Bu eserdeki tüm kişi, kurum ve olaylar tamamen hayal ürünüdür ve gerçek hayatla yaşanabilecek bütün benzerlikler tesadüften ibarettir.
Desteğini hiç esirgemeyen sevgili Abdullah ağabeyim için,
Öğle olduğunda Armağan bilişimin yanına giderken Başkomiser Hasan ve Nil de otopsi için Adli Tıp Kurumuna geçti. Maktulün otopsisinden Fikret sorumluydu. Başkomiser ve Nil’le otopsi odasının önünde buluştu.
“Selam Fikret, n’aber?” dedi Başkomiser arkadaş canlısı bir tavırla. “Seni ekibimizin yeni üyesi Nil’le tanıştırayım. Samsun Cinayet Bürodan buraya dün atandı.”
“Merhaba,” dedi Fikret, genç kadına bakarak. “Adli Tıp Uzmanı Fikret ben. Bursa’ya hoş geldin Nil.”
“Merhaba,” diyen Nil onunla tokalaştı. “Hoş buldum Fikret.”
Fikret onlara maktul hakkında ilk bulguları söylemeden önce beraber otopsi odasına girdiler. Maktulün cansız bedeni otopsi masasının üstünde yatıyordu. Belinden aşağısı örtülüydü. Çıplak üst vücudundaki bıçak yaraları ise gözler önündeydi.
“Biri sırtında, diğer ikisi göğsünde toplam üç delici alet yarası var,” diye anlatmaya başladı Fikret. Kollarını göğsünde kavuşturdu, ses tonu ise oldukça ciddiydi. “Bıçak olduğundan şüpheleniyorum ama henüz tam olarak incelemeye başlamadım. Vücudunda başka bir yara izi yok. Boğuşma olduğuna dair bir iz de yok. Sadece kafasının arkasında düşmeye bağlı olduğunu düşündüğüm bir şişlik var. Yaklaşık 12 saat önce ölmüş. Gece yarısından sonra, 12-1 arası. Ölüm nedeni göğsünün üst tarafındaki darbeler. Son derece ölümcüller. Katil cinayet silahını sapladığı yerlerden çıkarınca yaşadığı feci kan kaybı onu saniyeler içinde bayıltmış, dakikalar içinde de öldürmüştür.”
Konuşmasını bitiren genç hekim yanında duran polislere döndüğünde ikisinin de düşünceli bakışlarının cesedin üzerinde olduğunu gördü ama onların kendisini dinlediğini biliyordu.
“Çok hızlı bir ölüm olmuştur yani?” diye sordu Başkomiser. Elaya çalan kahverengi bakışlarını adli tabibe çevirdi. “Ne olduğunu bile anlamadan yere yığılmıştır mı diyorsun?”
“Kesinlikle,” diye onayladı Fikret başını sallayarak. “Darbeler kalbine çok yakın. Hiç şansı yokmuş.”
“O zaman hızlı ve sessiz bir ölüm oldu.”
“Yoksa bir şey duyan olmamış mı?”
“Bingo. Giriş katta oturan kadın bile hiçbir şey duymadığını söylüyor.”
“Olabilir Başkomiserim. Adamın bu darbelerden sonra sesinin çıktığını sanmam. Bir de şöyle bir nokta var: İlk kan tahlillerine göre alkollüymüş.”
“Sarhoş muymuş?”
“Biraz içmiş. Oranları çok yüksek değil ama ölmeden ne kadar önce içti, ne içti bunları bilmediğim için kesin bir yorum yapamam. Detaylıca inceleriz.”
“Çevresinin söylediğine göre alkolikmiş. Evinden de birkaç kutu bira çıktı. Peki ya kanında uyuşturucu bir maddeye rastladınız mı?”
“Hayır, ilk bulgulara göre sadece alkol tespit edildi. Bir de yüksek ihtimalle sigara içiyormuş. Birazdan iç organlarını incelemeye başlayınca daha net tespitler yapabilirim.”
“Önemli bir gelişme olursa hemen haber et Fikret.”
“Tabii ki de Başkomiserim.”
“Kolay gelsin.”
“Size de.”
Başkomiser ve Nil odadan ayrılıp koridorda yürümeye başladılar.
“En azından hızlı bir ölüm olduğunu uzmanından da duyduk,” dedi Başkomiser, Nil’e bakarak. “Boğuşma izi de yokmuş. Bu çok kötü oldu.”
“Belki tırnak altlarından DNA örneği çıkar amirim,” dedi Nil umutsuzluğa kapılmadan. “Boğuşma olmasa bile yakın temas olduğu ortada.”
“Olabilir tabii. Laboratuvar ne durumda acaba? Ben bir arayıp sorayım.”
Başkomiser Hasan kriminal laboratuvarını arayıp genç çalışanlardan biri olan Kübra’yla görüştü. Kübra ona şu şekilde rapor verdi:
“Apartman kapısının üstündeki parmak izlerinin bir kısmı Bekir’le uyuşuyor Başkomiserim. Kapı kolunda ve kenarında parmak izini bulduk. Apartman duvarındaki kanlı el izinden de maktule ait DNA tespit ettik. Bıçaklandıktan sonra destek bulmak için duvardan tutunmaya çalışmış olmalı. İlk bulgular bu şekilde. İncelemelere devam ediyoruz.”
Başkomiser ona teşekkür ettikten sonra telefonu kapattı ve duyduklarını Nil’e de söyledi. Cinayetin üzerinden geçen kısa zaman göz önüne alındığında ve cinayet silahının daha bulunamadığı düşünülünce henüz dişe dokunur bir şey olmaması Nil’i şaşırtmadı.
“Nil sen de Armağan’ı bir ara bakalım, ne yapmış?” dedi Başkomiser odağını başka noktaya çevirerek. “Maktulün iş yerine geçip oradakilerle konuşalım.”
“Emredersiniz.”
Nil cebinden telefonunu çıkarıp bu gece rehberine kaydettiği numarayı aradı.
“Efendim Nil?” diye açtı Armağan telefonu.
“Komiserim merhaba,” dedi Nil. “Bilişimdekilerle görüştünüz mü? Ne durumdayız?”
“Görüştüm. Telefon kayıtlarını incelemeye başlamışlar. Mobese görüntülerini de araştırıyorlar. Birkaç saate daha ihtiyaçları olduğunu söylediler.”
“Burası da aynı durumda. Apartman kapısında bulunan parmak izlerinden bir kısmı Bekir’e aitmiş. Ayrıca Fikret maktulün aldığı darbelerin çok ölümcül olduğunu ve yüksek ihtimalle çok kısa süre içinde öldüğünü söyledi. Yani sessiz ve hızlı ölüm teorimiz kanıtlandı gibi bir şey oldu.”
“Başka bir şey çıkmamış mı?”
“Maalesef. Şu anlık bu kadar.”
Armağan iç çekti. “Başkomiserim ne diyor?”
“Maktulün iş yerine gideceğiz. Adres elinizde var mı?”
“Bulurum. Sizinle orada buluşuruz.”
“Tamamdır. Görüşmek üzere.”
“Görüşürüz.”
Başkomiserle Nil Adli Tıp Kurumundan çıkıp maktulün iş yerine doğru yola koyuldu. Hakan evine yakın ufak bir restoranda garson olarak çalışıyordu.
“Epey de küçük bir yermiş,” dedi Başkomiser. “İşimize gelir. Hadi girelim.”
Araçtan inip restorana doğru yürüdüler. İçeri girdiklerinde onları genç bir garson karşıladı.
“Hoş geldiniz,” dedi gülümseyerek. “Oturmak isterseniz bahçemiz müsait.”
“Polis,” diyen Başkomiser ona kimliğini gösterdi. “Hakan Hızlı burada mı çalışıyor?”
“Evet ama bugün gelmedi. Neden soruyorsunuz?”
“Adın ne?”
“Bahadır. Burada garsonluk yapıyorum. Siz Hakan’ı neden soruyorsunuz?”
“Dün gece ölü bulundu.”
“Ne? Nasıl olur?”
“Öldürülmüş. Onu en son ne zaman gördün?”
“Siz ne diyorsunuz amirim? Kim yapmış?”
“Biz de onu arıyoruz,” dedi Başkomiser tekdüze bir sesle. “Şimdi soruma cevap ver: Hakan’ı en son ne zaman gördün?”
“Dün gördüm. Hakan akşam 6’da çıkana kadar burada beraberdik.”
“Nereye gittiğini söyledi mi?”
“Eve gideceğini söylemişti.”
Bu sırada restorana Armağan girdi. Adım sesini duyan içeridekiler başını çevirip ona baktılar.
“Merhaba,” dedi genç komiser onların yanına ilerleyip. “Umarım çok şey kaçırmamışımdır.”
“Hoş geldin Armağan,” dedi Başkomiser. Dostane bir tavırla onun koluna dokundu. “Biz de yeni konuşmaya başlamıştık.”
“Hoş buldum amirim,” dedi Armağan gecikmediğine sevinerek. Bakışları Hasan’ın yanındaki Nil’e kaydı. “Selam.”
“Merhaba Komiserim,” dedi Nil ufak bir baş selamıyla. “Hoş geldiniz.”
Cinayet Büronun arasındaki kısa konuşmadan sonra dikkatler yeniden Bahadır’a çevrildi.
“Hakan’ı en son dün akşam 6’da gördün yani?” dedi Başkomiser.
“Evet, doğru,” diye onayladı Bahadır. “Sonra çıkıp gitti. Evi de buraya yakın zaten.”
“Çıkarken ruh hâli nasıldı? Bir gariplik var mıydı?”
“Hayır hatta mesaisi bitti diye neşeliydi bile.”
“Ne zamandır beraber çalışıyorsunuz?”
“Ben buraya gireli üç ay kadar oldu. O zamandan beri birlikte çalışıyoruz.”
“Aranız nasıldı peki? Yakın mıydınız?”
“Pek sayılmaz. İş harici görüşmezdik. Hakan mesafeli biriydi, zor bir insandı. Anlayacağınız çok da samimi olunabilecek biri değildi zaten.”
“Son zamanlarda onda fark ettiğin bir değişiklik var mıydı? Olumlu ya da olumsuz?”
“Gözüme çarpan bir şey olmadı,” dedi Bahadır birkaç saniye düşündükten sonra. “Her zamanki gibiydi. İşini yapar, fırsatını bulunca arkada sigara içer ve mesaisi biter bitmez çıkıp giderdi. Kimseyle pek konuşmazdı.”
“Anladım,” dedi Başkomiser. Hakan’ı tanıyanlardan benzer şeyler duymuştu. “Buranın sahibi kim?”
“Rıza ağabey. Hemen birkaç bina ötede oturur.”
“Numarası var mı? Arayalım, buraya gelsin.”
“Olmaz olur mu amirim? Hemen arayayım.”
“Polis olduğumuzu söyleme. Kendisini bekleyen birileri olduğunu söyle. Adımı sorarsa da Hasan de.”
Bahadır onun dediğini yaptı. Dükkân sahibi Rıza’yı arayıp dükkânda onu bekleyen Hasan isimli bir adam olduğunu söyledi. Meraklanan Rıza kısa sürede dükkâna geldiğinde onu bekleyen üç kişiyi görünce şaşırdı.
“Buyurun?” diye sordu onların yanına giderek.
“Başkomiser Hasan,” deyip ona kimliğini gösterdi Cinayet Büronun amiri. “Hakan Hızlı için buradayız.”
“Bugün gelmedi.”
“İstese de gelemez. Hakan dün gece öldürüldü.”
Rıza’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. “Ne? Siz ciddi misiniz?”
“Yok, kamera şakası yapıyoruz,” diye söylendi Armağan. “Ciddiyiz tabii.”
Nil gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdığında onun bu hareketi Armağan’ın dikkatli bakışlarından kaçmadı.
“Hakan dün gece ölü bulundu,” diye konuşmasına devam etti Başkomiser. “Bıçaklanmış. Biz Cinayet Bürodan geliyoruz ve onun ölümünü araştırıyoruz. Sana birkaç sorumuz olacak. Hakan’ı en son ne zaman gördün?”
“İnanamıyorum. Daha gencecikti,” dedi Rıza. Daha çok kendi kendine konuşur gibiydi. “Dün öğlen gibi dükkâna uğramıştım. Arkadaşlarla öğle yemeği yemiştik. Hakan’ı en son o zaman gördüm.”
“Burada ne zamandır çalışıyor?”
“Altı ay olmuştur. Aslında deneyimli bir garson istiyordum ama Hakan işe çok ihtiyacı olduğunu söyleyerek başvurmuştu. İşi hemencecik öğreneceğini, deneyimli garsonu aratmayacağını söyleyince de hâline acıyıp işe almıştım. Dediğini de cidden yaptı. İşi bir haftada kavradı. Bazı akşamlar mahalleli çok gelir ama öyle yoğun akşamlarda bile her masaya yetişirdi. Nasıl olmuş Başkomiserim? Kim yapmış?”
“Biz de onu araştırıyoruz. Sizin aklınıza gelen, Hakan’ın kavgalı olduğu birisi var mı?”
“Yok Başkomiserim, kim aklıma gelecek? Yazık olmuş, çok yazık olmuş. Daha gencecikti.”
Rıza bu habere üzülmüş görünüyordu ve Başkomiser Hasan onun üzüntüsünü samimi buldu.
“Hakan nerede bulunmuş Başkomiserim?” diye sordu Rıza.
“Oturduğu apartmanın girişinde,” diye yanıtladı Hasan. “Orada bıçaklanmış.”
“Apartmandakiler mi yapmış?”
“Aklına gelen bir isim mi var?”
“Ondan değil. Apartmanda olduysa oradan biri yapmış olabilir.”
“Biri takip edip peşinden içeri girmiş hatta onu kovalamış bile olabilir.”
“Olabilir tabii ama akla gelen ilk senaryo bu olmaz.”
“Bildiğin bir şey varsa lafı dolandırmadan söylemen soruşturma için en iyisi olur.”
“Ne bileceğim amirim? Siz apartman deyince aklıma komşular geldi sadece. Hakan ağzı sıkı bir adamdı, kendisi hakkında pek bir şey anlatmazdı.”
“Doğru valla,” diye ona hak verdi Bahadır. Bakışlar ona döndü. “Sır küpü gibi adamdı.”
“Sakladığı bir şeyler olduğundan mı şüpheleniyorsunuz?” sorusunu yönelten kişi Nil oldu. “Neden böyle söylediniz?”
“Gizemli biriydi de ondan. İnsan oturup çene çalarken bile kendisi hakkında birkaç şey söyler değil mi? Hakan’da böyle bir özellik yoktu. Çok soğuk ve içine kapanık bir yapısı vardı. Bazıları kasıntıdır ama Hakan’ın doğuştan böyle olduğu belliydi.”
Nil, Yonca’nın onun ailesi hakkında söylediklerini hatırlayınca Hakan’ın bu yapısının pek de doğuştan olmadığını düşündü. Aile dinamiklerinden çok küçük yaşta etkilenmeye başlamasıyla böyle bir kişiliğe dönüşmüş olmalıydı.
“At yarışlarını severmiş,” dedi Armağan. “Siz biliyor muydunuz?”
“Evet, oynardı,” diye onayladı Rıza. “Yolun aşağısında bir mekân var. Orada çok sık takılırdı. Oradakilere de sordunuz mu?”
“Görüştük,” dedi Başkomiser ayrıntı vermeden. “Aklınıza gelen bir şey olursa lütfen emniyetle irtibata geçin.”
“Tabii amirim, ne gerekirse yapmaya hazırız.”
Restorandan çıkıp biraz uzaklaştılar.
“Siz neyle geldiniz Komiserim?” diye sordu Nil etrafa bakarak. Sokakta sadece gri renkli ekip otosu vardı.
“Merkezden bu tarafa gelen birileri vardı, onlar bıraktı,” diye yanıtladı Armağan. “Evet amirim şimdi ne yapıyoruz?”
“Şu Yonca’yla tekrar bir konuşalım,” dedi Başkomiser. Çenesindeki sakalları kaşırken düşünceliydi. “Hakan’ın dün akşam nereye gittiğini öğrenmemiz gerek.”
Ekip arabasına binen Cinayet Büronun sıradaki durağı cinayetin gerçekleştiği apartman oldu. Sokak trafiğe açılmıştı fakat apartmanın önündeki sarı şeritler hâlâ duruyordu. Girişte de üniformalı bir polis memuru beklemeye devam ediyordu.
“İyi nöbetler Uğur,” diye onu selamladı Başkomiser. “N’aber?”
“Sağ olun Başkomiserim,” dedi Uğur. “İyiyim, sizi sormalı.”
“İyi olmaya çalışıyoruz. Maktulün kız arkadaşı Yonca burada mı?”
“Evet, giriş kattaki kadının yanında.”
“Nasıl görünüyordu?”
“Fena değildi.”
“İyi bakalım, biz bir konuşalım. Sen de gidip bir şeyler yiyip iç, biraz dinlen. Yorulmuşsundur. Biz buralardayız, sen rahatına bak.”
“Valla iyi olur amirim. Sağ olun.”
“Sen de sağ ol koçum.”
Hep beraber içeri girdiler. Aleyna’nın kapısını tıklatan kişi Armağan oldu.
“Cinayet Büro,” diye seslendi ciddi bir sesle.
Sadece saniyeler sonra kapı açıldı ve Aleyna görüldü. Geceki şoku üstünden atan genç kadın daha iyi görünüyordu.
“Merhaba,” dedi çekingen bir tavırla. “Buyurun?”
“Yonca Hanım içeride mi?” diye sordu Armağan. “Onunla görüşmeye geldik.”
“Burada. Buyurun girin lütfen.”
Eve giren Cinayet Büronun üç personeli de hızlı ama dikkatli bakışlarla evi incelediler. Bu onlar için bir refleks gibiydi. Mesleğe girdikten sonra başlayan bu özellik zamanla hepsinin kişiliğinin bir parçası hâline gelmişti. Özel hayatlarında bile bir yere girdiklerinde yaptıkları ilk iş içeriyi incelemek, nerede ne var bakmak oluyordu.
Yonca salondaki kanepelerden birinde oturuyordu. Diğerleri içeri girince bakışlarını pencereden alıp onlara çevirdi. Uğur’un da söylediği gibi sabaha göre çok daha kendinde görünüyordu.
“Merhaba Yonca Hanım,” dedi Başkomiser yumuşak bir sesle. “Nasıl oldunuz? Daha iyi misiniz?”
“Biraz daha iyiyim evet, sağ olun,” dedi Yonca. Sesi yorgun çıkıyordu. “Bir gelişme mi var?”
“Aslında evet, var.”
Aleyna, Yonca’nın yanına otururken Başkomiser ve Nil de çaprazdaki kanepeye oturdu, Armağan ise ayakta kalmayı tercih etti. Genç komiser içeriyi incelemeye devam ediyordu.
“Söylediğiniz yere gittik,” diye konuşmaya başladı Başkomiser. “Orada çalışan çocuk dün Hakan’ın oraya hiç gitmediğini söyledi.”
“Nasıl olur?” dedi Yonca. “Ya nereye gitmiş?”
“Biz de bunu size sormak için geldik. Dün akşam neler oldu Yonca Hanım? En başından anlatır mısınız?”
Derin bir nefes alan Yonca parmaklarını iç içe geçirip ellerini kucağında birleştirdi. “Hakan işten altıdan sonra geldi,” diye anlatmaya başladı. “Biraz sohbet edip sonrasında akşam yemeğini yedik. Saat sekizi geçerken biraz dışarı çıkacağını, çok geçe kalmadan eve geleceğini söyledi. Yine her zaman gittiği yere gittiğini düşündüğümden nereye diye sormadım. Çıkıp gitti.”
“Başka nereye gitmiş olabilir? Bir telefon aldı mı ya da mesaj geldi mi? Hatırlıyor musunuz?”
“Hayır, telefon ya da mesaj gelmedi. Belki içmeye gitmiştir. Genelde tekelden bira alıp parkta içerdi.”
“Öldüğünde alkollü olduğunu biliyoruz. Evinizden de bira şişeleri çıktı. Dün akşam evdeyken içti mi?”
“Yemeğin yanında bira içmişti. Belki dışarıda da içmiştir.”
“Sürekli gittiği bir tekel var mıydı? Bir de dediğiniz park nerede?”
“Buraya yakın. Caddeye çıkınca sola dönüyorsunuz, ileride tek bir park var zaten. Parkın hemen karşısında da bir tekel var. Oraya sık giderdi.”
“Hakan çok içer miydi?”
“İçerdi.”
“Sarhoşken birilerine dalaşmış olabilir mi? Belki dalaştığı kişi onu eve kadar takip etti?”
“Olabilir Başkomiserim. Hakan yapısı gereği ters bir adamdı, içince daha da ters olurdu. Parka ya da başka yere gittiyse birileriyle takışmış olabilir.”
Dikkatlice onları dinleyen Nil bir sessizlik oluşunca araya girdi.
“Cuma günü Hakan ruh hâli olarak çok iyi görünüyormuş,” dedi Bahadır’ın anlattıklarına dikkat çekerek. “Sanırım bir yarıştan para kazanmış.”
“Cumartesi günü de kaybetti,” dedi Yonca hoşnutsuz bir sesle. “Dediğim gibi ganyanda iki kazansa hemen peşinden üç kaybederdi. Biraz para kazanınca hiç mantıklı düşünmez, açgözlülük yapardı.”
Yonca bu durumdan nefret ettiğini hatta iğrendiğini belli eden bir yüz ifadesi ve sesiyle konuşmuştu. Nil ona bir anlığına gözlerini kısarak baktı. Yonca’da kendi geçmiş ilişkisinde yaşadığı gibi bir tükenmişlik olduğunu sezdi.
“O zaman cuma günkü enerjisinden eser kalmadı?” diye sordu kaşlarını kaldırarak. “Cumartesi günü ruh hâli nasıldı?”
“Ganyanda kaybedince morali bozulmuştu tabii. Tadı yoktu. Bu duruma alışkın olduğum için hiç yadırgamadım.”
Yadırgamadın ama hiç de hoşlanmadın, diye düşündü Nil. Onun bu takıntısından nefret ediyor olmalısın ama çaktırmamaya çalışıyorsun.
“Peki Hakan cumartesi akşamı neredeydi?” diye sordu Başkomiser. “Birlikte miydiniz?”
“Evet, o akşam evdeydik,” diye onayladı Yonca. Önceki akşamı düşündü. “Hakan işten çok yorgun dönmüş, gelir gelmez biraz şekerleme yapmıştı. Sonra uyanıp yemek yedi. Tüm gece de evdeydi.”
“Evdeyken ruh hâli nasıldı?” dedi Nil.
“O gün hiç tadı yoktu,” dedi Yonca ona bakarak. “Bu yüzden çok etkileşime girmedim. O televizyon izlerken ben de kendi hâlimde takıldım. Ben uyumaya giderken o hâlâ televizyon izliyordu. Saatler gece yarısını çoktan geçmişti.”
“Sabah da kalkıp işe mi gitti?”
“Hayır o gün izinliydi.”
Salona kısa bir sessizlik daha yayıldı. Bir süre üç polis de konuşmadan duyduklarını düşündü. Saniyeler sonra ilk konuşan Başkomiser oldu:
“Ben bir gidip şu parkı araştırayım,” dedi. “Nil sen burada hanımlarla kal, Armağan sen de çevrenin nabzını tut. Belki bir şeyler söylemek isteyen komşular çıkar.”
“Başüstüne amirim,” dedi Armağan. “İsterseniz parka ben de gidebilirim.”
“Yok yok, sen burada kal. Bir şey olursa haber ederim.”
“Nasıl isterseniz.”
Başkomiser Hasan evden ayrılıp Yonca’nın söylediği park ve tekele doğru yola koyuldu. Armağan ise yavaş adımlarla salondan çıktı ama koridorda durup gözleriyle Nil’e yanına gelmesini işaret etti. Bu sırada bakışları onun üstünde olan Nil koltuktan kalkıp ona doğru yürüdü.
“Buyurun Komiserim?” dedi Nil kısık sesle.
“Evde çaktırmadan gezinebilir misin?” diye sordu Armağan. Onun da sesi kısık çıkıyordu. “Mutfağa, banyoya hatta bakabiliyorsan yatak odasına bakabilir misin?”
“Oldu bilin Komiserim. Aleyna hiç içinize sinmedi değil mi?”
“Hem de hiç.”
Bu esnada yaklaşan adım seslerini duyup sustular ve bakışlarını salon kapısına çevirdiler. Aleyna içeriden çıktı.
“Komiserim biraz vaktiniz var mıydı?” dedi neredeyse fısıldayarak.
“Tabii,” dedi Armağan. Bu sırada Nil’e anlamlı bir bakış attı. “Bir şey mi oldu?”
“Aslında bir konu var ama nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum.”
“Olduğu gibi söyleyebilirsiniz.”
“En iyisi kapıya çıkalım.”
“Tabii, buyurun.”
Hep beraber daire kapısının önüne çıktılar. Aleyna kapıyı arkasından çekip bakışlarını kendisine beklentiyle bakan polislere çevirdi.
“Gerçekten nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ama söylemem lazım,” dedi Aleyna. Yüz ifadesi acı çeker gibiydi. “Bakın benim kimsenin günahını alma ya da kimseyi suçlama niyetim yok. Bunu baştan belirteyim.”
“Sakin olun lütfen,” dedi Nil yatıştırıcı bir sesle. “Bir şey mi biliyorsunuz?”
“Bir şey duydum,” dedi Aleyna öne doğru eğilip. Derin bir nefes aldı. “Önceki gündü.”
“Hakan’la mı ilgili?” diye sordu Armağan. Onun da sesi sakin çıkıyordu. “Ne duydunuz?”
“Bakın dediğim gibi kimseyi suçlamıyorum ama ne duyup gördüysem de onu söylemekle yükümlüyüm. Aksi hâlde vicdanım rahat etmez.”
“Kimse birilerini suçladığınızı düşünmeyecek, rahat olun. Ne biliyorsanız anlatmanız gerekiyor zaten.”
Aleyna tedirgin gözlerle etrafına baktıktan sonra sesini iyice kısarak konuşmaya devam etti: “Pazar günü öğle saatleriydi. Salonda otururken bir anda bağırışlar duydum. Apartmanın içinden geliyordu. Önce Hakan’ın sesini seçtim. Sonra…”
“Evet? Kimin sesini duydunuz?”
“Mervan’ın.”
Armağan’la Nil göz göze geldi. Duyduğu bu isim Armağan için şaşırtıcı olmamıştı çünkü maktulün alt komşularından başından beri iyi bir izlenim almamıştı. Nil de Armağan’ın onlar hakkındaki düşüncelerini bildiği için şaşırmadı. Armağan’ın içgüdülerine güvenebileceğini hissetmişti.
“Ne oluyordu?” diye sordu Armağan. “Kavga mı ediyorlardı?”
“Evet, epey de sesleri çıkıyordu,” diye onayladı Aleyna başını sallayarak. “Mervan ona hakaret ediyordu, Hakan da küfretti. Mervan’ın, ‘Ne biçim herifsin lan sen? Etrafına verdiğin rahatsızlığın haddi hesabı yok. Günün her saati senin sesini çekmek zorunda mıyız hayvan herif? Azıcık insan ol.’ dediğini duydum. Hakan da altta kalmadı tabii. ‘Bizi mi dinliyorsun lan? İşin gücün yok mu? Rahatsız oluyorsan siktirip gidebilirsin. Burada toplu yaşıyoruz.’ gibisinden konuştu. Mervan da apartmanın kuralları olduğundan ve kimsenin kimseyi rahatsız etme hakkı olmadığından bahsetti. Sonra aşağı inen adım sesleri duyup cama geçtim. Hakan sokağa çıkmıştı ki Mervan da peşinden indi. Mervan onu, ‘Öldürürüm lan seni. Elimde kalırsın piç kurusu!’ diye tehdit etti hatta biraz fiziksel olarak da atıştılar. Sonra Hilmi gelip Mervan’ı uzaklaştırdı. Onları ilk kez böyle gördüm.”
“Bu olay pazar günü oldu değil mi?”
“Evet, pazardı. Dediğim gibi benim kimsenin günahını alma ya da kimseyi suçlama niyetim yok komiserim ama olan bu. Sabahtan beri içim içimi yiyordu. Söylemek zorundaydım.”
“Elbette söyleyecektiniz. Anlatmakla en doğrusunu yaptınız, inanın bana. Peki cinayet gecesi gerçekten de hiçbir şey duymadınız mı?”
“Hayır komiserim, duymadım. Tek bildiğim şimdi size anlattığım bu olay.”
“Mervan Hakan’ı gerçekten de öldürmekle tehdit etti yani? Hem de sokağın ortasında?”
“Evet, öyle söyledi ama çok sinirliydi. Onu gerçekten de öldürmüş olamaz değil mi?”
“Onu da Mervan’dan öğreneceğiz,” dedi Armağan. Kaşlarını çattı. “Belli ki bize anlatacağı çok şey var.”
Bu sırada apartmana giren adım sesleri duyuldu. Armağan’la Nil’in bakışları sol taraftaki apartman kapısına döndüğünde gelenin Mervan olduğunu gördüler. Onların kendisi hakkında konuştuğunu duyan Mervan bir de onlarla göz göze gelince geriye doğru bir adım attı. Hemen ardından arkasını dönüp apartmandan çıktı ve koşmaya başladı.
Kapıya daha yakın olan Nil hemen onun peşinden fırladı. Partnerinin hızlı çıkışıyla afallayan Armağan da hemen toparlanıp hızla apartmandan çıktı. Sokağa baktığında Mervan’ın sol tarafa doğru koştuğunu, Nil’in de arkasında olduğunu gördü. Hemen onların peşine takıldı.
“Mervan dur!” diye bağırdı Nil. “Yoksa her şey senin için çok kötü olacak.”
Mervan sağ sokağa dönerken bir anlığına arkasına baktı. Nil sadece birkaç adım gerisindeydi ve beklediğinden çok daha hızlı koşuyordu. Genç polisin yüzünde avını kovalayan bir avcı gibi kararlı bir ifade vardı. Bir eli ise belindeki silahına yakın duruyordu. Mervan ikisi de koşarken onun kendisine ateş açamayacağının farkındaydı ama Nil’in yüzündeki ifadeden ödü kopmuştu.
Kovalamaca uzun sokak boyunca devam etti. Mervan arayı açmak için çok çabalıyordu, Nil’se arayı açtırmama konusunda oldukça ısrarcıydı.
“Dur!” diye tekrardan bağırdı Nil. “Teslim ol Mervan. Hiçbir yere kaçamazsın.”
Mervan onu dinlemeden bacaklarına biraz daha yüklenip hızını arttırdı. Bir yol ayrımına geldiğinde çok düşünmeden sol tarafa saptı. Nil de hemen peşinden devam etti. Onların birkaç metre arkasındaki Armağan ise sola dönmek yerine iki binanın arasındaki dar boşluktan geçmeyi tercih etti. Bir noktada Mervan’ın önünü kesmesi gerektiğini biliyordu.
Mervan’la Nil’in koştuğu sokaktan bir araba önlerine çıkınca Mervan arabanın solundan geçti, Nil’se sağ taraftaki ufak boşluğu kullandı. Biraz hız kaybetmişti ama yeniden alan kazanınca temposunu hızlandırdı. Kalbi resmen ağzında atıyordu. Nabzının 150’yi çoktan geçtiğini, salgıladığı adrenalinle daha da yükselmeye meyilli olduğunu düşündü. Nefesine dikkat ediyor, bakışlarını ise bir an olsun Mervan’dan ayırmıyordu.
Yeniden bir yol ayrımına geldiklerinde Mervan bu sefer sağına döndü. Yorulmuştu, bacakları titriyor ve kalbi de göğüs kafesinin içinde deli gibi atıyordu. Yine de yavaşlamak ya da durmak gibi bir şansı yoktu. Saptığı sokaktaki yokuş ona yardımcı olmuyordu ama vücudunda kalan son dermanla koşmaya devam etti.
Onun hemen peşindeki Nil’se ona göre çok daha iyi durumdaydı. Mervan’ın yorulduğunu fark etmişti. Temposunun azaldığının da farkındaydı. Atağa geçmek için tam zamanı olduğunu düşündü. Burnundan derin bir nefes aldıktan sonra bacaklarına yüklenip hızlandı. Aralarındaki mesafe hızlıca kapanırken sağ eliyle silahını kavradı.
“Dur artık,” diye bağırdı. “Bitti Mervan.”
Mervan onun varlığını hemen arkasında hissetti. Nil kendisine yetişmişti. Kaçamayacağını anlayan Mervan ona dönüp bir atak yapmak istedi fakat Nil’in avcunun içi çenesiyle buluşunca geriye sendeledi. Daha ne olduğunu anlamadan dizinin arkasına yediği tekmeyle kendini yerde buldu.
“Sana bittiğini söylemiştim,” dedi Nil nefes nefese. Belinden çıkardığı silahını ona doğrulttu. “Kalk ayağa.”
Bu sırada Armağan köşeden dönüp onların önüne çıktı. Yerde yatan Mervan’ı ve onun başında duran Nil’i gördü. Hızlı adımlarla onlara yaklaşırken Nil onu fark etti.
“Lütfen ateş etmeyin,” dedi Mervan ellerini kaldırarak. Yüz ifadesi dehşet içindeydi. “Ben bir şey yapmadım.”
Nil tam cevap vermek için ağzını açmıştı ki Armağan ondan önce davrandı:
“Bir şey yapmadıysan niye kaçıyorsun lan o zaman?” dedi sert bir sesle. Mervan’ı yaka paça ayağa kaldırdı. “Seni hiç iyi saatler beklemiyor haberin olsun.”
Armağan onu duvara yasladığında Nil de bileklerine kelepçe taktı.
“Yapmayın Komiserim,” dedi Mervan ağlamaklı bir sesle. Armağan onu duvardan ayırdı. “Valla bir suçum yok benim.”
“Ne demek suçun yok lan?” diye bağırdı Nil. Elini havaya kaldırdı. Kahverengi gözleri öfkeyle parlıyordu. “Bizi görünce yarış atı gibi koşmaya başlıyorsun. İki tane polisi sokak sokak peşinden koşturuyorsun —ki bu polislerden biri koskoca komiser. Ben sana yetişince de bana vurmaya çalışıyorsun. Suçu olmayan adamın yapacağı şeyler mi bunlar?”
“Yanlış anla—”
“Kes lan sesini!” diye bağırıp onu konuşturmadı Nil. “Derdini merkezde anlatırsın. Şimdi düş önüme şerefsiz.”
Nil onu sırtından itekleyip yürümeye zorladı. Tüm olanları şaşkınlık içinde izleyen Armağan ise aralanmış dudaklarıyla yardımcısına bakıyordu.
Bu kadın da kimdi böyle?
Mantığı ağır basan, olaylara soğukkanlılıkla ve gerektiğinde de yumuşak bir tavırla yaklaşabilen Nil gitmiş; yerine yırtıcı bir avcı gelmişti sanki. Onun sahada böyle bir kişiye dönüşebildiğini görmek Armağan’ı şaşırtmanın yanı sıra hem mesleki hem de duygusal anlamda etkiledi.
Nil ona baktığında yüzündeki öfke silindi. “Siz iyisiniz değil mi Komiserim?” diye sordu. Ses tonu normal hâlini almış, konuşması da saygılı üslubunu geri kazanmıştı.
“Hı hı,” dedi Armağan. Boğazını temizledi. “Ben iyiyim. Ya sen? Vurdu mu sana?”
“Rüyasında bile vuramaz. Atak yaptı ama son hâli gördüğünüz gibiydi.”
“Bir daha öyle fırlama.”
“Başka şansım yoktu Komiserim.”
“Dikkatli olman lazım. Silahı olabilirdi.”
“Benim de var.”
Nil önüne dönüp Mervan’ın peşine takıldı. “Yürü lan!” dedi Mervan’ın sırtına vurup. “Oyalanma.”
Armağan birkaç saniye olduğu yerde durup onun peşinden baktı. Karşısında gördüğü kadın avcılık içgüdüleri gelişmiş vahşi bir kedi gibiydi. Onun tırnaklarını çıkardığı zaman bu kadar yırtıcı olabileceğini tahmin etmezdi ama onun bu yüzünden fazlasıyla etkilenmişti.
Derin bir nefes aldıktan sonra onların peşine takıldı.
Apartmana dönerken Başkomiseri arayıp olanlar hakkında haber verdi. O esnada tekelin sahibiyle Hakan’ı dün hiç görmediğine dair konuşma yapan Başkomiser apar topar tekelden çıktı ve soluğu apartmanda aldı.
Hasan oraya vardığında Armağan ve Nil’i ekip otosunun dışında beklerken, Mervan’ı da aracın arka koltuğunda otururken buldu.
“Neler oluyor gençler?” diye sordu Hasan. “Daha ayrılalı kaç dakika oldu?”
“İlk şüphelimizi yakaladık amirim,” dedi Armağan. Sesinde zafer kazanmanın memnuniyeti vardı. “Aleyna’dan öğrendiğimize göre Mervan’la Hakan pazar günü epey büyük bir kavga etmişler. Mervan onu öldürmekle tehdit etmiş.”
“Mervan apartmana ne ara geldi? Neler olduğunu en baştan güzelce anlatın bakalım.”
Armağan ona Başkomiser evden çıktıktan sonra olanları sırasıyla ve tüm ayrıntılarıyla anlattı. “Nil onu kıskıvrak yakaladı,” diye bitirdi sözlerini. “Ve işte gördüğünüz gibi artık elimizde.”
“Nil mi?” dedi Hasan şaşırarak. Genç kadına baktı. “Helal olsun kız sana.”
“Sağ olun amirim,” dedi Nil gülümseyerek.
“Çita gibiydin,” dedi Armağan. Dudağının bir kenarı yukarı kıvrıldı. “Göz açıp kapayıncaya kadar kayboldun. Arkanda bıraktığın toz bulutunu takip ettim desem yeridir.”
“Koşmakla aram iyidir.”
“Bacaklarına sağlık,” dedi Başkomiser. Yüzü bir anda ciddiyetini kazandı. “Merkeze geçip Mervan’ı sorgu odasına alalım. Şansımız yaver giderse evi için arama iznini de en kısa sürede ayarlarız.”
Başkomiser Hasan ekibiyle birlikte merkeze döndü. Başkomiser sorguya Armağan’la beraber Nil’in de girmesini istedi. Nil, Mervan’ı yakalayarak Başkomiserin gözünde artı puan kazanmıştı.
Sorgu odasına Nil’le Armağan peş peşe girdiler. Armağan komiser olduğu için onun boş sandalyeye oturması beklenen senaryoydu fakat Armağan eliyle sandalyeyi işaret ederek yerini Nil’e verdi.
“Siz otursaydınız Komiserim,” dedi Nil hemen. “Olur mu öyle şey?”
“Bal gibi de olur,” dedi Armağan başını sallayarak. “Sen buyur lütfen.”
Nil ona sessiz bir baş selamı verdikten sonra Mervan’ın karşısındaki boş sandalyeye oturdu.
“Valla ben bir şey yapmadım Komiserim,” dedi Mervan tiz bir sesle. “Hakan’a elimi bile sürmedim.”
“O zaman ilk soru geliyor, hazır mısın?” diyen Armağan ellerini masaya yaslayıp ona doğru eğildi. “Hiçbir suçun yoksa bizi apartmanda görünce niye kaçtın?”
“Tam apartmana giriyordum ki adımı duydum. Aleyna’nın size o kavgayı anlattığını hemen anladım. Siz beni fark edince de panik oldum. Benden şüphelendiğinizi zannettim. Sonra da kaçtım işte ne bileyim?”
Armağan başını çevirip Nil’e baktı. “Ben ikna oldum,” dedi alaycı bir tonda. “Ya sen?”
“Tüm kalbimle inandım Komiserim,” dedi Nil karşısında oturan Mervan’a bakarak. “Hele yakalanacağını anladığın zaman bana atak yaptığını düşününce çok daha ikna edici bir açıklama.”
Mervan elleriyle masaya dokunup, “Yapmayın Komiserim,” diye veryansın etti. “Sizi öyle ensemde görünce ödüm koptu. Ne yapacağımı bilemedim.”
“Ve bana vurmaya karar verdin?”
“Yok öyle değil.”
“Ya nasıl lan?” dedi Nil elini kaldırarak. Sorgu odasında olduğunu hatırlayınca geri çekildi. “Suçu olmayan adam neden kaçsın, dur ihtarına uymasın ve yakalanınca da görev başındaki polise saldırmayı düşünsün? Tüm bunlar suçluluk psikolojisinin sonuçları. Apartmanda senden bahsettiğimizi duyunca hemen konuyu anladın çünkü akla gelebilecek başka senaryo olmadığını çok iyi biliyordun.”
“Sadece bir kavgaydı. İlk kavgamız değildi, muhtemelen son da olmazdı.”
“Baştan başlayalım,” dedi Armağan dik bir duruşa geçip. Kollarını göğsünde birleştirdi. “Hakan’ı ne zamandır tanıyorsun?”
Mervan cevap vermek için aceleci davranmadı. Önce Armağan’a, sonra Nil’e baktı. İkisinin de dikkatli bakışları yüzüne odaklanmıştı.
“Hakan’la Yonca apartmana taşınalı bir sene kadar oldu,” diye konuşmaya başladı Mervan. “Hakan itin boku etmezdi. Sürekli içer ve taşkınlık çıkarırdı; sarhoş olduğu geceler evden ses eksik olmazdı. Başlarda tatlı dille uyarıyordum ama duvara konuşmaktan farksızdı. Zamanla tolere etme seviyem düştü. Aramızdaki iletişim ufak tartışmalardan kavgalara evrildi. Laftan anlamayan öküz herifin tekiydi. Cumartesi gecesi epey geç saatlere kadar ayaktaydı çünkü televizyonun sesi geliyordu. Yonca da sesten rahatsız olup salona geldi sanırım çünkü ona bağırdığını duydum. Yürü git, yat zıbar gibisinden bir şeyler söyledi. Dayanamayıp tavana vurdum, bir de karşılık verdi eşek herif. Pazar günü de denk gelince olanlar oldu işte. Ölmesine bir gram üzülmedim, yalan değil ama onu ben öldürmedim.”
Mervan susunca polislerin bakışları bir anlığına birleşti. Genç adamın anlattıklarına inanmamışlardı.
“Ne zaman kavga ettiniz?” diye sordu Armağan.
“Öğleden sonraydı. İki üç gibi olması lazım. Merdivenlerde karşılaştık.”
“Kavga nasıl bitti?”
“Hilmi gelip beni uzaklaştırdı.”
“Hilmi neredeydi ki?”
“Dışarıya çıkmıştı. Marketten dönüyordu. Bizi sokakta öyle görünce ayırıp beni hemen eve soktu.”
“Yoksa Hakan’ı hemen oracıkta öldürürdün değil mi?”
“Gırtlağına yapışırdım ama sonra o şerefsizin bir boka değmeyeceğini anlayıp bırakırdım. Onun için kendimi niye yakayım?”
“O zaman adamla niye kavga edip küfrediyorsun ve adamı bir de öldürmekle tehdit ediyorsun? Demek ki bir şeylere değiyormuş.”
“Sövmesine sövdüm, bir tane yapıştırıp kendimden de uzaklaştırdım ama bıçaklamak benim için çok ekstrem Komiserim.”
“Hakan’ın adam olmayacağı belliydi. Zaten alkolik ve sorunlu herifin tekiydi. Bir de sana hakaret etmişti. Hemen planı yaptın. Bir gece pusuya yatacaktın ve yine dışarıdan geldiği bir an onun işini bitirecektin. Bıçak en sessiz ve kesin çözümdü. Hemen bir tanesini kaptın. Hayati bölgelerinden bıçaklayarak ona yaşama şansı da bırakmadın ve ondan sonsuza kadar kurtuldun.”
Armağan’ın konuşması hızlı ve kendinden emindi. Sorgularda yargılayıcı, soğuk hatta vicdansız bir tavır takınırdı ve onlardan kaçan Mervan’ı da sınırlarına kadar zorlamaya kararlıydı. Onu en başından beri gözü tutmamıştı, şimdiyse cinayetin baş şüphelisi olarak sorgu odasında otururken Armağan’ın ona merhamet etmeye hiç niyeti yoktu.
“Oturup o iti gebertmek için niye plan yapayım?” diye sordu Mervan. “Elimden bir kaza çıksa kavga ettiğimiz o gün çıkardı. Olayın üstünden bir günden fazla geçtikten sonra niye onu öldüreyim?”
“Ona olan nefretin sadece o olaya bağlı değildi ki,” dedi Armağan hızlıca. “Hakan’la aranızın uzun zamandır kötü olduğunu az önce kendi ağzınla söyledin. O kavganız muhtemelen kırılma noktandı. Artık geriye tek bir seçenek kalmıştı. Ondan kurtulmayı çok istedin değil mi Mervan?”
“Onu ben öldürmedim. Hem kanıtınız bile yok. Beni burada ne kadar süre tutabileceksiniz?”
Armağan güldü ama gülüşü neşeden o kadar uzak, o kadar şeytaniydi ki Nil bile ürperdi.
“Kanıtları bulmakta üstümüze yoktur,” dedi Armağan ellerini masaya koyup ona doğru eğildiği esnada. Gür kirpiklerinin gözlerine düşürdüğü gölge onun bakışlarına gece gibi çöktü. “Ve o kanıtı bulduğumuzda seni hiç kimse kurtaramayacak.”
Armağan arkasını dönüp kapıya yöneldiğinde Nil de hemen ayağa kalktı ve onu takip etti. Hızlı bir kalkış olmuştu ama Nil tüm bunların Mervan’ı korkutmak için özellikle yapıldığını bilecek kadar tecrübeliydi. Armağan’ın sorgu esnasında büründüğü kişilikle Mervan’ı gerdiğinden emindi çünkü kendisi bile gerilmişti.
Gözlem odasına girdiklerinde içerideki Başkomiserin bakışları ikisine döndü.
“Ne düşünüyorsunuz amirim?” diye sordu Armağan tek taraflı camın önünde durup içeride oturan Mervan’a bakarak. “Sizce doğru mu söylüyor?”
“İkna olmadım,” diye yanıtladı Başkomiser. “Hakan’dan ne kadar nefret ettiği belli oluyor. Onu öldürmüş olabilir.”
“Evi için arama emri isteyelim mi?”
“Savcıyla konuşacağım.”
***
Mervan Karaca’nın arkadaşı Hilmi ile beraber yaşadığı ev için arama izni akşam saatlerinde çıktı. Cinayet Büro ve Olay Yeri İnceleme Ekibi apartmana birlikte gittiler. Üçüncü kattaki dairenin kapısını tıklatan kişi Armağan oldu.
“Polis,” dedi yüksek bir sesle. “Hilmi aç kapıyı.”
Birkaç saniye içinde dairenin kapısı açıldı. Karşısında bir grup insan gören Hilmi’nin yüz ifadesi değişti.
“Buyurun Komiserim?” dedi şaşkın bir tavırla. “Bir şey mi oldu?”
“Evinizi arayacağız,” diyen Armağan ona elindeki arama emrini gösterdi. “Bu da arama iznimiz. Şimdi müsaadenle.”
“Neler oluyor Komiserim? Bu da nereden çıktı?”
“Mervan’ın nerede olduğunu biliyor musun?”
“Hayır ama dışarıdadır,” dedi Hilmi. Gözleri irileşti. “Bir şey oldu değil mi?”
“Mervan merkezde. Hakan’ı öldürdüğünden şüpheleniyoruz.”
“Ne diyorsunuz Komiserim?” dedi Hilmi adeta bağırarak. “Mervan hayatta öyle bir şey yapmaz.”
“Hadi ya! Pazar günü Hakan’ı Mervan’ın elinden zor almışsın.”
“Ufak bir kavgaydı sadece.”
“O kavgadan sonra Hakan’ın öldürüldüğünü düşünürsek pek de ufak değil sanki,” dedi Armağan hafif alaycı bir tonda. “Şimdi müsaade edersen eve gireceğiz. Bu süreçte dışarıda beklemeni rica edeceğim.”
Armağan eve doğru bir adım attığında Hilmi geri çekilmek ve yolu açmak zorunda kaldı. Başkomiser ve Necati’nin ekibi de onun peşinden eve girdi.
“Bugün neredeydiniz?” diye sordu Nil. Dışarıda sadece o kalmıştı. Daireye girmeden önce ona birkaç soru sorma niyetindeydi. “Eve kaçta geldiniz?”
“Okula uğradım,” diye yanıtladı Hilmi. “Sonra biraz dışarıda dolandım. Olanlardan sonra hemen eve dönmek istemedim. Zaten eve geleli de yarım saat olmamıştır.”
“Mervan’la hiç konuşmadınız mı? Ona apartmanda neler olduğunu sormak istemediniz mi? Daha yeni komşunuz öldürüldü.”
“Bu konuyu düşünmemek için eve geç döndüm zaten. Bakın, Mervan kimseyi öldüremez. Hakan’la araları hep kötü oldu ama Mervan onun için elini kana bulamaz.”
Nil onu şüpheci bakışlarla inceledi. “Arkadaşınız hakkında iyi düşünmeniz gayet normal,” dedi anlayışlı bir sesle. “Ama Hakan’ı öldürmekle tehdit etmiş ve şu işe bakın ki Hakan artık yaşamıyor. Burada bir dostun söylediklerinden ziyade kanıtları dinleyeceğiz. Bu nedenle de evinizde arama yapılıyor zaten. Size ait olabilecek bazı eşyalara da el koyulabileceğini unutmayın ve lütfen zorluk çıkarmayın.”
“Keşke şu kâbustan bir uyanabilsem,” dedi Hilmi. Bunu gerçekten de istediği ses tonundan anlaşılıyordu. “Uyansam ve tüm bunlar bitmiş olsa.”
“Hepimiz aynı kâbusu göremeyeceğimize göre korkarım ki tüm bunlar gerçek Hilmi.”
Nil de eve girip ekip arkadaşlarına katıldı. Herkes evin bir odasına dağılmıştı. Başkomiser, Mervan’ın yatak odasındayken Armağan da mutfakta çalışıyordu. Genç komiserin odak noktası evdeki bıçaklardı. Bir tanesini eldivenli eliyle tutmuş inceliyordu.
“Işığı kapatır mısın?” diye sordu. Hemen ardından arka cebine koyduğu mavi ışık yayan feneri çıkardı.
Nil onun söylediğini yaparak ışığı kapattı ve usulca ona yaklaştı. “İlk adımınızın bu olmasına şaşırmadım Komiserim,” dedi. Gülümser gibi oldu. “Bakalım bir şey çıkacak mı?”
Armağan mutfaktaki kişinin Nil olduğunu anlayınca irkildi. Bakışlarını bıçaktan alıp yanında duran Nil’e çevirdi.
“Sen miydin?” dedi şaşkın bir sesle. “Seni bizim çocuklardan biri sandım.”
“Eh, sizin çocuklardan biri sayılırım artık Komiserim.”
Armağan’ın dudakları yukarı kıvrıldı. “Haklısın,” dedi. Gözlerini hızlıca onun yüzünde gezdirdi. Nil de keyifli görünüyordu. “Biraz izleyebilirsin ama sonrasında etrafı aramanı isteyeceğim.”
“Bir bıçağa bakıp incelemeye geçerim amirim.”
Armağan feneri açıp bıçağa tuttu. Fenerin mavi ışığı bıçağın metal gövdesini aydınlatırken, Armağan bıçağı ufak hareketlerle oynatıp silinmiş bir kan izinin koyu renkli kalıntısını aradı.
“Temiz duruyor,” dedi Nil. Gözlerini kaldırıp komisere baktı. “Ama laboratuvarda incelenmesi gerek tabii.”
“Tüm bıçakları göndermek lazım,” dedi Armağan. Feneri kapattı. “Çocuklardan birine söyleyeyim de bunları toplasın. Biz de içeriyi arayalım.”
“Başüstüne Komiserim.”
Olay Yeri İnceleme Ekibinden genç bir polis mutfaktaki bıçakları delil torbasına koyarken Armağan’la Nil de mutfağı aramaya başladı. Armağan yukarıdaki dolaplara bakarken Nil de aşağıdaki dolaplarla çekmecelerden sorumluydu.
Dolapları aramayı bitiren Nil işlerine yarayabilecek bir şey bulamadı ama pes etmeden ya da umutsuzluğa kapılmadan aramaya devam etti. Tezgâhın en sağındaki çekmeceleri açtı. İlk çekmecede yemek takımları vardı, ikinci çekmecede çay, kahve gibi içecek paketleriyle birkaç abur cubur istiflenmişti. Üçüncü ve en alt çekmeceyi açtı. Burası diğer ikisine göre daha karışıktı. Eldivenli elleriyle çekmeceden içi ilaçlarla dolu metal bir kutu çıkardı. Ağrı kesiciler, grip hapları, birkaç merhemi şöyle bir karıştırdı ama dikkatini çeken başka bir ilaç oldu.
Kutusu olmayan ilacın ambalajının üstünde yazan ismi okuduktan sonra bakışları ilacın son kullanma tarihine kaydı. Ambalajda yazan tarih geçen yılın sonunu gösteriyordu.
“O ne?” diye sordu Armağan.
“Sanırım bir tür antidepresan Komiserim,” diye yanıtladı Nil ona bakarak. “Son kullanma tarihi geçmiş.”
Armağan aradığı dolabı bırakıp Nil’e doğru ilerledi. Bu esnada Nil de ayağa kalkıp ilacı ona uzattı. Ambalajı alan Armağan şöyle bir inceledi.
“Antidepresan olduğunu ne düşündürdü?” diye sordu. Ona baktı. “Adını duydun mu?”
“Sanırım duymuştum,” diye onayladı Nil. “Ama emin değilim.”
“Emin olacak birini tanıyorum.”
“Kim?”
“Psikiyatr bir arkadaşım var.”
Armağan hapın fotoğrafını çektikten sonra mesajlaşma uygulaması üzerinden en yakın arkadaşı İbrahim’e gönderdi. İbrahim, Yüksek Güvenlikli Adli Psikiyatri Hastanesinde çalışan ve ömrünü adli psikiyatriye adamaya kararlı genç bir hekimdi.
Fotoğraf İbrahim’e ulaşınca Armağan beklemeden onu aradı. Telefon saniyeler içinde açıldı.
“Efendim Armi?” dedi İbrahim’in tok sesi.
“İbo selam,” dedi Armağan oldukça samimi bir sesle. “N’aber?”
“İyiyim, seni sormalı.”
“Ben de iyiyim. Sana bir fotoğraf gönderdim. Müsaitsen hemen bakabilir misin? Önemli.”
“Tabii. Bir dakika.”
Bu sırada İbrahim telefonu kulağından uzaklaştırıp Armağan’ın kendisine gönderdiği fotoğrafı açtı. İlacı hemen tanıdı. Son kullanma tarihinin geçtiğini de fark etti.
“Bir tür kaygı önleyici,” diye bilgi verdi telefonu yeniden kulağına yasladığında. “Hafif ama etkili bir ilaçtır. Çok ileri düzey anksiyetesi olmayan hastalarda sık tercih edilir. Son kullanma tarihi de geçmiş. Psikiyatri ilaçlarında sık rastladığımız bir durum. Peki nereden çıktı bu hap?”
“Adamım be,” dedi Armağan gülümseyerek. “Bir şüphelinin evinde yapılan aramada bulduk. O zaman şüphelimiz ya da ev arkadaşı geçen sene bir uzmana görünmüş diyebilir miyiz?”
“Psikiyatri ilaçlarının hap formunda olanlarının raf ömrü çok uzundur. Geçen seneden çok önce reçete edilmiş olmalı. En az 2 senesi vardır. Bu seneyi de neredeyse yarıladığımızı düşünürsek minimum 2,5-3 sene arası derim.”
Armağan kaşlarını kaldırdı. “O zaman epey eski olmalı,” dedi düşünceli bir sesle. “Bu ilaç neyin tedavisinde kullanılır?”
“Daha çok anksiyete bozukluğu görülen hastalara reçete ederiz. Bağımlılık riski olduğu için kısa süreli kullanılır ve bu süreçte hasta düzenli olarak takip edilir. SKT’si geçmiş, muhtemelen kullanan her kimse etkisini gördüğü için artık ihtiyacı olmadığını düşünerek bırakmıştır ama bizim istediğimiz tüm hapların içilmesi yönündedir tabii.”
“Bir anksiyetemiz eksikti.”
“Çağımızın gerçeği,” dedi İbrahim acı tatlı bir tebessümle. “Düşündüğünden çok daha fazla kişide kaygı bozukluğu var.”
“İçinde yaşadığımız dünyayı düşününce gayet normal. Neyse İbo, çok teşekkür ederim. Sana bir yemek borcum olsun.”
“Ne demek Armi, her zaman. Sen daha çalışıyorsun o zaman?”
“Uzun bir gece beni bekliyor.”
“Kolay gelsin. Evine dönünce dinlenmeyi ihmal etme.”
“Eyvallah kardeşim. Görüşürüz.”
Armağan telefonu kapattıktan sonra etrafa bakan ama kendisini dinlediğini bildiği Nil’e odaklandı.
“Kaygı önleyici bir hapmış,” diye konuştu. Nil ona döndü. “Özellikle anksiyete tedavisinde kullanılıyormuş. Bu hapların raf ömrünün çok uzun olduğunu ve muhtemelen 2,5-3 sene kadar önce reçete edilmiş olduğunu da belirtti. Şimdi geriye hapın kime ait olduğunu öğrenmek kaldı.”
“Uzun bir zaman,” dedi Nil. “Hilmi ile konuşalım mı?”
“Amirime haber vereyim. Onun dediklerine göre hareket ederiz. Eline sağlık.”
“Sağ olun Komiserim.”
Armağan hapı delil torbasına koydu. Mutfaktan çıkıp salondaki Başkomiserin yanına gitti. Olay Yeri ekibi içeride arama yaparken bir kenarda kollarını göğsünde birleştirerek dikilen Hasan’ın derin düşüncelere daldığını iki yıldır onunla çalışan Armağan hemen anladı.
“Amirim Nil bu hapı mutfak çekmecelerinin birinde buldu,” dedi onun yanına gittiğinde. “Psikiyatr arkadaşımdan öğrendiğime göre kaygı önleyici özelliği varmış. Hapın kime ait olduğunu Hilmi’ye soralım mı?”
Başkomiser onun elindeki torbayı alıp hapa yakından baktı. “SKT’si de geçmiş,” derken gözlerini hafifçe kıstı. “Hapların raf ömrü genelde çok uzundur. Epey eskiden alınmış olmalı.”
“Bingo. İbrahim hapın en az 2,5-3 sene önce reçete edildiğini söyledi.”
“Hilmi’yle konuşup kime ait olduğunu ve neden kullanıldığını öğrenelim.”
Başkomiser ve Armağan evin çıkışına ilerledi. Mutfağın önünden geçerken Armağan, Nil’e seslenip onu da çağırdı. Apartman boşluğuna çıkınca Hilmi’yi merdivenlere oturmuş bir hâlde buldular.
“Bunu mutfak çekmecelerinin birinde bulduk,” diyen Başkomiser ona ilacı gösterdi. “Kime ait?”
Hilmi ayağa kalkıp delil torbasının içindeki hapa baktı. “Bana ait,” dedi. “Bir dönem kaygı bozukluğu yaşıyordum. Gittiğim psikiyatr reçete etmişti. Kendimi daha iyi hissedince kullanmayı bıraktım.”
“Ne zaman oldu tüm bunlar?”
“Üç yıl kadar olmuştur. Üniversitede çok yoğun ve stresli olduğum bir dönemde kullandım. İlacın evde kaldığını bile bilmiyordum.”
“Anksiyeteniz mi vardı?” diye sordu Nil.
“Dönemsel bir şeydi,” dedi Hilmi üstüne basarak. “Ama tabii siz çoktan deli olduğumu düşündünüz değil mi? Hatta benden şüphelenmeye bile başlamış olabilirsiniz.”
Nil cevap verecekti ama Başkomiser ondan önce davrandı:
“Elbette deli olduğunu düşünmüyoruz. Soruşturma kapsamında sorulan rutin sorular bunlar. Kişisel algılamana gerek yok.”
Hilmi üçünün de yüzüne sırayla baktıktan sonra iç çekti. “Tamam, biraz alınganlık yapmış olabilirim,” dedi üstelemeden. “Mervan’ın Hakan’ı gerçekten de öldürdüğünü düşünüyor olamazsınız değil mi? Dün gece ikimiz de evdeydik ve ikimiz de yatıp uyuduk hatta Mervan’ı ben uyandırdım amirim. Evet, pazar günü Hakan’la kavga ettiler ve Mervan ona çok sinirlendi ama rahatsızlık veren bir komşu diye kalkıp da adam mı öldürülür? Mervan böyle bir şeyi hayatta yapmaz.”
“Öyle basit sebeplerden adam öldürülüyor ki bilsen nutkun tutulur,” dedi Armağan ifadesiz bir sesle. “Bir şey biliyorsan şimdiden söylemen senin için en iyisi olur Hilmi. Senin varlığını bile unuttuğun hapı bulduk, emin ol bir kanıt varsa onu da bulacağız. Çok geç olmadan dürüst ol.”
“Zaten dürüstüm,” dedi Hilmi hemen. “Dün bütün gece ikimiz de evdeydik. İster inanın ister inanmayın ama gerçek bu.”
“Umarım öyledir.”
Olay Yeri İnceleme Ekibi evi aramayı bitirdiğinde saatler gece yarısına yaklaşmıştı. Çantalara yerleştirilen deliller evden çıkarılırken Başkomiser ve ekibi de diğer polislere eşlik etti.
Nil diğerlerinden birkaç basamak geride usulca merdivenlerden inerken ikinci kattaki dairenin kapısında duran Buse’yi fark etti.
“Bakar mısınız?” diye seslendi Buse ona.
“Buyurun,” dedi Nil ona yaklaşıp.
“Hakan’ı Mervan mı öldürmüş?”
“Soruşturmaya devam ediyoruz,” dedi Nil ayrıntı vermekten kaçınarak. “Sizin belirtmek istediğiniz bir husus var mı?”
“Aslında bir şey var gibi,” dedi Buse ama söyleyeceklerinden emin olmadığı anlaşılıyordu. “Siz üst kata gelince aklıma bir şey gelir gibi oldu. Gerçek mi rüya mı onu da bilmiyorum gerçi.”
“Ne aklınıza geldi?”
“Bugün siz Mervanların evini aramaya gelince dün gece duymuş olabileceğim bir sesi hatırladım. Sanırım gece bir ara uyandım ama uykuyla uyanıklık arasında olduğunuz bir evre vardır ya; tam olarak oradaydım. Apartman boşluğundan gelen adım sesleri duydum. Hakan’dır diye düşünüyordum ama belki de başkasına aitti.”
“Adım sesi mi? Biri merdivenlerde miydi?”
“Evet ve adımları hızlıydı. Çok kısa sürede sesler uzaklaştı.”
“Hangi yöne gittiğini anladınız mı?”
“Maalesef kesin bir şey söylemem çok zor.”
“Peki sesler tek bir kişiye mi aitti?”
“Evet, muhtemelen tek bir kişiydi. Belki Hakan’dı.”
“O zaman ya eve çıkıyor ya da evden çıkıyor olması gerekir ama biz onu kapı önünde bulduk,” dedi Nil düşünceli bir sesle. Kavisli kaşlarını çatıp bir süre konuşmadan yere baktı. Buse’nin duyduğu adım sesleri katile ait olabilir miydi? Eğer öyleyse Hakan’ı öldürdükten önce mi sonra mı merdivenleri kullanmıştı? Daha kritik bir soru daha vardı: Merdivenlerden iniyor muydu yoksa çıkıyor muydu? “Adım seslerini duysanız hatırlayabilir misiniz?”
Buse onun bu sorusunu şaşkınlıkla karşıladı. Kahverengi gözleri büyüdü, ince kaşları yukarı kalktı. Birkaç saniye Nil’e baktıktan sonra yüzü normal hâline döndü.
“Deneyebilirim,” dedi çok da emin olmadan. “Ama söz veremem.”
Bu esnada apartmanın giriş katına inen Başkomiserle Armağan da Aleyna ve Yonca ile karşılaşmıştı.
“Neler oluyor Başkomiserim?” diye sordu Yonca. “Hilmilerin evini neden aradınız?”
Olay Yeri İnceleme Ekibi apartmandan çıkarken Hasan ve Armağan da kadınlara yöneldi.
“Pazar günü Hakan’la Mervan’ın kavga ettiğini biliyor musunuz?” diye sordu Başkomiser. “Aleyna Hanım’ın anlattığına göre epey hararetli bir kavga yaşanmış. Mervan, Hakan’ı onu öldürmekle tehdit etmiş.”
Yonca yanında duran Aleyna’ya kısa bir bakış attı. “Evet, Aleyna bahsetti,” dedi başını sallayarak. “Ama ben kavga ettiklerini bilmiyordum. O gün kıyafet alışverişi yapmak için dışarıya çıkmıştım. Eve döndüğümde Hakan bir şey anlatmadı, tavırları da her zamanki gibiydi.”
“Mervan’ın söylediğine göre cumartesi gecesi evinizden bağırış sesleri geliyormuş. Neden kavga ediyordunuz?”
“Hakan o gece çok geç saatlere kadar uyumadı. Televizyonun sesi biraz fazla açıktı, ben de salona gidip kısmasını rica ettim. Yine alkollüydü. Beni tersledi, ben de ne hâli varsa görmesini söyleyip odaya geri döndüm.”
“Sık sık içip sizi tersler miydi?” diye soran Armağan’ın sesi şüpheci çıktı. “Duyduğumuza göre evinizden ses eksik olmazmış.”
Yonca başını çevirip dikkatle ona baktığında Armağan onun gözlerindeki dikkatten hoşlanmadı.
“Hakan’ın zor bir adam olduğu sır değil,” dedi Yonca son derece nötr bir sesle. “İçince daha zor birine dönüşürdü ama ne derler bilirsiniz: İnsan kimi seveceğini seçemez ve birini sevince onu her yönüyle sever. Her çift gibi bizim de gerildiğimiz, sesimizi yükselttiğimiz zamanlar olurdu; belki son zamanlarda biraz daha fazlaydı ama birbirimizi severdik. Yakın zamanda işten çıkarıldım. Bunun verdiği hem maddi hem de manevi yük ikimizin de omuzlarına binmişti ve ister istemez bizi geriyordu.”
“İşten neden çıkarıldınız?”
“İş yerim küçülmeye gitti.”
“Bu yüzden de Hakan’la aranız açıldı yani?”
“Aramız açılmadı,” dedi Yonca bastırarak. Yüzü son derece ciddiydi. “Sadece ufak gerilmeler yaşıyorduk ve bu da gayet normaldi. Birbirimize olan sevgimizde herhangi bir eksilme olmadı. Zaten olsaydı çoktan ayrılırdık.”
Adım seslerini duyunca hepsi başını çevirip merdivenlere baktı. Aşağı inen kişi Nil’di.
“Amirim, Komiserim bir bakar mısınız?” diye sordu kibar bir sesle. Birkaç basamak yukarıda duruyordu.
Hasan’la Armağan kendi arasında bakıştıktan sonra merdivenlere doğru yöneldiler. Üst kata çıktıklarında Buse’yle beraber Bekir’in de evin kapısında beklediğini gördüler.
“Buse Hanım dün gece merdivenden gelen adım sesleri duyduğunu söyledi,” dedi Nil. “Cinayet haberine uyanmadan önceymiş.”
Buse, Nil’e anlattıklarını Başkomiserle Armağan’a da aynı şekilde anlattı.
“Emin misiniz?” diye sordu Başkomiser. “Belki rüya görüyordunuz.”
“Hayır, uyanıktım,” dedi Buse o ana geri dönerek. “Muhtemelen adım seslerine uyandım. Gözlerimi açar açmaz merdivenden gelen sesleri duydum. Biri hızlı adımlarla yürüyordu. Sonra tekrar uyumuşum.”
“Merdivenlerdeki kişinin hangi yöne gittiğini anlamadınız mı? Biliyorum anlaması epey zor ama bir düşünceniz var mı?”
“Ne desem yalan olur. Zaten dediğiniz gibi ayırt etmesi epey zor.”
“Üst kata çıkıp ineyim,” diye bir teklifte bulundu Nil. “Sadece adım seslerime odaklansanız belki bir çıkarımda bulunabilirsiniz.”
“İyi olabilir Nil,” dedi Başkomiser. Ellerini kalça kemiklerine yasladı. “Denemekte fayda var.”
Nil, Buse’nin anlatımıyla adımlarının hızını aşağı yukarı ayarladıktan sonra üst kata çıktı. Biraz bekledikten sonra aynı şekilde alt kata indi. Bu esnada hiç ses çıkmayan gruptaki herkes onun adım seslerinin ritmine ve zeminde bıraktığı sese odaklanmıştı.
“İnerken adımlarınız daha hızlı,” dedi Buse. “Karşılaştırma şansım varken bunu söyleyebiliyorum ama dün gece için bu konuda yorum yapamam. Hız hariç sesler aynı gibime geldi.”
“Ben de bir fark anlamadım,” diye eşine hak verdi Bekir. “Buse’nin dediği gibi inerken bir tık daha hızlı indiniz ama bunu karşılaştırma şansımız varken fark ettik.”
Polisler de onlara hak verdi. Özellikle de gecenin o saatinde, uykuyla uyanıklık arasında bir noktadayken duyulan adım sesinin yukarı mı çıktığı yoksa aşağı mı indiğinin anlaşılması mümkün değildi. Yine de Cinayet Büro bu adım seslerinin ne kadar önemli olduğunun farkındaydı.
“Sesler Mervan’a ait olabilir,” dedi Başkomiser, ekibiyle beraber apartmandan çıkınca. “Hakan’ı o öldürdüyse işini bitirdikten sonra evine çıkmıştır.”
“Peki ya bu sırada Hilmi neredeydi ve ne yapıyordu?” diye sordu Nil. “Sesler Mervan’a aitse Hilmi yalan söylüyor demektir ya da çok derin bir uykuya dalıp Mervan’ın evden çıkıp Hakan’ı öldürdüğünü ve sonrasında tekrar eve girdiğini duymadı.”
“Tabii böyle bir senaryo mümkünse,” dedi Armağan buna inanmadığını açıkça gösteren bir ses tonuyla. “Bir şeyler rayına oturmuyor.”
“Kanıtların yolumuzu aydınlatmasını bekleyeceğiz,” dedi Başkomiser elini onun omzuna koyup. “Yarın sabaha elimizde daha somut bir şeyler olacağını umuyorum.”
Merkeze dönen Cinayet Büro dördüncü kattaki ofislerine çıktı. Armağan soluğu beyaz tahtanın önünde alırken Nil de kalçasını masasına yaslayıp onu izlemeye başladı. Armağan Buse’nin adından bir ok çizip şunu yazdı:
Merdivenlerdeki adım sesleri?
Hilmi’den de bir ok çıkarıp ona da şunları yazdı:
Anksiyöz?
Tüm akşam Mervan’la evdeymişler?
Armağan’ın ok çıkardığı son isim Yonca oldu:
Hakan’la araları bozuk. Cumartesi gecesi tartışmışlar?
Bir adım geri çıkan komiser vaka tablosunun tümüne baktı. Gördüklerinden memnun değildi. Henüz ellerinde somut bir kanıt yoktu. Onları görünce panik yaptığını söyleyen gözaltındaki bir adam ve doğruluğundan emin olmadıkları tanık ifadeleriyle baş başaydılar.
“Söyle bakalım Nil,” dedi ekip arkadaşına dönerek. “Bu zamana kadar yaşanılan her şeyi göz önüne aldığında ne düşünüyorsun?”
“Katille çoktan konuştuğumuzu düşünüyorum Komiserim,” diye yanıtladı Nil dürüstçe. “Mervan olabilir ama bir başkasının olma ihtimali de aynı bence. Buse’nin duyduğu o adım sesleriyse çok kritik.”
“Kesinlikle katılıyorum. O kişi Hakan mıydı yoksa katil mi? Hakan’ın kapı girişinde öldürüldüğünü düşünürsek ya katiline gidiyordu ya da katili onun peşindeydi.”
“Katile aitse onu öldürdükten sonra yukarı çıkmış da olabilir.”
“Mesela evine giren Mervan’a ait olabilir.”
“Kanıta ihtiyacımız var,” dedi sessizce onları dinleyen Başkomiser. “Ama şu an tüm oklar onu gösteriyor. Evinden bir şey çıkmazsa adım seslerinin ona ait olduğundan asla emin olamayız. Kanıt olmadan sadece bir kavgayla katilin Mervan olduğunu da savcıya kanıtlayamayız. Özellikle de Hilmi tüm akşam evde beraber oldukları konusunda ısrarcıyken bu mümkün değil. Çok tatsız olduğunu biliyorum ama adamın tanığı var gençler ve bizim de henüz aksini gösteren bir delilimiz yok.”
Armağan ellerini sıkıntıyla buklelerinin arasından geçirirken ofladı. “Bilişim ne durumda acaba?” diye sordu. Duvardaki saate baktığında içinden bir küfür savurdu. “Saat 1’i geçmiş.”
“Upuzun bir gündü. Yarın sabahtan bilişim ve adli tıbba gidip neler bulduklarını öğreniriz ama bu gecelik bence bu kadar yeter. Evinize gidip şöyle ılık bir duş alın, biraz uyuyup dinlenin. Yarın sabah 8.30’ta ikinizi de zımba gibi görmek istiyorum.”
“Başüstüne amirim,” dedi ikisi de aynı anda.
Emniyet binasından birlikte çıktılar. Başkomiser Hasan kendi aracına binip yakınlardaki evine doğru yola koyulduğunda Armağan’la Nil emniyetin loş ve sessiz bahçesinde yalnız kaldılar. Nil bakışlarını bahçede gezdirdikten sonra yanında duran Armağan’a baktı.
“Kafanız çok dolu değil mi Komiserim?” diye sordu. Sesi anlayışlıydı, dudaklarında da ufak bir tebessüm vardı. “Ama çok uzun bir gün geçirdik ve saat de çok geç oldu. Dinlenmeye ihtiyacımız var. Düşünmeye yarın sabah devam ederiz.”
Armağan’ın kafası gerçekten de vakayla dolup taşmış durumdaydı. Bunun Nil tarafından fark edilmesi ve genç kadının anlayışlı bir sesle onunla konuşması hoşuna gitti. Eğer şu an Nil olmasaydı eve gidip yorgunluktan uyuyakalana kadar bu vaka hakkında düşünürdü ama Nil söylediklerinde haklıydı: Çok uzun bir gün geçirmişlerdi ve dinlenmeyi hak ediyorlardı.
“Haklısın,” diyen Armağan da tebessüm etti. “Birinin bunları söylemesine ihtiyacım varmış. Sağ ol.”
“Siz de sağ olun Komiserim. Gidelim mi?”
“Gidelim. Saat çok geç olmasa önce seni bırakırdım ama evin bana ters kalıyor. Ben kendimi eve bıraksam, sen de oradan kendi evine geçsen olur mu?”
“Olur tabii Komiserim.”
Şoför koltuğuna geçen Armağan aracı emniyetin bahçesinden gecenin bu saatinde epey sakin olan ana yola çıkardığında radyoyu açtı. Anethema grubunun en bilindik parçalarından Deep’i oynattı.
“Müzik zevkiniz çok güzelmiş Komiserim,” dedi Nil ona bakarak. “Vakaya giderken dinlediğimiz parçalar da çok iyiydi. Eski rock ve metal gruplarını epey seviyorsunuz sanırım?”
“Çok severim,” dedi Armağan ona kısa bir bakış atıp. “70’lerden başlayıp 2000’lere kadar devam eden özellikle rock ve metal müzik kültürünü severim. Anladığım kadarıyla sen de dinliyorsun?”
“Evet, ben de çok severim.”
“O zaman beraber dinleyelim.”
Armağan kendi evine sürene kadar 90’larda çıkan rock şarkılarını dinlediler. Ekip otosunda giderken aynı parçaları dinlemekten memnun olacak bir yol arkadaşı bulduğuna ikisi de sevinmişti.
Ana yoldan sağa dönüp sokak arasına girdiklerinde Nil meraklı bakışlarla etrafa baktı. Burada sokaklar geniş, yeşil ve apartmanlar da hep benzer yükseklikteydi. Güzel bir mahalleye benziyordu.
Armağan caddede biraz ilerledikten sonra aracı bahçeli bir evin önünde durdurdu. “Bundan sonrası sende,” dedi el fenerini çektikten sonra. Nil’e döndü. “Buradan yukarı dümdüz ilerleyince üst caddeye çıkarsın, sola dönüp kaptırınca Kültürpark’ın oradan direkt Heykel’e bağlanırsın.”
“Tamamdır amirim,” dedi Nil. “Ben yolumu bulurum.”
“Sabah beni yine buradan alırsın, merkeze beraber geçeriz. Tamam mı?”
“Başüstüne.”
Aynı anda arabadan indiler. Armağan kaldırıma çıkarken, Nil de aracın önünden dolanıp sol tarafa geçti.
“Dikkatli sür,” dedi Armağan. “Çok da hız yapma. Kültürpark’ın orada muhtemelen çevirme vardır.”
“Aklıma not ettim,” dedi Nil işaret parmağıyla şakağına dokunup. “Sağ olun.”
Nil şoför koltuğuna oturunca kendini bir anda çok geride buldu. Koltuğun konumu Armağan’ın boyuna göre ayarlanmıştı. Armağan buradan pedallara çok rahat erişiyordu ama Nil bacaklarını tamamen uzatsa bile ancak parmak uçlarıyla dokunabilirdi.
“Koltuğu unuttum, pardon,” dedi Armağan. Başını biraz eğmiş ona bakıyordu. “Bir dahakine dikkat ederim ama bu şoku muhtemelen ikimiz de çok sık yaşayacağız.”
“Biraz fazla geriden sürmüyor musunuz?” derken koltuğu öne çekti Nil. “Oh be dünya varmış.”
“Evet ama daha rahat oluyor. Sen de biraz fazla öne çektin sanki?”
“Boyunuz kaçtı?”
“1,86’yım.”
“Ben 1,70’im. Yani durum gördüğünüz üzere Komiserim. Neyse ki çok pratik bir çözümü var.”
“Sen yine de inerken koltuğu biraz geriye çekersin olur mu? Arabaya binmeye çalışırken tavana kafa atmak istemem.”
“Nasıl isterseniz,” dedi Nil gülerek. “İyi geceler Komiserim.”
“İyi geceler.”
Nil kapı koluna uzanacaktı ki Armağan önce davrandı ve onun kapısını kapattı. Genç komiser arkasını dönüp hemen soldaki apartmana ilerlerken Nil’in bakışları onun üstündeydi. Onu baştan aşağı ilgiyle süzdükten sonra dudakları bir anlığına aşağı doğru kıvrıldı.
“Kule mübarek,” diye içinden geçirirken dikiz aynasını da kendine göre ayarladı. Yansımasıyla göz göze geldiğinde yüzündeki neşeyi hemen fark etti. Son aylarda yaşadıklarının etkisiyle kendini bu kadar mutlu görmesinin üzerinden uzun zaman geçmişti. Gözlerindeki o ışığı aylar sonra tekrar görünce genişçe gülümsedi. Kalp kırıklığı, aşk acısı, aile baskısı; tayin stresi ve taşınma telaşı geride kalmıştı. “Aramıza hoş geldin Nil Tellioğlu. Seni görmeyeli uzun zaman olmuştu.”
Gaza basıp Armağan’ın söylediği gibi caddenin yukarısına doğru sürmeye başladı. Saniyeler içinde üst caddeye çıktığında hızını biraz arttırdı ve sarı sokak lambalarıyla aydınlanan caddede gözden kayboldu.
***
Ertesi sabah
Geceyi ılık bir duş alıp uyuyarak bitirmeyi planlayan Nil, kendini vakaya dair derin düşüncelerin tam ortasında buldu. Yorgunluktan uyuyakalana kadar tanık ifadelerini düşünerek uzun dakikalarını harcadı. Sabah alarmı çaldığında ise biraz uyuşuk uyandı ama kahvesini içince kendine geldi. Dün gece yıkadığı için gayet iyi görünen kıvırcık saçlarını bugün toplamak yerine açık bırakmaya karar verdi. Üstüne beyaz bir tişört ve açık mavi kotunu giydikten sonra sekize çeyrek kala evden ayrıldı.
Ana caddeye çıktığı sırada cep telefonu çalmaya başladı. Ara konsolda duran telefonuna uzandı. Arayan kişi Armağan’dı.
“Günaydın Komiserim,” diye açtı telefonu. Sesi hoparlöre verdi.
“Günaydın,” dedi Armağan. Genç adamın dinç sesi uyanıp kendine geldiğini gösteriyordu. “Ne yapıyorsun?”
“Az önce evden çıktım. Size geliyorum.”
“Güzel. Sana konumu mesaj olarak göndereyim.”
“İyi olur Komiserim.”
“İnönü Caddesi üstünden geleceksin değil mi? En kısa orası sürer.”
“Öyle yaparım. Siz konumu atınca direkt güzergâhı takip ederim.”
“Tamamdır. Dikkatli sür.”
“Görüşürüz.”
Armağan telefonu kapattıktan hemen sonra Nil’e evinin konumunu gönderdi. Onu beklerken evinin balkonunda sabah kahvesiyle sigarasını içti.
Güzel bir bahar günüydü. Gök masmaviydi ve tek bir bulut bile yoktu. Sokaktaki ağaçlar iyice yeşermiş, bazıları da çiçek açmıştı. Armağan şu an Bursa’da değil de memleketi Kars’ta olmayı çok isterdi. Bahar mevsimini en çok memleketine yakıştırırdı. Babasının ailesinin Susuz’daki köy evinin kapısı bu zamanlarda adeta cennete açılırdı. Şu an o kapıdan çıkıp sonsuzluğa uzanan yemyeşil çimleri, yaprakları rüzgârla dans eden ağaçları, uzaktaki dağları görmeyi dilerdi. O eşsiz coğrafyada dilediğince koşar, rüzgârı teninde hisseder; sonra kendini yere atıp çimleri yatağı yapar, dakikalarca masmavi göğü izlerdi.
“Hayaller ve hayatların çarpışması,” diye düşündü sigarasını söndürürken. “Şu an memleket bin 500 kilometre uzakta ve yakalamam gereken bir katil var.”
Güneş gözlüklerini takıp eşyalarını aldıktan sonra dairesinden ayrıldı. Armağan’ın asansörle aşağı indiği sırada Nil de sokağa giriş yapmıştı. Arabayı apartmanın önünde sağa çekip beklemeye başladı. Sadece saniyeler sonra apartmandan çıkan Armağan görüş alanına girdi. Üstüne siyah bisiklet yaka bir tişört, mavi kot pantolon giyen ve güneş gözlükleri takılı olan genç komiseri ilgiyle inceledi. Buklelerinin son derece canlı görünmesinden onun da dün akşam duş aldığını hemen anladı.
Armağan hızlı adımlarla arabaya yaklaştı ve kapısını açıp yolcu koltuğuna oturdu.
“Günaydın,” dedi gözlüklerini çıkarıp yakasına asarken.
“Günaydın Komiserim,” dedi Nil. Vitesi D’ye alıp gaza bastı. “Nasılsınız?”
“İyiyim,” derken Nil’e baktı ve onun saçlarının açık olduğunu fark etti. Genç kadının gür saçları katlı kesim sayesinde daha da hacimli görünüyordu. Bukleleri ise parlak, bakımlıydı. Onu haddinden uzun bir süre incelediğini fark edince, boğazını temizleyip kendine geldi. “Sen nasılsın?
“Ben de iyiyim. Uykunuzu alabildiniz mi?”
“Yatıp dinlendim. Umarım sen de dinlenmişsindir çünkü yine uzun bir gün bizi bekliyor.”
“Ben de dinlendim. Bugüne hazırım.”
“İyi bakalım.”
Sabah trafiğini atlatıp merkeze vardılar. Başkomiser Hasan odasında oturmuş çayını içerken bir yandan da gazetesini okuyordu. Başkomiser yoğun iş temposuna rağmen gündemi takip etmeye özen gösterirdi.
Ofise giren adım seslerini duyduğunda, “Günaydın gençler,” diye seslendi. “Odamdayım.”
Yardımcıları onun odasına ilerledi. Armağan kapıyı tıklattıktan sonra içeri girdiler.
“Günaydın amirim,” dedi Armağan. Masanın önündeki sandalyelerden soldakine oturdu. “Nasılsınız?”
“Duşumu alıp deliksiz bir uyku uyudum. Anlayacağın gayet iyiyim. Sen nasılsın?”
“Ben de iyiyim amirim. Yatıp dinlendim.”
“Ya sen Nil? Dinlenebildin mi?”
“Dinlendim amirim,” diye onayladı Nil. “Güne hazırım.”
“Harika. O zaman size hemen önemli gelişmeleri aktarıyorum. Sabah Okan geldi. Hakan’ın telefon kayıtlarına ulaşmışlar. Hakan en son dün 18.16’da Yonca ile konuşmuş. İş çıkış saatine denk geliyor. Muhtemelen eve dönerken bir şey lazım mı falan muhabbeti dönmüştür. Onun dışında lokantanın sahibi Rıza ve diğer garson Bahadır’la da güncel görüşme kayıtları varmış. Anlayacağınız olağan dışı bir durum yok. Diğer yandan banka hesaplarının da bir kısmı incelenmiş. Şu ana kadar öğrendiklerimiz Hakan’ın maddi olarak çok kötü bir durumda olduğu. 10 bin lira kadar borcu varmış; bir kredi kartı patlamış durumda, diğerinde de 100 liradan bile az limit kalmış. Yonca ile bu konuda konuşmamız gerek.”
“Aslında Yonca hakkında benim birkaç görüşüm var,” dedi Nil. Üstlerinin bakışı ona çevrildi. “Hakan’ı apartman girişinde bulduk. Yani cinayet kapının önünde işlenmiş olmalıydı çünkü cesedin sürüklendiğine dair bir iz bulamadık. Hakan orada olduğuna göre katil de orada olmalıydı. Apartman kapısında Bekir’in parmak izleri vardı fakat Hakan’ın parmak izine ya da DNA’sına denk gelmedik.”
“Bu da Hakan o akşam kapıya hiç dokunmadı demek,” diye onu tamamladı Armağan. Nil’in nereye varacağını anlamıştı. “Sonra?”
“Hakan kapıya varamadan öldürülmüş olmalı. Kapıdan katile ait herhangi bir DNA çıkmadığına göre katil de apartmanın içinde olmalıydı. Hakan’ı kafası apartman kapısına doğru gelecek şekilde yatarken bulduk. Bıçak izleri hem sırtında hem de göğsündeydi ama burada da kritik bir nokta var: Sırtından bir kere, göğsünden iki kere bıçaklanmıştı. İlk darbeyi sırtına aldıysa katil arkasında demektir ve yönünün değiştiğini düşünürsek arkasına dönmüş olma ihtimali çok yüksek. Komiserim bir canlandırma yapabilir miyiz?”
Armağan onu dikkatle dinlerken gözlerinde ondan etkilendiğini gösteren bir parıltı vardı. “Tabii,” deyip ayağa kalktı. “Beni yönlendir.”
Nil de ayağa kalktı. “Şimdi bana arkanızı dönün,” diye talimat verdi. Onun arkasında durup sırtına bıçak saplarmış gibi yaptı. “İlk darbeyi alınca arkasına dönmüş olabilir. Şimdi bana doğru dönün.”
Armağan vücudunu Nil’e taraf çevirdiğinde Nil bıçak tutar gibi yaptığı eliyle onun gerdanına iki kere hafifçe vurdu.
“Ve bu noktada maktul sendeleyerek yere yığılır,” dedi Armağan. “Bu da onu bulduğumuz pozisyona denk geliyor. Peki arkamdan gerdanıma bıçak saplamaya çalışabilir misin?”
“Onu da düşündüm Komiserim ve şu sonuca vardım. En iyisi uygulamalı göstereyim.”
Armağan ona tekrar arkasını döndüğünde Nil elini onun omzundan attı ve ancak köprücük kemiklerine ulaşabildi. Elini koltuk altından geçirdiğinde de göğsünün alt kısmına kadar getirebildi.
“Göğsünüzün ortasına ancak ulaşıyorum,” dedi Nil eliyle onun gövdesine dokunarak. “Omzunuzun üstünden saldırdığımda da köprücük kemiklerinize zorla ulaşabildim. Katilin öyle bir anda o kadar aşağı bile inebileceğini zannetmiyorum.”
“Katilin arkadan saldırması pek olası değil,” dedi Armağan. Bir anlığına göğsünün ortasındaki beyaz ele baktı. “Dediğin gibi apartmandaki herkes Hakan’dan daha kısa. Apartmana dışarıdan birinin girdiğine dair kanıtımız da yok.”
“Aynen öyle Komiserim,” diyen Nil geri çıktı. “Hakan’ın ilk darbeyi sırtına aldığını düşünüyorum, diğer iki darbeyi ise yüzü katile dönükken almış olmalı. Bu da beni bir başka noktaya götürdü: Buse’nin duyduğu adım sesleri. O adımlar Hakan’a ait olabileceği gibi onun arkasından ilerleyen katile de ait olabilir ya da Hakan’ın işini bitirdikten sonra yukarı çıkan katile.”
Başkomiser Hasan sandalyesinde arkasına yaslanırken çenesindeki sakalları sıvazladı. “Buse ikinci katta oturuyor,” dedi düşünceli bir sesle. Yardımcıları ona baktı. “Üçüncü ve dördüncü katı ele alabiliriz. Şüphelimiz Mervan zaten üçüncü katta oturuyor ama onunla beraber Hilmi ve Yonca da var.”
Nil sandalyeye otururken, “Bence Hakan’ın evini tekrardan aramalıyız Başkomiserim,” dedi. “Dediğiniz gibi o adım sesleri Hilmi ve Yonca’ya da ait olabilir. Mervanların evi zaten arandı. Bence Hakan’ın evindeki bıçakları da almalıyız. Ayrıca evin kapısından da DNA örneği almamız iyi olacaktır.”
“Evin kapısı mı?” dedi Başkomiser şaşırarak. “Neden?”
“Şu an apartmana dışarıdan birinin girmediğini apartman kapısında DNA bulmadığımız için düşünüyoruz. Yani o adım sesleri katile aitse evinden çıktığı gibi evine de girmiş olmalı.”
“Hakan’ın kanına bulanmış elleriyle,” dedi Armağan. Yüzünde avını yakalayan bir avcının ifadesi vardı. “Hakan’la Yonca’nın arasının açık olduğunu öğrendik. Cumartesi gecesi de tartışmışlar. Ayrıca Hakan’ın banka hesabı ne kadar içler acısı bir durumda olduklarını gösteriyor. Yonca alkolik, ganyan bağımlısı, sorunlu ve borç batağında olan sevgilisini ortadan kaldırmış olabilir.”
Başkomiser Hasan sandalyesinden kalkıp ofisin ortasına ilerledi. “Onu en son gören Yonca,” dedi. Daha çok kendi kendine konuşur gibiydi. “Bize Hakan’ın saat 8’den sonra evden çıktığını söyledi ama bunu kanıtlayacak hiçbir şey yok. Yonca işsiz, Hakan borç batağında ve maddi olarak korkunç durumdalar.”
“Buna rağmen Hakan ganyandan ve alkolden vazgeçmemiş,” diye ekledi Nil. “Yonca’nın bu durumdan hiç memnun olmadığına eminim. Aralarının kötü olma nedenlerinin de bunlar olduğunu düşünüyorum.”
“Ben de öyle,” diye ona katıldı Armağan. Hasan’a döndü. “Bir sonraki adımımız ne olsun amirim?”
Başkomiser Hasan bir süre odasında volta atıp düşünürken yardımcıları onu sabırla bekledi. Armağan onu yakından tanıyordu, Nil de karar vermek için zamana ihtiyacı olduğunu bilecek kadar tecrübeliydi.
“Armağan biz Adli Tıbba ve sonrasında laboratuvara gidelim,” dedi Başkomiser saniyeler sonra. “Nil sen de yanına birkaç kişiyi alıp Hakan’ın evini aramaya git. Dediğin gibi kapıdan örnekler alın, evdeki tüm bıçakları da toplayın. Kimseyi huylandırmayın, özellikle de Yonca’yı. Bir gelişme olursa hemen arayıp haber ver.”
“Emredersiniz Başkomiserim,” diyen Nil ayağa kalktı. “Ben bir ekiple hemen yola çıkarım.”
“Ekip otosunu sen al. Biz benim arabamla gideriz.”
“Başüstüne.”
Nil odadan çıkmaya hazırlanıyordu ki Armağan’ın sesiyle kapı ağzında durup ona baktı.
“Dikkatli ol,” diye tembihledi Armağan. “Gözünü dört aç, kişisel mesafeni koru ve kimsenin peşinden fırlama.”
“Başüstüne Komiserim,” dedi Nil. Gülümsedi. “Dikkat ederim.”
Nil ofisten çıktığında Armağan, Başkomisere döndü.
“Onu olay yerine tek başına gönderiyorsunuz,” dedi. “Test mi ediyorsunuz yoksa güveninizi çoktan kazandı mı?”
“İkisi de diyebiliriz,” derken gülümsedi Hasan. “Potansiyelinin tamamını anlamaya çalışıyorum. Bence bizi hayal kırıklığına uğratmayacak.”
“Hemfikirim.”
“Gözüne girdi mi?” dedi Başkomiser şaşırarak. “İkinci günden? Bu benim tanıdığım Armağan’ın kuracağı bir cümle değil.”
Armağan tok bir sesle kahkaha attı. “Potansiyeli çok yüksek,” dedi gülmeye devam ederken. “Gerek imajı gerek iletişimi gerek sahadaki davranışları dört dörtlük. Kendini iyi yetiştirdiğine şüphe yok. Zeki, cesur; tuttuğunu da koparan birine benziyor. Yani evet, gözüme girdi amirim.”
“İyi bakalım,” diyen Başkomiserin yüzünde anlamlı bir gülümseme vardı. “Hadi biz de Adli Tıbba gidelim.”
Hasan ve Armağan Adli Tıbbın yolunu tutarken Nil de yanına aldığı birkaç meslektaşıyla olay yerine geçti. Gizem Apartmanı kreme boyalı duvarları, beyaz pimapen pencereleri ve içinde işlenen bir cinayetin kasvetiyle sokağın ortasında dikiliyordu. Etraf düne göre daha sakindi. Ölümün korkunç gerçekliğinin hissettirdiği soğukluk sokaktan yavaşça uzaklaşmaya başlamıştı.
“Ne yapıyoruz şimdi Nil?” diye sordu Necati. “Nereleri aramamızı istiyorsun?”
“Maktulün evinin kapısı önceliğimiz,” diye konuştu Nil ona bakarak. “Ayrıca evdeki tüm bıçakları toplayıp laboratuvara göndereceğiz.”
“Sevgilisinden mi şüpheleniyorsunuz?”
“Her ihtimali değerlendiriyoruz. Kapı kolundan hatta anahtar girişinden bile örnek toplamamız gerek. Yonca’ya hiçbir şey çaktırmadan bunun rutin bir arama olduğunu söyleyeceğim. Ondan şüphelendiğimizi anlamamalı.”
“Sen orasını bize bırak,” diyen Necati arkasına döndü. “Hadi beyler, Nil amirimizi duydunuz.”
Hep beraber apartmana giren ekip dördüncü kattaki daireye çıktı. Daire dünden beri mühürlü olduğu için eve giren çıkan kimse olmamıştı.
“Hemen bu kısımdan başlayalım,” dedi Nil. “Örnekleri dikkatli alalım lütfen.”
“Kan mı arıyoruz?” diye sordu Necati.
“Evet, önceliğimiz kan bulmak.”
“Sevgilisi Hakan’ı öldürdükten sonra kanlı elleriyle kapıyı açıp içeri girmiş olabilir. Çok mantıklı. Biz şimdi bütün kapıyı didik didik ederiz.”
“Sağ ol.”
Olay Yeri İnceleme Ekibi işe başladığında Nil de salonda geziniyordu. Televizyon ünitesinin sağ tarafındaki çerçevede Hakan’la Yonca’nın bir fotoğrafı vardı. Nil eldivenli elleriyle çerçeveyi kaldırıp fotoğrafa yakından baktı. Fotoğraf geçen kış Koza Han’ın önünde çekilmişti. Ayakta ve yan yana duran Hakan’la Yonca gülümseyerek kadraja bakmış, samimi bir poz vermişti. Hakan’ın kolu Yonca’nın belini kavramıştı, Yonca’nın eli ise onun göğsünde duruyordu. Son derece mutlu görünüyorlardı ama Nil bir fotoğraf karesinin ne kadar yanıltıcı olabileceğini eski nişanlısından dolayı çok iyi biliyordu. Gülümseyerek poz veren yüzlerin arkasında kavgalar, tartışmalar olabilirdi hatta dışarıdan çok mutlu görünen çiftler uçurumun kenarındaki bir ilişki içinde bile olabilirdi.
Çerçeveyi yerine bıraktığı esnada dışarıdan gelen adım sesleri duydu. Biri merdivenlerden çıkıyordu. Nil de salondan çıkıp evin kapısına ilerledi ve kapı önünde Yonca ile karşılaştı.
“Nil Hanım?” dedi Yonca şaşkın bir tavırla. “Neler oluyor? Ne yapıyorsunuz burada?”
“Merhaba Yonca Hanım,” dedi Nil mesafeli bir tonda. “Arama yapıyoruz.”
“Bir gelişme mi var?”
“Hayır. Rutin şeyler bunlar. Hiçbir şey atlamadığımızdan emin olmak istiyoruz.”
“Yardımcı olabileceğim bir şey var mı?”
Nil onu süzdüğünde onun gergin olduğunu anladı. Yonca’nın polisleri tekrardan evde görmeyi beklemediğini düşündü.
“Bir şey olursa haber veririz,” demekle yetindi Nil. “Siz Aleyna Hanım’ın yanında kalıyorsunuz sanırım? Oraya dönebilirsiniz.”
“Evet, eve giriş yapmama izin verilmediği için sağ olsun Aleyna’da kalıyorum,” dedi Yonca. Eve doğru kısa bir bakış attı. “O zaman ben iniyorum. Kolay gelsin.”
“Sağ olun.”
Yonca merdivenlerden inerken Nil’in bakışları onun üstündeydi. Yonca yorgun, uykusuz ve tükenmiş görünüyordu. Nil’in az önce baktığı fotoğraftaki kadından çok farklıydı.
“Gitti mi?” diye sordu evin kapısının arkasındaki Necati.
“Gitti,” diye onayladı içeri giren Nil. Gülümsedi. “Sen niye buraya saklandın?”
“Kadını huylandırmayın dedin, ben de gözükmek istemedim. Kapıyı neden incelediğimizi sorgulayabilirdi.”
“Emin ol sorgulardı. Görünmemekle iyi yaptın. Şimdi rahatça devam edebilirsin.”
Nil mutfakta çalışan ekibin yanına da uğradı. Buradaki iki meslektaşı da içerideki bıçakları topluyor, dikkatle delil torbalarına yerleştiriyordu.
“Bıçaklardan başka toplamamızı istediğiniz bir şey var mı?” diye sordu daha kıdemli olan.
“Cinayet silahının bıçak olduğunu düşünüyoruz,” dedi Nil onlara biraz yaklaşıp. “Ama gözünüze çarpan delici bir alet olursa onu da alabilirsiniz.”
“Tamam. Biz bakalım.”
“Kolay gelsin.”
Bu sırada koridordaki Necati’nin sesi duyuldu.
“Nil!” diye seslendi heyecanlı bir sesle. “Bakar mısın?”
Onun ses tonunu duyan Nil hızlıca mutfaktan çıktı. Koridorun diğer ucundaki evin kapısına ilerlerken, Necati elini kaldırıp eküvyon çubuğu gösterdi.
“Sanırım aradığımızı bulduk,” dedi zaferle parlayan gözleriyle. “Kapı temizlenmiş ama kapı kolunun altındaki kısmı düzgün temizleyememiş.”
Nil eküvyon çubuğunun ucundaki koyu renkli kurumuş kan lekesine baktı.
“İşte bu,” dedi. Dudaklarında memnun bir gülümseme oluştu. “Hakan’a ait olduğu da kesinleştikten sonra bu iş biter. Ben aşağı inip şunu alayım.”
“Dikkatli ol. Uyanmış olabilir.”
“Ben hallederim.”
Nil daireden çıktı. Merdivenlerden inerken adımları hızlıydı ama çok ses çıkarmamaya dikkat ediyordu. İkinci kata ulaştığında eli belinin sağ tarafındaki silaha gitti. Giriş kata ulaşıp daire kapısına yaklaştığı esnada içeriden sesler geldiğini duydu. Duvar kenarına sinip içeri kulak kesildiğinde bir fermuarın kapatılma sesini duydu. Hemen ardından daire kapısı açıldı ve Yonca evden çıktı. Ayakkabılarını giymiş, çantasını da almıştı.
“Yonca Hanım nereye böyle?” dedi Nil sindiği duvar kenarından çıkıp. “Yolculuk mu var?”
Yonca onun sesini duyduğunda resmen yerinden sıçradı. Kaçmak için bir girişimde bulundu fakat Nil hemen ona doğru atılıp onu duvara yapıştırdı.
“Aklınızdan bile geçirmeyin,” dedi buz gibi bir sesle. “Buraya kadardı Yonca. Kapıdaki kanı bulduk.”
***
Adli Tıp Kurumuna giden Başkomiserle Armağan, maktulün otopsisinden sorumlu Doktor Fikret’le görüştü.
“Günaydın beyler, hoş geldiniz,” diye onları karşıladı Fikret. Elindeki kupada zift gibi sabah kahvesi vardı. “Nasılsınız?”
“Günaydın Fikret,” diye cevap verdi Başkomiser. “İyiyiz, ceset hakkında dişe dokunur bir şeyler öğrenirsek daha iyi olacağız.”
“O zaman size güzel haberlerim var. Gelin otopsi odasına geçelim.”
Hep beraber otopsi odasına geçtiler. Başkomiser ve Armağan maktulün iç organlarının incelendiğini çenesinden aşağı inen dikiş izlerinden hemen anladı.
“Ölüm sebebi delici alet yaralanmasına bağlı hem iç hem dış kanama ve sağ akciğerinin delinmesi sonucu solunum yetmezliği,” diye bilgi vermeye başladı Fikret. “Bıçak kullanıldığına %90 eminim. Sağ taraftaki kesik oldukça derin, 9 cm kadar içeri girmiş ve akciğeri bir balon gibi patlatmaya yetmiş. Solundaki kesik ise daha yukarıda. Ciğere denk gelmemiş fakat ana arterlere çok yakın yerden bıçaklandığı için müthiş kan kaybetmiş. Asıl ölümcül darbe bu, sağ akciğerin delinmesi de süreci çok hızlandırmış. Sırtındaki darbeye gelince o ölümcül değil ama çok acıtmıştır. Direkt kaslarına gelmiş. Şimdi bana bunlardan hangisi ilk darbe diye soracaksınız ama merak etmeyin dersime çalıştım.” Fikret’in mermer gibi beyaz yüzü içten bir gülümsemeyle aydınlandı. “İlk darbeyi sırtına aldığını düşünüyorum. Sonrasında arkasına dönmüş olmalı çünkü göğsündeki iki darbeyi de karşıdan almış. Yaraları dikkatlice inceledim. Katil onu kesinlikle karşıdan bıçaklamış. Zaten cesedi bulunduğunda da sırtüstü yatıyormuş. Direkt yere yığılmış, dakikalar içinde de ölmüş olmalı.”
Hasan’la Armağan’ın bakışları birleşti. Fikret’in söyledikleri hipotezlerini destekliyordu.
“Biz de öyle düşünmüştük,” dedi Başkomiser. “Belki de sırtına darbeyi alınca katille dövüşebileceğini düşündü, kendini savunmak istedi. Tabii arkasına döner dönmez katil devam etti.”
“Sağ taraftaki kesik son derece derin. Ya güçlü biri ya da o an çok öfkeliydi.”
“Katilin erkek olma ihtimali daha mı yüksek?”
“Hayır, bence eşit ihtimal. Şüphelendiğiniz biri mi var?”
“Şüphelenmediğiniz biri var mı, diye sorsan daha iyi olur,” dedi Armağan. İç çekti. “Ya kan sonuçları? Öldüğünde alkollüymüş.”
“Klasik Armağan şüpheciliği,” derken güldü Fikret. “Evet, kanında alkole rastladığımızı belirtmiştim. Öldüğünde kafası biraz iyiymiş ama genel olarak da sağlam içici olduğunu söyleyebilirim. Bulgular bunu destekliyor.”
“Evet, alkolikmiş. Herkes çok içtiğini söyledi.”
“Sigara da içiyormuş. Onun dışında size işe yarayan neler söyleyebilirim?” diyen Fikret biraz düşündü. “Mesela ölmeden önce cinsel ilişkiye girdiğine ya da erekte olduğuna dair bir bulguya rastlamadım. Kanında uyuşturucu türevi bir madde yok. Vücudundan başkasına ait DNA örneği de çıkmadı. Başka sorunuz varsa yanıtlayabilirim beyler.”
Fikret kahvesinden bir yudum alırken Başkomiser ve Armağan sessiz kaldı.
“Yok mu?” dedi Fikret şaşırarak. “Tamam durum çok iç açıcı görünmüyor, farkındayım ama şimdilik bu kadar. Araştırmalara devam ediyoruz.”
“Her zamanki gibi çok iyi iş çıkarmışsın Fikret,” dedi Başkomiser. Onun omzuna dokunduğunda gülümsedi. “Söylediklerin elbette işimize yarayacak. Şimdi bir de laboratuvara gidip oradakilerle konuşalım. Cinayet silahı olabilecek bıçaklar toplattık.”
“Öyle mi? Karşılaştırma yapabilirim.”
“Üzerinden kan ya da DNA örneği çıkan olursa hemen gönderirler zaten. Sağ olasın.”
“Siz de sağ olun Başkomiserim.”
Armağan’la Hasan otopsi odasından çıkıp, koridorda yürürken sessiz kaldılar. İkisinin kafası da düşüncelerle dolup taşmış durumdaydı ve böyle anlarda konuşmayı ikisi de sevmezdi.
Binadan çıktıklarında Armağan derin bir nefes aldı. İçerideki soğuk, ruhsuz ve insanın üstüne karabasan gibi çöken o havadan sonra güneşi görmek iyi gelmişti. Yıllardır Adli Tıp Kurumu ve emniyet binası arasında arşınlasa da bu binalara kanı hiç ısınmamıştı.
“Hemen kriminal laboratuvara gidelim,” dedi Başkomiser ona dönüp. “Savcının talimatıyla gece boyunca çalışmışlar.”
“O zaman şimdi hepsinin yüzünde güller açıyordur,” dedi Armağan alaycı bir tonda. “Umalım da orada güzel gelişmeler bizi bekliyor olsun.”
Arabaya atlayıp laboratuvarın yolunu tuttular. Saatin biraz ilerlemesiyle yollar sabaha göre daha açıktı. Normal bir sürede oraya varıp içeri girdiler.
“Kübra selam,” dedi Başkomiser. “N’aber?”
“İyiyim Başkomiserim, sizi sormalı,” dedi Kübra. Hasan onu yoldayken aradığı için geleceklerinden haberi vardı. Onları girişte karşılamıştı.
“Biz de iyiyiz. Buraların nabzını ölçmeye geldik.”
“Hoş geldiniz ama haberler iyi değil.”
“Mervan’ın evindeki bıçaklardan bir şey çıkmadı mı?”
“İncelemeye devam ediyoruz ama şu ana kadar bir şey çıkmadı. Eğer kan ya da DNA örneği varsa detaylı incelemelerde buluruz. Ona da devam ediyoruz. Bildiğiniz gibi zaman alan bir süreç amirim.”
“Bu hiç iyi olmadı.”
“Bıçaktan kurtulmuş olabilir,” dedi Armağan. “Ki biraz aklı varsa kurtulmuştur.”
“Apartmandan çıkmadı, evinden çıkmadı; sokağa yakın çöplerden çıkmadı. Abrakadabra deyip yok etti o zaman.”
“Neyse ki fantastik bir evrende değiliz. Elbet bulacağız.”
Bu sırada Başkomiserin telefonu çalmaya başladı.
“Pardon,” diyen Hasan cebindeki telefonu çıkardı. “Aha! Nil arıyor. Bir şey bulmuş olabilir.” Çağrıyı yanıtlayıp telefonu kulağına götürdü. “Söyle Nil.”
“Amirim merhaba,” dedi Nil. “Müsait miydiniz?”
“Müsaitim tabii. Buyur.”
“O zaman bombayı patlatıyorum: Katili bulduk.”
“Ne?” dedi Hasan yüksek sesle. “Ne demek katili bulduk?”
Hasan’ı dinleyen Armağan’la Kübra’nın kaşları havaya kalktı.
“Hakanların evinin kapı kolunda kan lekesi bulduk,” diye açıkladı Nil. “Biz evde arama yaparken kapıya Yonca. Ne aradığımızı sordu. Son derece görünüyordu. Ben de ona bunun rutin bir arama olduğunu söyleyip gönderdim. Sonrasında Necati kapıdaki kan lekesini buldu. Hemen giriş kata indim ve o sırada çantasını alıp evden çıkan Yonca ile karşılaştım. Kaçmaya yeltendi ama müsaade etmedim. Necatiler evde aramaya devam ediyor, ben de destek ekip çağırdım ve Yonca ile merkeze geçeceğim. Bize anlatacak epey şeyi olduğu kesin.”
Başkomiser onu şok içinde dinledi. “Harikasın!” dedi coşkuyla. “Çok iyi iş çıkarmışsın. Sen merkeze geç, biz de hemen geliyoruz.”
“Sağ olun amirim. O zaman merkezde görüşmek üzere.”
“Görüşürüz.”
Başkomiser telefonu kapatıp merakla kendisine bakan Armağan’a döndü.
“Katil Yonca’ymış,” dedi lafı dolandırmadan. “Hakanların evinin kapısında kan lekesi bulmuşlar. Nil de Yonca’yı çantasını alıp, Aleyna’nın evinden ayrılırken yakalamış.”
“O zaman Nillerin geldiğini görmüş?” dedi Armağan.
“Aynen. Hatta yukarı çıkıp Nil’e evde ne aradıklarını bile sormuş. Nil rutin bir arama olduğunu söyleyerek bunu göndermiş ama bizimki uyanmış olmalı ki kaçmaya karar vermiş. Nil de bunu kaçarken yakalamış.”
Armağan’ın dudakları son derece memnun bir ifadeyle yukarı kıvrıldı. “Testi geçti,” dedi keyifle. “Hadi gidip şu dosyayı kapatalım.”
“Geçemeyeceğine bir an bile inanmadım,” dedi Hasan. Kübra’ya döndü. “Sanırım bu sefer cinayet silahını bulduk. Kısa sürede elinize geçeceğini düşünüyorum.”
“Biz de hemen incelemeye başlarız amirim,” dedi Kübra. Tebessüm etti. “Size kolay gelsin.”
“Sana da.”
Armağan’la Hasan emniyet binasına doğru yola çıktığında Armağan arabayı biraz daha hızlı kullanıyordu. Dakikalar içinde emniyete vardılar. Nil de onlardan sadece birkaç dakika önce gelmişti. Yonca nezarete götürülürken genç komiser yardımcısının telefonu çaldı. Arayan Armağan’dı.
“Efendim Komiserim?” diye açtı telefonu.
“Neredesin?” diye sordu Armağan. “Biz merkeze geldik.”
“Ben de merkezdeyim. Nezaretin oradayım.”
“Geliyoruz.”
İki dakika içinde Cinayet Büronun üç personeli de bir aradaydı.
“Neler oldu Nil?” dedi Başkomiser merakla. “Evi aramaya gönderdik, katili bulup geldin. Olanları baştan anlat bakalım.”
Nil ona eve gittiklerinden sonra olan her şeyi atlamadan ve sırasıyla anlattığında Hasan ve Armağan onu pürdikkat dinledi.
“Çok iyi iş çıkarmışsın, tebrik ederim,” dedi Hasan. Onun omzuna dokunup gülümsedi. “Kanın Hakan’a ait olduğunu kanıtlamamız yeter. Cinayet bıçağı da evden çıkarsa bu iş bitti demektir.”
“Sağ olun amirim,” dedi Nil onu başıyla selamlayarak. Göğsü kabarmıştı. “Necatiler işleri biter bitmez laboratuvara gönderecekler hatta göndermiş bile olabilirler. Kanın kime ait olduğunu birkaç saate öğreniriz.”
Bu esnada üniformalı bir polis memuru onlara yaklaştı.
“Amirim,” dedi Hasan’a bakarak. “Yeni gelen şüpheli, avukat istediğini söyledi.”
Armağan sesli bir iç çekti. “İstemese şaşardım zaten,” dedi. “Avukatın kendisini kurtaracağını sanıyorsa çok bekler.”
“Avukat hukuki hakkı,” dedi Başkomiser anlayışlı bir sesle. “Baroya haber verin, bir tane avukat ayarlasınlar.”
“Başüstüne amirim,” dedi polis memuru. Ona bir baş selamı verdi. “Hemen hallederiz.”
Polis memuru uzaklaştı.
“Sorguya girmeden önce kan sonucunun çıkmasını bekleyelim,” dedi Hasan. “Elimizde güçlü bir kanıtımız olsun ki kabul etmek zorunda kalsın. Şimdi yanında avukat da varken öyle elimizi kolumuzu sallayıp içeri giremeyiz ve hiçbir şey de öğrenemeyiz.”
“Hiçbir soruya cevap vermek zorunda değilsiniz Yonca Hanım,” dedi Armağan alaycı bir sesle. “Şu avukatlardan gram hazzetmiyorum.”
“Onlar da işini yapıyor Armağan.”
“Ben hoşlanmıyorum amirim, biliyorsunuz. Onlar da benden hiç hoşlanmazlar. Avukatlarla karşılıklı anlayışın ve dürüstlüğün olduğu gayet medeni bir ilişkimiz var.”
Nil güldüğünde Armağan’ın bakışları ona çevrildi. Nil eliyle ağzını kapattı.
“Pardon Komiserim,” dedi Nil ciddileşip. “Sizi böyle konuşurken göreceğimi düşünmezdim.”
“Daha ne gördün ki?” dedi Başkomiser. Başını iki yana salladı. “Armağan’ın insanlara alerjisi var. Genel olarak pek kimseyi sevmez.”
“Sevilecek olanı seviyorum amirim,” dedi Armağan hemen. “Ama insan dediğimiz canlı genel olarak ukala, bencil, düşünmekten aciz ama konuşmaya çok meraklı bir organizma. O yüzden içlerinden sevilecek olanları çok az.”
Hasan’la Nil gülüştüler.
“Haklısınız Komiserim,” diye ona hak verdi Nil. “İnsan bunu yaş aldıkça daha iyi anlıyor.”
“İşte benim dilimden konuşan biri,” dedi Armağan. Onu başını abartılı bir şekilde eğerek selamladı. “Kulübe hoş geldin.”
“Hoş buldum.”
“Ne kulübüymüş bu?” diye sordu Hasan.
“İnsan Sevmeyenler Kulübü amirim,” dedi Armağan ona bakarak. “Katılmak ister misiniz?”
“Birdi, iki oldu. Hadi laklak yapmayın da kanıtların peşine düşün. Daha öttüreceğimiz bir kuşumuz var.”
***
Maktulün kapısından alınan kanın DNA analiz sonuçları öğleden sonra çıktı. Raporu Başkomiser Hasan’ın odasına bir polis memuru getirdi.
“Analiz raporu sonucu Başkomiserim,” dedi genç memur. “Adli Tıptan geldi.”
“Sağ ol,” diyen Hasan kırmızı kapaklı dosyayı aldı. “Teşekkür ederim.”
“Rica ederim amirim.”
Polis memuru odadan çıkarken Armağan’la Nil amirlerinin masasına yaklaştı.
“Ve işte kader anı gençler,” dedi Başkomiser onlara kısa bir bakış atıp. Dosyanın kapağını kaldırıp yazılanları son derece ciddi bir yüz ifadesiyle okudu.
“Kime aitmiş?” diye sordu Nil sabırsız bir sesle.
“Haberler iyi,” dedi Hasan tebessüm ederek. “Kapıdan alınan kan, Hakan’a ait. Ayrıca Yonca’ya ait DNA da bulunmuş. Yani kan oraya Yonca’nın üzerinden bulaşmış.”
“İşte bu!” dedi Armağan dişlerini sıkarak. “Bu iş burada biter. Şimdi ister bizimle iş birliği yapıp suçunu itiraf etsin, isterse de inkâr etsin. Savcının karşısına çıkınca bülbül gibi şakır zaten.”
“Valla şakımasını ben de dinlemek isterim,” diyen Başkomiser ayağa kalktı. “Neler olduğunu duymak istiyorum. Hadi gidip şu dosyayı kapatalım gençler.”
Hep beraber ofisten çıkan ekip, sorgu odalarının yer aldığı bodrum kata indi. Başkomiserin talimatıyla Yonca ve barodan ona atanan avukatı Özkan sorgu odalarından birine alındılar.
“Yonca son derece gergin duruyor,” dedi tek taraflı camın arkasından onu izleyen Nil. “Bizi evde gördüğünden beri üzerinde oluşan gerginlik gittikçe büyümüş.”
“Gergin olması işimize yarar,” dedi onun arka çaprazında duran Armağan. Onun da bakışları masada oturan Yonca’ya sabitlenmişti. “Daha erken panik yapar, yalan söyler ve en sonunda itiraf etmek zorunda kalır.”
“Sizce itiraf edecek mi?”
“Başka şansı yok. Kanıtımız var. Avukatı da bizimle iş birliği yapmasının daha iyi olacağını söyler. Kanıta rağmen inkâr etmesi ona hiç yardımcı olmaz.”
“Ben sorguya giriyorum,” diyen Başkomiserin sesiyle ikisi de dikkatini ona verdi. “Bir şey olursa size işaret yaparım.”
“Başüstüne amirim,” dedi Armağan. “Biz buradayız.”
Hasan gözlem odasından çıkıp sorgu odasına girdi. Kapı açıldığında avukatla Yonca’nın bakışları oraya çevrildi.
“Cinayet Büro amiri Başkomiser Hasan,” diye tanıttı kendini. Avukata hitaben konuşuyordu. “Hoş geldiniz.”
“Merhaba Hasan Bey,” dedi avukat ciddi bir sesle. “Ben de Yonca Hanım’ın avukatı Özkan.”
Başkomiser dosyayı masaya koyduktan sonra sandalyeye oturdu. Tepedeki lambanın ışığı altında alnının gölgesinde kalan çukur gözleriyle Yonca’yı inceledi. Nil haklıydı: Yonca fazlasıyla gergin görünüyordu hatta her an saldırmaya hazır duruyordu.
“Seninle zaten tanışıyoruz Yonca,” diye konuşmaya başladı Hasan. “Ama bu sefer konuşmamız dürüst olsun isterim. Şimdi bana Hakan’ın öldüğü gece gerçekte neler olduğunu anlat.”
“Ne anlattıysam o,” dedi Yonca ifadesiz bir sesle. “Hakan evden gitti, bir daha da gelmedi.”
“Bunun doğru olmadığını ikimiz de çok iyi biliyoruz. O gece Hakan ne Rıza’nın mekânına gitti ne de söylediğin parkta bulundu. O akşam saat 6’da en son seninle konuşmuş. Ne konuştunuz?”
“İşten çıkmıştı. Eve gelirken bir şeyin lazım olup olmadığını sormak için aramıştı. Ben de ekmekle yoğurt almasını söyledim.”
“Güzel bir başlangıç. Sonra?”
Sorgu odasına bir sessizlik yayıldı. Yonca pürdikkat Hasan’ın gözlerine bakarken Hasan da aynı dikkatle ona bakıyordu. Yonca’nın üstünlük kurmak istediğinin farkındaydı fakat buna müsaade etmeyecek kadar tecrübeliydi. Şu an avantajın kendisinde olduğunu biliyordu ve bunu Yonca’ya da göstermeye kararlıydı.
“Birlikte akşam yemeği yedik,” dedi Yonca sessiz geçen saniyelerin ardından. “Sonra saat 8 sularında Hakan evden çıktı.”
“Sadece yemek mi yediniz?” diye sordu Başkomiser. Hakan’ın öldüğünde alkollü olduğunu ve evden bira şişeleri çıktığını biliyordu.
“Hakan bira içti,” dedi Yonca onun tuzağına düşmeden. “Üç şişe. Sonra gitti.”
“Sarhoş muydu?”
“Hakan mı? O üç şişe birayla sarhoş olacak son insandı. Alkol toleransı çok yüksekti.”
“Alkolik olması seni rahatsız ediyor muydu?”
“Onunla ilgili en sevdiğim şey değildi,” dedi Yonca bu tuzak soruya düşmeden. “Sağlığını düşünüyordum.”
Başkomiser yavaşça başını salladı. “Hakan içtiğinde nasıl birine dönüşürdü?” diye sordu. “Agresifleşir miydi? Zaten normalde de agresif bir yapısı varmış.”
“Salaklaşırdı. Konuşması kayar, saçma sapan şeylere gülerdi ve çok alıngan olurdu.”
“Alındığında sinirlenir miydi?”
“Bazen,” dedi Yonca omuz silkerek. “Nereye varmak istiyorsunuz?”
Başkomiser ellerini masaya koyup ona yaklaştı. Yüz ifadesi beton gibi soğuk, bakışları ise son derece şüpheciydi. Bir süre konuşmadan sadece onun gözlerine baktı.
“Yonca Hanım’ın sorusuna cevap verin lütfen,” diye araya girdi avukat. Başkomiserin kurmaya çalıştığı psikolojik baskıyı fark etmişti.
Başkomiser avukata kısa bir bakış attıktan sonra rahat bir tavırla arkasına yaslandı. “Hakan’ın banka kayıtlarına ulaştık,” dedi konuyu değiştirerek. “Epeyce borcu varmış. Bir kredi kartının limiti tamamen dolu, diğeri de dolmak üzereymiş. Senin bir süredir işsiz olduğunu da biliyoruz. Maddi olarak bu kadar kötü bir durumdayken Hakan’ın içkiye, ganyana para harcaması hakkında ne düşünüyordun?”
“Hoşlandığım söylenemez,” dedi Yonca. “Her çift gibi bizim de para konusunda tartışmalarımız olurdu ama büyütülecek şeyler değildi.”
“Banka hesapları içler acısı bir durumda olduğunuzu gösteriyor. Tek maaşla nereye kadar böyle devam edecekti?”
“İş arıyorum. Bulur bulmaz bir tanesine gireceğim. Hakan karalar bağlamayı seven bir adam değildi. Yapısı gereği rahattı. Beni de rahatlatmayı çoğu zaman başarırdı.”
“Başaramadığında ne olurdu?”
“Tartışırdık ama sonra barışırdık.”
Başkomiser ona hiç inanmasa da başını sallayarak onayladı. “Şimdi pazartesi gününe dönelim,” dedi konuyu yine cinayet gününe getirerek. “Hakan nereye gitti?”
“Bana bir şey söylemedi diye daha kaç kere belirtmem gerekiyor?” dedi Yonca. Sesi biraz yüksek çıktı. “Ben çıkıyorum deyip gitti.”
“Saat tam olarak kaçtı?”
“Sekizi geçiyordu.”
“Eve kaçta gelmişti?”
“Altı buçuk gibi.”
“Bir buçuk saatte yemeğini yedi, üç şişe birasını içti ve evden çıkmaya karar verdi yani? Hızlı bir geçiş olmuş.”
“Hakan hep böyleydi.”
“Şimdi anlamak için sesli düşüneceğim: Ben evli bir adamım, eşimi ve ailemi de çok seviyorum. Bir akşam kalkıp eşime ben gidiyorum desem bana soracağı ilk soru nereye gittiğim olur. Hesap sorar gibi değil, sadece öğrenmek için. Hakan’ın nereye gittiğini bilmemen hiç inandırıcı değil.”
“Hep mahalledeki mekânına gider. Başka nereye gidecek ki?”
“Ama gitmemiş. O akşam Hakan’ı senden başka gören kimse yok.”
“Yani? Bu onu öldürdüğüm anlamına mı geliyor?”
“Gelmeli mi?”
“Siz delirmişsiniz. Hakan o akşam sekizi geçe evden çıktı ve bir daha da geri gelmedi diyorum. Nereye gittiğini bilmiyorum. Ne ben sordum ne de o söyledi. Çekip gitti.”
Başkomiser ona kaşlarını kaldırarak baktı. Yonca’nın sinirlendiğinin farkındaydı. Amacı tam da bu olduğu için bıyık altından gülümsedi.
“Bence şöyle oldu,” dedi Hasan. Sol dirseğini sandalyeye yaslarken sağ elinin parmaklarıyla da masada ritim tutmaya başladı. Oturuşu meydan okuma doluydu. “Cinayet gecesi de bir tartışma yaşadınız. Hakan o sinirle evden çıkıp gitti. Hikâyendeki tek doğru kısım da burası zaten. Hakan çıktığında sen de mutfaktan bir bıçak kaptığın gibi peşinden gittin. Onu kapının önünde yakalayıp bıçakladın. Bir darbe sırtına, iki darbe göğsüne. Hakan yere yığılıp kalınca da koşarak eve geri çıktın. Hakan’ın kanına bulanan ellerini yıkadın, bıçağı yıkadın ve yerine geri bile koydun. Sonra Bekir onun cesedini bulunca da yaptığın şey kafana iyice dank etti. Bu yüzden de fenalaştın. Hakan öldüğü için değil, Hakan’ı sen öldürdüğün için. Öyle değil mi Yonca?”
Başkomiser konuşmasını bitirince içeri derin bir sessizlik yayıldı. Yonca ifadesiz bir suratla ona bakıyordu, ayakta dikilen avukatın bakışları ise Yonca ve Hasan arasında mekik dokuyordu.
“Güzel senaryo,” dedi Yonca yutkunduktan sonra. “Ama söylediklerinizin hiçbiri gerçek değil.”
“Öyle mi dersin?” diyen Başkomiser önündeki dosyanın kapağını açtı ve dosyayı Yonca’ya doğru çevirdi. “Oku bakalım burada ne yazıyor?”
Yonca önce Hasan’a, sonra dosyaya, sonra da avukata baktı.
“Bu nedir?” diye sordu Özkan. “Bakabilir miyim?”
“Tabii, buyurun,” dedi Başkomiser. Ardından Yonca’ya baktı. “Evinizin kapısında kan bulundu. Bu rapor o kanın Hakan’a ait olduğunu söylerken senin DNA’nın da üzerinde bulunduğunu yazıyor. Yani o kan oraya senin üzerinden bulaştı Yonca.”
Yonca başını hızla avukatına çevirdi. Özkan rapordaki önemli kısımları okuduktan sonra müvekkiline baktı.
“Olamaz,” dedi Yonca başını iki yana sallayarak. “Bu rapor saçmalık resmen! Kabul etmiyorum.”
“Kabul etmiyorsan gitmekte özgürsün o zaman,” dedi Başkomiser alaycı bir sesle. “Dosya kapanmıştır. Verdiğimiz rahatsızlık için özür dileriz.”
“Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?”
“Asıl sen benimle dalga mı geçiyorsun?” diyen Hasan’ın sesi kaya gibi sert çıktı. “Bu rapor seni içeri tıkmaya yeter de artar Yonca. Şimdi inkârı bırak da suçunu itiraf et. Ben de savcıya iş birliği yaptığını söyleyeyim.”
Yonca yardım arayan bakışlarla avukatına baktığında Özkan başını salladı.
“Ne olduysa anlatabilirsiniz Yonca Hanım,” dedi avukat yumuşak bir sesle. “Başkomiserle iş birliği yapmanız sizin için en iyisi olur.”
İçeri ağır bir sessizlik çöktü.
“Hadi itiraf et artık,” diye mırıldandı Armağan. Kollarını göğsünde birleştirmiş, pürdikkat sorgu odasındakileri izliyordu. “İtiraf et de kapansın şu dosya.”
Nil ona döndü. “Başkomiserim onu fena köşeye sıkıştırdı,” dedi. Sesinden hayranlığı anlaşılıyordu. “İtiraf etmekten başka çaresi yok.”
“Biraz aklı varsa itiraf eder. Cinayet silahının hangisi olduğunu da söyler.”
Sorgu odasından sesler yükselince, ikisi de susup dikkatini tekrar içeri verdi.
“Hakan borç batağındaydı,” diye anlatmaya başladı Yonca. “Ben işten çıkarıldıktan sonra maddi olarak daha fazla zorlanmaya başladık. Pek çok yere başvurmuştum ama henüz bir geri dönüş olmamıştı. Tek maaşla iki boğazı doyurmaya çalışmak zaten çok zorken bir de Hakan’ın ganyan ve alkol bağımlılığı vardı. Ganyanda iki kazansa hemen peşinden üç kaybederdi ve bu kısır döngü devam ederdi. Son zamanlarda çalışmadığım için beni evde kös kös oturmakla suçlamaya başlamıştı. Sanki keyfimden evdeymişim, iş aramıyormuşum gibi konuşması beni hem çok sinirlendirdi hem de çok üzdü. Kavgalarımızın sıklığı arttı, kırıcılık seviyesi de öyle. Bundan bir sene önce beraber aynı evde yaşamaya başlayan o heyecanlı çiftten çok uzaktık.” Yonca burada durup derin bir nefes aldı. “Cumartesi çok geç saate kadar ayaktaydı. Yüksek sesle televizyon izliyordu, bir yandan da içiyordu tabii. Salona gidip sesini kısmasını, saatin çok geç olduğunu söyledim. Beni tersledi, yatıp zıbarmamı söyledi. Son zamanlarda bambaşka bir adama dönüşmüştü. O saatte onunla uğraşamayacağım için bir şey söylemeden odaya döndüm, kapıyı kapatıp uyudum. Pazar günü izinliydi ama onunla evde kalmak istemediğim için alışveriş yapmaya dışarı çıkmıştım. O gün pek konuşmadık. Pazartesi olduğunda akşam işten eve şeytan gibi geldi. Beraber yemek yedik, sonra televizyonu açıp futbol programı izlemeye ve içmeye başladı. Yine gidip bira aldığı için delirdim. Tartışmaya başladık. Ona paranın suyunu çektiğini, çok kötü durumda olduğumuzu ve alkolle ganyana olan düşkünlüğünün bizi iyice çıkmaza sürüklediğini söyledim. Bencil herifin tekiydi, günü çıkarma derdindeydi ve o aptal bağımlılıklarından başka hiçbir şey umurunda değildi. Bunları ona söylediğimde bana çok kötü bir cevap verdi. Bardağı taşıran son damla oydu.”
“Ne söyledi?” diye sordu Başkomiser. Ses tonu az önceye göre daha sakin hatta yumuşaktı.
“Borçsa borç lan, hepsi benim borcum. Seni satarak mı ödüyorum sanki,diye cevap verdi. İş artık namusuma laf uzatmaya kadar gelmişti. Bu cümlesiyle benim için her şey bitti.”
“Sonra?”
Yonca tekrardan avukatına baktığında Özkan başını sallayarak ona devam etmesini söyledi.
“Böyle söyledikten sonra bir hışım evden çıktı,” diye sürdürdü sözlerini Yonca. “Beni aşağılayıp öylece çekip gidemezdi. Kan beynime sıçramıştı. Bu iğrençliğe bir saniye bile katlanamazdım. Ben de peşinden gittim ama öncesinde mutfaktan bir bıçak aldım. Giriş katta ona yetiştim. Bıçağı sırtına sapladığımda yere yığılmasını bekliyordum ama o hâlde bana döndü. Panik yaptım. Bıçağı tekrar ona doğru salladım. Sesi bile çıkmadı, bir anda yere yığıldı. Deli gibi kanıyordu. Onu orada bırakıp hızlıca eve geri çıktım. Kanının ellerime bulaştığını biliyordum. Ellerimi yıkadıktan hemen sonra kapıyı da sildim ama o panikle düzgün silememişim ki kanı buldunuz.”
“Bıçağı ne yaptın?” diye sordu Başkomiser. “Evdekilerden biri mi?”
“Siyah saplı büyük bıçak. Yıkayıp yerine geri koydum,” dedi Yonca. Yanaklarından aşağı birkaç damla düştü. “Namusuma laf etmese, bana bel altı vurmasa böyle olmazdı. Valizimi alıp o evden çıkar giderdim ama o cümleden sonra sakin kalamadım. Beni buna o mecbur bıraktı. Bir boka yaramayan, aşağılık herifin tekiydi.”
“Valizini alıp o evden çıkabilirdin Yonca. Böyle bir seçeneğin her zaman vardı. Onu öldürmek zorunda değildin.”
“Belki de haklısınız ama pişmanlık duymuyorum.”
Başkomiser dosyayı alıp ayağa kalktı. “İş birliğin için teşekkür ederim,” dedi. Avukata bakıp ona bir baş selamı verdi. “İşlemlerin ardından savcılığa sevk edeceğiz.”
Hasan sorgu odasından çıkarken Armağan’la Nil birbirine döndü.
“Ve bu iş burada biter,” dedi Armağan. “Bizimle ilk dosyanda gayet iyi iş çıkardın Nil. Tebrik ederim.”
“Sağ olun Komiserim,” dedi Nil gülümseyerek. “Ekip olarak hepimiz çok iyi iş çıkardık.”
Başkomiser gözlem odasına girince ona dikkat kesildiler.
“Armağan laboratuvara söyle de ilk olarak siyah saplı büyük bıçağı incelesinler,” dedi Hasan içeri girer girmez. Masada oturan Yonca’ya baktı. “Bir anlık öfkeyle kararan iki hayat. Hakan bu kişilikle çok uzun yaşamazdı zaten ama Yonca’ya yazık olmuş. Öfkesine yenik düşmenin bedelini ödeyecek.” Dosyayı Nil’e uzattı. “Ben savcıyla konuşup haber vereceğim. Mervan hakkında gözaltı kararının sonlandırılmasını isteyeceğim. Nil sen takibini yaparsın.”
“Başüstüne amirim,” dedi Nil. “Ben ilgilenirim.”
***
Günün ilerleyen saatlerinde kriminal laboratuvarından yeni bir rapor geldi. Rapora göre Yonca’nın söylediği siyah saplı büyük bıçağın sap kısmının bıçakla birleştiği kısımda Hakan’a ait DNA bulunmuştu. Bu rapor da kapıdaki kan lekesinin sonuçlarıyla beraber dava dosyasına eklendi. Aynı dakikalarda savcılıktan Mervan’ın serbest bırakılmasına dair talimat geldi. Haberi alan Nil nezarethaneye indi.
“İyi çalışmalar,” dedi oradaki meslektaşına. “Mervan Karaca için serbest bırakılma kararı gelmiş sanırım?”
“Sağ olun amirim,” dedi ayağa kalkan polis memuru. “Evet, az önce bilgi geldi. Ben de tam onu çıkaracaktım.”
“Beraber gidelim.”
Nil yanındaki polis memuru ile beraber parmaklıkların olduğu kısma ilerledi. Onların geldiğini gören Mervan ayağa kalktı. Polis memuru anahtarla kapıyı açarken metal sesi içeride yankılandı.
“Serbestsin,” dedi onun iki adım arkasında duran Nil. “Eşyalarını alıp imza attıktan sonra çıkabilirsin.”
“Serbest miyim?” dedi Mervan şaşırarak. “Katili buldunuz mu?”
“Bulduk.”
“Kimmiş?”
Nil bir süre sessiz kaldı. “Biraz düşünürsen bence anlarsın.”
Mervan’ın yüzüne bir şok ifadesi yayıldı. Kalın kaşları yukarı kalktı, normalde çekik olan gözleri bir anda kocaman açıldı. “Yonca…” diye mırıldandı. “O yapmış değil mi? Yazık olmuş, çok yazık. O şerefsizi aylar önce terk etmesi gerekirdi ama sabretmeyi seçti. Ta ki sabrı tükenene ve ikisini de tüketene kadar.”
“Hayat seçimlerden ibarettir,” dedi Nil. Sağ omzunu yavaşça kaldırıp indirdi. “Bu da Yonca’nın seçimi. Şimdi de bedelini ödeyecek.”
Mervan parmaklıkların arkasından çıkıp komiser yardımcısının karşısında dikildi. “Kaçıp sizi uğraştırdığım için tekrar özür dilerim,” dedi mahcup bir sesle. “Sizi bir anda öyle karşımda görünce ödüm koptu. Size vurmak gibi bir niyetim de asla yoktu. Belki inanmazsınız ama ben yine de söylemek istedim.”
Nil yavaşça başını salladı. “Ufak prosedürleri hallettikten sonra çıkabilirsin,” dedi. “Arkadaşlar sana yardımcı olur.”
“Sağ olun.”
Nil onu cevapsız bırakırken polis memuruna ufak bir baş selamı verdi ve nezaretten çıktı. Arkasından kapanan demir kapının sesi ıssız koridorda yankılandı. Derin bir nefes alıp koridorda yürümeye başladığında telefonundan saate baktı. Saatler 17’yi çoktan geçmişti.
Asansörle dördüncü kata çıkıp ofise ilerledi. İçeri girdiğinde dikkatini çeken ilk şey masasının üstündeki çiçek oldu. Şaşırıp olduğu yerde durduğu esnada kendi masasında oturan Armağan’la göz göze geldi.
“Mervan çıktı mı?” diye sordu Armağan.
“Evet,” diye onayladı Nil. “Prosedürleri hallettikten sonra gider. Bir memuru görevlendirdim Komiserim.”
“Emeğine sağlık.”
Nil masasına ilerleyip saksının içindeki beyaz orkidelere baktı. Saksıya yapıştırılan notun zarfını açarken Armağan’ın bakışları üstündeydi.
Yeni görev yerinde başarılar dilerim Nil Timsahım. Bursa’da da harika işler başaracağından eminim. Seni çok seviyorum ve seninle gurur duyuyorum. -Nihat
Nil’in dudakları önce yukarı kıvrıldı, sonra içten bir gülüş tüm yüzünü sardı ve beyaz dişleri inci gibi yüzünü süsledi. İçi bir anda sıcacık olmuştu.
Merak dolu bakışlarla onu izleyen ve neler olduğunu anlamaya çalışan Armağan ise adım sesiyle bakışlarını Nil’den alıp Hasan’ın odasına çevirdi. Başkomiser odasından çıkıp Nil’e baktı.
“Ağabeyinden mi?” diye sordu gülümseyerek.
“Evet amirim,” dedi Nil başını kaldırıp ona bakarak. “Böyle şeyleri hiç atlamaz.”
“İnce ruhlu bir adam olduğuna hiç şüphe yok. Çok güzel düşünmüş.”
Hasan’ın cümlesi Armağan’ın kafasında bir şimşek gibi çakmış ve karanlıkta kalan tarafları aydınlatmıştı. Demek çiçekler ağabeyindendi. Bunu bilmenin onu rahatlattığını hissetti ama bu sadece merakı giderildiği için oluşan bir rahatlama değildi. Çiçeklerin kimden geldiğini öğrendiği için de rahatlamıştı.
“Dosyayı kapatmamızın üzerine çok güzel denk geldi,” dedi Nil. Saksıyı bilgisayarının yanına çekip bir orkidenin yapraklarını okşadı. “Sanki hissetmiş gibi.”
“Belki de hissetmiştir,” dedi Hasan ona doğru birkaç adım atıp. “Ekibe bir kadın katıldığı daha ilk günlerden belli oldu. Bu ofis inşa edildiğinden bu yana muhtemelen ilk defa çiçek görüyordur.”
Nil güldüğünde Hasan ona katıldı, Armağan’sa gülümseyerek onlara bakıyordu.
“Kadınlar olarak elimizin değdiği her yere ruh katmak doğamızda var,” dedi Nil. “Hem Cinayet Bürodaki tek kadın polis olarak varlığım da belli olmalı bence amirim, değil mi?”
“Kesinlikle,” dedi Hasan başını sallayarak. “Birlikte ilk dosyamızı da kapattığımıza göre bunu kutlamak için yemek yemeye çıkabiliriz. Nil sendeki ışığı görür görmez fark etmiştim ama fark ettiğimden bile çok daha büyük bir potansiyelin var. Çok iyi iş çıkardın. Tebrik ederim.”
“Teşekkür ederim amirim, sağ olun. Göğsümü kabarttınız.”
“Gerçekleri söylüyorum. Birlikte çözeceğimiz daha çok vaka var. Öyle değil mi Armağan?”
“Kesinlikle Başkomiserim,” dedi Armağan. Ayağa kalkıp uzunca dikildi. Keskin bakışlarını Nil’e çevirdi. “Gerçekten de çok iyi iş çıkardın. Sayende katile çok kısa sürede ulaştık.”
“Estağfurullah Komiserim,” dedi Nil. Ellerini önünde birleştirdi. “Ekip olarak hepimiz çok iyiydik. Başkomiserim özellikle sorguda muazzamdınız. Benim için bir ders gibiydi.”
“Burada hepimiz birbirimizden çok şey öğreniriz derken ciddiydim,” diyen Hasan onun omzuna dokundu. Nil onun temas etmeyi seven bir yapısı olduğunu fark etmişti ama Hasan o kadar babacan bir adamdı ki bundan rahatsız olmuyordu. Bunun onun kişiliğinin bir parçası olduğunu anlamıştı. “Şimdi söyle bakalım: İskender mi yoksa pideli köfte mi yemek istersin?”
“Bursa lezzetlerinden devam ediyoruz demek? Şöyle güzel bir yerde İskender’e asla hayır demem amirim.”
“O zaman seni güzel bir İskenderciye götürelim,” diyen Hasan, Armağan’a baktı. “Sen de yersin değil mi?”
“Bu da soru mu şimdi amirim?” dedi Armağan. Masanın arkasından çıkıp onların karşısına geçmişti. “Benim İskender’e hayır dediğimi ne zaman gördünüz? Elbette yerim. Hatta üstüne şöyle kaymaklı Kemalpaşa tatlısı da söyler, Nil’e Bursa’da olduğunu buram buram hissettiririz.”
“Ağzımın suları aktı. Hadi gidelim.”
Hasan ofisten çıkan ilk kişi oldu. Yardımcıları ise hemen arkasındaydı. Kapıya yaklaştıklarında Armağan yavaşlayıp Nil’e öncelik verdi. Nil ona gülümseyip kapıdan geçti. İki saniye sonra yan yana yürüyorlardı.
“Daha önce İskender yedin mi?” diye sordu Armağan.
“Yedim,” diye onayladı Nil. “Birkaç sene önce Bursa’yı ziyaret ettiğimde yemiştim.”
“Senin gözünde muhtemelen bir Cağ kebabı etmez ama İskender kebabı da çok güzeldir.”
“Erzurumluyum diye mi?” dedi Nil gülerek. “Evet, Cağ kebabını severim ama holiganı da değilim.”
“Arabasının plakası 25 olan birinden iddialı bir cümle,” diyen Armağan ona kaşlarını kaldırıp anlamlı bir bakış attı. “Çok inandırıcı gelmedi.”
Nil başını geriye yaslayıp kahkaha attı. “Göründüğü gibi değil, açıklayabilirim,” dedi o da işi şakaya vurarak. “Arabayı Bursa’ya taşınmadan iki hafta önce memleketten aldım. Taşınma sürecinde de plakayı değiştirme fırsatım olmadı.”
“Yani bunun memleketine olan sevginle bir alakası yok?”
“İlk günden gözünüzde memleket sevdalısı bir Erzurumlu oldum değil mi? Emniyete gelmeden önce Karslı olduğunuzu bilseydim ilk işim o plakayı değiştirmek olurdu.”
“Artık çok geç,” dedi Armağan gülerek. “Bir kere dilime düştün.”
Nil onun yüzüne gülümseyerek baktı. Armağan’ın gülünce kısılan iri gözleri, şişen elmacık kemikleri, beyaz dişleri onun yüzündeki sertliği alıp götürüyor; genç adama son derece sempatik bir hava katıyordu. Nil ondan etkilendiğini ilk kez şimdi anladı. Armağan’ın yerine göre hem sert bir komiser olmasından hem de şimdi olduğu gibi şakacı bir ekip arkadaşına dönüşmesinden hoşlanmıştı.
“O hâlde kaderime razı geleceğim,” dedi Nil. Bu durumdan şikayetçi değildi. “Ne derler bilirsiniz: Başa gelen çekilir.”
Binadan çıktıklarında onları sıcak bir mayıs akşamüstü havası karşıladı. Güneş öğlen olduğu kadar tepede değildi, ışığının rengi de beyazdan sarıya dönmeye başlamıştı ve yeşerip çiçek açan ağaçlarla bir araya gelince hayatı daha yaşanılır hissettiriyordu.
“Benim arabamla gidelim,” dedi Hasan. “Sen sürersin Armağan.”
“Başüstüne amirim.”
Armağan mavi Volkswagen marka arabada şoför koltuğuna otururken Hasan ön koltuğa, Nil de arka koltuğa geçti. Armağan yola koyulmadan önce cep telefonunu araca bağlayıp müzik dinlediği uygulamayı açtı. Favoriye attığı şarkılarının arasında gezindi. Çok severek dinlediği şarkılardan biri gözüne çarpınca onu açmaya karar verdi. Dosyayı kapattıkları için keyfi yerindeydi. Bu hareketli şarkı onlara yolda eşlik etmek için güzel bir seçimdi.
Arka koltukta oturan Nil şarkının girişini duyar duymaz şarkıyı tanıdı. Genç kadın memnun bir ifadeyle gülümsedi.
Armağan’ın açtığı şarkı KISS grubunun yetmişlerin sonunda çıkardığı albümündeki efsanevi hiti I Was Made For Loving You idi.
Şarkının sesini biraz açan Armağan telefonu tutacağa sabitledi. Aracı geri vitese alıp park ettiği dar yerden büyük bir ustalıkla çıkardı. Sadece saniyeler sonra emniyetin bahçesinden ayrılmış, ana caddede Osmangazi tarafına doğru ilerliyorlardı.
Solist parçaya girdiğinde ona dudaklarını oynatarak eşlik eden iki kişi vardı. Bakışları dikiz aynasında birleştiğinde ikisi de sustu ama Paul Stanley’in muhteşem sesi hoparlörden yükselmeye devam etti.
“Seni sevmek için yaratıldım bebeğim,” diyordu tutkuyla. “Ve sen de beni sevmek için yaratıldın.”
Aynı anda bakışlarını kaçırdıklarında kalplerinin ritmi çoktan hızlanmıştı. Sessiz ama son derece derin olan nefeslerini aynı anda aldılar. Camdan dışarı odaklanan bakışları aynı manzarayı gördü.
Ve aynı anda yukarı kıvrılan dudaklarında, filizlenecek bir aşkın izi vardı.
SON

🙏👏
BeğenLiked by 1 kişi