senaryo.”

“Sağ olun amirim. Ben de arada bir gerginlik olduğunu düşünüyorum ama yakında çıkar kokusu.”

Devam edecek…

    Yorum bırakın