Yaşamamış Ruhlar Morgu

Ölüm döşeği çivili bir yatakta çıplak yatmak demekti.

Hayatının son anının nasıl olacağını hiç düşündün mü? Ölüm kapıyı çaldığında onu nasıl karşılayacağını, takvim yapraklarının hangi günü göstereceğini, akreple yelkovanın saatin üzerinde hangi pozisyonda duracağını, o an ne yapıyor olacağını, ne yapmıyor olacağını ve tüm bunların sana nasıl hissettireceği hakkında düşüncelere sahip oldun mu? 

Ölümle göz göze geldiğinde ne hissedeceksin?

Yaşadığın, yaşamadığın; yaşayamadığın ve yaşayamayacağın her şey, tanıdığın tüm insanlar, bulunduğun tüm ortamlar, hissettiğin tüm duygular o an orada seninle olacak.

Ölümün ilk hedefi de onlar: Hatıralar.

Ölümle göz göze geldiğinde yapayalnız hissedecek ve çok geçmeden yapayalnız kalacaksın. Sahip olduğun her şeyi elinden almak için orada. 

Bunlar onunla göz göze geldiğimde fark ettiğim gerçekler. Ölüm bir dipsiz kuyu ve ben onun gözlerine uzun uzun baktım.

Orada benim için hiçbir şey yoktu.

Orada kimse için hiçbir şey yok.

Ölüm döşeğinde, o çivili yatağın üzerinde yatmış olanlar o karanlıkla göz göze gelenler ve gördükleri hiçlik karşısında dehşete düşenlerdir. Ölümün manzarası sonsuz bir karanlık ve baştan sona hiçlikten oluşuyor. 

Bu manzaraya kendi isteğinle bakmayı hiç istedin mi? Peki ya kendini öldürmeye karar verdiğinde vücudunun sana ihanet ederek seni hayatta tutmak için verdiği mücadeleye hiç tanık oldun mu?

Artık nefes almasını istemediğin akciğerlerinin onları hayatta tutacak ufacık bir oksijen için yakarışını, bundan sonra atmamasını arzu ettiğin kalbinin tek bir damla temiz kan için yalvarmasını, beyninin seni hayatta tutmak için vücuduna gönderdiği sinyalleri hiç hissettin mi?

En kötüsüyse hayatına son vermek istemeni sağlayan hatıraların bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçtiğine hiç şahit oldun mu?

Tüm eylemler, tüm acılar, tüm travmalar, tüm hisler ve geçmişin tüm hayaletleri oradaydı.

Ölümden daha korkunçlardı.

Ölüm hiçlik demekti ama geçmiş her bir anıyla vardı, yaşıyordu. Onu ölümden güçlü kılan da buydu.

Daha güçlü.

Daha korkunç.

Daha acımasız.

Daha dayanılmaz.

Hissetmek mutlu olunduğunda insana verilmiş en büyük armağandı ama konu acıyı hissetmeye geldiğinde işler tam tersine dönüyordu. Söz konusu acı olduğunda hissetmek bir işkenceydi.

İşkence artık dayanamayacağı bir noktaya ulaştığında insan kendini ölümün huzurlu kollarına bırakmayı her şeyden çok istiyordu. Amansız bir hastalığa yakalanan insanlar çektikleri o kadar acıdan sonra öldüğünde herkes ölümün bir kurtuluş olduğunu söylüyor, “Öldü de kurtuldu,” diyor ve o kişilerin nihayet huzura erdiğini düşünüyordu.

Bazıları içinse o amansız hastalık hayatın ta kendisiydi.

Yaşamın bir hastalık olduğunu düşünenler ölüme şifa gözüyle bakardı. O karanlık kuyuya bakmak anılarla dolu bir hayata bakmaktan daha kolay gelirdi çünkü o karanlık kuyuda hiçbir şey yoktu, hayatın aksine.

Yerde hareketsiz yatarken, baktığın hiçbir şeyi göremezken, yaşamın bedenini terk ettiğini hissederken, vücudunun onu tutmak için her şeyi denemesini ama bu süreçte geçen her saniyenin aleyhine işlediğini bilirken ve o dipsiz kuyuyla uzun uzun bakışırken düşünecek fazlaca zamanın olacak. Neler yaşadığını, yaşadığın şeylerin sana neler hissettirdiğini; tanıdığın tüm insanları, tanıdığını sandığın tüm yabancıları fazlasıyla düşüneceksin. Hepsi o an yanında olacaklar. Sen ölüm döşeğindeyken onlar oldukça kanlı canlı bir şekilde yanında dikiliyor olacak. O an hayaletin geçmiş değil de sen olduğunu fark edeceksin. Anlayacaksın ki bunca zamandır içinde taşıdığın, kendinle beraber her yere götürdüğün o hayalete dönüşmüşsün. Bu farkındalık yaşadığın her şeyden daha çarpıcı olacak. Baştan ayağa geçmişe bulanan benliğinin yaşadığın her anı da lekelediğini anlayacak, dünün izlerini tüm yarınlarına bulaştırdığını göreceksin.

Peki ya pişman olacak mısın? Bu farkındalık sana her şeyi değiştirebileceğini mi düşündürtecek yoksa yaşaman gereken her şeyi yaşadığını düşünüp bunun bir an önce son bulmasını mı dileyeceksin?

Bu sorunun cevabını o ölüm döşeğinde yatmadan alamayacaksın ama düşünmeye şimdiden başlayabilirsin.

Benim o döşeğe yatmadan önce bunu fark etme şansım olmamıştı.

Gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçen hatıraların son karesi de gittiğinde geride hiçbir şey kalmayacak. Sadece sen kalacaksın. Hatıraları onu terk etmiş, içini bomboş bırakmış ve üzerinde yattığı çivilerin vücuduna battığını dahi hissedemeyecek kadar hissizleşmiş sen. Ölümün gözlerine o kadar uzun bakmış olacaksın ki artık o karanlık gibi boş duruma geleceksin. O son anda ne pişmanlık ne de istediğini almanın verdiği tatminlik var. Sadece koca bir boşluk, bir hiçlik.

O dipsiz kuyunun içine düşeceğimi hissettiğim an tamamen teslim olmuştum. Bunu isteyip istemememin, buna benim sebep olup olmadığımın artık hiçbir önemi yoktu; tek gerçeklik o kuyunun içine doğru yol aldığımdı ve bu gerçekliği kabul etmiştim. Her yer karanlığa gömüldüğünde sona ulaştığımı düşündüm.

Bir anlığına gerçekten de ulaşmıştım.

Ölümün buzdan elleri boğazımı kavradığında benim de buza dönüşmem an meselesiydi fakat çok daha güçlü bir şey tarafından geri çekildim.

Geçmiş.

Geri dönmüştü.

O çivili yataktan yaşamın sert zeminine düştüğümde geçmiş yeniden benimleydi. Bedenimdeki ve ruhumdaki tüm açık yaralar ve yara izleriyle yerde yatarken gözlerim dipsiz kuyudan farklı bir şeyi görüyordu. Herkesin gördüğü şeyi.

Hayatın ta kendisini.

Ölüm bir gün mutlaka kazanacak ama o gün bugün değil.

-S.E.

2 Yorum

  1. Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı Anonim dedi ki:

    Bazen o kadar tuhaf ki yaşama o kadar tutuluyoruz o kadar odaklanıyoruz hatta yaşam bizim için nefes almak kadar doğal bir refleks olarak görüyoruz ki ölümü hiç düşünmüyoruz. Bu gerçekten düşünmemiz gerek bir şey. Çünkü aslında ölmek de nefes kadar doğal bir refleks. Sadece artık alamıyorsun. Ben de sorguladım.. Sorgulattı bu roman kahramanı.. Sorgulattın.. Sonunun o dipsiz karanlık kuyunun gökyüzüne bakan kısmına doğru yol alması bana hayat için de umut verdi. ELİNE, KALEMİNE, YÜREĞİNE SAĞLIK<3

    Liked by 1 kişi

    1. “Hepimiz bataklıkta yaşıyoruz ama bazılarımız yıldızlara bakıyor.” demiş Oscar Wilde. Bataklığın içinden yıldızlara bakan bir kahramanın gözünden satırlar bunlar, bataklığı da yıldızları da gösterebildiysem ve en önemlisi hissettirebildiysem ne mutlu bana. Çok çok teşekkür ederim!

      Liked by 1 kişi

Yorum bırakın