Bir odanın içinde dururken aynı davetsiz misafir kapıyı çalmaya devam ediyor. Odanın içinde büyük bir kalabalığın ya da tek bir kişinin olması hiç fark etmiyor; aynı davetsiz misafir bir anda çıkageliyor ve varlığının uğursuz hissinin laneti odadaki havayı zehirliyor. Burnumuzdan içeri çektiğimiz nefesteki o zehir önce akciğerlerimize yapışıp hızla büyüyor, sonra kalbimizi işgal edip her yerine nüfuz ediyor ve en sonunda kana karışarak tüm vücudumuza yayılıyor. Damarların içinde taşıdığımız kırmızı renkteki hayati sıvı bu zehirle beraber zift karası bir renk alıyor ve geçtiği her yeri siyaha boyuyor. Bir odada ya tek başımıza ya da bir kalabalığın içinde otururken bizi karanlığa boğan bu zehirli davetsiz misafirin bir adı var: Yalnızlık.
Yalnızlık daha kapının önündeyken her yeri sarıyor ve bizi bir anda bulunduğumuz odadan soyutluyor. Bu duygu kapıyı çaldığında sonuç her zaman olumsuz oluyor ama yalnızlık eğer bir kalabalığın içindeyken gelmişse getirdiği hüzün daha derin oluyor. Bir kalabalığın içindeyken hissedilen yalnızlık duygusu tek başınayken hissedilen yalnızlık duygusundan daha zehirli ve kapıyı çaldığında o kalabalığa bir gülle gibi çarpıyor. İnsanlar gülüyor, insanlar eğleniyor, insanlar şakalaşıyor, insanlar konuşuyor ama aslında hepsi birer yabancıdan ve o zehirli duygunun tohumlarından fazlası değiller. O tohum büyüdüğünde dalları tüm vücudumuzu ve ruhumuzu sarıp dikenlerini bize batırıyor. Acı yalnızlığın en kadim dostu ve onun gittiği her yerde ona eşlik ediyor, yani yalnızlık geldiğinde kadim dostu olan acı da çok geçmeden tüm benliğimizi ele geçirip yara izlerini üzerimizde bırakmaya başlıyor. İnsan bir köşede bu duygular tarafından zehirlenirken etrafta olan kalabalık onu fark etmiyor çünkü yalnızlığın insanı soyutlamak gibi bir özelliği de var. Onu hissetmeye başladığımız an bulunduğumuz odadan soyutlanıyor ve bir anda görünmez oluyoruz. “Gerçek yalnızlık da bu değil mi zaten?” diye düşünüyorum bazen: Görünmez olmak? Ne yaparsan yap görülmemek, duyulmamak, anlaşılmamak. Bunlar yalnızlığın yan etkileri mi yoksa ona sebep olan etmenler mi? Buna net bir cevap vermek zor ama sanırım ikisi de. Tüm bunlar hem neden hem de sonuç. Belki de yalnızlığın kısır bir döngüye dönüşmesinin ve o kapıyı durmadan çalmasının ana etmeni de bu: Nedenleri de sonuçları da aynı. Görülmüyoruz, duyulmuyoruz, anlaşılmıyoruz ve yalnızlık kapıyı çalıyor; yalnızlık kapıyı çalıyor ve görülmüyoruz, duyulmuyoruz, anlaşılmıyoruz. Bu kısır döngü bir akıntıya kapılıp sürüklenmeye de benziyor; akıntıya kapıldığımızda içinde sürüklenmekten başka çaremiz kalmıyor ve hızla yolun sonundaki şelaleye doğru ilerliyoruz, şelaleden aşağı düştüğümüzde her şey sona erdi sansak da yeniden sürüklenmeye başlıyor ve bir sonraki şelaleye doğru hızla yol alıyoruz. Bu devam ediyor, hem de hiç durmadan, bir an bile. Bir süre sonra akıntıda sürüklenmek bizim için sıradan bir şeye dönüşüyor, buna alışıyor ve bunu kabulleniyoruz, ta ki yolun sonuna gelip şelaleyi görene kadar. İşte şelaleyi gördüğümüz an yalnızlığın kapıyı çaldığı an oluyor ve o yıkıcı düşüş başlıyor. Sürüklenirken kafamızı suyun üstünde tutmaya alışsak da aşağı düşerken suların altında kalıyor, nefes alamıyor ve boğuluyoruz. Yalnızlığın bedenimizde meydana getirdiği ilk şey de bu: Boğulur gibi hissetmek. Onun zehirli kokusunu soluduğumuz ilk an ve o şelaleden düşmeye başladığımız an boğulmaya başlıyoruz ama tam da ciğerlerimizdeki oksijen biterken düşüş tamamlanıyor ve yeniden su yüzeyine çıkıyoruz. O zaman da yalnızlığın kadim dostu olan acı, hiç olmadığı kadar çok hissediliyor ve başta ciğerlerimiz olmak üzere her zerremizi yakıyor.
Görülmemek, duyulmamak ve anlaşılmamak bu davetsiz misafirin kapımızı çalmasının nedenleri ama tüm nedenler bu üçüyle sınırlı değil. Bu üç neden yalnızlığın tohumları ama bu tohumlardan diplere yayılan köklerin sayısı bunlardan çok daha fazla. Sanıyorum ki sevgisizlik bunların başını çekiyor fakat bahsettiğim başkalarının sevgisi değil, öz sevgi. İnsan kendisini gerçekten sevemediği zaman kendisini sevgiye layık görmüyor, insanların kendisini sevdiğine de inanamıyor ve bu yalnızlık hissine neden oluyor. Sevildiğine, değer gördüğüne inanmayan insan bu zehirli duygunun esiri oluyor. Bir diğer neden güvensizlik. İnsanlara güvenememek, onlara inanamamak insanı yine bu duyguyla karşı karşıya getiriyor. Fırtınanın ortasında karşımıza sığınaklar çıksa da dalgalarla boğuşmak o sığınağa saklanmaktan daha güvenli geliyor çünkü en azından o fırtınanın ortasında bizi neyin beklediğini, başımıza nelerin gelebileceğini biliyoruz. Bir başka neden kötü tecrübeler. Geçmişte yaşadığımız kötü olayların gölgesi bugünlerimizin üstüne düştüğünde, en iyi anlarda bile o kötü anları aklımıza getirip bunun sonunun da aynı olacağını sanıyoruz ve kendimizi korumak için gölgelerin arasına saklanıp bazen de bizi biz yalnızlığın dikenli kollarının arasına atıyoruz. Acı çekmeyi aynı hatayı tekrarlamaktan daha uygun buluyoruz çünkü tecrübenin bize öğrettiği şey tam olarak bu: Bir daha aynı hatayı tekrarlamamak. Bir diğer neden daha var ki bence bu en kötüsü: Yalnızlığın artık arkadaşımız olması. Gerçek bir yalnızlığı sahte bir kalabalığa tercih ettiğimiz bir an geliyor ve bu an geldiğinde kapımızı çalacak tek şey de yalnızlık oluyor. Onun zehrine rağmen, yanında getirdiği kadim dostu acıya rağmen, benliğimizde bıraktığı tüm kötü hislere rağmen onu arkadaşımız olarak görüyoruz çünkü onun kalabalığın aksine gerçek olduğunu biliyoruz.
Yalnızlıktan kurtulmak, kendimizi yalnız olmadığımıza inandırmak ve yalnız hissetmemek elbette mümkün ama bunlara ulaşmak için kat etmemiz gereken yol da en az yalnızlık kadar engebeli ve zorlu. En ufak şey, söylenen küçücük bir cümle, evrende toz tanesi kadar yer kaplamayan bir his bu davetsiz misafiri kapımıza getiriyor ve o an bu ufacık şey devasa bir boyuta ulaşarak her yeri kaplıyor. Durum böyle olunca sürekli başa sarmak ve aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamak kaçınılmaz oluyor; doğal olarak da yoruluyoruz, umudumuzu kaybediyoruz ve kendimizi asla başaramayacağımıza inandırıyoruz ki her seferinde yalnızlığı kapımızın önünde, zili çalarken bulurken böyle düşünmekte haksız da değiliz. Yalnızlık bütün uğursuzluğuyla, zehriyle, arkasında kadim dostu olan acıyla kapının önüne geliyor, zile basıyor ve daha bu anda şelaleden aşağı düşmeye, boğulmaya, acı çekmeye ve zehirlenmeye başlıyoruz. Odada ister yalnız isterse bir kalabalık içinde olalım; ayağa kalkıp kapıya ilerliyoruz, kapıyı açıyoruz, varlığı çoktan her yeri ele geçirmiş bu davetsiz misafiri içeri alıyoruz ve onu en iyi şekilde ağırlayıp yolcu ediyoruz, ta ki kapımıza tekrar gelene ve zili tekrar çalana kadar.
Uzun süre bir aradan sonra; en uygun noktaları gözönüne çıkarıp, bu noktaları en yerinde betimlemelerle okura hissettiren kaliteli bir yazı olmuş. Eline sağlık.
BeğenLiked by 1 kişi
Derinden hissederek yazdığım bu denemenin okuyucuda da aynı etkiyi bıraktığını duymak çok özel. Uzun bir aradan sonra bile desteğini esirgemediğin ve kıymetli yorumlarını paylaştığın için teşekkür ederim!
BeğenLiked by 1 kişi
Her zaman 🤍
BeğenLiked by 1 kişi
En kötüsü de yalnızlığının ayırdında olmak, panzehiri olmayan bir kısır döngü. Belki acıyı bir süreliğine geçiştirebilen bir ağrı kesici olarak, yalnızlığının ayırdında olmayan dostlarla zaman geçirmek olabilir..:)) sosyal faaliyetler, o zamanda kalabalık içindeki yalnızlık duygusu yine bi yerlerde geziniyor olacak..yok ben bulamadım..hayat birazda kendimizi oyalama sanatı heralde diyerek,deneme yazınızın çok etkileyici olduğunu söylemeliyim..
BeğenLiked by 1 kişi
Fikirlerinize katılıyor ve çok teşekkür ediyorum.
BeğenLiked by 1 kişi