İKİNCİ | 2: Gölgeler Evi

Soruşturmanın ikinci gününde Bursa Cinayet Büro ellerine geçen yeni isme ulaşmak için Adin Solmaz’ın iş yerine doğru yola çıktı. Armağan’ın sürdüğü ekip arabasında ön koltukta Başkomiser Hasan, arka koltukta da Komiser Nil oturuyordu. Sessizlik içinde tamamlanan bir yolculuğun ardından ekip Solmaz’ın Osmangazi’nin merkez bölgelerinden birinde yer alan iş yerine ulaştı. Solmaz elektronik aletlerin satıldığı bir mağazada satış danışmanlığı yapıyordu.

Başkomiser Hasan montunun yakasını düzelttikten sonra mağazaya ilerledi, onun hemen arkasında da yardımcıları vardı. Başkomiser içeri girdiğinde bir kadın hemen onların yanına geldi.

“Hoş geldiniz,” dedi kadın kibar bir sesle. “Size nasıl yardımcı olabilirim?”

Başkomiser polis rozetini gösterdiğinde kadının kaşları havaya kalktı.

“Adin Solmaz burada mı çalışıyor?” diye sordu Başkomiser.

“Evet,” diye onayladı. “Ama-”

“Ne oluyor Feyza?” diye sordu bir adam. Kapı önündeki kalabalığın yanına ilerledi. “Buyurun?”

“Polis,” dedi Başkomiser rozetini ona da göstererek. “Mağaza sorumlusu siz misiniz?”

“Evet, benim. Sorun nedir?”

“Adin Solmaz burada mı çalışıyor?”

“Evet fakat kendisi iki gündür işe gelmiyor; telefonu da kapalı, kendisine ulaşamadık.”

Ekip üyeleri arasında anlamlı bir bakışma geçti.

“En son ne zaman işe geldi peki?” diye sordu Başkomiser.

“Salı günü,” dedi mağaza sorumlusu. “Akşam çıkış saatinde çıktı ve bir daha da gelmedi.”

“Size haber vermedi değil mi?”

“Hayır, haberimiz yok. Adin’i neden soruyorsunuz? Başına bir şey mi geldi?”

“İşte ondan bizim de haberimiz yok. Bir soruşturma kapsamında kendisiyle konuşmamız gerek, ev adresini biliyor musunuz?”

Adin’in ev adresini sistemden bulmuşlardı fakat Başkomiser Hasan buradaki adresle karşılaştırıp teyit etmek istedi. Adin onlara farklı bir adres de vermiş olabilirdi.

“Kayıtlarda vardır. Ne soruşturması peki? Kötü bir şey değildir umarım.”

“Ayrıntı vermemiz mümkün değil. Biri adresi öğrenirken siz de bize Adin hakkında bildiklerinizi anlatabilir misiniz?”

Ekip üyeleri hiçbir şey belli etmese de şu an hepsi gergindi. Adin Solmaz cinayet gününden beri işe gelmiyordu, telefonu da kapalıydı ve bu durum tüm şüphe oklarının onun üstünde yoğunlaşması demekti.

“Adin yeni bir personelimiz, yanlış hatırlamıyorsam yedi sekiz aydır burada çalışıyor. Hak vereceğiniz üzere kısa bir süre, kendisi hakkında bir şeyler söylemem zor. Kendisi iyi bir çalışanımız; müşterilere karşı kibar ve ilgilidir, bu yaklaşımı sayesinde güzel satış yapar. Ekip arkadaşlarına karşı da kibardır, şimdiye kadar hiç kimseyle sorun yaşamadı.”

“Öncesinde nerede çalıştığını biliyor musunuz?”

“Başka bir mağazada yine aynı işi yapıyordu sanırım, tecrübesi olan biriydi.”

“Özel hayatı hakkında ne biliyorsunuz?”

“Yirmi beş yirmi altı yaşlarında genç bir kız. Bekâr olduğunu biliyorum, yalnız yaşadığını söylemişti.”

“Ailesi?”

“Birlikte yaşadığı anneannesini geçtiğimiz sene kaybetmiş, annesiyle babasının ise o daha çocukken vefat ettiğini söylemişti. Kimi kimsesi olmayan gariban bir kızdır Adin, öksüz büyümenin eksikliği üzerinde hep vardır.”

“Neden öldüklerini size anlattı mı?”

Bu soruyu soran kişi Nil oldu.

“Anneannesinin kalp krizi geçirdiğini söylemişti. Annesiyle babasından bahsetmedi, biz de sormadık.”

Nasılsa biz öğreniriz, diye düşündü Nil.

“Son günlerde Adin’de gözünüze çarpan bir değişiklik oldu mu?” diye sordu Başkomiser. “Hâl ve hareketlerinde bir farklılık sezdiniz mi?”

“Evet,” dedi mağaza sorumlusu. “Mutlu görünüyordu, özellikle salı günü epey heyecanlıydı. Sık sık gülümsüyordu, keyfi yerindeydi. Bir anda ortadan kaybolunca şaşırdık.”

“Polise haber vermeyi düşündünüz mü? Kimi kimsesi yok dediniz, başına bir şey gelmiş olabileceğini düşündünüz mü?”

“Düşündüm ama kadın çalışanlarımız onun hayatında biri olduğundan emindi, onun yanında olabileceğini söylediler. Bilirsiniz, ayakları yerden kesilen âşıklar gibi.”

Eğer tüm bunları Adin yaptıysa aşkının bir şeyleri kestiği ortada, diye düşündü Başkomiser.

“Çalışanlara bir şeyler anlatmış mı?”

“Hayır. Adin sessiz ve ağzı sıkı biridir. Kızlar şüphelense de kabul etmemiş; mutlu olamaz mıyım, diye geçiştirmiş.”

Görünüşe göre Cenk Adin’den kimseye bahsetmemişti, Adin de Cenk’ten kimseye bahsetmemişti. Cinayet Büro bu gizemli ilişkinin altında yatan gerçeği öğrenmek zorundaydı.

“Genel olarak da böyle ağzı sıkı mıydı?”

“Evet, her konuda böyleydi.”

“Salı günü işten her zamanki saatinde mi çıktı?”

“Evet, akşam yedide çıktı.”

“Yedi mi?”

Fikret cinayetin akşam 19.00’dan sonra işlendiğini söylemişti; Adin de o saatte dışarıdaydı, yani cinayeti işleyebilmek için fazlasıyla müsaitti.

“Evet, 10.00 ve 19.00 arasında açığız.”

Bir çalışan Adin’in sistemde kayıtlı olan ev adresini getirdi. Başkomiser adresi okuduğunda ellerinde olan adresle aynı olduğunu gördü.

“Teşekkür ederiz, biz bir de evine bakalım.”

“Kötü bir durum yok değil mi Başkomiserim?”

“Umarım yoktur.”

Ekip iş yerindeki diğer çalışanlarla da konuştu fakat farklı ya da işe yarar bir şeyler söyleyen kimse çıkmadı. Herkesin Adin Solmaz hakkında bildikleri gördüklerinden ibaretti; Adin kimseye içini açmamış, gizemini korumuştu. Onun hakkındaki tüm gizemleri çözmekse Cinayet Büroya kalmıştı.

Mağazadan ayrılan ekip arabaya binene kadar konuşmadı. Armağan arabayı çalıştırıp yola koyulduğunda Başkomiser Hasan konuşmaya başladı:

“Adin Solmaz cinayet gününden beri ortalıkta yok, telefonunun kapalı olduğu söyleniyor ve onun nerede ya da ne yapıyor olabileceğine dair fikri olan kimse yok. Salı günü işten yedide çıkmış, cinayet de o saatten sonra işlendi. Tüm bunların ne anlama geldiğini biliyorsunuz.”

“İlk şüphelimizi bulmuş olabiliriz,” dedi arka koltukta oturan Nil. “Evinde de bulamazsak bu ihtimal kuvvetlenecek.”

Başkomiser camdan dışarı bakarken, “Birazdan göreceğiz,” dedi. “Eğer onu bulursak bize anlatacak epey şeyi olacağı kesin.”

Şoför koltuğunda oturan Armağan kaşlarını çatarak arabanın hızını arttırdı. Genç komiserin burnuna kötü kokular geliyordu ve bu zamana kadar ne zaman böyle kokular alsa altından muhakkak bir şeyler çıkmıştı. Adin Solmaz suçlu olabilirdi ya da olmayabilirdi ama kesin olan şey onun cinayet akşamı maktulle telefonda görüşen son kişi olmasıydı ve eğer suçsuzsa da o akşamdan beri ortalarda gözükmediği için geçerli sebepleri ve tanıkları olması zorundaydı.

Armağan, Adin Solmaz’ın Küplüpınar Mahallesi’nde oturduğu binanın önünde arabayı durduğunda saat 16.22’yi gösteriyordu. Ekip üyeleri arabadan inip dört katlı binaya baktılar.

“İkinci katta oturduğu yazıyor,” dedi Başkomiser teyit etmek için elindeki kâğıda baktıktan sonra. “Gidelim.”

Armağan binanın kapısına ilerleyip zillere baktı. Sadece en üstteki dairenin zilinin yanında isim yazıyordu. Komiser ikinci katın ziline basıp birkaç adım geri çekildi ve başını kaldırıp ikinci dairenin pencerelerine baktı. Bütün güneşlikleri kapalı olan daire, içinde kimse yokmuş gibi bir hava veriyordu.

“Bir daha bassana,” dedi Başkomiser aradan biraz zaman geçince.

Armağan yeniden zile bastı, aradan bir dakika geçti ama ne kapıyı açan ne de cama çıkan biri oldu.

“Evde yok gibi duruyor,” dedi Nil.

Armağan zilinde isim yazan ve ev sahibi olabileceğini düşündüğü dördüncü dairenin ziline bastı. On saniye sonra bir pencerenin açılma sesi geldiğinde ekip başını kaldırıp yukarı, sesin geldiği yere baktı. Dördüncü kattaki bir pencere açılmıştı ve orta yaşlı bir kadın cama çıkmıştı.

“Buyurun?” diye seslendi kadın. “Kime bakmıştınız?”

“Adin Solmaz’ı arıyoruz,” diye cevap verdi Başkomiser. “Burada mı oturuyor?”

“Adin evde değil,” dedi kadın. “Üç saat kadar önce gitti.”

“Gitti mi? Nereye?”

“Bilmem ki. Apartman kapısının sesini duyunca cama çıktım ve onu gördüm, arkasından da seslendim ama bana bakmadı. Normalde bu saatte işte olması gerekirdi, evde görünce şaşırdım. Sırtında çantası vardı, caddeye doğru yürüyüp gitti. Bu arada siz kimsiniz? Adin’i niye arıyorsunuz?”

Başkomiser rozetini çıkarıp yukarı kaldırdı. “Polisiz,” dedi. “Rica etsem kapıyı açar mısınız? Siz ev sahibi misiniz?”

“Polis mi?” diyen kadın şaşırdı. “Allah Allah, Adin’in polisle ne işi olur ki? Durun açayım.”

Kadın camı kapatıp içeri girdi.

“Evdeymiş,” dedi Nil. “Sırtında çantayla nereye gidiyor olabilir ki? Bundan hiç hoşlanmadım.”

“Burnuma kötü kokular geliyor,” diye ona katıldı Başkomiser. “Şu kadınla bir konuşalım bakalım.”

Kapı açılınca ekip içeri girdi. Binada asansör yoktu, onlar da merdivenlere yöneldi. Onlar yukarı çıkarken ev sahibi kadın da aşağı iniyordu. İkinci katta karşılaştılar.

“Ne oluyor? Adin’le ilgili kötü bir olay mı oldu?”

“Biz de onunla bu konu hakkında konuşmak için gelmiştik,” dedi Başkomiser. “Burada oturuyordu değil mi?”

“Evet, bu daire. Tek başına kalıyor, bekâr bir genç kız.”

“Ne zamandır burada yaşıyor?”

“Bir sene olmamıştır.”

“Sizde evin anahtarı yoktur herhâlde?”

“Hayır, hiçbir dairenin anahtarı bende yoktur.”

“Onu gördüğünüz anı anlatır mısınız?” diye sordu Armağan.

Ellisine merdiven dayayan kadın başındaki yazmayı düzeltip karşısındaki komiserin yüzüne baktı. “Üç saat kadar önce saat biri geçerken kapı sesi duydum, ardından binanın dış kapı sesi geldi. Cama çıkıp aşağı baktığımda Adin’i gördüm, üstünü giyinmişti ve sırtında da bir sırt çantası vardı. İsmiyle seslendim fakat duymadı sanırım, daha yüksek sesle bir daha söyledim ama yine bakmadı. Sokağın aşağısına doğru yürüyüp gitti.”

“Sizi duyduğundan emin misiniz? Sesiniz yüksek miydi?”

“Yüksekti, duyması gerekirdi ama belki de kulaklık takmıştı, ondan duymadı.”

“Neden ona seslendiniz?” diye sordu Nil.

“Dün hiç sesi sedası çıkmayınca merak etmiştim. Bugün de öğle vakti evde olduğunu görünce ne yaptığını soracaktım. Bir mağazada çalışıyor, bu saatte hafta içi hayatta evde olmazdı.”

“Sesi sedası çıkmadı derken? Normalde her gün görüşür müsünüz?”

“Aynı binada yaşıyoruz neticede, denk gelirdik. Dün hiç görmedim, herhâlde işleri yoğun, diye düşündüm ama bugün işe de gitmemişti. Ne oldu acaba? İçime bir kurt düştü şimdi.”

“Size özel hayatından bahseder miydi?”

“Yok, kendisinden hiç bahsetmezdi. Öksüz gariban bir kız; tek başına çalışıp hayatta kalmaya çalışıyor, bu özelliğini hep takdir ettim. Siz şimdi bana doğruyu söyleyin, Adin’le ilgili kötü bir şey mi oldu? Başına bir iş mi açıldı?”

“Bir soruşturma için kendisiyle görüşmemiz gerekiyor,” diye cevap verdi Başkomiser. “Sizce nereye gitmiş olabilir? Bahsettiği bir arkadaşı var mıydı mesela?”

“Bana bahsetmedi, bilmiyorum. Gittiyse geri de döner herhâlde.”

İşte orası meçhul, diye düşündü Hasan. Adin’in buraya geri döneceğini hiç düşünmüyordu.

“Bu arada adınız neydi?”

“Saliha.”

“Saliha Hanım eğer Adin’i bir daha görürseniz bana bu numaradan ulaşabilirsiniz,” deyip kartını uzattı. “İstediğiniz gün, istediğiniz saatte çekinmeden arayın lütfen.”

“Ona polislerin onu aradığını söyleyeyim mi?” diyen kadın aynı anda kartı da aldı.

“Telaşa kapılmaması için söylemenizi tavsiye etmem. Siz bana ulaşın, biz gerekeni yaparız.”

“Peki.”

“Bu binada başka kimler oturuyor? Adin onlarla yakın mıydı?”

“Diğer iki katta da aile yaşıyor, Adin onlarla pek konuşmazdı. Zaten dediğim gibi işinde gücünde bir kızdı, hayatı evle iş arasında geçiyordu.”

“Teşekkür ederiz. Biz artık gidelim, siz de dediğim gibi onu görürseniz mutlaka bana ulaşın.”

Ekip binadan ayrıldı.

“Üç saatle kaçırdık,” dedi Armağan. “Kadın resmen bizi teğet geçti.”

“Savcıya haber vereceğim,” dedi Hasan. “Adin Solmaz hakkında her şeyi öğrenmeliyiz. İşe evini aramakla başlayabiliriz ve bunun için izin lazım. Aradan geçen otuz saatin sonunda sanırım ilk şüphelimizi bulduk gençler ve onu bir daha elimizden kaçırmamamız için çabuk olmamız gerekiyor.”

 

***

 

Ekip merkeze döndüğünde Başkomiser savcıyla görüşmek için binaya girdi, Nil de arabayı bahçedeki boş yere park eden Armağan’ı kenarda bekliyordu. Genç komiser bahçenin ilerisinde tanıdık bir sima görünce dikkatini oraya verdi.

Gazeteci Esin elindeki birkaç dosyayla binanın önünde dikiliyordu. Üstünde dizlerine kadar inen krem rengi bir kaban vardı, boynuna sardığı beyaz atkı çenesine kadar çıkmıştı; yüzünde güzelliğini ön plana çıkaran hafif bir makyaj varken fındık kabuğu rengindeki düz saçları da salıktı. Üşümüş gibi bir hâli vardı, bir bacağını sallarken elindeki dosyaları da gövdesine sıkıca bastırmıştı.

Nil ona doğru yürümeye başladı. Esin her yerden çıkan bir gazeteciydi, onu merkezde görmek hiç şaşırtıcı değildi. Haber peşinde koşan genç ve hırslı gazeteci bilgi almak için sık sık buralarda gezinirdi.

“Merhaba,” dedi Nil.

Esin irkildi ve yan tarafına baktı. Nil’i gördüğünde şaşkınlığını üstünden atıp gülümsedi.

“Selamlar efendim,” diye karşılık verdi. Ona uzandığında iki arkadaş sarıldı. “Nasılsın?”

“Görev başındaki bir komiser nasıl olursa öyleyim, sen nasılsın?”

Onun bu cevabı Esin’i güldürdü. “İyiyim, biraz da üşüyorum, malum havalar buz gibi. Ne yapıyorsun, nasıl gidiyor?”

“Çalışıyorum. İş güç, klasik şeyler. Sende durumlar nasıl?”

“Bende de aynı. Duydum ki bir cinayet işlenmiş, maktulün vücuduna çarpı işareti çizildiği ve penisinin de kesildiği söyleniyor. Soruşturmayı siz yürütüyorsunuz değil mi?”

“Evet, soruşturmayı biz yürütüyoruz. Her şeyden de haberin var.”

Esin sırıtarak, “Eee biraz öyle,” dedi. “Elinizde şüpheli var mı? Nasıl gidiyor soruşturma?”

“Anlatsam kesin aramızda kalır değil mi?”

“Tabii canım, bir gazeteciyle konuşulan her konu gibi bu da gizli kalır.”

İkili gülüştü. Nil dostça bir tavırla omzuyla onun omzuna vurdu. O esnada arabayı park edip ikisini fark eden Armağan da onların yanına gitti.

“Merhaba,” dedi Esin ona bakarak.

“Merhaba,” diye karşılık verdi Armağan. “Ne yapıyorsun burada?”

“İş güç uğraşıyorum işte, ne yapayım. İçeride biraz takıldım, şimdi de ofise döneceğim.”

“Birini mi bekliyorsun?” diye sordu Nil.

“Evet. Devrim almaya gelecek.”

Nil ve Armağan birbirlerine bakıp gülümsediler.

“O nasıl?” dedi Nil.

“İyi,” diyen Esin de gülümsedi. “Hatta uzun zamandır olmadığı kadar iyi. Geçmişinin üstüne örtülen sır perdesinin kalkması ona iyi geldi, bana da iyi geldi tabii. Zor bir dönem geçirdik fakat artık düzlüğe çıktık diyebiliriz.”

“Çok sevindim,” dedi Nil içtenlikle. “Muzaffer’le görüşüyorlar mı?”

“Evet. Yakın bir zamanda hep beraber yemeğe çıktık, Devrim’in ailesi de oradaydı. Muzaffer onlarla da tanıştı, sohbet etti. Güzel bir akşamdı.”

“Muzaffer’in ailesi peki?” diye sordu Armağan. “Eşi bu duruma ne dedi?”

“Anlayışla yaklaştığını biliyorum. Muzaffer’in o zamanki yaşını ve olanlardan asla haberinin olmamasını göz önüne alınca eşi bu duruma anlayışla yaklaşmış. Muzaffer’in Devrim’den nasıl haberi olduğunu da biliyorsunuz, onun için çok yıpratıcı olan bir aile krizi yaşadı ve o da Devrim kadar zor zamanlar geçirdi. Eşi bu dönemde onun yanında olup ona destek çıkmış hatta sanırım Devrim’le de tanışmak istediğini söylemiş.”

Duydukları karşısında oldukça sevinen Nil ve Armağan gülümsedi. Handan Oğuz cinayeti acılarla doluydu ve ikisinin de kalbine dokunan noktalara sahipti. Her ne kadar Handan artık hayatta olmasa da geride bıraktığı iki adamın nihayet bir araya gelmesi ve bu esnada başta sevdikleri kadınlar olmak üzere değer verdikleri insanlardan destek görmeleri kıymetliydi.

“Çok güzel,” dedi Nil. “İşlerin herkes için yolunda olmasına sevindim.”

“Ben de öyle,” dedi Armağan. “Bu süreçte ikisinin de destekçilerinin olması çok değerli, kendilerini çok iyi hissettiklerine eminim.”

“Eksik olmayın,” diyen Esin sevimli bir şekilde gülümsedi. “Her şey sizin sayenizde oldu, neticede gerçekleri siz ortaya çıkardınız.”

“Biz sadece işimizi yaptık.”

Siyah bir araba binanın önüne yaklaştığında üçlünün bakışları arabaya yöneldi. Arabayı tanıyan Esin’in yüzü aydınlandı. Gelen kişi erkek arkadaşı Devrim’den başkası değildi.

“İyi insan lafın üstüne gelirmiş,” dedi genç gazeteci. “Devrim geldi.”

Binanın önünde duran üçlüyü fark eden Devrim kontağı kapatıp arabasından indi ve onların yanına yürüdü. Uzun boylu genç adam dizlerine kadar inen kahverengi bir kaban, siyah kumaş pantolon ve içine de krem rengi boğazlı bir kazak giymişti. Bu kıyafetler içinde her zamankinden yakışıklı görünüyordu.

“Merhaba,” diye selamladı diğerlerini. Esin’i yanağından öptü, Nil ve Armağan’la da tokalaştı. “Biraz trafik vardı, beklettim, kusura bakma.”

“Hiç sorun değil,” dedi Esin. “Ben de bizim dedektiflerle karşılaştım, biraz sohbet ettik.”

“Duyduğum kadarıyla korkunç bir cinayeti araştırıyormuşsunuz,” dedi Devrim komiserlere bakarak. “Esin sizden bilgi koparmaya çalıştı mı?”

Dörtlü kendi arasında gülüştü.

“Şansımı denedim ama yine ser verip sır vermediler,” dedi Esin. “Bu cinayet bir şehir efsanesine dönüşecek gibime geliyor, herkes hakkında bir şeyler söylüyor. Adamın ortadan ikiye ayrıldığını söyleyenleri bile duydum.”

“Aslında beşe ayrılmıştı,” dedi Armağan son derece ciddi bir sesle. Nil de dahil olmak üzere diğerleri ona kocaman gözlerle baktığında sırıttı. “Şaka yapıyorum. Yüksek ihtimalle duymuşsunuzdur; göğsüne çarpı işareti çizilmiş ve penisi de kesilmiş hâlde bulundu. Ürpertici ayrıntıları olduğu doğru, insanlar da pireyi deve yapıyor.”

“Korkunç,” diye fikrini belirtti Devrim. “Genç de bir adammış. Umarım katili bir an önce bulursunuz. Sizden uzun süre kaçamayacak tabii ama ne kadar erken o kadar iyi.”

“Biz de öyle umuyoruz,” dedi Nil. “Ensesine binmemiz an meselesi.”

“Yani bir şüpheliniz var?” diye atıldı Esin. “Dereyi görmeden paçayı sıvamazsın sen, böyle dediğine göre kesin şüpheliniz var. Ayrıntıları paylaşmak istersen memnuniyetle dinlerim. Bu cinayetin dişe dokunur ilk haberini yazmak kariyerim açısından çok iyi olurdu.”

“Her yolu deniyorsun değil mi? Gözümüze batan biri var diyeyim, kokusu yakında çıkar.”

Esin’in gözleri avını gören bir avcı gibi parıldadı. “Cinsiyeti neymiş bu gözünüze batan kişinin?”

“Şansını zorlama istersen Esin. Ayrıntı paylaşamayacağımı biliyorsun, özellikle de ortada kesin olan bir şey yokken.”

“Sanki olunca paylaşıyorsun da. Senin ağzından laf almak deveye hendek atlatmaktan daha zor.”

“Cinayet Büro personelinin ortak noktası da bu,” diye bir yorumda bulundu Armağan. “Ortada kesin bir şeyler olmadan birbirimizle bile fikirlerimizi paylaşmıyoruz biz.”

“Anlaşılır bir durum,” dedi Devrim. “Çok hassas bir iş yapıyorsunuz.”

“Öyle. Sen nasılsın, ne yapıyorsun?”

Armağan’ın bu sorusu Devrim’i şaşırttı. İkili Handan Oğuz cinayeti üzerine tanışmıştı ve aralarında geçen tüm konuşmalar da cinayet üzerine olmuştu. Katil adalete teslim edilip soruşturma tamamlandıktan sonra bir daha da görüşmemişlerdi. Bu yüzden Armağan’ın hâlini hatırını sormasına genç gazeteci şaşırdı.

“İyiyim, teşekkür ederim,” diye karşılık verdi. “İş güç uğraşıp duruyorum. Malum ülkede her gün bir sürü olay oluyor, bize de haberini yapacak epey şey çıkıyor.”

“Avrupa’nın tamamının bir yıllık gündemini bir haftada yaşıyoruz, sen de haklısın.”

“Bu yüzden gündem değişmeden haberleri sıcağı sıcağına hemen yayımlamak gerekiyor. Sabah olan bir olay akşamına çoktan unutulmuş olabiliyor, üstlerden de hızlı olmamız için baskı geliyor. Tabii bir de büyük rekabet var, herkes tıklanma peşinde. En kısa sürede en çok bilgiyi yazan bir adım öne geçiyor.”

Armağan ve Nil ona anlayışla baktı. Meslekleri gereği uzun senelerdir gazetecilerle temas hâlindeydiler ve onların iş ortamlarından haberleri vardı. Günümüz dünyasında internetin de yaygınlaşmasıyla beraber rekabet artmış, haber merkezleri arasında tıklanma yarışı baş göstermişti ve bunun için de haberlerin olabildiğince çabuk yayımlanması gerekiyordu.

“Dışarıdan kulağa çok yorucu geliyormuş,” dedi Esin. Bakışlar ona döndü. “Ama mesleğimi çok severek yaptığım için iyisiyle kötüsüyle tüm koşuşturmasını da seviyorum. Zaten her işin zorlukları yok mu? Hayatın kendisi başlı başına bir zorluk, keza yaşamanın da.”

Devrim onun ince beline kolunu sarıp kız arkadaşını kendisine çekerken Esin de onun gövdesine yaslandı.

“Bak bu konuda haklısın,” dedi Nil. “Hayattaki her şey yeterince zor, önemli olan zorluğuna rağmen severek yapacak şeyler bulmak.”

“Ve yaşamını çekilebilir kılan bir yol arkadaşı bulmak,” derken Esin gözlerini kaldırıp kendi yol arkadaşına baktı. “İşte o zaman yaşamak çok daha kolay oluyor.”

Armağan başını çevirip Nil’e bakarken Nil de ona döndü. Göz göze gelen çift arasında anlamlı bir bakışma geçti.

“Güzel söyledin,” diyen Armağan bakışlarını karşısındaki çifte çevirdi. “Biz sizi daha fazla tutmayalım, hava da yeterince soğuk.”

“Asıl ben sizi daha fazla tutmayayım,” dedi Esin. Devrim’den ayrılıp onlara doğru bir adım attı. “Bir soruşturma üzerindesiniz, her ne kadar bana ayrıntı vermeseniz de. Biz de kendi işlerimize dönüp kalan mesai saatlerimizi tamamlayalım.”

Nil ve Esin sarılırken Armağan ve Devrim de tokalaştı.

“Seni görmek güzeldi,” dedi Esin. “Seni de öyle Armağan. Kendinize dikkat edin.”

Armağan gülümseyerek başını eğdi. “Siz de kendinize dikkat edin.”

Gazeteci çift Devrim’in arabasına binip uzaklaşmaya başladığında Armağan’la Nil de binaya girdiler. İçerisi dışarının aksine oldukça sıcaktı ve hareketlilik her zamanki gibi devam ediyordu. Denk geldikleri tanıdık simalarla selamlaşarak asansörlere ilerlediler ve ofislerinin olduğu kata çıktılar.

Başkomiser odasında savcıyla bir telefon görüşmesi gerçekleştirdikten sonra kapıyı açıp dışarı çıktı. Yardımcıları ofise gelmiş, masalarına oturmuştu.

“Savcıyla konuştunuz mu?” diye sordu Armağan.

“Konuştum,” dedi Hasan iki masanın ortasında durduktan sonra. “Elimizde hiçbir somut kanıt olmadığı için arama izninin bekleyeceğini söyledi. Solmaz hakkında araştırma yapıp onun hakkında neler bulabileceğimize bakacağız.”

“Ya gerçekten katil oysa ve bu sürede kaçarsa o zaman ne olacak?” dedi Nil. “Elimizde kanıt yok fakat maktulün son görüştüğü kişinin o olduğunu biliyoruz, bu da yabana atılacak bir şey değil.”

“Değil ama daha fazlası gerek. Adin Solmaz adına bir bilet alınırsa bundan anında haberimiz olması için bir memuru görevlendireceğim. Eğer bir aracı varsa da plakayı takip ederek ulaşabiliriz. Evet, başka şekilde de kaçabilir ama şimdilik elimizden sadece bu geliyor. Solmaz hakkında araştırmalara hemen başlamalıyız. İlgi çekici şeyler bulursak onların izini süreriz.”

Armağan ayağa kalktı. “Uzun bir işin bizi beklediği ortada. Ben kendime kahve alacağım, isteyen var mı?”

“Sen dur, ben üç tane Türk kahvesi söylerim şimdi.”

Başkomiser üçü için Türk kahvesi söylerken Nil’le Armağan da bilgisayarlarını açtı. Polis kimliklerini kullanıp sisteme giriş yaptılar. Burada Adin Solmaz hakkındaki tüm verilere ulaşabilirlerdi. Nil sistemde araştırma yapmayı sevse de Armağan bundan hiç hoşlanmazdı, araştırmalarını dışarıda yapıp iz sürmeyi severdi fakat işin bu kısmı şimdilik bittiği için internetteki verileri araştırmaları gerekiyordu.

“Siz bir araştırın bakalım,” dedi Hasan. “Benim bu aletlere kafam basmıyor, siz anlıyorsunuz. Bir tane memuru da yolculuk durumu için görevlendireyim, takibini yapsın.”

“Başüstüne amirim,” dedi ikisi de aynı anda.

Başkomiser Hasan odadan çıktığında Armağan çekmecesinden bir gofret çıkarıp onu yemeye başladı. Acil bir durum olmadıkça ya da araştırmanın belirli bir bölümü ona verilmedikçe araştırma yapmaktan kaçabildiği yere kadar kaçardı. Karşı masasında oturan meslektaşı Nil bilgisayarlardan daha iyi anlardı ve bilgisayarda çalışmaktan hoşlanırdı, şimdilik bu işi ona bırakmayı tercih etti.

Armağan’ın gofretini yediği, Nil’in de araştırma yaptığı birkaç dakika geride kaldı. Bu esnada odadan sadece klavye ve fare tuşlarına basınca çıkan sesler yükseldi.

“Sabıka kaydı yok,” dedi Nil. Başını bilgisayar ekranından kaldırıp karşı masasında oturan iş arkadaşına baktı. “Sicili tertemiz.”

“Şaşırmadım,” diye karşılık verdi Armağan. “Sabıkası olsaydı işe girmesi zor olurdu ve muhtemelen onun sicilini bilen üstü onun hakkında böyle iyi konuşmazdı.”

“Onu şüpheli konumuna getirmek için iyi kanıtlara ihtiyacımız olacak. Eğer sabıkası olsaydı işimiz daha kolay olurdu ama şu an ondan şüphelenmemiz için elle tutulur bir kanıtımız yok.”

“Bulacağız. Her cinayet ardında bir iz bırakır, biz de bizi katile götürecek o izi veya izleri bulacağız.”

Odanın kapısı tıklatılınca ikisinin bakışları da kapıya çevrildi. Mutfak personeli kahveleri getirmişti.

“Gel,” dedi Nil. “Teşekkür ederiz.”

Mutfakta çalışan genç, kahveleri ofise bıraktıktan sonra çıktı.

“Geçmişini iyice araştıralım,” dedi Armağan. “Ailesini de. Mağaza sorumlusu annesiyle babasını küçük yaşta kaybettiğini söyledi, anneannesinin de bahsi geçtiğine göre Adin’i o büyütmüş olabilir.”

“Ben de aynısını düşündüm. Annesiyle babasının kimliklerini öğrenip araştıralım.”

Nil onun soy bilgilerine ulaşırken Hasan da odaya geri döndü.

“Adin Solmaz’ın üstüne kayıtlı bir araç yok,” diye haber verdi. “Yakın zamanda onun adına alınan bir bilet de yok, şu andan itibaren de olması durumunda bundan anında haberimiz olacak. Adin Solmaz artık Bursa sınırlarından çıkamaz.”

“İşte bunu duymak rahatlattı,” dedi Armağan. Şüphelilerin ya da suçluların kapana kısıldığını bilmek onu tatmin ediyordu. “Artık avcumuzun içinde.”

“Katilin o olduğundan çok emin gibisin?”

“Elimizdeki tek şüpheli ve her ne kadar somut bir kanıtımız olmasa da maktulle aralarında bir şeyler olması ve cinayet gününden beri de kayıp olması çok şüphe uyandırıcı.”

“Evet, bugün ev sahibi ona seslendiğinde de bakmamış. Sırt çantasıyla evden ayrılmış, sanki kaçıyor gibi.”

“Artık öyle bir seçeneği yok.”

Başkomiser, Nil’in masasının önündeki sandalyelerden birine oturup kendisine ayrılan kahve fincanına uzandı.

“Solmaz’ın sabıka kaydına baktım amirim,” dedi Nil. “Sicili temiz.”

Başkomiser kahvesinden ilk yudumu höpürdeterek içti. “Onu tanıyan herkesin onun hakkında söylediği iyi şeyleri düşününce şaşırtıcı bir haber değil. Çevresine karşı hanım hanımcık bir profil çizmiş fakat ortada vahşice kesilen bir ceset var ve bu kız tek şüpheli. Bir şeyler yerine oturmuyor gençler. Bu bir anlık sinirle işlenmiş bir cinayet değil, gayet planlı ve mesaj içeren bir cinayet. Bir caninin işleyeceği türden ama bu kız o cani katil profilini sağlamıyor. Bir yerde bir şeyler eksik.”

Hasan’ın bu sözlerinin üzerine Nil’le Armağan birbirine baktı. Onlar da bir yerde ters giden şeyler olduğunu fark etmişti fakat bunun için mantıklı açıklamaları yoktu.

“Oldukça sağlam bir maske takıyor olmalı,” dedi Nil. “Hiç kimsenin o maskenin altında yatan canavarı fark edemeyeceği kadar sağlam bir maske. Bazıları rol yapma konusunda çok başarılıdır, belki Adin de onlardan biridir.”

“Bu durumda Cenk’i öldürmesi için bir nedeninin olması gerekir,” dedi Başkomiser. “Küçük ya da büyük, fark etmez, sadece bir neden. Üstün’ün de çevresi tarafından sevilen biri olduğunu siz de duydunuz, ikisi aslında birbirine benziyormuş fakat ortada mutlu bir son yok. Cenk öldürüldü, Adin de şüpheli ve kayıp.” Düşünceli olduğu zamanlarda olduğu gibi bıyıklarını parmaklarıyla aşağı yatırdı. “Adin Solmaz hakkında her şeyi öğrenmek istiyorum. Ne bulursanız not edin, hiçbir ayrıntıyı kaçırmayalım. Katil ya da değil, o kızı bulmak ve anlatacaklarını dinlemek istiyorum.”

“Başüstüne amirim.”

 

***

 

Akşam yeryüzünün üstüne yorgan gibi örtülürken şehrin dışında kalan bu yerin çevresinde in cin top oynuyordu. Ağaçların arasına inşa edilmiş ve yıllardır düzenli kullanılmayan, son bir senedir ise hiç kimsenin gelmediği iki katlı müstakil ev tüm ıssızlığıyla bir hayalet gibi arazinin ortasında duruyordu. Güneş ışıklarının ufuk çizgisinde kaybolduğu, yıldızların da laciverte dönen gökte ışıldamaya başladığı bu vakitte ev, ağaçların gölgeleri altında kalıyordu. Gölgeler evinin görüntüsü gece vakti insanları ürkütürdü, şu an buraya gelen kadınsa burayı huzurlu buluyordu. Bir gölge olarak anılmaktan hoşlanmazdı ama gölgelerde yaşamayı severdi.

Evin içine girdiğinde içerisinin de dışarısı kadar soğuk olduğunu hissederek ürperdi. Sigortayı açtı, salonun lambasını yaktı ve sırtındaki çantayı çıkarıp koltuğun üstüne bıraktı. Bu evde doğalgaz yoktu, kışın pek kimse gelmediği için gaza ihtiyaç da duyulmazdı ama birileri geldiğinde salondaki odun sobası yakılır, diğer odalar da elektrikli sobalarla ısınırdı. Odun sobasını yakmayı bilmiyordu, evin içinde kullanılabilir durumda bir elektrik sobası bulmak için arayışa çıktı. Evin içinde aylardır kullanılmamasının getirdiği ağır ve yoğun bir koku vardı. Genç kadın bu ağır kokuyu içine çektiğinde burada en son bulunduğu anı hatırladı. Her şey o günkü gibi netti. O yaşlı kadının depoya girişini, görmemesi gereken şeyi gördüğünü ve akabinde kalp krizi geçirerek olduğu yere yığıldığını dün gibi hatırlıyordu. Deponun bir köşesinde durup onun can verişini büyük bir soğukkanlılıkla izlemişti. Kadın öldükten sonra onun cansız bedenini depodan eve taşımış, ambulansı aramıştı ve sağlık ekiplerinin eve geldiğinde artık yapılacak bir şey kalmadığını söylemesini dinlemişti. Yüzünde sahte bir üzüntü maskesi takılı olsa da içten içe çok mutluydu çünkü depodakini diğerlerinden saklamayı başarabilmişti.

Hâlâ orada olmalıydı.

Dondurucunun içinde.

Merdivenlerden üst kata çıktı. Baktığı ikinci odada bir elektrik sobası buldu. Sobanın üstüne örtülen örtüyü kaldırıp sobayı kucakladı. Güçlü bir kadındı, uzun ve zayıf vücudunda hiç kimsenin beklemeyeceği büyük bir kuvvet yatıyordu. Bu gizli güç ortaya çıktığında kurbanlarının gözlerinde bunun şaşkınlığını görmek onu tatmin etmişti. Her iki seferde de.

Sobayı salona indirip fişini prize taktı. Uzun zamandır kullanılmayan soba hiçbir sorun çıkarmadan çalıştığında yüzünde bir gülümseme oluştu.

Bugün şanslı günündeydi.

Sobanın karşısına oturup montunun fermuarını açtı ve koltuğa yayıldı. Taksiyle buraya gelirken uzun bir yolculuk yapmıştı, son iki gün de yorucu geçmişti ama nihayetinde buraya ulaşmıştı ve en azından bu gece rahat bir uyku çekebilecekti. Dikkat etmesi gereken tek şey Adin’in kendisinden önce uyanmasına izin vermemekti. O saftiriğin her şeyi mahvetmesine müsaade edemezdi.

Başını koltuğun arkasına yaslayıp bakışlarını tavana çevirdi. Polisler Cenk’in cesedini bulmuş olmalıydı. Cesedi arkasında bıraktığı için içi hiç rahat değildi. Eğer imkânı olsaydı Cenk’in cesedini götürür, onu da ortadan kaldırırdı fakat o akşam böyle bir seçeneği yoktu. Cenk bir apartmanda oturuyordu, yaşadığı yer de kalabalık bir semtti; üstelik arabası yoktu, dolayısıyla onu yanında götürme imkânı da olmamıştı. O gece apartmandan ayrıldıktan sonra yolda bir sürü kişiyle karşılaşmıştı, bir sürü yabancı insanın yanından çantasındaki kesilmiş penisle geçmişti. O anki gerginliğini hatırlayınca kaşları çatıldı. Her şey çok ani gelişmişti ve devamında olan olaylar da hızlıca olmuştu. Arkasında bir kanıt bırakıp bırakmadığını bile bilmiyordu. Eğer bıraktıysa polisler onun peşine düşecekti, bu da burada çok uzun süre kalamayacağı anlamına geliyordu. Kendisine güvenli bir yer bulmalı, gözlerden olabildiğince uzak kalmalıydı. Bu akşamı burada geçirecekti, yarın da cinayet hakkında bir şeyler öğrenmek için dışarı çıkıp gazete alabilirdi. Bir sonraki adımının ne olacağına karar vermesi için dışarıda neler olduğunu bilmesi gerekiyordu.

Gözlerini kapatırken gözünün önünde bir sahne canlandı. Cenk’in boynuna sapladığı çatalı çıkardığında genç adam yere yığılıp kalmıştı. Koyu kıvamlı parlak kırmızı kanı halıyı boyarken dehşet içindeki gözlerindeki ışık da hızlıca sönmüştü ve genç adam oracıkta ölmüştü.

 

***

 

Emniyette akşamüstü saatleri oldukça hareketli geçti. Adin Solmaz hakkında araştırma yapan Cinayet Büro, o ve geçmişi hakkında çarpıcı bilgilere ulaştı.

“Annesi babasını öldürmüş,” dedi Armağan daha çok kendi kendine konuşur gibi. “Sonra da kendisini öldürmüş.”

“Annesi babasının cinsel organını kesmiş,” dedi Nil ekrandaki fotoğraflara bakarken. Yıllar önce işlenen bu cinayetin dosyası polis kayıtlarına geçmişti ve Cinayet Büro da dosyaya ulaşmıştı. “Öncesinde de onu kasıklarından bıçaklamış, adam kan kaybından ölmüş.”

İkili önce birbirine ardından yan taraflarındaki Başkomiser Hasan’a baktı. Başkomiser ne hissettiğini belli etmeyen bir surat ifadesiyle bilgisayar ekranına bakıyordu.

“Ekipler Adin’i odasında yatağının altına saklanmış şekilde bulmuşlar,” dedi. Yardımcılarına baktı. “Annesiyle babasının cesetleri de salondaymış. Babasının cinayetiyle annesinin intiharı o evdeyken gerçekleşmiş, olanlara şahitlik etmiş olma ihtimali çok yüksek.”

“Psikolog eşliğinde ifadesi alınmış ama Adin onlara hiçbir şey görmediğini söylemiş,” dedi Nil az önce okudukları rapordan alıntı yaparak. “Ebeveynlerinin bağırışlarını duyduğunu söylemiş ama o manzarayı gördüğüne dair hiçbir şey belirtmemiş. Odasında durup yatağının altında saklandığını söylemiş, sık sık kavga ettiklerini de belirtmiş. Bu ilk kavgaları değilmiş ama sonuncusu olmuş.”

“Komşuların söylediğine göre babası çok da iyi bir adam değilmiş,” dedi Armağan. “Eşini aldattığını söyleyenler olmuş, kadının da onu bu yüzden öldürdüğünü düşünüyorlarmış.”

“Onu kasıklarından bıçaklayıp penisini kesme nedenini açıklıyor,” dedi Nil düşünceli bir sesle. “Annesi aldatma olayını duyunca cinnet geçirmiş olmalı.”

“Adin için büyük bir travma olduğu kesin,” dedi Başkomiser. “Annesi babasının penisini kesmiş ve şimdi o da penisi kesilen bir adamın cinayetinde şüpheli. Bu tesadüf olamaz. Bu benzerlik onu bu cinayetin baş şüphelisi yapar ve yakalama kararı çıkarılmasına yeter de artar. Savcıya hemen haber vereceğim.”

Başkomiser odasına giderken Nil ve Armağan yalnız kaldı.

“Vaka hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordu Armağan.

“Amirimin de dediği gibi bu penis kesme olayı tesadüf olamaz,” dedi Nil ona bakarak. “Dokuz yaşında ve büyük bir şok içindeyken verdiği ifadede bu ana şahitlik etmediğini söylemiş olması bunun gerçek olduğu anlamına gelmiyor. Olaya şahitlik etmiş olması çok büyük bir ihtimal, etmemiş olsa bile penis kesme olayını bildiğine inanıyorum. Babasının başına ne geldiğini biliyordu, tüm hayatı boyunca bildi. Şimdiyse ortada penisi tıpkı Adin’in babası gibi kesilmiş bir adam var ve bu adam Adin’in bir süredir görüştüğü biri. Ortada tesadüf denemeyecek kadar büyük bir bağlantı var.”

“Üstelik Adin cinayet gününden beri kayıp. Bu iki olaya tesadüf desek de buna dememiz mümkün değil.”

“Tüm oklar onu gösteriyor.”

Birkaç dakika sonra Başkomiser odasından çıktı.

“Cevdet Bey’le konuştum,” dedi. “Yarın sabah yanına gidip onunla görüşeceğim. Muhtemelen yakalama kararı isteyecek, bu bağlantı hafife alınacak türden değil. O karar çıkarsa da işimiz çok kolay olacak.”

“Onun ensesine binebiliriz,” dedi Armağan. “Umalım da her şey istediğimiz şekilde ilerlesin.”

“Dişe dokunur bir şeyler bulduğumuz için çok seviniyorum. Yarın uzun bir gün olacak gençler, evinize gidip dinlenin. Yarın ikinizi de bomba gibi görmek istiyorum.”

“Başüstüne amirim.”

 

***

 

Ertesi Sabah

 

Başkomiser Hasan için gün Cevdet Soydan’la olan görüşmesiyle başlarken Nil ve Armağan için de merkeze gelen maktulün babası ve halası ile başladı. Cinayet Büronun komiserleri acılı baba ve halayı kendi ofislerinde karşıladı.

“Buyurun, oturun şöyle,” dedi Armağan masanın önündeki sandalyeleri göstererek. “Başınız sağ olsun. İçecek bir şeyler ister misiniz?”

“Hiçbir şey istemiyorum,” dedi maktulün babası Gürol Üstün. Oğlunun ölüm haberini alan yaşlı adam ancak kendine gelebilmişti ve ilk işi Çankırı’dan Bursa’ya gelmek olmuştu. “Sadece oğlumu görmek istiyorum. Nerede o?”

“Şu an Adli Tıp Kurumunda. Teşhis etmek isterseniz arkadaşlar yardımcı olur. Cenazesini de otopsisi tamamlandıktan sonra alabilirsiniz.”

“Nasıl oldu? Kim yapmış? Cenk dünya tatlısı biriydi, böyle korkunç bir şeyi ona kim yapar aklım almıyor. Öyle kibar, neşeli, hayat dolu bir çocuktu ki tanısanız çok severdiniz.”

“Kimin yaptığını bulmak için araştırmalarımıza gece gündüz devam ediyoruz,” diye cevap veren kişi Nil oldu. “Aslında bu konuda bize yardımcı olabileceğinizi umuyorduk. Son zamanlarda Cenk’le neler konuştunuz, size neler anlattı? Tüm bunlar çok işimize yarayabilir.”

“Cenk çok çalışırdı, çok sık konuşamazdık ama her konuşmamızda keyfi, neşesi, enerjisi yerinde olurdu. En son geçen hafta sonu konuşmuştuk, sesi çok iyi geliyordu. Bitirmeye yakın işleri olduğundan, onlar bitince hemen yanıma geleceğinden bahsetmişti. Yüksek ihtimalle nisanda Çankırı’da olurum, demişti.”

“Özel hayatından bahsetti mi?” diye sordu Armağan. “Hayatının gidişatından, neler yaptığından falan?”

“Tabii, konuşurduk,” dedi Gürol Üstün. Dolan gözlerini hızlıca sildi. “Bana her şeyin yolunda olduğunu, işinin güzel gittiğini, çok memnun olduğunu ve iyi arkadaşları olduğunu söylemişti. ‘Endişelenme babam, benim keyfim burada çok yerinde.’ Aynen böyle söylemişti.”

“Arkadaşlarından bahseder miydi?”

“Yoksa onlardan biri mi yaptı?” diye yükseldi Gürol Üstün. “Oğlum evine alacak kadar başka kime güvenir ki zaten?”

“Dediğimiz gibi soruşturma devam ediyor,” dedi Nil yatıştırıcı bir ses tonuyla. “Kim yaptıysa onu bulacağız ve adalete teslim edeceğiz, hiç şüpheniz olmasın. Bu soruları soruşturmaya katkısı olabilir diye soruyoruz.”

“Çok ayrıntı vermezdi. Hepsiyle arasının iyi olduğunu biliyordum. Söylediğim gibi Cenk çok iyi huyluydu, onunla anlaşmak çok kolaydı. İnsanları severdi, insanlar da onu severdi.”

“Ağabeyim haklı,” diye araya girdi maktulün halası Dilara. “Cenk çevresi tarafından sevilen, hayat dolu ve kibar bir gençti. Kimsenin sorunu olabileceği türden biri değildi. Böyle korkunç bir cinayete nasıl kurban gider, aklımız almıyor.”

Oysaki en beklenmedik kişiler bile korkunç bir cinayete kurban gidebilirdi. Armağan ve Nil bu gerçeği çok iyi bilirlerdi ama maktullerin çevresiyle konuşurken asla dillendirmezlerdi. Cenk gibi iyi insanların başına kötü şeyler geliyordu, hem de her gün.

“Yani sorunu olan hiç kimse yoktu?” diye sordu Nil. “Kavga ettiği, tartıştığı, tehditler aldığı herhangi biri yoktu?”

“Yoktu,” dedi maktulün babası. “Olsaydı mutlaka bilirdim, Cenk bana söylerdi.”

“Peki ya romantik anlamda hayatında biri var mıydı?” dedi Armağan önemli bir konuya parmak basarak. “Sevgilisi, hoşlandığı biri ya da görüştüğü biri? Biliyor musunuz?”

“Hayır, Cenk’in bir sevgilisi yoktu ve bir kadından da hiç bahsetmedi.”

Nil ve Armağan arasında kısa bir bakışma geçti. Adin Solmaz’dan ne Cenk’in arkadaşlarının ne de ailesinin haberi vardı. İkilinin bu kadar gizemli takılması komiserlere ilginç geliyordu. Ne kadar süredir görüştüklerini merak ediyorlardı ve bunun cevabını ancak Adin’i bulduklarında öğrenebileceklerdi.

“Pekâlâ,” dedi Nil. Parmaklarını iç içe geçirip ellerini birleştirdi. “Soracaklarımız bu kadar. Başınız sağ olsun.”

“Oğluma bunu yapanı bulun,” dedi Gürol. “Sizden tek isteğim bu. Oğluma bunu yapanı bulun ve adalete teslim edin, işte o zaman yüreğim biraz da olsa rahatlar.”

“Bundan emin olabilirsiniz,” dedi Armağan kararlı bir sesle. “Ona bunu yapanı bulacağız.”

Maktulün babasıyla halası odadan çıktığında iki komiser ofiste tekrar yalnız kaldı. Nil iç çekerek arkasına yaslanırken Armağan da yavaşça kendi bacağına vurdu.

“Başkomiserim ne yaptı acaba?” diye sordu Armağan. “Sence arama izni ve yakalama kararı çıkar mı?”

“Yakalama kararından emin değilim ama arama izni çıkar,” dedi Nil erkek arkadaşına bakarak. “Artık soruşturmayı hızlandıracak bir şeylere ihtiyacımız var.”

“Kesinlikle,” diyen Armağan Nil’e yaklaştı ve masanın kenarına oturup tepeden kız arkadaşına baktı. “Adam perişan olmuş. Oğluna bunu yapanı bulmak ve adalete teslim etmek bizim görevimiz. Sikeyim, maktullerin ailesiyle konuşuyor olmaktan hâlâ daha nefret ediyorum. Yüzlerindeki acıyı görmek içimi dağlıyor.”

“Benim de öyle,” dedi Nil. Sol eliyle onun bacağını okşadı. “Bu iri yarı bedeninin ve sert mizacının altında yatan insaniyeti ve merhamet dolu yüreğini çok seviyorum. Bence seni bu kadar iyi bir komiser yapan da bu. Adin ya da bir başkası, katili bulacağız. Bundan eminim.”

 Başkomiser Hasan ofisten içeri girdiğinde yardımcılarının dikkati kapıya yöneldi. Armağan masadan kalkıp ayakta dikilirken Nil de masadan biraz uzaklaştı.

“Günaydın gençler,” dedi Hasan enerjik bir sesle. “Ne var ne yok?”

“Günaydın amirim,” dedi Armağan. “Az önce maktulün babası ve halasıyla konuştuk.”

“Gelecekleri söylenmişti ama epey erkenci davranmışlar. Ne öğrendiniz?”

“Hiçbir şey. Cenk’in çok iyi biri olduğundan ve kimseyle bir sorunu olmadığından bahsettiler; yani herhangi bir isim alamadık. Ayrıca görüştüğü biri olmadığını da söyledi babası, Adin’den haberi yok.”

“Kız kayıtlarda olmasa var olmadığına inanacağım, o kadar hayalet gibi. Arkadaşları bilmiyor, babasının da haberi yokmuş. Yasak aşk falan mı yaşıyordu bunlar diyeceğim ama ikisi de kayıtlara göre bekâr.”

“Fazla gizemli bir ilişkileri varmış,” diye amirine hak verdi Nil. “Artık Adin’e sorarız. Sizin savcıyla görüşmeniz nasıl geçti?”

“Haberler güzel,” diyen Başkomiser enerjisini hemen geri kazandı. “Savcıya dosyayı gösterdiğimde uzun uzun inceledi, ortada tesadüf olamayacak kadar büyük bir benzerlik olduğu konusunda bizimle hemfikir oldu ve nihayet onu şüpheli olarak adlandırdı. Adin’in evi için arama izni isteyecek, ev arandıktan sonra da yakalama kararı talebinde bulunacak. Çember nihayet Solmaz için somut anlamda daralmaya başladı.”

“Sonunda güzel bir haber aldık,” dedi Armağan sevinerek. “Oh be nihayet!”

“Üçüncü günde nihayet izini sürebileceğimiz bir şüphelimiz var. Arama izni çıkar çıkmaz soluğu şüphelimizin evinde alırız. Ben kendime kahve söyleyip Adin’in ailesinin dosyasına bir kere daha bakacağım. Armağan sen de Adli Tıpı bir ara bakalım, otopsi ve incelemelerden haber var mıymış?”

“Emredersiniz Başkomiserim.”

***

Genç kadın öğle saatlerinde en yakın yerleşim yerine gitmek için evden çıktı. Dışarıda keskin bir mart soğuğu olmasına karşın hava yağışlı olmadığı için ulaşımını bisikletle yapabildi. Yolda karşısına çıkan bir marketin önünde durup içeri girdi. Başındaki beresi ve burnuna kadar çektiği atkısıyla soğuk havadan korunuyor gibi görünse de asıl amacı yüzünü gizlemekti. Atkısını düzeltirken gözleriyle de hızlıca içeriyi taradı. Kasada oturan market sahibinden başka görünürde hiç kimse yoktu. Biraz daha rahat takılarak kapının yanında duran gazeteliğe ilerledi ve en bilindik birkaç gazeteyi aldı. Aynı rahatlıkla reyonların arasında dolaşıp birkaç paketli gıdayı da kollarının arasına sıkıştırdı.

“Şimdilik bunlar yeterli,” diye düşündü. “Zaten çok uzun süre burada durmayı düşünmüyorum.”

Kasaya ilerlerken kasada duran market sahibini inceledi. Marketin sahibi ellili yaşlarında, saçlarının önü açılmış ve ortası da kelleşmiş, hafif göbekli orta yaşlı bir adamdı. Mülayim birine benziyordu. Kadın onun zararsız olduğunu düşündü.

“Hoş geldiniz,” dedi adam gülümseyerek. “Hava çok soğuk öyle değil mi?”

“Öyle,” derken elindekileri bıraktı.

“Bir türlü ısınmadı,” diye devam etti adam. “Hadi sabahla akşam neyse de gün ortasında bile buz gibi.”

“Mayıstan önce ısınmaz.”

“Haklısınız.”

Market sahibi ürünlerin barkodlarını okuturken marketin kapısına doğru baktı. Gelen giden kimse yoktu. Şehrin bu tarafı hatırladığı gibi oldukça sakindi.

“Otuz altı lira yaptı,” dedi market sahibi.

Başını ona çevirirken elinde iki yirmilik kâğıt parayı adama uzattı. Adam para üstünü hazırlarken o da poşete koyulan ürünlerini aldı.

“Buyurun,” dedi adam gülümseyerek. “İyi günler.”

“Size de.”

Marketten ayrılıp beklemeden bisiklete bindi. Etrafı son bir kez kolaçan edip olağan dışı bir şey görmedikten sonra yola koyuldu. Eve dönüş yolunda aklı poşetin içindeki gazetelerdeydi. En azından bir tanesinde cinayete dair bir haber görmeyi umuyordu. Aradan geçen üç günün sonunda Cenk’in cesedi bulunmuş, soruşturma da başlamış olmalıydı. Cesedin durumunu düşününce bu gazetecilerin pas geçeceği türden bir cinayet değildi; hakkında konuşulması, haberinin yapılması gerekiyordu.

Eve vardığında üstündekileri çıkarmaya bile girişmeden koltuğa oturdu ve poşetin içindeki gazeteleri aldı. İlk gazeteyi sehpanın üstüne yerleştirip sayfalarını karıştırmaya başladı. Gündem her zamanki gibi çok yoğundu fakat aradığı haberi köşede kalmış olsa da buldu.

Geçtiğimiz salı günü Bursa’daki dairesinde ölü bulunan Cenk Üstün’ün soruşturmasında ekipler henüz bir ilerleme kaydedebilmiş değil. Bursa Cinayet Büro maktulün tanıdıklarıyla görüşse de ellerinde henüz bir şüpheli olmadığı bilgisi aktarıldı. Göğsüne bir çarpı işareti çizilmiş ve cinsel organı kesilmiş maktulün vahşi cinayetinin sorumlusu ya da sorumlularını bulmak için ekipler kapsamlı soruşturmalarına devam ediyor.

Koltukta oturan kadının yüzünde memnun bir gülümseme oluştu. Ekipler üç gündür hiçbir ilerleme kaydedemediğine göre arkasında bir iz bırakmamış olmalıydı, bundan sonra da herhangi bir iz bulabileceklerini düşünmüyordu. Eğer bulacak olsaydılar şimdiye kadar bulurlardı. Yine de tedbiri elden bırakma lüksü yoktu, dışarıda neler olduğunu takip etmesi ve ona göre aksiyon alması gerekiyordu.

Diğer iki gazetenin birinde de bu cinayet hakkında kısa bir yazı vardı. O yazıda da önceki yazıdan farklı şeyler okumadı. Bursa Cinayet Büronun elinde bir şüpheli yoktu.

“Eliniz boş kaldı,” dedi kendi kendine. “Bir buçuk sene önce de aynısı olmuştu. Beni bulamıyorsunuz.”

Yüzünde oluşan ürkütücü gülümsemeyle beraber arkasına yaslandı. Şimdilik her şey yolundaydı, endişe edeceği hiçbir şey yoktu.

 

***

Gün içinde Adli Tıpı arayıp sonuçlar hakkında bilgi alan Armağan maktulün otopsisinin neredeyse tamamlanmak üzere olduğunu, evden alınan eşyalarla kan damlalarının ve parmak izlerinin incelemesinin de devam ettiğini öğrendi. Genç komiser içten içe sonuçların yarın ellerinde olmasını ve dişe dokunur sonuçlar almayı umdu.

Bir mesai günü daha bittiğinde Nil’le Armağan merkezden her zamanki gibi birlikte ayrıldılar. Nil erkek arkadaşını Kükürtlü’deki evine bırakıp kendi evine doğru yola devam ederken Armağan da oturduğu apartmana girdi. Asansörün önünde sırtı kendisine dönük duran uzun boylu adamı görür görmez tanıdı.

“İyi akşamlar,” dedi gülümseyerek. “N’aber?”

Adam başını çevirip ona bakarken, “İyi akşamlar,” diye karşılık verdi gülümseyerek. İki arkadaş kafa tokuşturarak selamlaştı. “İyiyim, senden n’aber?”

“Seni gördüm daha iyi oldum. Hastaneden mi?”

“Tabii ki hastaneden,” dedi İbrahim. İbrahim Arslan otuzlarının ortasında genç bir psikiyatrdı ve bir adli psikiyatri hastanesinde çalışıyordu. Armağan’ın üst komşusu ve aynı zamanda çok yakın bir arkadaşıydı. İki dostun işlerinin ortak noktaları olduğu için Armağan bazı soruşturmalarda onun uzmanlığına danışır, fikrini alırdı. “Sen de merkezden geliyor olmalısın.”

“Başka yer olması mümkün mü?”

İbrahim ona anlayışla baktı. “Yorgun görünüyorsun. Üstünde çalıştığınız cinayeti duydum, korkunç bir olay.”

“Öyle. Soruşturma çok yavaş ilerliyor ve süre uzadıkça hepimiz için daha da yıpratıcı bir hâle geliyor. Aslında sana danışmak istediğim bazı noktalar var. Denk geldiğimiz iyi oldu.”

“Yardımcı olabileceğim bir durum varsa seve seve.”

“O zaman bana gelsene. Uzun bir konuşma olabilir.”

“İstersen sen bize gel. İnci nöbete gitmeden önce yemek yaptığını söylemişti. Karnın açtır, bana da yemek arkadaşı olursun.”

“Allah derim!”

Asansör geldiğinde ikili gülüşerek asansöre bindi ve İbrahim’le eşi İnci’nin dördüncü kattaki dairesine çıktı.

“Keyfine bak,” dedi İbrahim. “Ben üstümü değiştirip hemen geliyorum.”

İbrahim yatak odasına ilerlerken Armağan da mutfağa girdi. Ocaktaki yemeklere baktığında İnci’nin mercimek çorbasıyla etli lahana sarması yaptığını gördü. Son derece aç olan komiserin gözleri iştahla parıldadı. İbrahim üstünü değiştirip, elini yüzünü yıkarken Armağan da yemeklerin altını açtı ve kâselerle kaşıkları çıkarıp masaya koydu.

“Sen her şeyi hazırlamışsın bile,” dedi mutfağa giren İbrahim. “Mercimek çorbası kokusu alıyorum.”

“Yanında da lahana sarması var,” dedi Armağan. “İnci döktürmüş.”

İbrahim’in yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı. Dün akşam İnci’ye canının lahana sarması çektiğini söylemişti.

“Dolapta yoğurt da var,” diyen İbrahim buzdolabına ilerledi. “Birlikte gömeriz şimdi. İstersen sen de bir ellerini yıka, çorbaları ben koyarım.”

“İyi olur,” dedi Armağan. Belindeki tabancasını çıkarıp tezgâha koydu. “Sen çok açsan başla kardeşim.”

“Beraber yeriz.”

Armağan onun omzunu dostane bir tavırla sıkıp mutfaktan çıktı. Kısa sürede geri dönen Armağan, arkadaşını çorbaları kâselere dökmüş ve masaya oturmuş hâlde buldu. Onun karşısına oturdu.

“Konuşmak istediğin konu nedir?” diye sordu İbrahim.

“Penisi kesilen maktulün cinayetinde bir şüphelimiz var,” diye anlatmaya başladı Armağan. Konuşacakları her şeyin bu mutfakta kalacağını, dışarı asla sızmayacağını bilmenin güveniyle rahatlıkla konuşabiliyordu. “Maktulün arkadaşlarından biri onun hayatında gizemli bir kadın olduğundan ve son günlerde enerjisinin de her zaman yüksek olduğundan bahsetti. Maktulün cep telefonu kayıtlarını incelediğimizde de yaptığı son görüşmenin bir kadınla olduğunu öğrendik ve aynı kadınla son zamanlarda çok sık görüşmüşler. Cinayet mahalinde yaptığımız incelemeler de bize o gece için maktulün hem kendini hem de evini özenle hazırladığını gösterdi. Açmam gerekirse saçları şekillendirilmişti ve her ne kadar cesedi çıplak olsa da kenarda duran kıyafetleri gömlekle kot pantolondu ve salon da kan gölü olması haricinde oldukça derli topluydu. O akşam ağırladığı misafirinin sıradan bir arkadaş olmadığı belliydi.”

“Anlattığına göre ortada ciddi bir özen var.”

“Kesinlikle öyle. O kadının adını sanını öğrenir öğrenmez araştırmalara başladık ve polis arşivlerinde geçmişi hakkında önemli bilgilere ulaştık.”

“Ne gibi?”

“Annesinin önce babasını, sonra da kendisini öldürdüğü cinayet dosyası gibi.”

İbrahim gür kirpiklerle çevrili ela gözlerini biraz kıstı. Duyduğu cümle oldukça ilgisini çekmişti.

“Olayın ayrıntılarında kritik şeyler olduğunu seziyorum,” dedi İbrahim. Çorbasından bir kaşık içti. “Seni dinliyorum.”

Armağan konuşmaya devam etmeden önce birkaç kaşık çorba içti. Yemek son derece lezzetliydi. Genç adam bu evde hem İnci’nin hem de İbrahim’in yaptığı yemekleri sık sık yerdi ve karı kocanın yemeklerini severdi.

“Annesi babasını kasıklarından bıçaklayarak öldürmüş,” diye devam etti Armağan. “Ardından da penisini kesmiş.”

İbrahim ağzına götürdüğü kaşığı kâsenin içine bırakırken yüzündeki şok ifadesiyle Armağan’a baktı. Armağan da kaşlarını kaldırıp başını da sağ omzuna doğru biraz eğdi.

“Bu olay ne zaman yaşanmış?” diye sordu İbrahim. “Maktul kaç yaşındaymış ve en önemlisi bu olay yaşanırken neredeymiş?”

“Ekipler ebeveynlerini salonda ölü bulmuş,” diye yanıtladı Armağan. “O zaman dokuz yaşında olan şüpheliyi de kendi odasında yatağının altında saklanırken bulmuşlar.”

“Hassiktir.”

“Aynen öyle İbo, aynen öyle.”

“Ekipler onunla konuşmuştur. Bu görüşme sırasında yanında uzman bir çocuk psikiyatri doktoru ya da çocuk psikoloğu var mıymış? Lütfen varmış de.”

“Bir psikolog eşliğinde görüşülmüş ama çocuk onlara hiçbir şey görmediğini söylemiş. Annesiyle babasının her zaman kavga ettiğinden bahsetmiş, bunu da o kavgalar gibi düşünmüş. Sesler kesildiğinde durduklarını sanmış. Sesler kesildiğinde ikisi de ölmüştü İbo.”

“O an neredeymiş?” diye sordu İbrahim işin en kritik noktasına odaklanarak. “Annesiyle babası kavga ederken neredeymiş?”

“Odasında olduğunu söylemiş.”

İbrahim başını iki yana sallarken arkasına yaslandı. “Annesinin babasına yaptığı şeyin tıpatıp aynısını görüştüğü erkeğe yaptığına göre o evde neler olduğunu çok iyi biliyor,” dedi genç psikiyatr. “Maktulü nasıl öldürmüş?”

“Boynuna çatal saplayarak. Penisini maktul öldükten sonra kesmiş.”

“Annesinin de ilk hamlesi penisi kesmek değilmiş, önce kocasını bıçaklamış. Kasıklardan ana damarlarımız geçer, oradan bıçaklanan adam kan kaybından kısa süre içinde ölmüştür; tıpkı maktulün boynundan bıçaklanıp kısa sürede ölmesi gibi. Annesini kocasını kasıklarından bıçaklayıp sonrasında penisini kesmeye iten şey hakkında bilginiz var mı?”

“Komşuların söylediğine göre adam kadını aldatıyormuş. Komşuların ifadelerinin hepsinde bu aldatma iddiası vardı. Adamı başka bir kadınla eve girerken görmüşler.”

“Bir de ailesiyle yaşadığı evde mi?” dedi İbrahim şaşkına dönerek. “Arsızlığın da böylesi. Kadın da bunu anlayınca ondan oldukça manidar bir intikam aldı, ardından da kendini öldürdü. Kendisini nasıl öldürmüş?”

“Boynunu kesmiş.”

Armağan’ın bu cümlesi İbrahim’in gözlerini parlattı. “Katil de maktulün boynunu hedef almıştı,” dedi bağlantı yakalamanın heyecanıyla. “Sonrasında penisini kesip göğsüne de çarpı işareti çizdi.”

“Hassiktir!” dedi Armağan da heyecanlanarak. “Haklısın. Çok haklısın. Sen var ya adamsın! Tıpkı annesi gibi işi şansa bırakmadı, bunun ölümcül bir darbe olacağından emin olmak istedi ve amacına ulaştı.”

Kısa süren bir sessizlik yaşandı. Armağan’ın kafasında başka parçalar birleşiyor, karanlıkta kalan noktalar aydınlanıyordu. İbrahim’le konuşmak ona her zaman olduğu gibi olaya daha geniş bir perspektiften bakmayı sağlamıştı.

“Şüpheliniz şu an kaç yaşında?” diye sordu İbrahim. “Neler yapıyormuş, nasıl bir hayatı varmış?”

“Yirmi beş yaşında,” diye yanıtladı Armağan. “Genç ve güzel bir kadın, oldukça alımlı. Yalnız yaşadığını ve bir mağazada satış danışmanlığı yaptığını biliyoruz ama cinayet gününden beri ortalıkta yok. Evi için arama izninin çıkmasını bekliyoruz.”

“Cinayet gününden beri ortalıkta yok demek, şimdi anlaşıldı. Tanıdıklarıyla konuştunuz mu?”

“İş arkadaşlarıyla konuştuk. Herkes çok iyi, kibar, sessiz sakin biri olduğundan bahsetti. Kendi hâlinde yaşayıp giden, kimseyle bir sorunu olmayan biriymiş. O evde neler olduğunu bizzat görmesem melek gibi biri olduğunu düşünürdüm ama ben o evde şeytanı gördüm İbo. Katil profiliyle şüphelinin profili bambaşka iki kişiye ait sanki.”

Armağan’ın son cümlesi İbrahim’in dikkatini çekti.

“O zaman size onun bu cinayeti işlediğini düşündüren şey annesinin babasını öldürme şekli oldu. Onu görünürdeki katil profiline oturtamadınız, annesinin yaptığı şeyi duyunca bazı parçalar yerine oturdu.”

“Tam olarak böyle oldu ama yine aklıma yatmayan kısımlar var.”

“Ne gibi?”

“Tanıdığı insanların onun hakkında söylediği tüm iyi şeyler. Bir tanesi bile olumsuz tek bir kelime söylemedi. Kadın kimseyle kavga etmemiş, tartışmamış hatta kimseye tek bir yanlışı bile olmamış. Şüphelisi olduğu cinayette ise bir adamın penisi kökünden kesilmiş durumda ve göğsünde de bıçakla çizilen kocaman bir çarpı işareti var. Çok garip bir kadın, yakalayıp tanımak için sabırsızlanıyorum.”

“Yaşadığı travmayı göz önüne alınca bunun derinlerde bir yerde agresif bir kişilik oluşturduğunu varsayabiliriz. Bu kadın normal bir hayata sahip olmamış, korkunç bir olay yaşamış ve bu tarz olaylar insanın ruh ve akıl sağlığında büyük hasarlara neden olur; bu tarz olaylar yaşamamış kişilerden farklı eylemlerde bulunurlar. Yakalandıktan sonra bir uzmana görünmesinde fayda olacaktır.”

“Bir yakalasak her şey hallolacak da işte,” diye mırıldandı Armağan. “Yakalama kararını bekliyoruz, karar çıkar çıkmaz tüm imkânlarımızla peşine düşeceğiz.”

“Hassas noktaları olan bir vaka. Eğer katil gerçekten oysa kapsamlı bir psikolojik muayeneden geçmesi gerekecek, pek çok uzmanın fikrine danışılacak. Siz yakalayacaksınız ama ondan sonrası epey uzun bir süreç olacak gibi duruyor. O olaydan sonra anneannesiyle yaşamaya başladığını söyledin ama konuştuğunuzdan bahsetmedin, artık yaşamıyor mu?”

“Bingo. Kadın geçen sene vefat etmiş. Şüphelinin Bursa’da yaşayan başka akrabası da yok.”

“Aslında ondan epey şey öğrenebilirdiniz.”

“Maalesef ki bize yardımcı olamayacak durumda. Peki sence maktulün göğsüne çizilen çarpı işareti katilin bize vermek istediği bir tür mesaj olabilir mi?”

İbrahim bu soruya cevap vermeden önce çorbasını bitirdi. Konuşmaya o kadar dalmışlardı ki kâsedeki çorbası ılımıştı.

“Elbette olabilir,” diye cevap verdi genç psikiyatr. “Ama ne mesajı diye sorarsan cevap veremem. Bunun cevabını vermek için katille konuşmam, onu tanımam ve onun hakkında doğru çıkarımlar yapacak duruma gelmem gerekir. Senin aklında bir şey var mı? Varmış gibi hissediyorum.”

İbrahim mesleği gereği insanları oldukça iyi tanırdı, yeni tanıştığı biri hakkında birkaç dakika içinde çıkarımlar yapmaya başlayabilirdi; Armağan’sa bunlara ek olarak yıllardır tanıdığı yakın bir arkadaşı olduğu için onu oldukça iyi tanıyordu. İbrahim çoğu zaman Armağan’ın zihnini bir kitap gibi okurdu. Armağan genel olarak gizemli olmayı seven bir adam olduğu için İbrahim’in mesleği gereği bu kadar iyi bir insan sarrafı olması tanıştıkları ilk zamanlar kendisini biraz huzursuz ederdi ama şimdi konuşmasına gerek olmadan anlaşıldığını bilmek çok hoşuna gidiyordu ve buna çok kıymet veriyordu.

“Haklısın, her zamanki gibi,” dedi Armağan. İbrahim gülümsedi. “Sanki maktulle ilgili yanlış bir şey varmış da katil bunu belli etmek için çarpı işareti çizmiş gibi düşündüm.”

“Sanki yanlış yapılan bir sorunun üstünü çizer gibi,” dedi İbrahim onun zihnini okuyarak. “Peki aklınıza nasıl yanlışlar geldi?”

“Ekiple beraber pek çok senaryo kurduk ama aklımıza ilk gelen maktulün penisinin kesilmesinin de getirisiyle ortada cinsel saldırı olabileceğiydi. Belki maktul katile o akşamın öncesinde saldırdı ya da o akşam saldırmaya kalktı ve katil de bunun bedelini önce onu öldürerek sonra da penisini kesip çarpı işareti çizerek ödetti ve bize de göstermek istedi. O akşam öncesinde yapılan bir cinsel saldırı ihtimalini listeden sildik çünkü böyle bir şey yaşansa şüphelimiz maktulle aynı evde bulunmayı aklından bile geçirmezdi. Bu durumda üçüncü bir kişinin evde olduğunu ya da sonrasında geldiğini düşündük ama evde üçüncü bir kişiye ait herhangi bir iz bulamadık. Geriye maktulün o akşam cinayetten önce katile saldırdığı ihtimali kalıyor, mantıklı da bir ihtimal fakat salonda boğuşmaya dair bir iz de bulamadık. Etraf kan gölü olsa da yerlere dökülen, etrafa saçılan eşyalar yoktu. Katil çatalı kurbanının boynuna saplamadan hemen önce ne yaşandığı hakkında ne yazık ki bir bilgimiz yok.”

Konuşmalarına burada ufak bir ara verdiklerinde İbrahim tabaklara lahana sarmasıyla yoğurt koydu. İbrahim bu esnada Armağan’ın söylediklerini de düşündü ve arkadaşına hak verdi. Senaryoların hepsinde eksik kalan noktalar vardı.

“Maktulü öldürdükten sonra yaptığı ritüele bakınca onu öldürmeye aniden karar verdiğini sanmıyorum,” dedi İbrahim düşünceli bir sesle. “Bana kalırsa o eve gitmeden önce maktulü öldürmeye karar vermişti. Belki cinayeti başından sonuna kadar tasarlamıştı bile. Boynuna çatalı ya da bıçağı, eline geçecek ilk delici aleti, saplayıp onu ses çıkarmadan hızlıca öldürecekti, penisini kesip göğsüne de çarpıyı çizecekti. Onu öldürdükten sonra ilk hangisini yaptığı belli mi? Penis mi yoksa çarpı mı?”

“Fikret penisi kestiğini düşünüyor,” diye yanıt verdi Armağan. O manzara aklına gelince yüzünü buruşturdu. Bir anda tüm iştahının kaçtığını hissetti. “Sıralaması önemli mi?”

“Belki de işin en önemli kısmı Armi. Onu işaretleyip mi kesti yoksa kesip mi işaretledi? Bu sorunun cevabı önemli.”

“Jübilesini yaptığı hamlesi aslında vermek istediği asıl mesaj.”

“Aynen öyle.”

“Sen bir dâhisin.”

“Estağfurullah. Hayatını insanın iç dünyasını anlamaya adamış mütevazı bir hekimim diyelim.”

“Bu bir dâhi olduğun gerçeğini değiştirmiyor.”

İbrahim gülerek onun omzuna dokunduğunda, “Eyvallah kardeşim,” dedi. “Vaka çok ilgimi çekti. Umarım bu gizemli kadınla bir şekilde yolum kesişir de onun iç dünyasını yakından tanıma fırsatı bulurum.”

“Bence vücut bütünlüğün için uzakta kalması daha iyi olur. Kendisinin erkeklerle ciddi bir alıp veremediği var.”

İki dost gülüştü.

“Bu ufuk açan sohbetin için teşekkür ederim,” dedi Armağan. “Çok verimli bir konuşma oldu. Artık vakaya daha geniş bir perspektiften bakıyorum.”

“Rica ederim. Benim için de verimli bir sohbet oldu. Hadi yemeklerimizi yiyelim.”

 

***

 

Ertesi sabah Armağan telefonunun sesine uyandı. Başını yastıktan kaldırmadan elini komodine uzattı ve telefonunu buldu. Tek gözüyle kimin aradığına bakınca ekrandaki Amirim yazısını gördü.

“Efendim?” diye açtı telefonu.

“Günaydın yatak kuşu, kalkma zamanı,” dedi Nil onun uyku mahmuru sesinden daha yeni uyandığını anlayıp. “Adin Solmaz’ın evi için arama izni çıktı.”

“Ne diyorsun?” diyen Armağan’ın gözleri fal taşı gibi açıldı. Üstündeki yorganı atıp ayağa kalktı. “Ne zaman çıktı?”

“Bu sabah. Bana da az önce merkezden haber geldi. On dakikaya kapındayım, çabuk hazırlan.”

“Tamam.”

Armağan telefonu kapatıp hemen banyoya ilerledi. Elini yüzünü soğuk suyla yıkayıp ayıldıktan sonra pijamalarından kurtuldu ve mavi kot pantolonuyla boğazlı beyaz kazağını giydi. Biraz kabarmış kıvırcık saçlarını da düzelttikten sonra evden ayrılmaya hazırdı. Telefonuyla cüzdanını alarak yatak odasından çıktı. Karnı açtı fakat kahvaltı yapmaya vakti yoktu. Buna alışkın olduğu için aldırmadan siyah kabanıyla botlarını giyip evinden ayrıldı.

Apartmandan çıktığında Nil’in arabasının sokakta olduğunu gördü. Soğuk yüzünden büzüşerek hızlı adımlarla arabaya ilerledi ve ön kapısını açıp kendini içeri attı. Arabanın içi dışarının aksine oldukça sıcaktı.

“Günaydın,” diyen Nil uzanıp onun yanağını öptü. “Yastık izi hâlâ duruyor.” Kıkırdadı. “Acele ettirdiğim için kusura bakma ama hemen gitmemiz gerekiyor.”

“Uyuyakaldım, suç bende,” dedi Armağan. “Dün akşam İbo’yla biraz lafladık, geç yattım.”

“Olur öyle. Sana pastaneden simit aldım, termosta da çay var. Karnın açtır, eve gidene kadar yersin.”

Armağan gülümsedi. “Gerçekten açtım. Teşekkür ederim, çok düşüncelisin.”

“Her zaman. Afiyet olsun.”

Armağan kahvaltısını ederken Nil de ona son durum hakkında bilgi verdi: “Cevdet Soydan tuttuğunu koparıyor. Dün Başkomiserim arama izni isteyince hemen halletmiş, yakalama talebinde de bulunmuş. Sabah gözümü bu haberle açınca apar topar evden ayrıldım. Başkomiserimle de konuştum, o da yola çıktığını söyledi. Şüphelinin evinde bize asayişten birileri eşlik edeceğinin bilgisini de verdi.”

“Soydan çok dişli adam,” dedi Armağan lokmasını yuttuktan sonra. “Bu soruşturmaya o bakmasaydı var ya daha bir arpa boyu yol katedemezdik. Adam süreci çok hızlandırdı.”

“Çok haklısın.”

İkili Adin Solmaz’ın Küplüpınar Mahallesi’ndeki evine vardıklarında binanın önündeki polis arabalarını gördü. Diğerleri çoktan gelmişti. Onlar da beklemeden araçtan inip binaya ilerlediler. Polisler Solmaz’ın evine girmiş, arama çalışmalarına başlamıştı.

“Günaydın amirim,” dedi Nil koridorda duran Başkomiserin yanına ilerleyip. “Çoktan başlamışlar.”

“Günaydın gençler,” dedi Başkomiser Hasan. “Bizim çocuklar hızlıdır, bilirsiniz. Savcı da talimatı verince kolları sıvadılar.”

“Bizim yapabileceğimiz bir şey yok mu?” diye sordu Armağan. “Bir işin ucundan tutalım.”

“Odada çalışıyorlar, gidip sorun isterseniz.”

Armağan salona girince etrafı didik didik arayan iki kişiyi gördü. Onların işine karışmamayı tercih edip ekip arkadaşlarının yanına döndü.

“Ne oldu?” diye sordu Hasan.

“Bana ihtiyaçları yok gibi görünüyordu,” dedi Armağan. “Bırakalım da herkes işini yapsın.”

“Bence de.”

Evde yapılan aramada ekiplerin bulduğu ilk şeylerden biri Solmaz’ın dizüstü bilgisayarı oldu. İncelenmek üzere merkeze gönderilecek bilgisayar kutulardan birine koyuldu.

“Ev gayet düzenli,” dedi Nil. “Dün buraya uğrayıp yanına birkaç şey almış ve ayrılmışa benziyor. Hiçbir şey aramamış, karıştırmamış.”

“Soğukkanlılığını burada da korumuş,” dedi Armağan. “Telaşa kapılmamış, her şeyi titizlikle yapmış.”

“Öyle görünüyor,” dedi Hasan başını sallayarak. “Bakalım cinayet aletlerine dair bir şey bulabilecekler mi? Çok işimize yarardı.”

“Evini terk ettiğine göre buraya geleceğimizi biliyordu, kendisini ele verecek şeyleri burada bıraktığını zannetmem.”

Şüphelinin evindeki arama öğleden sonraya kadar saatlerce sürdü. Mutfaktaki tüm bıçaklarla çatallar delil torbalarına koyularak incelenmek üzere toplandı; evin farklı noktalarından birkaç parmak izi alındı, şüphelinin DNA’sının olabileceği diş fırçası, tarak gibi eşyalar da incelenmek üzere delil torbalarına koyuldu. Cinayet Büronun eline işe yarayabilecek pek bir şey çıkmayınca ekibin biraz morali bozuldu. İhtimal düşüktü ama cinayet gecesine ait bir şeyler, cinayet silahları ya da üzerinde kan olan kıyafetler, bulabileceklerini umuyorlardı.

“Şimdi de bıçaklarla çatalların arasında Cenk’i biçenler var mı diye inceleme yapılmasını bekleyeceğiz,” diye homurdandı Armağan. “Beklemekten nefret ettim.”

“Sanki normalde çok seviyordun,” dedi Nil ona alttan bir bakış atarak. “Yapacak bir şey yok, mecbur bekleyeceğiz.”

Daire kapısının önünde telefon konuşması yapan Başkomiser dairenin içine girdi ve yardımcılarının yanına ilerledi.

“Üstün’ün otopsisi tamamlanmış,” diye haber verdi. “Evden alınan kan ve parmak izlerinin sonuçları da çıkmış. Bilgi almak için Adli Tıpa gidiyoruz.”

“Sonunda belli olan bir şeyler,” dedi Armağan. “Arabayı ben kullanırım, çabucak gidelim.”

Cinayet Büro şüphelinin evinden ayrılıp Adli Tıp Kurumuna doğru yola koyuldu. Arabayı Armağan sürdü ve söylediği gibi onları en kısa sürede oraya ulaştırdı. İçeri girdiklerinde Fikret’i bulmaları uzun sürmedi. Adli tıp uzmanı hazırladığı raporu imzalamadan önce kontrol ediyordu.

“Hoş geldiniz,” dedi polisleri görünce. “Bayağı hızlısınız.”

“Hoş bulduk,” dedi Başkomiser. “Nihayet bir şeylerin sonucu çıkınca beklemeden hemen geldik.”

“İyi yaptınız. Cenk Üstün’ün otopsisi tamamlandı. Anlayacağınız dilden durum raporu vereyim: Maktul 20.00 ve 22.00 saatleri arasında öldürülmüş, ilk darbeyi düşündüğüm gibi boynuna almış ve cinayet silahı olarak tatlı çatalı kullanılmış. Darbeyle beraber maktulün şah damarı parçalanmış ve çatalın boynundan çıkışı sonrası kısa sürede kan kaybından ölmüş. Göğsündeki çarpı işaretiyle penisinin kesilmesi o öldürüldükten sonra olmuş, cinayetten sonraki ilk bir saatte gerçekleşmiş. Yaraları incelediğimde katilin kurbanını öldürdükten sonra ilk olarak penisini kestiğini, ikinci ve son olarak göğsüne çarpı işareti attığını tespit ettim. Göğüsteki yaralar derin, büyük ve keskin bir bıçak kullanılarak fiziksel olarak güçlü biri tarafından yapılmışlar ve bir insanın bedenine atıldıkları düşünüldüğünde gayet düzgün çizilmiş kesikler. Katil buna özen göstermiş gibi duruyor. Penisi kökten kesilmiş ama testislerinin bir kısmı duruyordu. Buradaki kesikler göğüstekiler kadar düzgün değildi, bir eliyle penisi tutup diğer eliyle de kestiğini düşünüyorum ve bıçak darbelerinin sağ taraftan başlaması katilin sağ elini kullandığını gösterdi. Maktulün cinayet öncesi cinsel ilişkiye girdiğine ya da erekte olduğuna dair bir bulgu saptamadım. Maktulün penisi kesilince katile cinsel saldırıda bulunmaya çalıştığını ya da bulunduğunu düşündüm fakat maktul erekte olmamış.”

Fikret otopsi hakkındaki bilgileri her zamanki açıklığıyla verdi. Doktorun konuşması bittiğinde ekip üyeleri bir süre sessizliğini koruyup onun söylediklerini düşündü.

“Ha bu arada,” dedi Fikret. “Maktulün sehpasından alınan çatal onun boynuna saplanan çatalla birebir uyuştu. Katil aynı çatal takımından bir çatalı kullanmış.”

“Beklediğimiz bir durumdu,” dedi Başkomiser. “Her zamanki gibi muhteşem iş çıkarmışsın Fikret. Emeğine sağlık.”

“Teşekkür ederim Başkomiserim, işimi yapıyorum. Şimdi raporu imzalayıp dava dosyasına eklenmesi için teslim edeceğim. Laboratuvardaki sonuçlar da çıktı, bilginiz olsun.”

“Oraya da bakarız şimdi. Teşekkür ederiz Fikret, çok yardımcı oldun.”

Fikret’in yanından ayrılan ekip laboratuvara gidip oradaki personelden de bilgi aldı. Onlara Kübra isimli personel bilgi verdi.

“Apartman girişindeki kanlar maktule ait, evden alınan parmak izleri de maktule ait çıktı. Katile dair ne yazık ki herhangi bir iz yok.”

“Bana öyle geliyor ki o kanlar maktulün penisinden damladı,” dedi Başkomiser. “Peki ya penisi ne yaptı? Ruh hastası.”

“Belki bir yere attı, belki de gömdü,” dedi Armağan. Yüzünde yine o iğrenme ifadesi vardı. “Ya da hatıra olarak saklamayı tercih etti. Biz nasıl bir psikopatla karşı karşıyayız anasını satayım?”

“Çok fena bir psikopatla,” diye karşılık verdi Başkomiser. “Penisi onu öldürdükten sonra kesmiş, vücudundaki kan dolaşımı durmuştu ama damarların içinde kalan kanlar damlamış olmalı.”

“Yüksek ihtimalle öyle oldu,” dedi Kübra. “Raporda her şey ayrıntılı bir şekilde yazıyor, kesin sonuçları oradan okursunuz.”

“Yani elimizde katile dair hiçbir şey yok?”

“Maalesef amirim.”

“Tamam, teşekkür ederiz.”

Ekip binanın çıkışına doğru yürürken konuşan ilk kişi Başkomiser oldu: “Adin’in girebileceği bütün delikleri öğrenmemiz gerek. Oteller, pansiyonlar, kiralık evler ne varsa sistem üzerinden aratıp bir yer tutmuş mu diye araştıralım. Olanlardan sonra arkadaşlarına gidebileceğini düşünmüyorum, tek başına bir yerlerde saklanıyor olmalı. Yerin yedi kat dibine girmiş olsa da girdiği deliği bulup onu çıkaracağız. Emniyetin bütün nimetlerinden faydalanabiliriz, işinin piri birkaç adam bulup çalışmaya başlayalım.”

“Emredersiniz amirim.”

Nil ve Armağan aynı anda konuştu.

 

***

 

Gece iyice soğuyan havaya buz gibi esen bir rüzgâr da eşlik etmeye başladı. Rüzgârla beraber ağaçların çıplak dalları sallanıyor, dalların hareket eden gölgeleri de aşağıdaki evin üzerine düşüyordu. Evdeki tüm lambalar kapalıydı, yalnızca salondan içeride yanan elektrikli sobanın cılız ışığı yükseliyordu. Kadın akşam olunca elektrikli sobanın ısısını arttırmış, sırtına da bir battaniye alarak sobanın karşısındaki koltuğa oturmuştu. Evin diğer odaları buz gibi olduğu ve ısıtmakla uğraşmadığı için tüm vaktini salonda geçiriyor, sık sık da camlardan dışarı bakıp etrafı kolaçan ediyordu. Sessizliğe ve karanlığa gömülen evin çevresinde insana dair hiç emare yoktu. Bu soğuk mart akşamında herkes evinde oturmayı tercih etmişti. Çevredeki bu tenhalık onun da işine geliyordu çünkü eğer birileri gelecek olursa bunu anında duyabilirdi.

Koltuktan kalkıp pencereye yürüdü. Perdenin sadece kenarını açıp dışarı baktı. Sokak lambalarıyla aydınlatılan sokakta in cin top oynuyordu.

“Bu gece de güvendeyim,” diye düşündü. “Beni burada kimse bulamayacak.”

Kendi kendine gülümseyip yeniden koltuğa oturdu ve sehpanın üstündeki boş bisküvi paketine baktı. Günlerdir doğru dürüst hiçbir şey yememişti, yedikleri de bu tarz paket abur cuburlardan ibaretti. Yakında yemek yiyebileceği ya da söyleyebileceği yerler vardı ama insan içine karışmayı veya yaşadığı yerin bilinmesini istemediği için oralara gitmiyordu. Şehir merkezindeki evinden buraya gelirken ve o günün ertesinde marketten aldığı ürünlerle idare ediyordu, elindekiler bittiği zaman yine hızlıca bir alışveriş yapabilirdi.

Bacaklarını koltuğun üstüne çıkarıp gövdesine doğru çekti, sağ yanağını diz kapaklarına yasladı ve bakışlarını evin kapısına sabitledi. Onun bu evde güvende olduğunu düşündüğü dakikalarda Bursa Emniyet Müdürlüğünde kendisi hakkında hummalı bir araştırma yapılıyordu. Cinayet Büro ve yanlarındaki iki profesyonel Bursa’daki tüm konaklama yerlerinde Adin Solmaz isimli bir müşteri olup olmadığını araştırıyordu. Kadınsa tüm bu olanlardan ve polislerin ensesinde olduğundan bihaberdi. Hiçbir şey bilmemek onu sakin tutuyordu, ekipler de bunu bildiği için dışarı bilgi sızdırmama konusunda çok hassas davranıyor, onu güvende olduğuna inandırıyorlardı. Yaklaşan tehlikenin farkında olmayan bir canlıyı alt etmek her zaman daha kolaydı, canlı tehlikeye hazırlıksız yakalandığında yapabileceği hiçbir şey kalmazdı.

Kadın ayağa kalkıp karşı duvara doğru yürüdü. Duvarlarda pek çok çerçeve vardı. Adin’in anneannesiyle dedesinin gençlik döneminden kalma fotoğrafları, evlilik fotoğrafları, çocuklarıyla çekildikleri fotoğraflar, çocuklarının ve torunlarının fotoğrafları… Burada bütün aile üyelerinin fotoğrafı vardı. Genç kadın sakin adımlarla duvarın ortasına ilerledi ve yüzünün hizasındaki çerçeveye baktı. Çerçevedeki fotoğraf Adin ve ebeveynlerinin bir fotoğrafıydı. Fotoğrafta annesiyle babası bir koltukta yan yana oturuyordu, Adin’se babasının kucağına oturmuştu. Hepsinin yüzünde içten bir gülümseme vardı. O felaket yaşanmadan bir sene öncesiydi. Çekirdek ailenin üç üyesi de başlarına geleceklerden habersiz bir şekilde gülümsüyordu.

Genç kadın işaret parmağını kaldırıp Adin’in babasının yüzüne dokundu. “Koca bir hataydın,” diye fısıldadı. Onun yüzüne parmağıyla hayali bir çarpı işareti çizdi. “Başına gelen şeyi hak ettin. Orada kanlar içinde yatmak tam da hak ettiğin sondu.”

Bir anı genç kadının hafızasında kıyıya vuran bir dalga gibi belirdi. Kanın yere halı gibi serildiği salonda Adin’in babası kasıklarından aşağısı kırmızı bir şekilde yerde hareketsizce yatıyordu; annesi ise koltuğun üstünde başı arkaya düşmüş şekilde oturuyordu; gözleri kapalı, boynundan aşağısı da kıpkırmızıydı. Az önce bağırarak tartışan anneyle babadan geriye kalan tek şey sessizlikti, kırmızı bir sessizlik.

O gün Adin’in kırmızıdan nefret ettiği gündü.

 

***

 

Geceden beri devam eden hummalı araştırma yüzünden Cinayet Büro evlerine çok geç döndü, ertesi gün de öğle vakti yeniden merkeze gittiler. Hepsi uykusunu almış, dün gün boyu kaybettikleri dinçliği geri kazanmıştı.

Veri tabanında Adin Solmaz’a dair konaklama bilgisi arayan uzmanlardan biri ekibe durum raporu verdi: “Tarama gece boyu da devam etti fakat şüphelinin adı hiçbir konaklama yerinde tespit edilmedi.” Ekip üyelerinin yüzünde büyük bir hayal kırıklığı oluştu. “Ama,” diye devam etti. “Savcının talimatıyla kendi adına ya da ailesinden birinin adına kayıtlı bir taşınmaz var mı diye kontrol ettik ve bir ev bulduk.”

Bir anda üçünün yüzü de aydınlandı.

“Nerede?” diye sordu Başkomiser.

“Şehir merkezinin dışında. Adres bilgisi birazdan elinizde olur. Savcıya da haber verildi, şüpheli için yakalama kararını ve o ev için arama iznini halledecek.”

“Ev Bursa’da demek. Süper haber.”

“Nihayet,” dedi Armağan. “Ev kimin üstüneymiş?”

“Dayısı sanırım,” dedi adam. “Birazdan ayrıntılarıyla öğrenirsiniz.”

“Elinize kolunuza sağlık,” dedi Başkomiser. “Harika iş çıkardınız.”

“Estağfurullah amirim.”

“Alçakgönüllülüğü bırak şimdi, muhteşemsiniz.”

“Sağ olun amirim, teşekkür ederiz.”

Cinayet Büro ofisine döndüğünde keyifleri son derece yerindeydi.

“Haberler çok iyi gençler,” dedi Başkomiser Hasan. “Yakalama kararı ve arama izni akşama kadar çıkar sanıyorum, biz de bu esnada hazırlıklarımızı tamamlarız. Bu akşam beş gündür firari olan şüphelimizle nihayet tanışabiliriz.”

Dakikalar sonra Bursa şehir merkezinin dışında kalan ev hakkındaki bilgiler ekibin eline ulaştı. Bahçeli müstakil evin tapusu Adin’in anneannesi Cennet Acar’ın üstüneydi. Yaşlı kadın geçen sene vefat edince ev çocuklarına, Adin’in dayısı İhsan Acar ve teyzesi Ceren Dolunay’a, kalmıştı. Evin kiraya verildiğine dair hiçbir kayıt yoktu, ev sahipleri de Bursa dışında yaşadığı için ev boş olmalıydı.

“Kullanılmayan bir aile evi,” dedi Nil. “Satmaya ya da kiraya vermeye kıyamamışlar sanırım.”

“Anneleri öleli de çok olmamış,” dedi Başkomiser. “Acıları daha tazedir, iyi evlatlarmış da hemen evden para kazanma derdine düşmemişler.”

“Yapılması gereken şeyi yapıyorlar diye iyi olduklarını söylüyoruz,” diye konuştu Armağan. “Bu devir bu kadar kötü bir devir işte.”

“Güzel dedin. Şimdi hayatın gerçeklerini bırakıp soruşturmanın gerçeklerine dönelim: Bu ev muhtemelen şu an boş ve bu da Adin’in orada saklanması için mükemmel bir fırsat. Şüphelimiz şu an orada olabilir. Biz gidene kadar evin yakınlarındaki karakola haber verip evi dışarıdan şöyle bir kolaçan etmelerini isteyebilirim ama Adin oradaysa bunu fark edecektir. Ben ürkütmeyelim diyorum, siz ne düşünüyorsunuz?”

“Siz nasıl uygun görürseniz amirim,” dedi Nil.

“Yahu ben sizin fikrinizi soruyorum. Şimdi bırakın da siz daha iyi bilirsiniz ayaklarını da söyleyin bana, ne yapalım? Armağan sen de konuş.”

“Bu kadar gün bekledik, şimdi birkaç saat daha bekleyebiliriz diye düşünüyorum. Yakalama emri ve arama izni çıkınca eve gider, şüphelimiz oradaysa yakalar ve evi de incelemeye alırız.”

“Sen ne diyorsun Armağan?”

“Nil’e katılıyorum. Beş gündür ona dair bir iz bulmak için çabaladıktan sonra onu yakalama işini başkasına bırakmak ya da ürkütüp kaçırmak istemiyorum. Akşama kadar bekleyelim ve harekete geçelim.”

“O zaman gerekli işlemler yapıldıktan sonra bu akşam harekete geçiyoruz. Çember Adin Solmaz için hiç olmadığı kadar dar.”

Gün içinde mahkemeden Adin Solmaz için yakalama emri ve ailesinin evi için arama izni çıktı. Başkomiser Hasan haberi Savcı Cevdet Soydan’dan telefondan aldı.

“Müjdemi isterim Hasan,” dedi Savcı. “Yakalama emri çıktı. Ev için de arama iznimiz var. Hemen bu akşam hava karardıktan sonra eve gidin ve eğer şüpheli oradaysa yakalayın. Eğer değilse de tüm taşların altına tek tek bakacağız.”

“Çok iyi haber Savcım,” dedi Hasan sevinçle. “Bu saatten sonra ona nefes aldırmayacağımızdan emin olabilirsiniz. Bir gölge gibi peşinde olacağız.”

“Senden isteğim bu akşam bir cinayet şüphelisinin bulunma ihtimali olduğu bir eve gittiğinizi unutmamanız. Gözlerinizi dört açın ve dikkatli olun. Senin her şeyi halledeceğini biliyorum ama ben yine de uyarılarımı yapayım. Sakın karşınızdaki kişiyi hafife alıp gardınızı indirmeyi düşünmeyin. Cinayet mahallinde olanları gördün Hasan, kendini ve emrindekileri güvene aldığından emin olarak işe başla.”

“O manzarayı hiç unutmadım savcım. Hem kendim hem de emrimdekiler için gereken tüm önlemleri alacağım ve şüphelimiz oradaysa onu merkeze getireceğim. Hiç şüpheniz olmasın.”

“Yok. Kolay gelsin Hasan. Beni haberdar et.”

“Emredersiniz Savcım. Teşekkür ederim.”

Hasan odasından çıktığında yüzünde avını köşeye sıkıştırmış bir avcının zafer ifadesi ve kararlılığı vardı. “Adin Solmaz için yakalama emrimiz var,” dediğinde Nil’le Armağan’ın yüzü de aydınlandı. “Arama iznimiz de tamam. Bu akşam hava karardığında eve gidiyoruz.”

“Nihayet,” dedi Armağan ayağa kalkarak. “Artık avcumuzun içinde.”

“O kadar da emin konuşma derim. Sakın her şey bitmiş gibi düşünüp gardınızı indirme gafletine düşmeyin. Kurbanını resmen doğrayan bir katille burun buruna gelecek olabiliriz, hiç olmadığınız kadar dikkatli ve tetikte olmalısınız.”

“Bir kedi gibi tetikte olacağız amirim,” dedi Nil. O da ayağa kalkmıştı. “O evde yaşananlar gözümün önünden hiç gitmiyor, nasıl bir caniyle karşı karşıya olduğumuzu bir an olsun unutmuyorum.”

“Unutmak ya da hafife almak söz konusu bile olamaz. Ben Asayişle konuşup destek isteyeceğim, siz de hazırlıklarınızı yapın. Bu akşam katilimizi yakalayabiliriz.”

“Emredersiniz Başkomiserim.”

Akşam olduğunda Cinayet Büro ve Asayiş Bürodan onlara eşlik edecek komiser yardımcıları Bora’yla Ali hazırlıklarını tamamlamıştı. Nil tabancasını belindeki kılıfına yerleştirip üstüne de montunu giydi. Armağan da dolu olduğuna emin olduğu silahını kılıfına yerleştirdi.

“Oraya vardığımızda,” dedi Armağan Nil’e hitaben. “Çok dikkatli ol tamam mı? Muhtemelen ayrılacağız, gözünü dört açmanı istiyorum. Silahını elinden hiç indirme, parmağını da tetikten sakın çekme. Umarım buna hiç gerek kalmaz ama silahını kullanmak durumunda kalırsan anında kullanman hayati önem taşıyor.”

“Sen de dikkatli ol,” dedi Nil. “İri yarı güçlü bir erkek olabilirsin ama karşındaki kişi de vahşi bir cinayetin şüphelisi. Onun neler yaptığını sen de gördün.”

“Gördüm ve hiç unutmadım,” dedi Armağan. Ona ilerleyip yüzünü ellerinin arasına aldı. “Gözümü dört açacağım. Hem senin hem ekibin hem de kendimin güvenliği için.”

“Ben de öyle.”

Armağan onun alnını öperken gözlerini yumdu. Derin bir nefes alıp kız arkadaşının tatlı kokusunu içine çekti.

Birkaç dakika sonra Cinayet Büro ve Asayiş Büro personelleri zemin katta toplanmıştı. Soruşturmayı yürüten Başkomiser Hasan ortada duruyordu, diğerleri de ikili gruplar olarak iki yanına geçmişti.

“Önce uzaktan izleriz,” diye konuştu Başkomiser. “Sonra harekete geçeriz. Ayrılacağız, bir kısmımız giriş kapısında dururken diğerleri de evin çevresine dağılacak. Görevlendirmeyi oraya gidince yaparım, hadi çıkalım.”

Cinayet Büro bir araçta, Asayiş Şube de diğer araçta olmak üzere iki araba yola çıktılar. Yolları uzundu, şoför koltuğunda çoğu zaman olduğu gibi Armağan oturuyordu ve beton gibi bir ifadeyle yola bakıyordu. Gidecekleri adrese varana kadar kimse konuşmadı, adresteki sokağa vardıklarında Armağan arabayı yavaşlatıp farları da söndürdü.

“Şu ev olmalı,” dedi Başkomiser biraz ilerideki evi işaret ederek. “Arkasında depo da varmış, oraya da birimiz bakar.”

Telsizi açıp arka arabadaki komiser yardımcılarına konuştu: “İlerideki yeşil ev hedefimiz. Bu taraftaki ışıkları yanmıyor, bir süre sadece izleyeceğiz.”

“Emredersiniz amirim.”

Başkomiser telsizi torpidonun üstüne bırakıp eve baktı. “Işıklar kapalı ama bu orasının boş olduğu anlamına gelmez.” Yan koltuktaki yardımcısına döndü. “Armağan sen çıkıp bir kolaçan etsene.”

“Emredersiniz amirim.”

Armağan emniyet kemerini açıp bir diğer telsizi de eline aldı.

“Dikkatli ol,” dedi Nil. “Fazla açıkta dolaşma.”

“Merak etme,” dedi Armağan ona bakarak. “Kendimi korurum.”

Armağan arabadan indiğinde Nil öne çıkıp eve doğru yürüyen erkek arkadaşına baktı. Armağan sakin adımlarla eve yaklaşırken eli de belindeki tabancasına gitti.

“Telaşlanma,” dedi Başkomiser. “Armağan dünkü çocuk değil, ne yapacağını biliyor.”

“Haklısınız ama elimde değil, özellikle bu soruşturmada.”

“Kendini koruyabilir. Armağan göründüğünden çok daha güçlü ve atik bir adam, biliyorsun.”

Nil onun güçlü olduğunu biliyordu fakat her şey güç demek değildi. Bir insan ne kadar güçlü olursa olsun bir tehlikeye hazırlıksız yakalandığında başına her şey gelebilirdi. Armağan’ın şu an güçten çok dikkate ihtiyacı vardı.

Armağan evin bahçesine girip gözden kaybolduğunda ekip için gergin bekleyiş başladı. Birkaç dakika ne Armağan’dan ne de çevreden ses çıktı. Saatler geçmiş gibi hissettiren dakikaların ardından Armağan’ın sesi telsizden yükseldi:

“Amirim evdeki tüm ışıklar kapalı, etrafta da kimse görünmüyor. Buraya gelebilirsiniz.”

“Dikkatli bir şekilde bahçeden çık, biz de yanına geliyoruz. Tamam.”

Başkomiser kapısını açıp araçtan inerken, “Başlıyoruz,” dedi. “Hadi gidelim Nil.”

Armağan ve diğerleri büyük bir ağacın gövdesinin arkasında bir araya geldi.

“Ev terk edilmiş görünüyor,” diye gördüklerini aktardı Armağan. “Işıklar ve güneşlikler kapalı. Evin tek girişi var, o da ana kapı. Arka kısımdaki deponun da bir kapısı var, orayı da kontrol etmek lazım.”

“Tek kapı olması işimize yarar,” dedi Başkomiser. “Armağan sen benimle evin kapısına gel, Nil siz de bahçeden ve deponun oradan sorumlusunuz. Gözünüzü ve kulaklarınızı dört açın, tedbiri sakın elden bırakmayın.”

“Emredersiniz amirim,” dedi Nil. “Siz de dikkatli olun.”

Nil, Armağan’a son bir bakış attıktan sonra Asayiş Büro personelleriyle evin arkasına yürüdü. “Sen,” deyip Ali’yi işaret etti. “Bahçenin sol tarafına bak, oradan sen sorumlusun.”

“Emredersiniz Komiserim.”

Ali isimli komiser yardımcısı evin sol tarafına yürürken diğer komiser yardımcısıyla yalnız kaldı. Nil bakışlarını çevrede gezdirip etrafı tanıdı. Armağan’ın da dediği gibi evin arka kısmında başka bir kapı yoktu, ilk kattaki pencerelerde de korkuluk vardı ve şüpheli ikinci kattan da kimseye yakalanmadan atlayamayacağına göre eğer evin içindeyse orada mahsur kalmıştı.

“Pencerelerin önünden dikkatlice yürüyüp odaları dinle,” dedi Nil sessizce. “Sakın orada olduğunu belli etme, dikkatli ol.”

“Başüstüne Komiserim,” dedi Bora. “Siz ne yapacaksınız?”

“Depoya bakacağım.”

“İsterseniz ben bakayım Komiserim, siz tek gitmeyin.”

“Pencerelere,” diye tekrar etti Nil. “Sen beni merak etme.”

“Emredersiniz.”

Komiser Yardımcısı Bora eve ilerlerken Nil de arka taraftaki depoya doğru yürümeye başladı. Bu esnada tabancasını çıkarıp el fenerini de hazır etti. Bir kedi gibi sessiz adımlar atıp deponun kapısına sinsice yaklaştı. Kapının önünde durup etrafı dinledi. Etrafa mutlak bir sessizlik hâkimdi. Komiser ürperdiğini hissetti.

El fenerini açıp aynı anda kapının koluna uzandı. Kapıyı açar açmaz el fenerini tutan elini kaldırıp feneri silahın üzerine koydu ve kapıyı ayağıyla itip ışığı içeri tuttu. Üstünde bazı kutuların yer aldığı raflar, yerlerde birkaç koli ve köşede duran bir dondurucu… İçerideki her şey bunlardan ibaretti. Feneri deponun tavanına tuttuğunda örümcek ağlarını gördü. Buraya çok uzun zamandır hiç kimsenin uğramadığı belliydi.

Depodan çıkıp deponun arka tarafına ilerlerken fener önünü aydınlatmaya devam ediyordu. Komiser adımlarını acele etmeden atıyor, sürekli çevresini kontrol ederek yürüyordu. Deponun köşesine geldiğinde olduğu yerde durup yine çevreyi dinledi. Esen rüzgârla sallanan ağaç dallarının sesi dışında hiçbir ses yoktu.

İleri doğru bir adım atıp namlunun ucuyla feneri sol tarafına, deponun arka kısmına çevirdi. Fenerin ışığıyla aydınlanan deponun arkasında bir siluet fark etti ama çok geç kalmıştı.

Güçlü bir el onun eline vurup tabancasıyla fenerini yere düşürdüğünde genç komiser neye uğradığını şaşırdı. Geriye doğru bir adım atarken karanlıkta parlayan bir çift göz gördü.

Adin Solmaz’ın gözleri.

Yırtıcı bir hayvanın ölümcül bakışlarına sahip bu gözleri ilk kez görüyordu ve artık bu gözlerde onu rahatsız eden şeyin ne olduğunu çok iyi biliyordu.

Delilik.

Katil, Nil’in karnına bir tekme attığında komiser acıyla inleyerek geriye savruldu ve yere düştü.

“Burada!” diye bağırdı Nil. “Deponun arkasında. Bıçağı var!”

Katil korkunç bir bağırışla onun üstüne atladı.

Yorum bırakın