İKİNCİ | 1: Koltuktaki Kadın

Bu romandaki tüm kişi, kurum ve kuruluşlar tamamen hayal ürünüdür. Cinayet, intihar, çocuk istismarı gibi rahatsız edici ve tetikleyici unsurlar içerir. Yetişkin okurlar içindir.

Biricik dostum Özlem için

Loş sarı ışıklarla aydınlatılan salonda romantik bir hava yakalanmıştı. Asma tavanın kenarlarına yerleştirilmiş şerit aydınlatmadan yükselen ışığın tonu odadaki eşyaların rengini ısıtırken gölgelerini de gerçek boyutlarından daha büyük bir şekilde duvarlara yansıtıyordu. Televizyon açıktı, onun ekranının ışığı da ortadaki sehpanın üstüne düşüyor, kısık sesi de odanın tamamen sessizliğe gömülmesini engelliyordu. Bir yarışma programı açıktı, ev sahibinin akşamları denk geldikçe izlediği bir program bu akşam da ekranda oynuyordu.

“Ben çayları getireyim,” deyip ayağa kalktı Cenk. “Hemen dönerim.”

Genç adam salondan ayrılırken koltukta oturan kadın onu seyretti. Cenk’in üstünde krem rengi triko bir kazakla rengi ağartılmış mavi bir kot vardı. Saçlarını özenle şekillendirmiş, sakal tıraşını da yine özenle yapmıştı. Genç adam bu akşamki randevusu için epey hazırlanmıştı.

“Gerçekten mi?” dedi bir ses. “Onunla mı takılıyorsun?”

Koltuktaki kadın kaskatı kesildi.

“Ne diyorsun?” diye sordu. “Ne varmış?”

Alaycı bir gülüş sesi duydu. “Yakışıklı desen değil, karizmatik desen değil, çekici desen hiç değil. Ne işin var bu adamla? Bir de kalkıp evine geldin, birazdan yatak odasına da geçersiniz artık.”

“Sus!” dedi kadın korkuyla. “Sus. Duyacak şimdi.”

Aynı alaycı gülüş sesini bir kez daha duyduğunda tüyleri ürperdi.

“Duyması ikiniz için de en iyisi olur, böylece bu saçmalığa bir son verebilirsiniz.”

“Hayır,” dedi kadın. Başını ellerinin arasına aldı. “Hayır. Sus, lütfen sus.”

“Gerçekleri duymak acıtıyor değil mi? Bunun bir saçmalık olduğunu sen de biliyorsun.”

“Saçmalık değil. Ondan hoşlanıyorum ve onun yanında mutluyum.”

Bu doğruydu. Genç kadın Cenk’ten hoşlanıyordu. Genç adamın kendisine karşı olan kibar tavırları, güler yüzü, anlayışı çok hoşuna gidiyordu. İnsan ilişkilerinde pek çok acı tecrübesi olmuş olsa da Cenk bunlardan biri değildi. İkili henüz yedi aydır tanışıyor olmasına rağmen aralarında gelişen bu ilişki genç kadını memnun ediyordu.

“Ve onun da senden hoşlandığını sanıyorsun?” dedi diğer ses. “Bu zamana kadar senden kim hoşlandı ki o hoşlansın? Sadece kendini kandırıyorsun. Çocuk gibisin.”

“Sus,” dedi koltukta oturan kadın. “Lütfen sus.”

Derin bir nefes almak için başını kaldırdığında odanın köşesinde duran tekli koltuk dikkatini çekti.

Oradaydı.

“Git buradan,” dedi kadın. “Beni yalnız bırak. Bizi yalnız bırak!”

Aynı saniyelerde Cenk mutfaktaydı. Söylediği gibi çayları bardaklara doldurmuş, yanına da kek dolu iki tabak hazırlamıştı. Hepsini tepsinin içine yerleştirdikten sonra mutfaktan çıktı ve koridorun diğer ucundaki salona yürüdü.

“Telefon mu geldi?” diye sordu içeri girdiğinde. “Akşam vakti önemli bir şey değildir umarım.”

Cenk tepsiyi ortadaki sehpanın üstüne bırakırken koltukta oturan kadın da bakışlarını yavaşça ona çevirdi. Genç adam onun yüzünü gördüğünde irkildi. Kadının yüzü aynıydı ama ifadesi bambaşka birine aitti sanki. Yüzündeki masumluk, duruluk gitmiş; onun yerine hırçın bakışların hükmettiği, yırtıcı bir hayvanın çehresini andıran bir sima gelmişti.

“Telefon mu?” diye sordu kadın kaşlarını kaldırarak. Sesinin kalın ve kadınsı bir tonu vardı. “Bu da nereden çıktı?”

Cenk onun yanına otururken üşüdüğünü hissetti. “Biriyle konuşuyordun,” dedi. “Telefon geldiğini düşündüm.”

Kadın tebessüm ederek sehpanın üstüne bırakılan tepsideki tabağa uzandı. Tabağın üstünde iki dilim kekle bir çatal vardı. Çatalı eline alıp kekten bir parça kopardı, onu ağzına attı ve hiç de acele etmeden çiğnemeye başladı. Onun bu tavrı Cenk’i iyice şaşırttı. Genç adam bir yabancıya bakıyor gibi hissediyordu, yanındaki bu kadın onun tanıdığı kadın değildi.

“Onu görmüyor musun?” diye sordu kadın.

“Kimi görmüyor muyum?” dedi Cenk şaşırarak.

“Onu,” diyen kadın çenesiyle köşedeki tekli koltuğu işaret etti. “Onunla konuşuyordum.”

Cenk başını çevirip köşedeki tekli koltuğa baktı. Oturdukları yere göre daha loş olan köşedeki koltuk orada öylece duruyordu. Genç adam irileşen gözlerini salonun içinde de gezdirdi. Hissettiği üşüme duygusu tüm benliğini ele geçirdi.

Odada ikisinden başka kimse yoktu.

Ne koltuğun üstünde ne de başka bir yerde biri vardı.

Yalnızlardı.

Hızlıca yanında oturan kadına döndüğü sırada vücuduna saplanan bir şey hissetti. Gözleri kocaman açılırken kadının kucağındaki tabağa bakacak fırsatı oldu. Çatal orada değildi.

“İkiniz de benim orada olduğumu düşündünüz,” dedi kadın buz gibi bir sesle. “Ama ben buradayım. Bir gölge değilim, gerçeğim.”

Kadın çatalı sapladığı yerden, Cenk’in boynundan çıkardığında genç adamın şah damarından fışkıran kan halının üzerine sıçradı. Koyu kıvamlı parlak kırmızı o sıvı, ölümün bu salonda bıraktığı ilk iz oldu.

***

Ertesi Gün

Nil gözlerini açtığında görüş alanına tanıdık tavan girdi. Gözlerini kırpıştırıp ayılmaya çalışırken elini de yatağın diğer tarafına attı ama hissettiği tek şey soğuk çarşaf oldu. Başını çevirerek yan tarafına baktı; yatakta yalnızdı, erkek arkadaşı çoktan kalkmıştı.

Bir dakika kadar yatakta yatıp kendine gelmeye çalıştıktan sonra yavaşça doğrulup gerindi. Gün doğmuştu fakat vaktin daha erken olduğu odaya giren ışığın tonundan ve miktarından belliydi. Kendi evinde ve tek başına olsa geri yatıp alarmı çalana kadar uyurdu fakat Armağan’ın evindeydi ve onunla beraberdi, bu yüzden yataktan kalktı. Evin içi serindi, ilk iş olarak üzerindeki Armağan’a ait pijama üstünü çıkarıp onun yerine yine Armağan’a ait bol bir kazak giydi. Altında iç çamaşırından başka bir şey yoktu, giyecek bir şeyler aramadan o şekilde odadan ayrıldı. Armağan’ın kendisine ses gelmesin ve uyanmasın diye kapattığı kapıyı açarken gülümsüyordu, burnuna çarpan omlet kokusuyla gülümsemesi genişledi.

Koridorun ucundaki mutfağa yürüdü ve aralık bırakılan kapısını iterek içeri girdi. Armağan ocağın başında patatesli omleti pişiriyordu. Nemli saçlarını doğal yollarla kurumaya bırakmıştı, üstüne de boğazlı gri bir kazakla siyah kot pantolonlarından birini giymişti. Kapının sesini duyunca başını Nil’in olduğu tarafa çevirdi.

“Günaydın,” diyen Nil ona doğru yürüdü. “Burnuma enfes kokular geliyor.”

Armağan onu süzdükten sonra gülümsedi. Onu kendi kıyafetlerinin içinde görmeyi seviyordu. “Günaydın,” diye karşılık verdi. “Patatesli omlet yaptım, taze çay demledim; salatalık ve domates doğradım, birkaç kahvaltılık çıkardım. Güzel bir kahvaltı yapalım istedim.”

Nil parmak uçlarında yükselip onun yanağına bir buse kondurdu. “Ellerine sağlık,” dedi. Bir dilim salatayı ağzına atmadan önce devam etti: “Armağan Şef’ten kahvaltı yemeyeli epey olmuştu. Özlemiştim.”

“Bu sabah arayı kapatıyoruz.”

Nil lokmasını yuttu. “Ben elimi yüzümü yıkayıp geliyorum o zaman. Merkezden telefon gelmeden keyifle kahvaltımızı yapalım.”

“Ben de omleti tabaklara koyup çayları dökerim.”

Birkaç dakika sonra ikili yemek masasındaydı. Nil omletten bir parça koparıp ağzına attığında omleti beğendiğini gösteren bir ses çıkardı.

“Çok güzel olmuş,” dedi dolu ağzıyla. “Ellerine sağlık.”

Armağan gülerek, “Afiyet olsun,” dedi. “Lokmanı yutmayı bekleyemediğine göre cidden beğenmişsin.”

Nil lokmasını yutup başını salladı. “Enfes olmuş. Keşke her sabah kahvaltıyı sen hazırlasan ve bundan yapsan.”

Armağan ona cevap vermeden önce buharı tüten çayından bir yudum aldı. “O zaman alışırdın ve bu kadar lezzetli gelmezdi,” dedi kendinden emin bir sesle. “Güzel şeyleri güzel yapan şeylerden biri de nadir olmalarıdır. Sıklaşan bir şey sıradanlaşır.”

Nil söylediklerini düşünmek için birkaç saniye durdu. Bu esnada ikilinin göz teması kesilmedi.

“Her şey için geçerli olmamakla beraber katılıyorum,” dedi Nil saniyeler sonra. “Bazı güzel şeyleri daha da güzelleştiren şey sık yaşanmalarıdır.”

“Mesela?”

“Mesela şu an, seninle kahvaltı yapmak. Mesela dün gece, seninle sevişmek ve sonrasında sarılarak uyumak. Mesela sabah, gözlerimi sevdiğim insanın evinde açmak ve güne senin yüzünle başlamak. Bunlar benim için asla sıradanlaşmayacak şeyler, ne kadar sık ya da seyrek yaşanırlarsa yaşansınlar.”

Armağan’ın sıktığı çenesi avurtlarını belirginleştirdiğinde Nil neyin geleceğini anladı. Erkek arkadaşı ensesinden tutup onu kendisine çekti ve dudaklarını birleştirdi. Nil bu ani ve sert ama içinde büyük bir sevgi olan öpücüğe aynı sevgiyle karşılık verdi. Aşkı dudaklarının her bir miliminde ve erkek arkadaşının her temasında fazlasıyla hissettiği birkaç saniyenin ardından Armağan aynı hızla geri çekildi.

“Omlet gerçekten güzel olmuşa benziyor,” dedi Armağan tabağındaki omleti kesmek için bıçağa uzanırken. “Soğumadan yiyelim.”

“Cevap vermeyecek misin?” diye sordu Nil ona bakarken. “O kadar romantik konuştum sonuçta.”

Armağan kestiği parçaya çatalını batırdıktan sonra ona baktı. “Verdim ya.”

Çatalın ucundaki parçayı ağzına atıp çiğnemeye başladığında Nil ona gözlerini kısarak baktı. Armağan’ın cevabını kelimelerle değil de eylemleriyle vermesine alışkındı ve açıkçası bunu seviyordu. Genç adamın bu seferki cevabını da gayet iyi verdiğini düşünüyordu. Gülümseyerek çay bardağına uzanıp büyük bir yudum içti.

İkili sessiz bir şekilde kahvaltılarını yaptı. Uzun zamandır ikisinden birinin evinde kahvaltı yapma fırsatı bulamamışlardı ve birlikte geçirdikleri bu huzurlu sabahları ikisi de özlemişti. Dün cinayetsiz sakin bir gündü, işten erken bir saatte çıkmışlardı ve Armağan’a geçmişlerdi. Yoğun çalışma temposunun bir gün ara vermesi sonucu baş başa vakit geçirebilmişlerdi.

“Neye gülümsüyorsun?” diye sordu Armağan.

Nil daldığı hayal dünyasından çıkıp ona baktı. “Hiç,” dedi utanarak. Kafasında yeniden can bulan dün geceyi bir sinek gibi uzaklaştırdı. “Kahvaltı çok güzeldi, ellerine sağlık.”

“Afiyet olsun,” diye karşılık verdi Armağan. “Ama soruma cevap alamadım.”

“Verdim ya,” dedi ona yandan bir bakış atarak. Ardından peçeteye uzanıp ağzını sildi.

“Benim lafımı bana satmak ha?”

“Aynen öyle,” deyip ayağa kalktı. “Hadi masayı kaldıralım.”

Nil bulaşıklarını alıp tezgâha ilerlerken Armağan onun arkasından baktı. Kız arkadaşını aceleci olmayan bakışlarla baştan aşağı süzdükten sonra onun bulaşıklarını evyenin içine koymasını izledi.

“Makineye koyayım mı yoksa burada mı kalsınlar?” diye sordu Nil.

“Orada durabilirler,” dedi Armağan. Bulaşıklarını alarak ayağa kalktı ve Nil’in arkasında durup elindekileri evyenin içine bıraktı. Sol elini Nil’in karnına bastırıp onun sırtını kendi göğsüne yasladıktan sonra sağ kolunu da onun ince gövdesine sardı. “Biz de bu şekilde durabiliriz.”

Nil onun sol pazısına dokunup başparmağıyla elinin altındaki sert kas kütlesini okşamaya başladı. “Duygularını dile getirmiyorsun ama yaptığın bu hareketlerle söyleyebileceklerinden çok daha fazlasını ifade ediyorsun,” dedi. Başını biraz sağa çevirip, gözlerini de kaldırarak Armağan’ın yüzüne baktı. “Eylemlerin kelimelerden daha gürültülü olabileceğini seni tanımadan önce bilmiyordum. Tüm eylemler bu kadar gürültülü mü yoksa sadece senin eylemlerin mi?”

Armağan ona yumuşak bir ifadeyle baktı. Sanki Nil küçük bir çocuk, kendisi de bir öğretmenmiş ve Nil kendisine bitmek tükenmek bilmeyen sorularından bir tanesini sormuş gibi yumuşak bir ifadeydi bu. Karşısındaki kadın otuzlarının başında olan bir yetişkindi ama meraklandığı zaman herkes gibi o da küçük bir çocuk gibi tavırlar sergileyebiliyordu. Cevabını bilmediği bir soru vardı ve sorusunun cevabını almak için bu soruyu cevabını bilebilecek birine soruyordu. Bunu yaparken de bakışlarındaki merak pırıltılarıyla küçük bir çocuğa benziyordu.

“Bence tüm eylemler kelimelerden daha gürültülüdür,” diye cevap verdi Armağan. “Eyleme geçmemiş tüm kelimeler cansızdır, bulanıktır, belirsizdir ve ne kadar sesli dile getirilmiş olurlarsa olsunlar bir noktada sesleri kısılarak yok olurlar; oysa kelimeler eyleme geçtiğinde can bulurlar, berraklaşırlar, bir varlık kazanırlar ve ne kadar susturulmaya çalışılırlarsa çalışılsınlar asla susturulamazlar.”

Nil parmaklarını onun kolunda aşağı kaydırıp elinin üstüne getirdi. Armağan parmaklarını kaldırdığında kendi uzun parmaklarını onun parmaklarının arasından geçirip ellerini birbirine kenetledi. İkisi de birbirlerine kenetlenen ellerine baktı.

“Senin eylemlerin ne diyor biliyor musun?” diye sordu Nil.

“Ne diyorlar?”

Başını kaldırıp onun çikolata kahve tonundaki iri gözlerine baktı. “Bana karşı çok güzel duygularının olduğunu.”

“Hım,” dedi Armağan kalın bir sesle. “Nasıl güzel hislermiş onlar?”

“Onu da sen söyle,” diyen Nil vücudunu ona döndürdü. Aralarında 16 santimetre boy farkı olduğu için onun gözlerini görebilmek için başını biraz kaldırması gerekiyordu. “İnsan bilse de, hissetse de bazen duymak da istiyor.”

“Hım,” diyen Armağan bu sefer kelimenin sonunu uzattı. İleri doğru bir adım attığında Nil de geriye doğru bir adım atmak zorunda kaldı ve dibine giren Armağan’la tezgâhın arasına sıkıştı. “Benim mesai başladı desene.”

Nil ellerini onun göğsüne koyup kazağını düzeltirken, “Aşkta ve polislikte mesai asla bitmez,” diye konuştu. “Sen de âşık bir komiser olduğuna göre mesain aslında hiç bitmiyor.”

“Hım, âşık bir komiserim demek. Kime âşıkmışım?”

Nil bakışlarını onun göğsünden alıp yüzüne diktiğinde Armağan’ın gülümsediğini gördü. Bu gülümseme erkek arkadaşının kendisiyle uğraşırken, onu sinir ederken takındığı gülümsemeydi. Armağan şakacı biri olmaktan çok uzak ciddi bir adamdı ama söz konusu birkaç kişi olduğunda onlarla uğraşıp onları sinir etmekten hoşlandığı anlar olurdu. Nil de o kişilerin arasında başta geliyordu.

“Onu da sen söyleyeceksin,” dedi Nil. “Her şeyi devletten bekleme.”

Armağan kollarını onun ince beline sarıp vücutlarını yapıştırdı. “Âşık bir komiser olduğum doğru,” diye onayladı. “Aynı zamanda çok şanslı bir komiserim çünkü şu an âşık olduğum kadını kollarımın arasında tutuyorum.”

Nil öyle geniş gülümsedi ki aralanan dudaklarından üst damağı ve dişlerinin üst kısımları göründü. Ellerini onun göğsünden boynuna çıkarmış, onu öpmeye hazırlanıyordu ki çalan telefonun sesiyle bu romantik anları bölündü.

“Al işte,” dedi Armağan. “Komiser olmanın gerçek yüzü budur: En romantik anların arasına giren telefonlar. Merkezden aradıklarına dair evimin üstüne bahse girerim.”

“Bu saatte başka kim arayacak ki zaten?” diye homurdandı Nil. “Baş başa geçirdiğimiz vakit buraya kadardı.”

Armağan ondan ayrılıp masanın üstünde duran telefonuna doğru yürüdü. Telefonunu eline alıp ekrana baktığında gerçekten de merkezden aradıklarını gördü.

“Merkezden,” diye haber verdi Nil’e. “Sen en iyisi giyinmeye başla.”

Armağan telefonu açarken Nil de olduğu yerde durmaya devam edip onu izledi. Armağan kısa bir görüşmeden sonra telefonu kapattı.

“Cinayet var,” dedi Nil’e dönüp. “Adresi mesaj atacaklar. Sen üstünü giyin, ben de buraları toplayayım.”

Nil yaslandığı tezgâhtan ayrılıp ona ilerledi ve onu dudaklarından öptü. “İçimde kalmasın,” dedi sevgilisinin gözlerinin içine bakarak. “Cinayet mahalline gitmeden önce ikimizin de buna ihtiyacı vardı.”

“Çok iç açıcı bir olay yerine gitmeyeceğiz sanırım,” dedi Armağan. “Apartman girişinde kan damlaları görülünce polise haber vermişler, dördüncü katta da bir erkek cesedi bulmuşlar.”

“O zaman katil de mi yaralanmış?”

“Bilmem ama öğrenmek üzereyiz.”

Nil yatak odasına geri dönüp Armağan’da bıraktığı taytlarından birini giydi, üstündeki kazağı ise çıkarmayı tercih etmedi. Bukleleri bozulan saçlarını da tepeden sıkı bir at kuyruğu yaptıktan sonra hazırdı. O hazırlanırken Armağan da masayı kaldırıp mutfağı şöyle bir topladı. Bulaşıkları yıkamayı çoğu zaman olduğu gibi akşama bıraktı. Komiser evden genelde apar topar ayrıldığı için sabahları iş yapmaya vakti kalmıyordu.

Nil yatak odasından, Armağan da tuvaletten çıktığında ikili koridorda karşılaştı. Armağan Nil’i şöyle bir süzdü. Onu kendi kıyafetlerinin içinde görmeyi kesinlikle seviyordu.

“Kazağın güzelmiş,” dedi keyifle gülümserken.

“Bence de öyle,” diye karşılık verdi Nil. “Zevk sahibi birinin aldığı çok belli.”

“Kesinlikle.”

İkili gülüşerek daire kapısına ilerleyip kapının önünde montlarıyla botlarını giydiler ve apartmandan ayrıldılar. Armağan’ın telefonuna gönderilen mesajda yazan adres Altıparmak’ta bir yerdi, Armağan’ın Kükürtlü’deki dairesinden oraya varmaları kısa sürecekti. Birkaç kilometrelik bu yolculukta arabayı Armağan kullandı ve çok iyi bildiği bu taraflardaki evi kendi eviymiş gibi çabucak buldu.

“Amirim de gelmiş,” dedi Nil apartmanın önündeki arabayı işaret ederek.

“Bugün erkenci,” diyen Armağan kontağı kapattı. “Hadi biz de gidelim.”

İki komiser arabadan inip önünde birkaç kişinin olduğu apartmana ilerledi. Üniformalı iki polis memuru onları fark etti.

“Günaydın, hoş geldiniz,”  dedi yaşça büyük olan. “Başkomiser de içeride.”

“Durum nedir?” diye sordu Armağan. “Cesedi siz mi buldunuz?”

“Öyle oldu. Apartman girişinde kan damlaları görünce apartman sakinleri ihbarda bulunmuş, biz de ihbarı alınca geldik. Söylediklerine göre dördüncü katta çalan bir telefon duymuşlar ama açan kimse yokmuş. Kapıyı çaldıklarında kapıyı da kimse açmamış ve onlar da kötü bir şeyler olduğunu anlamışlar. Hemen bir çilingir bulup kapıyı açtırdık ve içerideki cesedi gördük. Olay yeri çok fena komiserim, ben hayatımda böyle şey görmedim. Yazık olmuş adamcağıza.”

“Ne olmuş ki?” diye sordu Nil.

“Kendiniz görün bence komiserim,” dedi polis memuru. “Anlatılacak türden değil.”

Armağan ve Nil arasında bir bakışma geçti.

“Tamam,” dedi Armağan. Apartman kapısının önünde duran ve bir kadınla konuşan amirine baktı. “Başkomiserimin yanına gidelim.”

“O da sizi bekliyordu.”

Nil ve Armağan amirlerinin yanına ilerledi. Cinayet Büronun emektar başkomiseri Hasan Taşkıran apartman önüne çekilen şeritlerin gerisinde bir kadınla konuşuyordu. Kadının suratı kireç gibi beyaz olmasına rağmen başkomiser son derece sakin görünüyordu. Kendisine yaklaşanları fark edince bakışlarını o tarafa çevirdi.

“Günaydın amirim,” dedi Nil.

“Günaydın gençler,” dedi başkomiser. “Ben de tam apartman sakinleriyle görüşüyordum.”

“Başınız sağ olsun,” dedi Nil onların yanında durduğunda. “İhbarı siz mi yaptınız?”

“Hayır,” dedi kadın. “Eşim yaptı ama biraz önce işe gitmesi gerektiği için çıktı. Sabah apartmandan ayrılırken yerdeki kan damlalarını fark etmiş.” Birkaç adım ötede duran apartman kapısını işaret ettiğinde komiserler oraya kısa bir bakış attı. “Küçük damlalar sayılmazlar, siz de göreceksiniz. Eşim bana haber verdiğinde hemen daire kapılarını çalmaya başlayıp bir sorun olup olmadığını öğrenmek istedik. Dördüncü kata geldiğimizde içeriden gelen telefon sesini duyduk. Bir telefon çalıyordu ama açan yoktu. Biz de kapıyı çaldık fakat yine açan olmayınca polise haber verdik.”

“Olay Yeri yukarıda,” dedi Başkomiser. “Onların mesaisi bizden de erken başladı.”

“Daireye çıkmadınız mı?” dedi Armağan.

“Hayır. Ben de az önce geldim sayılır. Apartman sakinleriyle konuşup bilgi topluyordum.”

“Kötü bir olay yeri olduğu söylendi,” dedi Nil. “Maktul hakkında ne biliyoruz?”

“Cenk adında genç bir erkekti.” Konuşan apartman sakini olan kadındı. “Yirmi dokuz yaşındaydı. Beyefendi bir adamdı, hiç kötü bir şeyini görmedik. Sessiz sedasız yaşayıp gidiyordu. Bir şirkette çalışıyordu, finansçıydı ama pozisyonunu bilmiyorum.”

“Dün gece işlerin yolunda olmadığını işaret eden herhangi bir ses duydunuz mu ya da bir şey gördünüz mü?” diye sordu Armağan.

“Ben duymadım, komşulardan da duyan olmamış sanırım.”

Başkomiser Hasan çenesindeki sakalları kaşırken birkaç saniye duyduklarını düşündü. Görgü tanığı çiftin anlattığına göre olay şöyle olmuştu: Adam sabah işe gitmek için evden çıktığında apartman kapısına giden koridorda kan damlaları olduğunu fark ederek hemen yukarı geri çıkmış ve eşine haber vermişti. Kadınla beraber tekrar aşağı inip lekelere yakından baktıklarında kan olduğundan emin olmuş ve ters giden bir şeyler olduğunu anlamışlardı. Sonrasında tüm dairelerin zillerine tek tek basarak durumdan bahsetmiş ve her şeyin yolunda olup olmadığını sormuşlardı. Tüm daireler kapısını açmıştı, tek bir daire hariç: Cenk Üstün’ün dört numaralı dairesi. Kapıyı açan olmasa da evden çalan bir telefonun zil sesi yükseliyordu. Durumdan iyice şüphelenen apartman sakinleri polisi aramıştı. Yakınlarda devriyede gezen bir ekip buraya gelerek inceleme yapmıştı; kan lekelerine bakıp dördüncü kata çıkmış, zile basmış ve çalan telefonunu sesini dinlemişlerdi fakat kapıyı açan olmamıştı. Ekipler hemen bir çilingir çağırıp kapıyı açtırmıştı ve eve giren ekipler salondaki korkunç manzarayla karşılaşmıştı. Cinayet ihbarı merkeze bildirilerek Cinayet Büroya iletilmişti ve Cinayet Büro da soluğu burada almıştı.

“Maktulü en son ne zaman gördünüz?” diye sordu başkomiser.

“İki gün önceydi sanırım,” dedi kadın. “Asansörde karşılaşmıştık. Bana nasıl olduğumu sormuştu, kısacık bir sohbetin ardından ben üçüncü katta asansörden indim, o da yukarı devam etti.”

“Hâl ve hareketleri nasıldı? Ruh hâli mesela? Nasıl görünüyordu?”

“Bir farklılık sezmedim. Her zamanki gibiydi. Dediğim gibi Cenk iyi bir adamdı, ne zaman karşılaşsak mutlaka selam verip hâlimi hatırımı sorardı, sohbet ederdik. O gün de olaylar aynı bu şekilde gerçekleşti. Herhangi bir terslik olduğunu düşünmedim.”

“Evine çok misafir gelir miydi? Denk geldiğiniz konukları oldu mu?”

“Birkaç kez arkadaşlarının geldiğini duymuştum, apartman boşluğundayken konuşma sesleri gelirdi, sonra da evden sesler duyardım. Kalabalık, çoğunluğu erkeklerden oluşan gruplardı ama çok sık gelmezlerdi. Ayda birkaç kez ancak, fazla değil.”

“Tek başına yaşıyordu yani?” dedi Armağan.

“Evet,” diye onayladı kadın. “Bekârdı ve tek yaşıyordu.”

“Hayatında birileri var mıydı? Evine düzenli gelen bir sevgilisi mesela?”

“Hayır, sanmıyorum. Bir senedir burada yaşıyor, evine gelen bir kadın hiç görmedim.”

“Teşekkür ederiz,” diye araya girdi başkomiser. “Biz şimdi yukarı çıkalım. Sizinle ve diğer apartman sakinleriyle tekrardan konuşabiliriz.”

“Tabii, elimizden geldiğince yardımcı olmaya çalışırız.”

Başkomiserle yardımcıları polis şeridini aşıp apartmanın içine girdi. Girişteki kan damlaları üçünün de odak noktası oldu.

“Burası bu hâldeyse yukarısı Allah bilir ne durumdadır?” dedi Armağan daha çok kendiyle konuşur gibi. “Epey kanlı bir olay yeri bizi bekliyor gibime geliyor.”

“Öyle zaten,” dedi başkomiser. “Eve giren polis memurlarının suratı kireç gibiydi, adamlar hayatının travmasını yaşamış resmen.”

“Bir de biz görelim bakalım,” dedi Nil. “Çıkalım mı başkomiserim?”

“Çıkalım gençler.”

Asansörle dördüncü kata çıktılar. Daire kapısı sonuna kadar açıktı ve içeriden ekiplerin sesi geliyordu. Daire kapısının önünde ise yine polis şeritleri vardı. Cinayet Büro kapıya yaklaştığında burunlarına o tanıdık kan kokusu geldi. Koku yoğun, keskindi ve sona eren bir hayatın hüznünü taşıyordu.

“Buyurun başkomiserim,” diyen Armağan, Hasan’ın geçmesi için polis şeridini kaldırdı. Hasan onun omzuna vurarak şeridin altından geçip daireye girdi. Armağan bakışlarını Nil’e çevirdiğinde yüzünde keyifli bir gülümseme vardı. “Siz de buyurun amirim.”

Nil gülerek kapıya yaklaşırken, “Çok centilmensiniz komiserim,” dedi. Armağan’ın poposuna hızlı bir şaplak attı. “Teşekkür ederim.”

Armağan sırıtarak Nil’in peşinden daireye girdi. Önlerinde duran başkomiser arkasını dönüp yardımcılarına baktığında iki genç komiser de ciddi yüz ifadelerini takındı.

“Ceset salonda,” dedi başkomiser. “Şu oda olması lazım.”

Başkomiser salondan içeri bir adım attığında yan taraftaki cesedi hemen fark etti ve durdu. Onun arkasından gelen Nil ve Armağan da kapı eşiğinde durdular ve başkomiserle aynı yere baktılar.

“Aman Allah’ım,” diye mırıldandı Nil. “Burada ne olmuş böyle?”

Maktul kanepenin biraz ilerisinde, büyük kısmı kendi kanıyla kırmızıya boyanan beyaz halının üzerinde yatıyordu. Başı sağa düşmüştü, kolları dar bir açıyla bedeninin iki yanında uzanıyordu ve bacakları da yine birbirine yakın bir konumdaydı. Yere bu şekilde düşmediği, vücudunun sonradan bu hâle getirildiği belliydi. Çırılçıplaktı. Göğsünde kocaman bir çarpı işareti vardı ve cinsel organının olması gereken kasıklarında dibindeki kan kurumuş açık bir yara vardı.

“Penisi…” diyen Armağan cümlesinin devamını getiremedi. Genç komiser kasıklarında sanki kendi penisi kesilmiş gibi bir sızı hissetti.

“Kesilmiş,” diye onun yarım bıraktığı cümleyi tamamlayan kişi Nil oldu.

Üç komiser de maktulün tepesinde toplanıp yerde yatan bu adama baktı. Hepsi yıllardır bu alanda çalışıyor olsa da göğsüne çarpı çizilmiş ve cinsel organı kesilmiş bir cesede her gün rastlamıyordu.

“Başkomiserim,” dedi onların yanına gelen Necati. Necati Dursun olay yeri inceleme ekibinin başındaki polisti. “Hoş geldiniz demek isterdim ama durumlar hiç hoş değil. Böylesine bir olay yeri görmeyeli belki de seneler olmuştur.”

“Benim için de öyle,” dedi Hasan bir anlığına cesede bakarak. “Ne durumdayız?”

“Cinayet silahlarından eser yok. Silahları diyorum çünkü bir çatal bir de bıçak kullanılmış. Sehpanın üzerindeki bardak sayısı iki olmasına karşın tek bir çatal vardı ve tek bir tabak.”

“Çatal mı?” diye soran Nil çok şaşkındı. “Adamı çatalla mı öldürmüş?”

Bu esnada dizlerini kırıp cesedin yanında yere çöken Armağan’ın bakışlarının ilk hedefi maktulün boynu oldu. “Boynuna saplamış,” dedi başını kaldırıp Nil’e bakarak. “Hızlı bir ölüm olmuş olmalı.”

“Yüksek ihtimalle,” diye ona katıldı Necati. “Çarpı işaretini ve penis kesme işini bir bıçakla yaptığı ortada. Evdeki tüm bıçakları topladık ama aralarından biriyle bu işi yaptığını hiç düşünmüyorum. Bence karşımızda vahşi olduğu kadar akıllı da olan bir katil var başkomiserim.”

Başkomiser Hasan usulca başını salladı.

“Cesedin duruşu çok ilginç,” dedi Nil düşünceli bir sesle. Üç erkeğin de bakışları ona döndü. “Katil onu bir tabuta yerleştirir gibi hazırlamış ama sanki bir yandan da çarpı işareti açıkça görünsün diye ellerini gövdesinde birleştirmek yerine vücudunun yanına konumlandırmış. Penisini de kökünden kesmiş. Bir ritüel gibi.” Necati’ye baktı. “Penis evde yok değil mi?”

“Hayır,” dedi Necati başını iki yana sallayarak. “Her yeri didik didik ettik ama bulamadık.”

“Yanına mı aldı?” diye soran Armağan’ın sesi dehşet dolu ve biraz da tiksinir şekilde çıktı.

“Evden çıkmadığına göre öyle yapmış görünüyor,” dedi başkomiser. Kaşlarını çattı. “Kayıp olan bir çatal, bir bıçak ve bir penisimiz var. Doktor geldi mi?”

“Henüz değil,” dedi Necati. “Ama eli kulağındadır. Şimdi izninizle arkadaşlara bakacağım başkomiserim. Ha bu arada kapı önündeki kan damlalarından da örnek aldık, bilginiz olsun.”

“Emeğinize sağlık. Kolay gelsin Necati.”

“Sağ olun Başkomiserim. Size de.”

Necati salondan çıktığında Cinayet Büro yeniden cesedin başında toplaştı. Üçünün de odak noktası maktulün boynu oldu. Maktulün boynundaki üç delik rahatça görülüyordu.

“İlk ve onu öldüren darbe bu olmalı,” dedi Nil. “Katil onu öldürdükten sonra bir tür ritüel yapmış gibi. Onu damgalamış ve cinsel organını kökünden kesmiş. Bunun altında bir anlam yatıyor olmalı.”

“Haklısın,” dedi başkomiser başını sallayarak. “Bir mesaj vermek istediği belli. Onu yakalayınca kendisine sorarız.”

Armağan da dizlerini kırarak yere eğildi. “Göğsündeki bıçak izleri derine benziyor,” dedi kesikleri incelerken. Sık kirpiklerle çevrili kahverengi gözleri hiçbir detayı kaçırmamak adına gördüğü her şeyi pürdikkat inceliyor ve hafızasına kaydediyordu. “Katilin bu çarpı işaretini çizecek yeterli zamanı olması gerek, bu da adamı öldürdükten sonra yaptığını gösteriyor.” Maktulün kasıklarına bakarken midesinin bulandığını hissetti. “Nil’in de dediği gibi kökten kesmiş. Onu tamamen ortadan kaldırmak istemiş sanki. Hayır, sanki fazla oldu, onu tamamen ortadan kaldırmak istemiş ve bunu yapmış.”

O esnada evin içine Adli Tıp Uzmanı Fikret girdi. Hafiften dağınık olan koyu kumral saçlarını eliyle şöyle bir düzelten doktor, cesedin bulunduğu salona ilerledi. Yerde yatan cesedi gördüğünde irkildi ve kapı eşiğinde durdu. Bakışları maktulün bedeninde gezindiğinde kalın kaşları çatıldı.

“Durum hiç iç açıcı görünmüyor,” diye bir yorumda bulunduğunda içerideki polislerin bakışları ona döndü. “İlginç bir vaka olacağı kesin.”

Cesedin başındaki Cinayet Büro ekibinin yanına ilerledi. “Merhaba Başkomiserim,” dedi Hasan’a. “Siz incelemelere benden önce başlamışsınız bakıyorum.”

“Öyle oldu,” dedi Başkomiser. “Ama senin görüşlerine ihtiyacımız var.”

“Çok geçmeden duyacağınızı düşünüyorum,” diyen Fikret dizleri üzerinde eğilip maktulün boynuna baktı. “Çatal izi mi bu?”

“Yüksek ihtimalle,” dedi Nil. “Sehpadaki bir çatal eksik.”

“Şah damarına isabet etmiş. Bu bölgede kan kaybı çok hızlı gerçekleşir, başına ne geldiğini bile algılayamadan bilincini kaybetmiş olmalı. İlk ve ölümcül darbe bu olsa gerek. Şimdi izninizle biraz daha inceleme yapacağım, ilk izlenimlerimi sonrasında sizinle paylaşırım.”

“Kolay gelsin,” dedi Başkomiser. “Biz de biraz etrafı kolaçan edelim.”

Cinayet Büro salondan çıkıp daireden de ayrıldı. Olay yeri ekibi ve Fikret içeride işlerini yaparken onlar da komşularla konuşmak için tekrar alt kata indi. Apartmanın önünde toplanan kalabalıkta her kafadan ayrı bir ses çıkıyordu.

“Sessizlik lütfen,” dedi Başkomiser otoriter bir sesle. Kalabalıktaki gürültü bir anda duruldu. “Kim bu apartmanda oturuyor ve maktulü tanıyor?”

Birkaç kişi elini kaldırdığında Başkomiser onları yanına çağırdı.

“Maktul hakkında neler biliyorsunuz?” diye sordu.

Cenk’le aynı apartmanda oturan üç kişi birbirlerinden çok da farklı şeyler söylemedi: Maktul Cenk Üstün yirmi dokuz yaşında, bir finans kuruluşunda uzman olarak çalışan genç bir adamdı. Bir sene bir aydır bu apartmanda yaşıyordu ve bu süreçte herhangi bir olayı olmamış, apartman sakinleriyle bir sorun yaşamamıştı. Evine arkadaşlarının geldiğini diğer komşular da onayladı. Çoğu erkeklerden oluşan birkaç kişilik grupların ayda bir iki sefer maktulün evine geldiğini fakat çok ses yapmadıklarını ve gece de geç olmadan evlerine döndüklerini apartman sakinleri anlattı.

“Yani onunla derdi olan kimse yoktu?” dedi Başkomiser. “Tartıştığı birilerini görmediniz ya da duymadınız?”

“Yok Memur Bey,” dedi orta yaşlı kadın. Apartmanın birinci katında oturuyordu. “Kendisini de çok görmezdik zaten. Yoğun bir çalışma hayatı vardı sanırım, geri kalan vakitlerinde de dışarıda vakit geçiriyor olsa gerekti. Sosyal biriydi, belliydi; epey arkadaşı da vardı.”

“Ne kadar güzel,” diye mırıldandı Armağan. “Bize de epey şüpheli çıktı.”

“Dün gece evine birisinin ya da birilerinin geldiğini duydunuz mu veya gördünüz mü?” diye sordu Başkomiser. “Tartışma sesi duydunuz mu mesela?”

Üç apartman sakini de olumsuz yanıtlar verdi.

“Evine düzenli gelenler arkadaşlarıydı ama, değil mi? Hep aynı kişiler miydi? Hiç denk geldiniz mi?”

“Aynı kişilerdi,” dedi maktulün üst katında oturan apartman sakini. “Hepsi kendi yaşlarında gençlerdi.”

“Pekâlâ. Ailesi hakkında bir şey biliyor musunuz?”

“Şehir dışında yaşadıklarını söylemişti.”

“Teşekkür ederiz. Gerektiği takdirde sizinle tekrar konuşabiliriz.”

Apartman sakinlerinin yanından ayrılan ekip apartmanın diğer tarafına geçti.

“Elimizdeki tek kanıt maktulün cep telefonu,” dedi Başkomiser Hasan. “Arama kayıtları bize en son kimlerle görüştüğünü söyleyecektir ama bunun elimize ulaşması da vakit alacak. Bir şeyler gören duyan kimse yok, mahalle arasında olduğumuz için kamera olmayacağı da ortada. Şimdilik arkadaşlarına ulaşıp onlarla konuşalım, belki içlerinden biri bir şey biliyordur.”

“Başüstüne amirim,” dedi Armağan. “O hâlde iş yerine mi gideceğiz?”

“Evet ama önce buradan ilk durum raporlarını alalım.”

O sırada bir araba daha apartmanın önünde durdu. Gelen kişi savcıydı. Arabadan inen Savcı Cevdet paltosunun yakasını düzelttikten sonra kendisine yaklaşan Cinayet Büroya baktı.

“Hoş geldiniz,” dedi Başkomiser. Cevdet’le tokalaştılar.

“Hoş buldum,” dedi Cevdet ufak bir tebessüm ederek. Savcı Cevdet Soydan ciddi, soğuk ve mesafeli bir adamdı fakat Başkomiser Hasan’ı sever, ona sıcak davranırdı. “Olay nedir?”

“Kurban Cenk Üstün adında, yirmi dokuz yaşında bir erkek. Dairesinde ölü bulundu. Apartman sakinleri binanın girişinde kan damlaları görünce tüm dairelerin kapısını çalıp her şeyin yolunda olduğundan emin olmak istemişler ve tüm dairelere ulaşmışlar, dördüncü kattaki maktul hariç. Anlattıklarına göre içeride bir telefon çalıyormuş ama açan yokmuş. Bunun üzerine ihbarda bulunmuşlar ve gelen ekipler de çilingir yardımıyla eve girince maktulü salonda bulmuşlar. Göğsüne bir çarpı işareti çizilmiş, cinsel organı da kökünden kesilmiş hâlde bulundu. Boynuna da çatal olduğunu düşündüğümüz bir cisim saplanmış, muhtemelen böyle öldürülmüş; ardından diğer şeyler yapılmış. Adli tıp uzmanı ve olay yeri ekibi dairede incelemelerine devam ediyor. Biz de komşularıyla konuştuk ama bir şey gören ya da duyan yok.”

Başkomiser Hasan durum özeti verdi.

“Göğsüne çarpı işareti mi çizilmiş?” dedi savcı. Başkomiser başını salladı. “Cinsel organı da kesilmiş.”

“Evet, savcım. Katilin bize bir mesaj verdiğini düşünüyoruz.”

“Bir de ben göreyim olay yerini.”

“Buyurun,” diyen Başkomiser eliyle apartmanı gösterdi. “Dördüncü kata çıkacağız.”

Savcı Cevdet ve Cinayet Büro hep beraber apartmana girdiler. Savcı girişteki kan lekelerinin yanında durdu.

“Bunlardan örnek alındı mı?” diye sordu.

“Alındı,” diye onayladı Başkomiser. “Olay Yeri şimdi de evden kanıt topluyor.”

Hep beraber dördüncü kata çıkıp içeri girdiler. Fikret cesedi incelemeye devam ederken Olay Yerinin personelleri de evin farklı odalarına dağılmış işlerine devam ediyordu. Savcı ve diğerleri salona girdiğinde onları fark eden Fikret ayağa kalktı.

“Hoş geldiniz Savcım,” dedi başını saygıyla eğerek.

“Pek hoş sayılmaz,” dedi Cevdet cesede bakarken. “Sen işine devam edebilirsin.”

“İlk izlenimlerime göre maktul boynuna saplanan delici aletle öldürülmüş. Çatal olduğundan şüphelendiğim bu alet şah damarını parçalamış, maktul kısa sürede kan kaybından hayatını kaybetmiş olmalı. Göğsündeki çarpı işareti ve cinsel organının kesilmesi o öldükten sonra yapılmış gibi duruyor. Yaralar açıldığında maktulün vücudundaki kan dolaşımı durmuş. Ceset 10-12 saatliğe benziyor, cinayet akşam vakti, büyük ihtimalle 19’dan sonra işlenmiş olmalı.”

Fikret ceset hakkındaki ilk izlenimlerini aktardı. Diğerleri onu dikkatle dinledi.

“Sehpadaki tepsiye bakacak olursak akşam bir misafiri vardı,” dedi Savcı. Savcı Cevdet etrafıyla pek ilgileniyor gibi görünmese de aslında çevresindeki her şeyi fark ederdi. “Maktul katiline ikramlar hazırlamıştı fakat katilin onun için farklı planları vardı.”

“Tepsideki bir tabak ve çatal eksik,” dedi Başkomiser. “Çatalın cinayet silahı olduğunu düşünürsek katilin yanına alması gayet normal, eksik tabakta da parmak izi vardı diye düşünüyorum. Akıllı ve soğukkanlı bir katille karşı karşıyayız.”

“Vücudundaki diğer yaralar çatalla yapılmışa benzemiyor,” dedi Savcı.

“Büyük ihtimalle bıçak,” dedi Adli Tıp Uzmanı Fikret. “Maktulü öldürdükten sonra bir yerden çıkarmış olmalı.”

“Belki de onun mutfağından aldı,” dedi Nil düşünceli bir sesle. Bütün gözler ona döndü. “Belki de yanındaydı. Onu öldürmek en başından beri planıysa yanında olma ihtimali kuvvetleniyor. Bıçağı çıkarmak için fırsatı olmadığını düşünelim, onu öldürmek için en yakınındaki şeyi seçti: Çatalı.”

“Planlı bir iş olduğunu düşünüyorum,” dedi Başkomiser. “Bir anlık sinirle bu cinayeti işlemiş olsaydı bu kadar gösteriye gerek duymazdı. Buraya gelirken onu öldürmek istiyordu ve bunu yaptı da. Nil’in dediği gibi bıçağı yanında olsa bile onu çıkarmak için fırsat bulamamış ve elindeki çatalı kullanmış olabilir. Maktul öldükten sonra da işin kalanını halletti.”

Nil bakışlarını cesede odaklarken düşündü: Göğsündeki çarpı işareti ne anlama geliyordu? Katilin bir mesaj vermek istediği çok açıktı fakat o mesaj neydi? Kurbanının göğsüne bir çarpı işareti çizmiş ve cinsel organını da kesmişti. Sanki o bir yanlışmış gibi.

Genç komiserin aklına bir ihtimal gelse de bunu dile getirmeyi tercih etmedi.

“Epey değişik bir vaka olduğu ortada,” dedi Savcı. “Maktulün arkadaşlarına ulaşıp bir de onlarla konuşun, belki içlerinden biri dün maktulün misafirinin kim olduğunu biliyordur ya da kim olabileceğini biliyordur.”

“Benim de planlarım bu yönde Savcım,” dedi Başkomiser. “Komşular bir şey bilmediğini söylüyor, biz de arkadaşlarına ulaşacağız.”

Savcı olay yerinden ayrıldığında Başkomiser onu yolcu etti, Nil ve Armağan da dairede kalıp Olay Yeri ekibinin yanında durdu.

“Maktulün telefonu yatak odasından çıktı,” dedi Necati. “Yatağının üstünde, yastığın kenarında duruyordu. Delil torbasına koyduk.”

“Cinayet silahları olmasa da en azından telefonu elimizde,” diye mırıldandı Armağan. “Adamı yanlış yaptığı bir soruya attığı çarpı işareti gibi kesmiş psikopat.” Yaptığı benzetmenin kulağa çok mantıklı geldiğini fark edince kaşlarını çattı. “Yanlış yapılan bir soru. Yanlış bir hareket. Belki de maktul katile bir yanlış yaptı ve katil de onu bu yüzden işaretledi.”

“Ne gibi bir yanlış?” diye sordu Nil.

“Herhangi bir şey olabilir,” dedi Armağan ama aklından geçen ihtimali dillendirmedi.

“Penisini kesmesiyle bağlantılı olabileceğini düşünüyorum,” diye itiraf etti Nil. “Kesebileceği bir sürü uzuv varken o maktulün cinsel organını tercih etti, bunu öylesine yapmadığını düşünüyorum hatta bundan eminim.”

“Cinsel saldırı,” dedi Necati. Onların düşündüğü ihtimali direkt söyledi. “Maktul katile ya da onun tanıdığı birine karşı cinsel saldırıda bulunmuş olabilirdi. Sizin de üstünde durduğunuz ama dile getirmediğiniz ihtimal bu değil mi?”

Necati zeki bir adamdı, kafası çalışırdı. Zekâyla parlayan kara gözlerinden hiçbir şey kaçmazdı ve bir makine gibi çalışan beyni de gözlerinin gördüğü ya da içgüdülerinin söylediği her şeyi yorumlayarak bir anlam çıkarırdı.

“Komşuları onun iyi bir adam olduğunu söylüyor,” dedi Armağan. “Hepsi onu seviyor gibi ama belki de kimseye göstermediği çirkin bir yüzü vardı. Arkadaşlarıyla da konuşup hakkında daha çok bilgi toplamalıyız.”

“Buradan bir şeyler çıkarsa size haber veririm,” dedi Necati. “Ben iş başına geri dönüyorum, hepimize kolay gelsin.”

“Sağ ol, sana da kolay gelsin.”

Nil ve Armağan daireden ayrılıp merdivene yöneldiler. Bir kat aşağı sessizce indiler. Üçüncü katın merdivenlerine vardıklarında Nil konuştu:

“Çok sessizsin,” dedi yanında yürüyen partnerine bakarak. “İşteyken hep sessiz bir adamsın ama şimdi farklı bir sessizliğin var. Gördüklerinden etkilenmiş gibisin.”

“Beni çok iyi tanıyorsun, öyle değil mi?” dedi. İnsanların onu gerçek anlamda tanımasını, görüntüsünün altında yatan gerçek Armağan’ı bilmesini hiç istemezdi çünkü o zaman insanlar kendisine saldırdığında ne kadar savunmasız kalacağını biliyordu. Bu onun kendini koruma mekanizmasıydı fakat yıllardır birlikte olduğu Nil’in kendisini bir kitap gibi okumasını seviyordu. Armağan konuşmayı seven bir adam değildi ve Nil onun sessizliğini anlayan nadir kişilerden biriydi. “Evet, gördüklerimden etkilendim. Bunca zamandır bu mesleği yapıyor olsam da böyle bir manzarayla daha önce hiç karşılaşmamıştım. Kötü bir ölüm şekli.”

“Bu meslekte senden üç sene daha az tecrübeliyim ama böylesini ben de ilk defa görüyorum,” dedi Nil. “Tüm cinayetler vahşettir, tüm katiller de vahşidir fakat bu çok ayrı bir vahşet, çok ayrı bir vahşilik. Korkunç bir katille karşı karşıyayız.”

“Ve onu yakalayıp içeri tıkmak için sabırsızlanıyorum. Toplumun böyle psikopatlardan arındırılması gerekiyor.”

“Kesinlikle öyle.”

İkili apartmanın giriş katına indiğinde Başkomiser Hasan’ı memurlardan biriyle konuşurken buldular. Başkomiser, polis memurundan olay hakkında son kez bilgi alıyordu. Başkomiser onun anlattıklarını bir kere daha dinleyip olanları hafızasına kaydetti.

“Geldiniz mi?” dedi Başkomiser, yardımcılarını görünce. “Maktulün çalıştığı iş yeri öğrenildi. Oraya geçelim.”

“Başüstüne amirim,” dedi ikisi de.

“Siz neyle geldiniz?”

“Benim arabamla,” dedi Nil.

“Ekip otosu bende. Onunla geçelim.”

“Tabii amirim.”

Cinayet Büro dakikalar içinde maktulün Nilüfer’deki iş yerine vardı. Maktul ismi duyulan bir finans kurumunda çalışıyordu. Armağan ekip otosunu şaşaalı binanın önüne park ettikten sonra hepsi birden arabadan indi ve sakin adımlarla binanın girişine ilerledi. Kapıda onları bir güvenlik karşıladı.

“Cinayet Büro,” dedi Başkomiser rozetini göstererek. “Cenk Üstün burada mı çalışıyor?”

“Evet amirim ama bugün gelmedi. Bir sorun yoktur inşallah?”

“Müdürünüz nerede?”

“Odası üst katta, kendisi de burada.”

“Tamam, biz buluruz. Teşekkürler.”

Ekip kendilerine yönelen meraklı bakışlar eşliğinde üst kata çıktı. Müdürün odası merdivenlerin hemen karşısında yer alıyordu. Oraya yürüdüler. Başkomiser kapıyı çaldı.

“Girin,” diye bir erkek sesi yükseldi.

Ekip içeriye girdiğinde müdürü sol taraftaki masasının başında buldu.

“İyi günler,” dedi Başkomiser. Rozetini gösterdi. “Cinayet Bürodan Başkomiser Hasan Taşkıran.”

Müdür ayağa kalkarken, “Buyurun Başkomiserim,” dedi. “Size nasıl yardımcı olabilirim? Oturun şöyle, ayakta kalmayın.”

Başkomiser Hasan ve Nil, müdürün masasının önündeki tekli koltuklara otururken Armağan ayakta kalmayı tercih etti. Kenarda oturabileceği ikili bir koltuk daha vardı ama komiser konuşmalardan uzak kalmak istemedi.

“Cenk Üstün burada mı çalışıyor?” diye sordu Başkomiser.

“Evet fakat bugün gelmedi. Bir sorun mu var?”

“Kendisi bu sabah dairesinde ölü bulundu.”

“Ne? Ne diyorsunuz?”

“Maalesef kendisi bir cinayete kurban gitti.”

“Kim yapmış?”

“Biz de onu bulmak için buradayız. Sizinle ve diğer iş arkadaşlarıyla konuşup maktul hakkında bilgiler toplamak istiyoruz.”

“Şaşkınlığımı mazur görün, ilk kez böyle bir şeyle karşılaşıyorum.” Su şişesine uzanıp biraz su içti. “Bu sabah işe gelmeyince iş yerinden kendisini aradık fakat bir türlü ulaşamadık. Uyuyakaldığını düşünmüştük, uyanınca bize ulaşır sanmıştık.”

Demek onu arayan sizdiniz, diye düşündü Başkomiser.

“Epey aramışsınız sanırım,” dedi Armağan. “Telefon sesi komşulara kadar ulaşmış.”

“Evet, arkadaşlar aramışlardı. Uyuyakaldıysa telefonun sesine uyanır, diyorlardı. Onun başına böyle bir şey geldiğini kim tahmin edebilirdi ki? Çok korkunç. Gencecik ve işinde gelecek vaat eden bir adamdı.”

“İyi bir çalışandı yani?” diye sordu Başkomiser. “Biraz ondan bahsedebilir misiniz?”

“Evet, iyi ve çalışkan bir çalışanımızdı. İş arkadaşları tarafından da sevilirdi, müşterileri de vardı. Otuz yaşına merdiven dayamıştı, bizimle de bir seneden biraz uzun bir süredir çalışıyordu. Öncesinde bankada çalıştığını hatırlıyorum fakat çok stresli olduğu için istifa edip bizim şirketimize geçmişti.”

“Son zamanlarda hâl ve hareketleri nasıldı? Bir şeylerin ters gittiğini, onu rahatsız ettiğini hissettiniz mi?”

“Kendisini çok yakından tanıdığım söylenemez ama gördüğüm kadarıyla hareketlerinde hiçbir değişiklik yoktu, her zamanki gibi güler yüzlüydü. İşten yakın arkadaşları var, onlar size bu konuda daha kesin şeyler söyleyebilirler.”

“Onlarla da konuşacağız elbette. Ailesi hakkında ne biliyorsunuz?”

“Annesini birkaç sene önce kaybettiğini, babasının da memleketleri Çankırı’da yaşadığını hatırlıyorum. Geçen yaz babasının yanına gitmek için birkaç gün izne çıkmıştı.”

“Peki iş yerinde anlaşamadığı, kavgalı olduğu birileri var mıydı veya müşterilerden birileriyle olay yaşamış mıydı? Onlardan biri yapmıştır demiyorum tabii ama eğer bir sorun yaşandıysa bilmemiz iyi olacaktır.”

Müdür kısa bir süre düşündükten sonra başını iki yana salladı. “Hayır, hatırladığım kadarıyla kimseyle bir sorun yaşamadı. Çalışanlar tarafından da müşteriler tarafından da sevilen biriydi.”

Ekip müdürle konuştuktan sonra iş yerindeki diğer personelle de konuşmak için alt kata indi. Acı haberi alan personelin hepsi şaşkına döndü. Maktulün yakın arkadaşları kendilerine gelmek için zamana ihtiyaç duyarken Başkomiser ve yardımcıları onları sabırla bekledi. Kime ait olursa olsun bir ölüm haberi almak insanı üzer, ölüm gerçeğini insana hatırlatır ve kalbine bir hüzün çökmesine neden olurdu.

Aradan gerçekte olduğundan daha uzun hissettiren dakikalar geçtikten sonra insanlar yavaşça üstündeki şoku atlatıp kendine gelmeye başladı. Diğerlerine göre daha soğukkanlı duran genç bir adam boğazını temizleyerek polislerin yanına gitti.

“Ben Sezer,” diye tanıttı kendini. “Cenk’in yakın bir arkadaşıyım. Olayla ilgili bilgi toplamak için burada olmalısınız. Size elimden geldiğince yardımcı olmak isterim.”

“Başınız sağ olsun,” dedi Başkomiser babacan bir tavırla genç adamın omzuna dokunarak. “Sizin de düşündüğünüz gibi bilgi toplayıp katili bulmak için buradayız. Size bazı sorularımız olacak, üstünde iyice düşünüp cevap verirseniz çok yardımcı olursunuz.”

“Elimden gelenin en iyisini yaparım.”

“Cenk’i ne kadar süredir tanıyorsunuz?”

“İşe girdiğinden beri, bir seneyi geçti. Cenk iyi çocuktu, kanım çok çabuk ısındı ve kısa sürede de güzel bir bağ kurduk. Zaman zaman arkadaşlarla toplanıp ona giderdik, o da bize gelirdi. Güler yüzlü, eğlenceli biriydi, herkes severdi. Kim ona böyle bir şey yapmış olabilir aklım almıyor.”

“Cenk’in arasının kötü olduğu birileri var mıydı? Burada ya da özel hayatında sorun yaşadığı birileri?”

“Yok, yoktu. Dediğim gibi herkes onu severdi çünkü insanlara karşı hep nazik ve anlayışlı yaklaşırdı. Sabah işe gelmeyince onu defalarca kez aradık fakat açmadı, uyuyakaldı herhâlde diye düşündük; uyanınca bizi arar, işe de gelir dedik. Onun artık hayatta bile olmadığını ve telefonlarımızı bir daha asla açamayacağını nereden bilebilirdik ki?”

“Onu en son ne zaman gördünüz?”

“Dün. Tüm gün beraberdik yine, akşam da evlere dağıldık.”

“Son zamanlarda onda garip bir şeyler fark ettiniz mi? Canı bir şeye sıkkın mıydı ya da düşünceli görünüyor muydu?”

“Hayır hayır, aksine çok neşeliydi. Ona neşesinin sebebini de sordum hatta ama özel bir sebebi olmadığını söyledi.”

“Neşeli miydi?” diye sordu Armağan. “Nasıl bir neşeydi bu?”

“Daha çok gülümsüyordu, enerjisi de her zamankinden fazlaydı.”

“Âşık gibi mi?” dedi Nil.

“Bilmem, olabilir. Şimdi düşününce evet, heyecanlı bir neşesi vardı. Bir nedeni olmadığını söylemişti ama inanmamıştım, belki de biri vardı ama henüz açıklamak istemiyordu.”

Ekip arasında bir bakışma geçti.

“Ağzı sıkı biri miydi Cenk?” dedi Armağan. “Size kendisini açar mıydı?”

“Bazen. Birkaç sene önce annesini kaybettiğini biliyorum, içmeye gittiğimiz bir akşam onu çok özlediğinden bahsetmişti. Annesi ani bir kalp krizi sonucu yaşamını yitirmiş ve ona veda edecek vakti bile olmamış, bunun içine oturduğunu söylemişti.”

“Peki ya babası?”

“Babası memleketlerinde Cenk’in halasıyla aynı apartmanda yaşıyordu. Cenk babasını yanına getirmek istese de babası memleketinde rahat olduğunu, orada kafa dinlediğini söylemiş. Cenk fırsat buldukça onu ziyarete gittiğinden de bahsetmişti hatta geçen yaz beş gün izin alıp babasını ziyaret etmeye gitti. Zavallı adamcağız kara haberi alınca dünyası başına yıkılacak, önce karısı şimdi de oğlu. Cenk tek çocuklarıydı bir de.”

“Anladım. Peki Cenk burada başka kimlerle yakındı? Kimlerin evine giderdi, kimler onun evine giderdi?”

Sezer omzunun üstünden arkaya bakıp birkaç saniye içeridekileri inceledi. “Murat ve Güliz’le de yakındı,” dedi. Yeniden polislere baktı. “Yaşlarımız birbirine yakın olduğu için iyi anlaşırdık, beraber vakit geçirirdik.”

İçeride iki kadın vardı. Nil genç olana baktı. Güliz bu olmalıydı. Genç kadın ağlıyordu, yanındaki güvenlik görevlisi ve başka bir genç adam da onu teselli ediyordu.

“Murat ağlayan kadının yanındaki mi?” diye sordu Nil.

“Evet,” diye onayladı Sezer. “Güliz duygusal biridir.”

“Dün akşam işten kaçta çıktınız?” dedi Armağan.

“Mesai bitince, 18’den sonra. Arkadaşlarımla vedalaşıp eve geçtim, kız arkadaşımla yemek yiyecektik.”

“Cenk’i de en son o zaman mı gördünüz?”

“Evet, o da evine gideceğini söylemişti.”

“Öyle de yapmış,” dedi Başkomiser. “Evinde bir misafir ağırlamış. Sizin haberiniz var mıydı?”

“Hayır, bir bilgim yoktu. Yani onu tanıdığı biri mi öldürdü? Evinde ağırlayacağı kadar yakın olduğu biri?”

“Kesin bir şey söylemek için erken,” diye geçiştirdi Başkomiser. Vaka ayrıntılarını başkalarıyla elbette paylaşmayacaktı. “Aklınıza gelen ya da söylemek istediğiniz başka bir şey var mı?”

“Bunu kim yaptıysa lütfen bulun ve cezasını çekmesini sağlayın.”

“Hiç şüpheniz olmasın.”

Ekip Sezer’le konuştuktan sonra diğerlerinin yanına ilerledi. İş yerinde çalışan ikinci kadın orta yaşlarına merdiven dayamış vakur bir kadındı. Cenk’in iyi, kibar ve sevecen bir genç olduğundan bahsetti fakat onu çok yakından tanımadığını, kendisiyle sadece iş yerinde görüştüğünü söyledi. Kadın söylediğine göre iki çocuk annesi evli biriydi ve Cenk gibi gençlerle özel hayatında vakit geçirmeye fırsatı olmadığı belliydi. Cenk’in son zamanlarda farklı bir ruh hâli içerisinde olduğunu fark etmediğini söyledi. Kadının tavrı Başkomisere dürüst gelince Başkomiser onun üstünde çok durmayıp Cenk’in yakın arkadaşları Murat ve Güliz’in yanına ilerledi.

“Başınız sağ olsun,” dedi sakin bir sesle. “Acınız çok taze biliyorum fakat size birkaç soru sormamız gerek.”

Güliz henüz konuşacak durumda değildi, onun için konuşan taraf Murat oldu.

“Dostlar sağ olsun,” dedi Cenk’ten birkaç yaş büyük olduğu belli olan Murat. “Hepimiz için çok yıkıcı bir olay bu. Arkadaşımızın korkunç bir cinayete kurban gideceğini hangimiz tahmin edebilirdik ki?”

“Haklısınız. Böyle şeyler kimsenin aklına gelmez ama herkesin başına gelebilir, özellikle de günümüz dünyasında. Cenk’i en son dün mü gördünüz?”

“Evet, yine tüm gün iş yerinde beraberdik. Her zamanki gibi güler yüzlü, neşeli ve sevecendi.”

“Çok mu mutluydu?” diye sordu Nil.

“Evet ama Cenk hep mutlu biriydi, yaşam enerjisiyle dolup taşardı.”

“Onun keyfini kaçıran, onu rahatsız eden hiçbir şey yok muydu?” dedi Başkomiser. “Son zamanlarda buradan birileriyle sorun yaşadı mı ya da size bir şeylerden bahsetti mi?”

“Hayır, hiçbir sorunu yoktu. Olsaydı anlardık, bu belli olurdu. Onun suratını asık görmeye alışkın olmadığımız için eğer suratı asık olsaydı hemen fark ederdik.”

“Peki aşk hayatı ne durumdaydı? Bekâr olduğunu biliyoruz ama sevgilisi var mıydı veya görüştüğü birileri?”

Murat kaşlarını çatarak bir süre düşündüğünde onun bu durgunluğu Cinayet Büronun dikkatini hemen çekti. Armağan Nil’e yandan bir bakış atınca Nil bunu hissetti ve o da partnerine baktı. Armağan ona göz kırptığında Nil de gözlerini yavaşça açıp kapattı. İkisi de bunun altından bir şeyler çıkacağını hissetmişti.

“Aslında görüştüğü biri vardı sanırım,” dedi Murat başını kaldırıp karşısındaki ekibe bakarak. “İki hafta kadar önce iş yerinin dışında telefonla konuşurken ona kulak misafiri oldum. Akşam için bir buluşmadan bahsediyordu. Duymamış gibi yapıp bir şey söylemedim elbette, sonuçta onun özel hayatıydı ve gizli kalmasını istiyorsa saygı duyardım. O günün akşamı da mesai biter bitmez çıkmıştı. Keyfi yerindeydi, birisi olduğuna emin olmuştum.”

“Bundan size bahsetti mi?”

“Hayır, bu konuda hiç konuşmadı. Anlaşılan gizli kalmasını istiyordu ve bir şeyler netleşmeden dillendirmeyi tercih etmiyordu. Ben de bundan kimseye bahsetmedim, sonuçta onunla ilgiliydi ve konuşmak benim haddim değildi.”

Başkomiser yavaşça başını salladı. “Konuşurken herhangi bir isim ya da yer adı duydunuz mu?”

“Hayır. ‘İşten çıkıp eve uğradıktan sonra konuştuğumuz saatte buluşuruz,’ dediğini duydum, o kadar. Dediğim gibi kulak misafiri oldum, onu dinlemedim.”

“Cenk’in hayatında biri mi vardı?” diye sordu Güliz. “Bize hiç bahsetmedi.”

“Gizli tutmayı tercih ettiği için bahsetmemesi normal,” dedi Murat. “Sevgilisi olduğunu düşünmüyorum, bence flört ediyorlardı. Eğer beraber olsaydılar Cenk bundan bahsederdi, bahsetmediği için ortada kesin bir şey olmadığını düşünüyorum.”

“Şüphelenmiştim,” diye bir yorumda bulundu Sezer. “Son zamanlarda her zamankinden daha mutlu, neşeli ve enerji doluydu.”

“Evet, benim de dikkatimi çekmişti.”

Başkomiser çenesindeki sakalları kaşırken nihayet ilginç bir şeyler bulabildikleri için sevindi. Cenk Üstün’ün hayatındaki gizemli kadın kesinlikle araştırmaya değerdi.

“Ondaki bu değişim ne zamandır vardı?” dedi Armağan.

“Son bir ayda fark ettim,” dedi Murat. “Özellikle son iki haftada enerjisi epey yüksekti.”

“Ben de öyle,” dedi Sezer arkadaşına bakarak. “Son zamanlarda çok belli oluyordu. Yakında çıkar kokusu diyordum. Bir dakika,” deyip ekibe baktı. “Bunun o kadınla ilgisi olabilir mi?”

“Araştıracağız,” demekle yetindi Başkomiser. “Kim olduğunu öğrenip onunla da konuşacağız.”

Kim olduğunu kesinlikle bulacağız, diye düşündü Başkomiser.

“Siz onu en son ne zaman gördünüz?” dedi Nil. Sorusunun muhatapları Murat ve Güliz’di.

“Dün akşam iş çıkışı,” diye cevap verdi Murat. “Hep beraberdik, vedalaşıp evlere dağıldık.”

“Cenk’e, ‘Yarın görüşürüz,’ demiştim,” dedi Güliz ağlamaklı bir sesle. “Onu son görüşüm olduğunu nereden bilebilirdim ki? O da gülümseyip, görüşürüz, demişti ama bir daha asla görüşemeyeceğiz.”

Ellerini yüzüne bastırıp ağlamaya başladığında Murat ona sarılıp kendisine çekti.

“Şimdi nerede?” diye sordu Sezer. “Cenazesini nereye götürecekler?”

“Naaşı otopsi için Adli Tıpa gönderilecek,” dedi Başkomiser. “Şu an evinde, incelemeler devam ediyor. Uzman ekipler işlerini bitirince otopsi yapılacak ve kesin ölüm nedeni ortaya çıkacak.”

“Nasıl öldürülmüş peki?”

“Boğazında delici alet yaralanması var,” diyen Başkomiser detaylara inmek istemedi.

“Aman Allah’ım,” dedi Sezer gözlerini büyüterek. “Korkunç.”

 “Tekrardan başınız sağ olsun. Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederiz, soruşturmada bize yardımcı olacaklarını umuyoruz.”

“Umarım olur ve o cani her kimse onu bulursunuz.”

Ekip iş yerinden ayrılıp bina önündeki arabaya ilerledi.

“Maktulün telefon kayıtları bizim için çok önemli,” dedi Başkomiser. “O kadının kim olduğunu bir an önce bulmamız ve onunla konuşmamız gerekiyor. Bir şeyler biliyor olabilir.”

“Kayıtların elimize ulaşması zaman alacak,” dedi Nil.

“Evet ama şimdilik beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Hadi merkeze geçelim.”

Ekip merkeze gitmek için yola koyulduğunda Başkomiser Hasan bu sefer arka koltuğa oturdu. Olaylar hakkında rahatça düşünmek istediğinde her zaman arkaya otururdu.

“Şimdiye kadar duydukların sana ne düşündürdü?” diye sordu Nil şoför koltuğundaki Armağan’a dönerek. “Maktulün arkadaşları sence samimi miydi?”

Armağan cevap vermek için aceleci davranmadı. Genç komiserin kafasında yine bir sürü senaryo oluşmuştu ve o senaryoların giriş, gelişme ve sonuç bölümlerini tasarlıyordu. Bir vaka üzerinde çalışırken konuştukları herkesi potansiyel katil olarak görüp onu cinayeti işlerken hayal etmek ona vakaya geniş pencereden bakma fırsatı sunuyordu. Katilin maktulü öldürmek için bir sebebi olmalıydı, onu öldürmeye karar verdikten sonra kafasında bir cinayet tasarlamalıydı ve onu uygulamaya koymalıydı. Konuştukları insanları katil olarak düşünüp tüm bu olay örgüsünü hayal edince kafasında bazı şeyler netlik kazanıyordu; bazen kafasındaki kişinin maktulü öldürmesi için geçerli bir sebep bulamıyordu, bazen o kişinin bir cinayet işlemek için çok korkak ya da aptal olduğunu anlıyordu, bazen de o kişinin eğer cinayeti işlemiş olsaydı ardında ne tür kanıtlar bırakabileceğini düşünüp açığını yakalamaya çalışıyordu. Somut kanıtları takip etmek bir cinayeti çözmenin önemli adımlarından biriydi fakat hayal etmenin de bu konuda çok yardımcı olduğuna inanıyordu.

“Maktul dün gece gömlek ve kot pantolon giymişti,” dedi saniyeler sonra. “Dışarıya çıkmamıştı, evinin içindeydi ve ikisi de evin içinde çok sık giyilen kıyafetlerden değil. Spor bir tarzı olsun istemişti ama şıklığını korumak da istemişti, dikkatini çekti mi bilmiyorum ama saçları da temiz ve düzenliydi. Maktul dün akşamki misafiri için hazırlanmıştı. Herhangi bir arkadaşı için bu kadar hazırlanmayacağı kesin, işin içine romantik bir ilişkinin girdiği belliydi. Arkadaşlarından duyduğumuza göre son zamanlarda bir kadınla görüşüyor olabilirmiş ve yine Murat denilen adamın iddia ettiğine göre iki hafta önce birisiyle akşam buluşup muhtemelen bir akşam yemeği yedi. Bu iki haftalık süreçte de işler ilerledi ve o kadını akşam evine çağırdı fakat sonu hayal ettiği gibi gitmedi.” Yan koltuğunda oturan meslektaşına baktı. “Nasıl senaryo?”

Nil birkaç saniye şaşkın bakışlarla ona baktı. “Sen çok zeki bir adamsın, biliyorsun değil mi?” diye sordu sonra. “Bir kadın olabileceğini düşünmüştüm fakat senin anlattığın şeyleri düşünemedim. Söylediklerin çok mantıklı. Evet, kesinlikle öyle. Maktulün kenardaki kıyafetleri gömlek ve kot pantolondu, saçları da yapılmıştı. Akşam için kesinlikle hazırlanmıştı.” Aklına gelen bir ayrıntıyla gözlerini büyüttü. “Ev! Salon her ne kadar kan gölüne dönse de düzenli ve temiz görünüyordu.”

“Ben bunları anlatınca fark edeceğini biliyordum,” dedi Armağan gülümseyerek. “Hem ev hem de kendisi akşam gelecek olan misafiri için hazırlanmıştı ve şimdi o misafirin kim olabileceğine dair bir fikrimiz var. Telefon kayıtları elimize ulaştığında daha fazlasını da öğreneceğiz. Ha bu arada, biliyorum.”

Nil gülerek dirseğiyle onun kolunu dürttüğünde Armağan da sırıttı.

“Pek de mütevazısın.”

“Öyleyimdir.”

Armağan vites topuzundaki elini kaldırıp onun yanağından makas aldı.

Arka koltuktan onları izleyen Başkomiser, Armağan’ın bu hareketinden sonra öne uzandı ve yardımcısının yanağından makas aldı. Armağan irkilerek arkasına döndüğünde, “Güzel senaryo,” dedi Hasan. “Kesinlikle mütevazı değilsin ama kafan çalışıyor. Eee anlat bakalım başka ne tilkiler dönüyor içeride?”

Armağan utandı fakat belli etmeden yola odaklandı. Nil de ölüm sessizliğine gömülüp önüne döndü. Çalışırken neden bu tarz flörtleşmeler yapmadıklarını ikisi de hatırlamıştı.

“Maktul bu kadar özenle hazırlandığına göre ortada kesinlikle romantik bir şeyler vardı,” diye konuştu Armağan. “Ama bu romantik gecenin sonu neden bu kadar kanlı bitti? Eğer bunu gerçekten de görüştüğü kadın yaptıysa neden onun göğsüne kocaman bir çarpı işareti çizip penisini kesti? Bu sorular cevaplanması gereken kritik sorular ama üzerlerinde düşünmek için zamana ihtiyacımız var.”

“Belki de önce Cenk ona saldırdı,” diye bir yorumda bulundu Başkomiser. “Kadın kendini korumak için eline ilk geçen şeyi ona sapladı: Çatal. Peki ya çarpı işareti ve penis kesme motivasyonunu nereden buldu? Cenk bir cinsel saldırıda mı bulundu da ona bunu ödetmek istedi? Kulağıma mantıklı gelmiyor gençler. O an bunu düşünmüş olması hiç gerçekçi değil. Parmak kesmekten bahsetmiyoruz ki, kadın adamın penisini kesmiş. Penisi bulabilsek belki öncesinde erekte olup olmadığını anlayabilirdik, bu da bize çok yardımcı olurdu.”

“Belki dün gecenin öncesinde bir cinsel saldırı gerçekleşti ya da teşebbüs edildi, kadın onun intikamını aldı,” diye beyin fırtınasına dahil oldu Nil. Başını iki yana salladı. “Bu da kulağıma hiç mantıklı gelmiyor çünkü bir kadın olarak empati yaptığımda bunu aklından bile geçiren bir erkekle aynı ortama girmektense, üstelik baş başa olduğumuz bir eve, ölmeyi yeğlerdim.”

“Belki de evde yalnız değillerdi?” dedi Armağan. “Üçüncü bir kişi olaya dahil olmuş olabilir.”

“Nil haklı,” dedi Başkomiser. Eli yine çenesindeki sakallara gitti. “Böyle bir tehlikeyi göze almazdı. Üçüncü kişi ihtimali daha olası görünüyor ama bunu destekleyecek hiçbir kanıtımız yok. Evdeki parmak izlerinden bir şeyler çıkmasını bekleyeceğiz.”

***

Birkaç saat sonra

Maktul Cenk Üstün’ün evinde yapılan inceleme sona ererken naaşı da otopsi için Adli Tıp Kurumuna kaldırıldı. Maktulün cep telefonu, apartman girişindeki kan damlalarından alınan örnekler ve evin birkaç noktasından alınan parmak izleri de incelenmek üzere Adli Tıpa gönderildi. Olay Yeri İnceleme Uzmanı Necati’yle telefonda görüşen Başkomiser Hasan ondan merkeze döndüğünde müsait olduğu bir zamanda yanlarına uğramasını rica etti. Başkomiser olay yeri hakkında yüz yüze konuşup detaylıca bilgi almayı tercih eden bir adamdı. Nitekim akşamüstü Necati, Cinayet Büroya ayrılan ofisi ziyaret etti. Başkomiser Hasan ona tahsis edilen odasındayken Nil ve Armağan da hemen o odanın dışındaki geniş ofis alanında masalarında oturuyordu.

“Merhaba,” diye içeri girdi Necati.

“Merhaba,” diye karşılık verdi Nil.

“Hoş geldin,” dedi Armağan. “Şöyle otur, ben de amirimi çağırayım.”

Armağan ayağa kalkıp Başkomiserin odasına gitti ve kapısını çaldı.

“Gir,” dedi Hasan.

Armağan kapıyı açıp, “Necati geldi amirim,” dedi.

Başkomiser hemen masasından kalkıp odasından çıktı. Sandalyeye yeni oturan Necati ayağa kalkmak üzereydi ki Hasan onu eliyle engelledi. “Otur otur,” dedi. “Yorulmuşsundur. Ne içersin? Bir şey söyleyelim sana.”

“Sağ olun amirim ama içtim.”

Başkomiser onun karşısındaki sandalyeye oturdu. “Evet, evden neler buldunuz?”

“Evdeki tüm çatallarla bıçakları incelenmek üzere topladık fakat cinayet silahlarının aralarında olduğunu hiç zannetmiyorum. Penisten de eser yok. Katilin penis ve cinayet silahlarıyla evden ayrıldığını düşünüyorum. Evden pek çok parmak izi aldık, mutfak ve salondaki parmak izi aramalarını daha özenli yaptık; hepsi incelenmek üzere laboratuvara gönderildi. Apartman girişindeki kan damlalarının da hepsinden teker teker örnek aldık. Maktulün cep telefonu da elimizde, o da incelenmesi için bilişime yollandı. Bana öyle geliyor ki işinize en çok yarayacak olan sonuçlar cep telefonundan, özellikle de arama geçmişinden çıkacak.”

“Apartman girişindeki kan lekeleri de kritik,” dedi Başkomiser düşünceli bir sesle. Katile ait olma ihtimalleri hâlâ var. Katilin bıçakla yaptıklarını düşünürsek kendisini de o sırada yaralamış olabilir, acıyla kaçarken de yere damlayan kanları fark etmemiş olması muhtemel.”

“Olabilir elbette. Artık laboratuvardan sonuçlar geldiğinde anlayacağız kime ait olduklarını.”

Başkomiser parmaklarıyla dudak çevresindeki sakal ve bıyıklarını aşağı yatırırken kimse konuşmadı. Nil masasının üstündeki kupaya uzanıp bir yudum kahve içerken Armağan da sandalyesinde yavaşça sağa sola dönüyordu. Kimse bu ekstrem vaka hakkında düşüncelerini dile getirmeye istekli değildi, özellikle de ilk günden.

“Maktulün cesedi hakkında son durum ne peki?” diye sordu Başkomiser.

“Fikret olay yerinde incelemelerini yaptıktan sonra Adli Tıpa kaldırıldı,” diye cevap verdi Necati. “Boynundaki deliğin çatalla yapıldığından emin, vücudundaki yaralar için de büyük bir bıçak kullanıldığını düşünüyor. Cinayetin de akşam 19’dan sonra işlendiğini tahmin ediyor. Fikret’i bilirsiniz, yanılma payı çok azdır.”

“Bilirim. Alanında uzman bir doktor. Bize de benzer şeyleri söylemişti, nihayetinde de çatal ve bıçakta karar kılmış. Tabii kesin sonuçları otopsi söyleyecek. Benim merak ettiğim cinayet aletlerinin ve kesilen uzvun nerede olduğu. Cinayet silahları hadi neyse, aldı götürdü ama ya penis? Onu da mı çantasına ya da poşete atıp evden çıkardı? Psikopatlığın da böylesi.”

“Şimdiye kadar onlardan kurtulmuştur da,” diye bir yorumda bulundu Nil. “Akıllı bir katille karşı karşıya olduğumuz ortada. Bir insan parçaladığı çatalla bıçağı etrafta bırakmadı, tabii bir de maktulün cinsel organı var.”

“Artık katili yakaladığınızda kendisine sorarsınız,” dedi Necati. “Yardımcı olabileceğim başka bir şey yoksa gidebilir miyim? Uzun ve yorucu bir gün oldu.”

“Yeteri kadar yardımcı oldun Necati,” dedi Başkomiser. Onun dizine yavaşça vurdu. “Sağ olasın. Bundan sonra laboratuvardan gelecek sonuçları bekleyeceğiz.”

“Siz de sağ olun Başkomiserim. Hepinize kolay gelsin.”

Necati odadan çıktığında ekip ofiste yalnız kaldı.

“Ve en sıkıcı süreç başlar,” dedi Başkomiser arkasına yaslanıp. “Şimdi bekle ki laboratuvardan sonuçlar gelsin, arama kayıtlarına ulaşılıp çıktısı bize gönderilsin. Konuşabileceğimiz hiç kimse kalmadı değil mi?”

“Herkesle konuştuk,” dedi Nil.

“O zaman bugünlük bu kadar. Evlerinize gidip dinlenin, yarın ikinizi de bomba gibi görmek istiyorum.”

“Sağ olun amirim. Siz de dinlenin, bugün hepimiz için uzun ve yorucuydu.”

“Evime gidip ayaklarımı uzatarak yatmayı düşünüyorum. Telefonlarınız seslide kalsın, bir şey olursa hemen merkeze gelmeniz gerekebilir.”

“Bir polisin telefonunu sessize alıp uyuma lüksü yoktur,” dedi Armağan. Ayağa kalkıp uzunca dikildi. “Çünkü görevin de saati yoktur.”

“Aynen öyle. Hadi bakalım herkes evlerine. Yarın görüşürüz.”

Nil ve Armağan hazırlandıktan sonra Başkomiser Hasan’la vedalaştı ve ofisten ayrıldı. Onlara tahsis edilen ofisin olduğu kat her zamanki gibi sakindi. Masaların olduğu yerde çalışan iki memur vardı, görünürde başka kimse de yoktu. Nil ve Armağan koridorun diğer ucundaki asansöre ilerledi. Binadan ayrılıp emniyetin bahçesine çıkana kadar ikisi de konuşmadı. Günün yorgunluğu ikisinin de üstüne çökmüştü.

Nil’in arabasının yanına ulaştıklarında Nil partnerine döndü. “Kendi evine mi geçeceksin?” diye sordu.

“Sen de gelsene,” dedi Armağan. “Başka planın yoksa.”

“Yok. Hadi gidelim. Ben sürerim.”

Trafik yüzünden yolda normalde geçirdiklerinden daha uzun bir süre geçirseler de nihayetinde Armağan’ın evine ulaştılar. Armağan ana caddeye ve metroya yakın bir sokakta, güzel bir apartmanda oturuyordu.

Nil arabayı apartmanın bahçesine park ettiğinde ikili araçtan indi.

“Etrafta yine kimsecikler yok,” dedi Nil. “Benim evimin olduğu yerde de sürekli bir hareketlilik var. Buranın en çok bu sakinliğini seviyorum.”

“Orası Heykel, burası Kükürtlü,” dedi Armağan. “Hem herkes işinde gücünde, kış olmasının da etkisi var. Bu sakinliği benim de hoşuma gidiyor, oldukça hareketli bir meslek dalında çalışınca evime gidince tek aradığım sükûnet ve huzur oluyor.”

“Tam bir yaşlı gibi konuştun,” dedi Nil gülerek. “Emeklilik planlarından da bahsedecek misin?”

“Denize yakın bahçeli müstakil evimizde oturup seninle torun severiz diye düşünüyordum. Onlara aksiyon dolu bugünlerimizi anlatırız.”

“Seni o kadar seviyorum ki,” diyen Nil duyduklarından çok memnun kalmıştı. Kollarını onun boynuna sarıp dudaklarını erkek arkadaşının dudaklarına bastırdı. Yavaşça ve büyük bir tutkuyla öpüştüler. “Muhteşem bir emeklilik planı. Zamanı geldiğinde mutlulukla bir parçası olurum.”

“Şu an seni kucağımda eve taşıyıp yatağa yatırmamam için tek bir neden söylesene,” dedi Armağan burnunu onun burnuna yaslayıp. “O torunların yapım aşamasına tam şu an başlarım.”

“Çok açım, kolumu kaldıracak enerjim yok. Ayrıca bugün şahit olduklarından sonra seks yapma isteğin hâlâ var mı gerçekten?”

“An itibarıyla yok,” diyen Armağan yüzünü ekşiterek geri çekildi. “Hayatımda gördüğüm en korkunç şey.”

“Benim de öyle.”

Apartmana girip Armağan’ın üçüncü kattaki dairesine çıktılar. Evde her şey sabah bıraktıkları gibiydi.

“Ben bir duş alayım,” dedi Nil. “Sonra yemek yeriz, olur mu?”

“Olur ama evde hiç yemek yok, yapacak hâlim de yok. Dışarıdan söyleyelim. Ne yersin?”

“Kendine ne söylersen bana da aynısından söyle, hiç fark etmez.”

“O zaman lahmacun söyleyeceğim. Her zamanki yerimizden.”

“Tamamdır, bana uyar.”

Nil duşa girdiğinde Armağan da lahmacun siparişlerini verdi, ardından üstünü değiştirip rahat bir tişörtle eşofman giydi ve kendisini salondaki koltuğa atmadan önce kombinin sıcaklığını arttırdı. Kanallardan birinde uzun senelerdir devam eden polisiye bir dizi vardı, mesleğiyle ilgili hiçbir şey görmek istemediği için hemen kanalı değiştirdi. Bir sonraki mesai başlangıcına kadar kafa dinlemek istiyordu.

Yirmi dakika kadar sonra banyo kapısının açıldığını duydu. Adım seslerinin buraya doğru geldiğini anlayınca, başını çevirip salonun kapısına baktı. Nil salonun girişinde belirdi.

“Siparişler gelmedi değil mi?” diye sordu kapının pervazına yaslanan Nil.

“Gelmedi,” dedi Armağan onun krem bornozun içindeki beyaz vücuduna bakarak. “Geçen sefer kirliye attığın kıyafetlerin yıkandı, dolabın ilk kapağını açıp ilk rafa bakarsan görürsün.”

“Tamam. Ben giyinip geleyim o hâlde.”

“Tamam.”

Nil arkasını dönüp uzaklaşmaya başladığında kendi kendine gülümsedi. “Tanrım,” diye mırıldandı. “Şu kadın yok mu!”

***

Ertesi Gün

Güneşlikleri sıkı sıkıya kapalı olan eve vakit öğlen olmasına rağmen çok fazla ışık girmiyordu. İçerisi iki gündür hiçbir cam açılmadığı için havasızdı. 3+1 evin içinde yaşayan tek kişi salondaki koltuğun üzerinde uyuyordu. Başını sağa döndürürken gözleri de yavaşça açıldı. Hissettiği ilk şey başındaki keskin ağrı oldu, yüzünü buruştururken eliyle de alnını ovuşturdu. Biraz daha kendine gelince odanın içine baktı ve evinde olduğunu gördü.

“Ev mi?” dedi kendi kendine. “Eve ne zaman geldim ki ben?”

Yattığı koltukta oturur pozisyona geçerken üşüdüğünü ve vücudunun tutulduğunu hissetti. Üstüne bir şey örtmeden uyumuştu. Elini koluna sürtüp kendisini ısıtmaya çalışırken içeriye baktı. Salonda her şey yerli yerindeydi. Sehpanın üstünde hiçbir şey yoktu, televizyon da kapalıydı. Bazen bir şeyler izlerken uyuyakalırdı fakat şu an bir şeyler izlediğine dair hiçbir kanıt yoktu.

Dün ne olmuştu?

Düşündü, hatırlamaya çalıştı ama yapamadı. Hiçbir şey hatırlamıyordu. Hafızası bir kara delikten farksızdı, son birkaç gün de o kara delikte kaybolup gitmişti. En son iş yerinde olduğunu anımsıyordu ama sonrası koca bir boşluktu.

Kaç gün önceydi bu? Bir? İki? Ya da daha eski?

“Düşün,” dedi başını ellerinin arasına alıp. “Hatırlamaya çalış. Neredeydim? Ne yapıyordum? Buraya nasıl geldim?”

Bu yaşadığı ilk hafıza kaybı değildi. Seneler önce hafızasında boşluklar oluşmaya başlamıştı ve ne kadar çabalarsa çabalasın o boşlukları dolduramamıştı. Bunun için psikolojik destek de almıştı ama bir sonuca ulaşamadan görüştüğü klinik psikolog ortadan kaybolmuştu ve onun seansları da yarıda kalmıştı.

“Hatırlamıyorum,” dedi bir süre sonra. “Yine unuttum.”

Başını çevirip duvardaki saate baktığında saatin 13’ü geçtiğini gördü. Günlerden neydi? Eğer hafta içiyse bu saatte iş yerinde olması gerekiyordu.

Hızla ayağa kalkıp cep telefonunu aramaya başladı. Salonun her yerine baktı ama bulamadı, evin tüm odalarını gezip yine bulamadıktan sonra son olarak banyoya baktı ve çantasını içeride buldu. Cep telefonunu çıkarıp ekranı açmak için kenardaki tuşuna dokundu fakat telefon açılmadı. Parmağını uzun süre tuşun üstünde tuttuğunda telefon açılmaya başladı.

“Telefonumu niye kapattım ki ben?” diye düşündü. “Hiç de huyum değildir.”

Ekran açıldığında günlerden perşembe olduğunu gördü. En son salı gününde olduğunu anımsıyordu, aradan iki gün geçmişti fakat bu iki güne dair hiçbir şey hatırlamıyordu. Sanki o günleri hiç yaşamamıştı.

Arama geçmişine girdiğinde listenin başında Cenk ismini gördü. Salı günü saat 18.09’da onunla üç dakika süren bir telefon görüşmesi gerçekleştirmişti.

Neden?

Bir anı hafızasında yanıp söndü. Bir salonda oturduğunu anımsadı, sarı ışıklarla aydınlatılan loş bir salonda. Kendini zorladı, devamını hatırlamak istedi ama hatırlayamadı.

“Cenk,” diye mırıldandı. “Onunla buluşacaktık.”

Hafızasındaki silik an ne zamana aitti? Orası Cenk’in evi miydi? Eğer oraya gittiyse neden devamını ve buraya nasıl geldiğini hatırlayamıyordu?

“Onu aramayalım,” diye düşündü. “Belki o biliyordur.”

Başparmağı Cenk’in numarasına doğru uzandı.

“Aptal!” dedi bir ses. İrkilerek etrafına baktı. “İki dakika rahat duramıyorsun değil mi?”

Ense kökünden bir ağrı saplandığında gözlerini yumdu. Aradan birkaç saniye geçti. Genç kadın gözlerini açtığında arama sayfasından çıkıp telefonunu kapattı.

“Sinyalin buradan geldiğini öğrenecekler,” diye düşündü. “Telefondan bir an önce kurtulup buradan da ayrılmalıyım. O salak yüzünden yakalanmayacağım.”

Bakışları bir avcıyı andıran genç kadın yanına birkaç şey alıp bir daha geri dönmemek üzere yaşadığı bu daireyi terk etti.

***

Bursa Emniyet Müdürlüğü her zamanki gibi hareketli olmasına rağmen Cinayet Büronun olduğu kat ise durgunluğunu koruyordu. Armağan elinde içi kahve dolu iki kupayla ofislerine girdi. Masasında oturan Nil dün Olay Yeri ekibinin çektiği fotoğrafları inceliyordu.

“Al bakalım,” deyip bir kupayı onun masasına koydu Armağan.

“Teşekkür ederim,” diyen Nil hemen kahvesinden bir yudum içti. “İşte bu iyi geldi.”

Armağan kendi kupasını da onun masasına koyup birkaç fotoğrafı eline aldı. Olay yerindeki her köşe fotoğraflanarak kayıtlara geçirilmişti. Apartman girişindeki kan lekeleri, salonda yatan maktulün cesedi ve vücudundaki yaralar, maktule ait kıyafetler, sehpanın üstündeki ikramlar ve maktulün yatağında duran cep telefonu bulunduğu şekilde fotoğraflanmıştı. Necati ve diğer ekip üyeleri her zamanki gibi çok iyi iş çıkarmıştı.

Armağan kahvesinden bir yudum içerken apartman girişindeki kan lekelerinin fotoğrafına baktı. “Kan lekeleri yere damladıkları şekilde kalmışlar, fark ettin mi?” diye sordu. “Katil onların üstüne basmamış.”

“Dikkatimi çekti,” diye onayladı Nil. “Bu durum sana ne düşündürttü?”

“Önce sen söyle.”

“Elinden ya da kolundan damlayabileceğini. Dikkat ettiysen kanlar koridorun ortasında değil de duvara daha yakın bir yerde, bu da onların vücudunun yan kısımlarından damlayabileceğini düşündürttü.”

“Ben de öyle düşünüyorum,” diye ona katıldığını belirtti Armağan. “Ve aynı noktadan damladıklarını düşünüyorum, izler birbirine yakın. Katilin bu lekeleri fark etmemesi de o an aceleci bir tavırda olduğunu gösteriyor, muhtemelen arkasına bile bakmadan apartmandan kaçmakla meşguldü. Evin içinde hareket ederken çok rahattı çünkü orada görülme tehlikesi yoktu ve işini yavaşça halledip arkasında bir iz bırakmadığından emin olabildi fakat apartman boşluğuna çıktığında çok göz önündeydi ve kimseye görünmeden apartmandan çıkması için hızlı davranması gerekiyordu; bu sırada da yere damlayan bu kanları fark edemedi.”

“Gayet yaşanabilir bir senaryo,” dedi Nil. Elindeki fotoğrafları ona uzattı. “Bunlara da bakabilirsin. Ben inceledim.”

Armağan diğer fotoğrafları da alıp maktulün cesedinin fotoğraflarını incelemeye başladı. Maktulün göğsündeki yaralar yüzeysel olmaktan çok uzaktı, katil bıçağı derine sokup maktulün göğsünde deprem sonrası yerde oluşan bir yarık gibi yaralar bırakmıştı. Bunun güç gerektiren bir eylem olduğunu tahmin etmek çok zor değildi, katil bu kesikleri açarken belki de iki elini birden kullanmıştı. Katilin aceleci davranmadığı da belliydi çünkü kesikler son derece düzgündü. Onları büyük bir canilik ve soğukkanlılıkla yapmıştı.

“İzler derin,” dedi Nil. “Katil elini korkak alıştırmamış.”

“Orası kesin,” diyen Armağan fotoğrafları masaya bıraktı. “Karşımızda soğukkanlı bir cani var.”

Cep telefonu çalmaya başladığında Armağan arkasına dönüp masasının üstündeki telefonunu aldı. Arayan kişi Başkomiser Hasan’dı.

“Efendim amirim?” diye açtı telefonu.

“Cenk’in telefon kayıtlarının bir kısmına ulaşıldı,” dedi Başkomiser. “Cinayet günü en son görüştüğü numara bulundu. Nil’le beraber hemen bilişime gelin.”

“Tamam amirim, geliyoruz.”

Armağan telefonu kapattığında Nil, “Ne oldu?” diye sordu.

“Cenk’in en son kiminle konuştuğu bulunmuş,” dedi Armağan. “Amirim bilişime çağırdı.”

“Sonunda,” diyen Nil ayaklandı. “Hemen gidelim hadi.”

İkili bilişimin olduğu kata gittiğinde Başkomiseri masaların olduğu alanda buldular.

“Savcının emri üzerine kayıtlarla ilgilenenler mesai yapmış ve ilk kayıtlara ulaşmışlar,” dedi Başkomiser. Elindeki kâğıdı yardımcılarına uzattı. “İlk numaralar maktulün iş yerine ve arkadaşlarına ait, söyledikleri gibi dün sabah Cenk işe gitmediği için erken saatlerde onu aramışlar. Onların altındaki numaraysa cinayet günü yaptığı son görüşme ve gördüğünüz üzere son günlerde o numarayla epey görüşme gerçekleştirmiş.”

Nil ve Armağan baştaki numaraları ve numaraların kayıtlı olduğu isimleri okuduktan sonra bakışlarını cinayet günü gerçekleştirilen son görüşmenin olduğu satıra indirdiler. Salı günü saat 18.09’da üç dakikalık bir görüşme yapılmıştı. Cenk Üstün öldürülmeden sadece birkaç saat önce yapılan bu görüşme onun son telefon konuşmasıydı.

Numaranın yanında yazan ismi okudular.

Adin Solmaz

“İlginç bir isim ama bir kadına ait gibi duruyor,” dedi Nil. Amirine baktı. “Öyle değil mi?”

“Evet, bir kadın ismi,” diye onayladı Başkomiser. “Murat’ın bahsettiği Cenk’in hayatındaki gizemli kadın olmalı. Son zamanlarda pek çok kez görüşmüşler.”

“Cenk en son onunla konuşmuş,” dedi Armağan. “İş çıkış saatinden sadece birkaç dakika sonra onu aramış, akşamına da bir misafiri olduğunu biliyoruz.”

“Adres bilgisi elimize geçer geçmez bu kadına ulaşmalıyız,” dedi Başkomiser. “Cinayet akşamı Cenk’in misafiri olma ihtimali en kuvvetli olan kişi şu an o.”

“Tabii Cenk’in katili olma ihtimali en kuvvetli olan kişi de,” dedi Armağan kaşlarını çatarak. “Hemen kim olduğunu öğrenmeliyiz.”

“Bilgileri dakikalar içinde elimizde olur. Araştırması için bir memuru görevlendirdim bile.”

Aradan beş dakika kadar bir süre geçince Başkomiserin görevlendirdiği memur Başkomisere seslendi.

“Amirim,” dedi. “İstediğiniz kadını araştırdım.”

Ekip onun masasına ilerleyip memurun çevresini kuşattı. Bilgisayarda Adin Solmaz’a ait bir fotoğraf ve altında da kendisine ait bilgilerin yer aldığı bir ekran açıktı.

“Ev adresi ve iş yeri adresi burada,” dedi memur. “İş adresi bir elektronik mağazasına ait.”

Armağan ekrandaki adreslerin fotoğrafını çekti. “İki yere de gideriz,” dedi. “Ama önce hangisine amirim?”

“Önce iş yerine bakalım,” dedi Başkomiser. “Hafta içi bu saatte iş yerinde olması gerekir.”

“Eğer tüm bu olanlarla bir ilgisi yoksa tabii.”

Üçü birden Adin Solmaz’ın ekrandaki fotoğrafına baktı. Adin Solmaz kumral saçları, iri kahverengi gözleri, kavisli kaşları, pürüzsüz beyaz cildi ve dolgun pembe dudaklarıyla alımlı bir genç kadındı ve yüzündeki minik tebessümle kameraya bakarken son derece hoş görünüyordu.

“Güzel de bir kızmış,” dedi Başkomiser. “Cenk’in onunla bu kadar sık görüşmesi gayet anlaşılır.”

“Doğadaki güzel şeyler de çoğunlukla zehirlidir,” dedi Armağan. Bu kadından hoşlanmamıştı. “Yaklaşmadan önce iyi düşünmek gerekir, bunun çok ağır bedelleri olabilir.”

Başkomiser ve Nil ona bakarken o bakışlarını Adin Solmaz’ın fotoğrafından ayırmadı.

“Hadi çıkalım,” dedi Başkomiser. “Bakalım Adin Solmaz zehirli miymiş yoksa değil miymiş.”

Başkomiser ve Armağan yürümeye başladığında Nil onları takip etmek yerine olduğu yerde durup ekrandaki fotoğrafa bakmaya devam etti. Adin Solmaz gerçekten güzel bir kadındı ama onda rahatsız edici bir şeyler vardı. Genç komiser bunun onun bakışlarıyla ilgili olduğunu düşündü. Kadının bakışlarında insanın içini ürperten bir ifade vardı. Küçükken memleketi Erzurum’da ailesiyle beraber yaşarken oturdukları sokakta bir kadın vardı. Annesi o kadının deli olduğunu söyleyip Nil’e ondan uzak durmasını tembihlemişti, Nil de annesine bunu nereden bildiğini sormuştu ve annesinin kendisine verdiği cevabı hiç unutmamıştı:

“Gözlerinden kızım, gözlerinden. Bir deliyi gözlerinden tanırsın, sana bakar bakmaz anlarsın.”

Adin Solmaz’ın gözlerinde görüp de rahatsız olduğu şey bu muydu?

Delilik.

Yorum bırakın