Bölümde bahsi geçen psikolojik rahatsızlıklar kurgu gereği işlenmiş olup herhangi bir tanı bilgisi ya da uzman görüşü içermemektedir. Tüm olaylar kurmaca olup gerçeği birebir yansıtmak gibi bir amacı yoktur. Cinayet, intihar, çocuk istismarı, şiddet gibi rahatsız edici ve tetikleyici içerikler barındırdığını da hatırlatmakta fayda var.
Tehlike, canlının burnunun dibine kadar gelmeden görünmez olmayı başaran bir hayaletti. Tehlike görülmezdi, duyulmazdı, hissedilmezdi. Tehlike ne kadar dikkatli olursanız olun, onun için ne kadar hazırlanmış olursanız olun sizi göz açıp kapattığınız saliselik bir sürede avlayabilirdi. Komiser Nil Tellioğlu da her ne kadar dikkatli ve silahlı olsa da tehlike ondan bir adım önde olmayı başarmıştı ve onu yakalamıştı.
Adin Solmaz’ın bedeni elindeki küçük ama son derece keskin bıçakla genç komiserin üstüne atladığında komiser yana yuvarlanıp onun üstüne çullanmasından kurtulmayı başardı. Nil yerden kalkmak için fırsatının olmasını umuyordu fakat katil ona bu fırsatı tanımamaya yemin etmişti. Katil, sapından kuvvetlice tuttuğu bıçağın keskin tarafını komisere doğru salladığında dizlerinin üstünde oturan komiser bedenini geri çekti ama sağ kolunu kurtaramadı. Bıçak üstündeki mont ve kazağı delip derisine ulaştı ve kolunu kesti. Nil değil yarasına bakacak zamanı, dokunacak fırsatı bile bulamadı çünkü ucu onun kanına bulanan bıçak yeniden kendisine yaklaştı ve bu sefer katil bıçağı rastgele sallamak yerine onun vücuduna saplamak için elini onun gövdesine doğru indirdi. Nil iki eliyle onun bileklerinden tutup bıçağın kendisine saplanmasına engel oldu.
“Zavallı,” dedi katil onu küçümser bir sesle. “Gücünün bana yeteceğini mi düşünüyorsun?”
Katil onu geriye yatırdığında Nil yere düştü ama onun bileklerini tutmayı bırakmadı. Komiserin üstüne çıkıp bacaklarına oturan katil iki eliyle kavradığı bıçağı tüm gücüyle onun boynuna saplamaya çalışıyordu, Nil de tüm gücüyle onun bileklerini tutuyordu.
“Yolun sonu,” dedi Nil. “Buraya kadardı Adin. Beni öldürsen de kaçamazsın.”
“Adin mi?” diyen kadın güldü. “Adin için ben sanılmak gurur verici olacaktır ama benim için o ezik sanılmak hakaretten başka bir şey değil.”
Onun bu cümlesi Nil’i şaşkına çevirdi. Karşısındaki bu kadın kim olduğunu çok iyi bildiği Adin Solmaz’dı ama şu an sanki kendisi Adin değilmiş de bir başkasıymış gibi konuşuyordu, Adin’den hoşlanmayan bir başkası.
Katil bıçağı biraz daha aşağı indirdiğinde Nil onun yüzünde şeytanı gördü. Katilin kendisini doğramak istediği bakışlarından anlaşılıyordu. Nil, Cenk’in de gördüğü son şeyin bu ifade olup olmadığını merak etti ve onunla aynı kaderi paylaşmak istemediği için kolundaki keskin acıya rağmen gücünü toplayıp bıçağı boynundan biraz uzaklaştırdı.
“Hayır,” diye soludu Nil. “Buna izin vermem.”
“Kabul etmeliyim ki güçlüymüşsün polis bozuntusu,” dedi kadın. “Şimdiye kadar çoktan gırtlağını kesmem gerekirdi ama biraz rötar yaptık, şimdi işini bitireceğim.”
Katil insanüstü bir güçle bıçağı aşağı indirmeye çalışırken, Nil de bağırarak ona karşı koymaya çalıştı. Karnı ağrırken ve kolu acırken onun bileklerini ne kadar süre tutabileceğinden emin değildi.
“Komiserim!” diye bağırdı Bora. Deponun arkasına ulaşan komiser yardımcısı silahının namlusunu katile çevirdi. “Adin Solmaz bıçağını bırakıp teslim ol. Beni seni vurmak zorunda bırakma.”
Katil ona yandan bir bakış attı.
“Nil!” Var gücüyle bağıran bu ses Armağan’a aitti. “Nil!”
Bıçağın keskin ucu boğazından sadece birkaç santimetre ötede duran Nil âşık olduğu adamın sesini duyunca bir damla yaş gözünden düştü, aynı saniyede son bir güçle katilin bileklerini sıkarak bıçağı kendisinden uzaklaştırmaya başladı.
Tam o anda beklemediği bir şey oldu.
Katil bıçağı bir anda geri çekti ve onlardan birkaç metre ileride duran komiser yardımcısına doğru fırlattı. Bıçağın sivri tarafı komiser yardımcısının bacağına saplandığında Bora acı bir haykırışla dizlerinin üstünde yere düştü. Uyluğuna saplanan bıçağın çevresine dokunduğunda genç adamın parmak uçları anında kırmızıya boyandı.
Olanları dehşet içinde izleyen Nil, katilin dikkatinin dağılmasından faydalanarak onu göğsünden geriye doğru itti ve onu poposunun üzerine düşürdü.
“Bıçağı elleme,” dedi Bora’ya. “Sakın çıkarmaya çalışma.”
Katilin toparlanması uzun sürmedi, dizlerinin üstünde doğrulup yeniden Nil’e doğru atak yaptığında Nil sol yumruğunu var gücüyle onun yanağına indirdi ve onu yere serdi.
“Tabii ki güçlüyüm,” dedi Nil nefes nefese. “Katil bozuntusu.”
Armağan koşarak deponun arkasına geldiğinde Nil ona döndü. “Onu kelepçele,” dedi. “Ben de Bora’ya bakayım. Bacağına bıçak saplandı.”
“Ne oldu?” diye sordu Armağan şaşırarak. Göğsü hızla inip kalkıyordu. “Sana bir şey oldu mu?”
“Ben iyiyim.”
Armağan yerden kalkmaya çalışan katile ilerlerken Başkomiser Hasan’la Ali de deponun arkasına geldi.
“Bora!” dedi Başkomiser telaşlı bir sesle. “Bıçaklanmışsın. Ali hemen ambulans çağır ve destek ekip iste.”
Armağan, Adin Solmaz’ı yüzüstü yatırıp bileklerini sırtında birleştirdi ve onun tüm çırpınmalarına rağmen onu kelepçeledi.
“Bırak beni!” diye bağırıyordu Adin Solmaz. “Şerefsiz! Bırak dedim.”
“Rüyanda bile göremezsin,” dedi Armağan buz gibi bir sesle. “Adin Solmaz, Cenk Üstün cinayetinin faili şüphesiyle hakkında yakalama emri var. Bizimle merkeze geliyorsun.”
“Cehennemin dibine git! Orospu çocuğu!”
Armağan ona aldırmadan onu yerde yüzüstü bıraktı ve Nil’in yanına ilerledi. Nil’in sağ koluna bastırdığı eline bakınca elinin kırmızı olduğunu gördü.
“Nil!” dedi telaşlı bir sesle. “Bıçaklanmışsın.”
“İyiyim, idare ederim,” dedi Nil. “Sıyırdı sadece.”
“Montunu çıkar da bakalım.”
“O zaman bana yardım etmen gerek.”
Armağan’ın yardımıyla Nil montunu çıkardı. Armağan onun koluna bakınca Nil’in kolundaki kesiği gördü. Geniş ve derin kesik Nil’in dediği gibi bir sıyrık olmaktan çok uzaktı.
“Hiç de sıyrık değil,” diyen Armağan aynı anda kemerine uzandı. Kemerini çıkarıp Nil’in koluna, yarasının üstüne sıkıca sardı. “Sen de ambulans gelince direkt hastaneye geçiyorsun. Ah be kızım nasıl oldu?”
“Deponun arkasında pusuya yatmış. Beni görünce elime vurup silahı düşürdü, sonra da saldırdı. Ben idare ederim, Bora ne durumda?”
“Başkomiserim ambulansı aradım ve destek ekip de istedim,” dedi Ali. Bora’nın karşısında dizleri üstünde eğildi. “Birazdan burada olurlar. Sık dişini.”
“İyiyim,” dedi Bora. “Bekleyebilirim.”
“Turnike ve bıçağın saplandığı yerde kalması hastaneye gidene kadar kan kaybetmeni büyük oranda engeller,” dedi onun başında bekleyen Başkomiser. “Biraz daha dayan aslanım.”
“Elimden gelenin en iyisini yapıyorum Başkomiserim.”
Hasan onun omzuna dokunduktan sonra Nil’in yanına ilerledi. “Sana ne oldu?” diye sordu onun kolunu gördüğünde. “Bıçaklandın mı?”
“Bana da saldırdı,” dedi Nil. “Ama iyiyim amirim.”
Başkomiser onun yarasına baktığında yüzünü buruşturdu. “Derin de kesmiş. Silahına ne oldu?”
“Depo arkasında pusuya yatmıştı, beni gafil avladı. Elime vurup silahımı düşürdü. Burada bir yerdedir.”
Yere bakan Armağan silahı deponun biraz ilerisinde buldu, fener de ondan biraz daha geride duruyordu. İkisini birden yerden alıp silahı eliyle temizledi.
“Buldum,” dedi diğerlerinin yanına dönüp. “Bu bende kalsın.”
Başkomiser Hasan yerde yatan katilin yanına ilerleyip dizleri üstünde yere çöktü. Adin Solmaz’la göz göze geldiğinde Başkomiser onun gözlerinde bir canavar gördü. Vahşi, tehlikeli, saldırgan ve ölümcül bir canavar. Bir adamı bıçakla doğrayan ve bu akşam emrindeki iki polisi de yaralayan bir canavar. Şu ana kadar Adin Solmaz bu cinayetin şüphelisiydi ama şimdi onunla göz göze gelen Başkomiser aradıkları katile baktığını biliyordu.
“Cenk Üstün’ü öldürmekle suçlanıyorsun,” dedi Başkomiser. “Dosyana görev başındaki iki polisi yaralamak da eklenecek. Adin Solmaz seni karanlık günler bekliyor.”
“Benim hiç aydınlık günüm olmadı,” dedi kadın. “Karanlık günler benim uzmanlık alanım aynasız.”
“O zaman yabancılık çekmezsin.”
Dakikalar sonra destek ekip ve ambulans olay yerine ulaştı. Ambulanstan inen sağlık ekipleri Bora’ya ilerlerken polis memurları da onları takip etti. Armağan’la Ali sağlık ekiplerine Bora’yı sedyeye yatırmada yardım ederken Başkomiser ve Nil de polis memurlarıyla konuştu. Başkomiser onlara durumu anlatıp Adin Solmaz’ı merkeze götürme talimatı verdi. Polis memurları duydukları korkunç cinayeti işleyen bu kadına şaşkınlık içinde baktılar. Neredeyse bir manken kadar uzun olan ve onun gibi zarif bir vücuda sahip olan bu güzel kadının duydukları korkunç cinayeti işleyen cani olduğuna inanmaları çok zordu.
“Nil,” diye seslendi Armağan. “Hadi sen de hastaneye. Burasıyla biz ilgileneceğiz.”
“Armağan haklı,” dedi Başkomiser. “Sen çabuk hastaneye. En iyi şekilde tedavini yaptırıp yaptırmadığını acildeki doktorlara soracağım, ona göre.”
“Başüstüne amirim.”
Nil ambulansa yürürken Armağan ona eşlik etti.
“Seninle gelmeyi çok isterdim ama şu an imkânsız,” dedi Armağan. Onun ellerini tutup gözlerinin içine baktı. “Ali size eşlik edecek. Telefonunu sesliye al, aradığımda ulaşayım, tamam mı?”
“Tamam,” diye onayladı Nil. “Aklın bende kalmasın, hastanede benimle en iyi şekilde ilgilenecekler.”
“Ne isterlerse onu yap, ben iyiyim, deyip itiraz etme ve bırak da her şeyin yolunda olduğundan emin olsunlar.”
“Endişelenme,” deyip onun ellerini sıktı Nil. “İyi olacağım.”
“O deponun arkasına ben gitmeliydim. O üzerime atıldığında tek elimle onu tutup yere sermeliydim. O zaman ne sen ne de Bora bunları yaşardı.”
“Olan oldu artık, bunları düşünme. Ben iyiyim, daha da iyi olacağım. Bora da iyileşecek.”
Armağan onu kafasının tepesinden öperken birkaç saniye durup kokusunu içine çekti. “Olacaksın. İkiniz de olacaksınız. Hadi git, ben de geleceğim.”
Nil ambulansa binerken bir ATT hemen onunla ilgilenmeye başladı. Ambulansın arka kapısı kapandıktan sonra son sağlık görevlisi de ambulansa bindi ve sirenleri çalan ambulans hızla yola koyuldu. Armağan uzaklaşan ambulansın arkasından birkaç saniye baktıktan sonra diğerlerinin yanına döndü.
“Cevdet Bey’e haber verdim,” dedi Başkomiser. “Olanları anlatıp Adin’i yakaladığımızı söyledim. Merkeze geçeceğiz. Uzun bir gece olacak Armağan.”
“Biliyorum amirim.”
“Zanlıyı ekip arabasına götürün,” dedi Başkomiser. “Merkeze gidecek. Bu evin çevresini de şeritle kapatın, buraya tek bir kişi bile girmeyecek.”
“Emredersiniz amirim.”
Armağan, Adin Solmaz’ın bir koluna girip yanındaki memurla beraber onu ekip arabasına götürdü.
“Bu kafese girmem!” dedi iki polis tarafından tutulan Solmaz. “Bir hayvan gibi beni kafese kapatamazsınız.”
“Fikrini soran yok,” dedi Armağan soğuk bir sesle. “Zorluk çıkarsan da buraya gireceksin, enerjini boşa harcamanı önermem.”
Solmaz ona omuz atsa da Armağan hiç etkilenmedi. Komiser onu ensesinden tutup ekip arabasının arkasına oturtarak ikinci bir kelepçeyle onu demirlere bağladı, bu sırada polis memuru da ona yardım etti.
“Bunu yapmaya hakkınız yok,” dedi Solmaz.
“Öyle de bir var ki,” dedi Armağan. “Hakkında yakalama kararı var ve ben de seni yakalamakla görevlendirilen bir komiserim.”
“Polis bozuntusundan başka bir şey değilsin.”
Armağan ona çok şey söylemek istese de susmayı tercih etti, ona ters bir bakış atıp aşağı indi ve arabanın kapısını kapattı.
“Hallettiniz mi?” diye sordu Başkomiser.
“Hallettik,” diye onayladı Armağan. “Merkeze mi amirim?”
“Evet, hadi gidelim.”
Cinayet Büro, Adin Solmaz’la beraber merkeze doğru yola koyuldu.
***
İçinde yaralı polisleri taşıyan ambulans en yakındaki hastaneye ulaştı. Acildeki nöbetçi doktor ve iki hemşire sedyeye alınan Bora’yı kırmızı alana götürürken Ali de onların arkasından ilerledi, acilin ortasında kalan Nil ise hareket etmek için acele etmedi. Komiser kendisini iyi hissetmiyordu.
“Polis Hanım!” dedi genç bir doktor. Onun yaralı olmayan koluna dokunup ona destek oldu. “Kolunuza bakalım. Hemen bir sandalye getirin!”
Tekerlekli sandalyeye oturan Nil’i de kırmızı alana götürdüler. Doktor ve bir hemşire onu sedyeye yatırmadan önce kazağının kolunu kesip onun yarasını tamamen ortaya çıkardılar ve Armağan’ın bağladığı kemeri de açtılar.
“Görevdeyken bıçakla yaralandım,” diye konuştu Nil. “Sıcağı sıcağına bir şeyim yok gibiydi ama şu an iyi hissetmiyorum.”
“Kan kaybettiğiniz için çok normal,” dedi doktor yatıştırıcı bir sesle. “Ben gereken her şeyi yapacağım, meraklanmayın. Başka darbe aldınız mı?”
“Karnıma tekme yedim. Ağrım var.”
“Tamam, karnınıza da bakarız.”
Doktor yanındaki hemşireye birkaç talimat verdi.
“Benimle gelen bir polis de bacağından bıçaklandı,” dedi Nil.
“Evet, siz gelmeden önce bize haber verildi. Arkadaşlar onunla ilgileniyor, ameliyata alınıp gereken her şey yapılacaktır.”
Doktor onun yarasını temizlerken Nil yumruğunu sıktı. Canı yanıyordu. Kesik tazeyken çok acı hissetmiyordu ama şu an kolundaki amansız acıyı vücudunun her noktasında hissediyordu. Üstelik sağlam bir tekme yiyen karnı da ağrıyordu.
“Bıçak kolunuzda derin bir kesik oluşturmuş,” dedi doktor. “Yaranızın dikilmesi gerekecek ama öncesinde karnınıza da bakalım.”
Nil’in tedavisi devam ederken bacağına bıçak saplanan Komiser Yardımcısı Bora da ameliyata alındı. Ali, Nil’in yanına giderken cep telefonu çalmaya başladı. Rehberinde kayıtlı olmayan bir numara arıyordu.
“Efendim?” diye açtı telefonu.
“Ali merhaba, Armağan ben,” dedi telefonun ucundaki Armağan. “Ne yaptınız? Bora ve Nil nasıl?”
“Bora ameliyata alındı komiserim, Nil Komiserimin de tedavisi yapılıyor. Tam da onun yanına gidiyordum.”
“Ne durumda olduğuna bakabilir misin?”
“Tabii komiserim, ben de bunun için gidiyorum.”
Ali kırmızı alana girdiğinde etrafa baktı fakat Nil’i göremedi.
“Perdesi kapalı sedyelerin birinde sanırım komiserim,” dedi Armağan’a. “Göremiyorum.”
“Doktor ne dedi?” diye sordu Armağan. “Ne yaptılar?”
“Karnına baktılar, sanırım ultrason çekildi. Doktor yarasını dikeceğini de söylemişti, bıçak derinden kesmiş.”
“Kahretsin!” diye tısladı Armağan. “Yarasının derin olduğunu biliyordum işte. Karnına ne olmuş? Bana bir şey söylemedi. Şimdi kafayı yiyeceğim.”
“Sakin olun komiserim, lütfen sakin olun. Katil karnına tekme atıp onu yere düşürmüş, doktorlar da kontrol için karnına baktılar. Sizi temin ederim ki ciddi bir şey yok.”
“Sikeyim,” diye homurdandı Armağan. “Sen onu yalnız bırakma olur mu Ali?”
“Elbette komiserim. Ben buradayım, içiniz rahat olsun.”
“Sağ ol Ali, eksik olma. Ben şimdi kapatıyorum, oralar sana emanet.”
“Gözünüz arkada kalmasın, ben buradayım.”
Armağan telefonu kapattıktan sonra elinin yanıyla duvara yumruk attı. Derin bir nefes alıp sakin kalması gerektiğini kendine hatırlattıktan sonra çıktığı odaya geri girdi. Başkomiser Hasan içerideydi, camın önünde durmuş sorgu odasındaki Adin Solmaz’ı izliyordu. Armağan içeri girince başını ona çevirdi.
“Ne olmuş?” diye sordu. “Son durum ne?”
“Bora’yı ameliyata almışlar,” diye haber verdi. “Nil’in de tedavisi devam ediyormuş. İzin verirseniz sorguya başlamadan önce hastaneyi ziyaret etmek istiyorum.”
“Git git,” dedi Başkomiser başını sallayarak. “Adin Solmaz’ı epey bekleteceğiz, sen de o sırada hastaneyi ziyaret edersin.”
“O zaman şimdi çıkıyorum, bir şey olursa haber verirsiniz.”
“Tamam.”
Armağan kapıdan çıkmak için arkasını döndü.
“Ha Armağan,” diye seslendi Başkomiser. “Çok hızlı sürme, tamam mı? Dikkatli kullan.”
Armağan başını sallayıp odadan çıktı. Binadan hızlı adımlarla çıktıktan sonra arabaya atladı ve Başkomiserin uyarısına rağmen gaza basıp hızla yola koyuldu. Arabayı yavaş kullanmak şu an onun için bir seçenek değildi; Nil hastanede yaralıydı ve bir an önce onu görmesi, onun iyi olduğunu doktorun ağzından bizzat duyması gerekiyordu.
Dakikalar içinde hastaneye varıp danışmadan Nil’in nerede olduğunu öğrendikten sonra kırmızı alana ilerledi. Sandalyede oturan Ali onu görünce ayağa kalktı.
“Komiserim,” dedi başını eğip onu selamlayarak. “Geleceğinizi söylememiştiniz.”
“Başkomiser izin verince hemen geldim. Nil içeride mi?”
“Evet, köşedeki sedyedeydi.”
Armağan içeri girip etrafına baktığında sağ köşedeki kız arkadaşını gördü. Genç komiser sedyenin üstüne uzanmış yatıyordu. Armağan hızlı adımlarla ona ilerledi.
“Armağan,” dedi onu fark eden Nil. “Geldin.”
“Geldim tabii,” diyen Armağan onun elini tuttu. “Nasılsın?”
“Daha iyiyim. İlaçlar iyi geldi. Yaram da dikildi.”
“Çok şükür,” deyip onun yanağını okşadı. “Ödümü kopardın be kızım. Kaç dakikadır senden başka hiçbir şey düşünemez hâldeyim. Merkeze nasıl gittik, ne yaptık, buraya nasıl geldim hiçbiri net değil.”
Nil gülümseyerek, “İyiyim ben,” dedi. “Kolumdaki yara sandığımdan daha derinmiş ama doktor çok güzel ilgilendi, kısa sürede iyileşeceğini de söyledi. Karnıma da bir tekme yemiştim ama ultrason temiz çıktı, biraz ağrıyor ama doktor ağrı kesici yazacağını söyledi.”
“Ben sana bakarım,” dedi Armağan hiç düşünmeden. Onun elini dudaklarına götürüp elinin üstünü öptü. “Sen iyisin ya, gerisini hallederiz.”
Bir boğaz temizleme sesi duyunca ikisi de sesin geldiği yere baktı. Bir hemşire Armağan’dan birkaç adım geride duruyordu.
“Endişenizi anlıyorum ama burada olmamanız gerekiyor Polis Bey,” dedi Armağan’a. “Çabucak görüşüp dışarı çıkmanızı rica edeceğim.”
“Kusura bakmayın,” dedi Armağan. “Hemen çıkıyorum. Sadece bir dakika.”
Hemşire onu onayladıktan sonra ikisinin yanından uzaklaştı.
“Bu gece burada mı kalacakmışsın?” diye sordu Armağan.
“Doktor biraz müşahede altında duracağımı söyledi ama ne kadar süreceğini bilmiyorum. Bir süre daha buradayım, orası kesin.”
“İyi olduğundan tamamen emin olmadan çıkmanı istemem zaten, burada emin ellerdesin.”
“Öyleyim, endişelenme. Adin’i ne yaptınız? Sorgulamasını kaçırmak istemiyorum.”
“Birkaç saat bekleteceğimizi söyledi amirim, konuşmaya başlamadan önce iyice stres olmasını ve sinirlerinin gerilmesini istiyor.”
“Klasik yöntemler desene. Umarım sorgulamaya yetişebilirim.”
“Sorgulamayı boş ver, sen iyileşmene bak.”
“Neredeyse bir haftadır bu soruşturmanın üzerinde çalışıyoruz, hiçbir şey kaçırmak istemiyorum. Sakın itiraz etme, evde oturup hiçbir şeye uzak kalmayacağım.”
“Elimde olsa seni o kadının 10 kilometre yanına yaklaştırmam.”
“Artık yakalandı ve kimse için bir tehdit oluşturmuyor.”
“Neyse, şimdi bunları konuşmayalım. Hemşire bir daha gelmeden gitsem iyi olacak ama ilk fırsatta yine geleceğim, tamam mı?”
“Sen soruşturmaya odaklan, ben burada iyiyim ve dediğin gibi emin ellerdeyim.”
Armağan onun elini yeniden öptü. “Seni seviyorum.”
“Ben de seni seviyorum.”
Başka bir hastanın yanına giden doktor geri döndüğünde onların bu sevgi anına şahitlik etti.
“Doktor Bey de geldi,” dedi Nil.
Armağan başını çevirip yan tarafındaki doktora baktı. “Merhaba.”
“Merhaba,” dedi genç doktor. “Nil Hanım’ın yakını olmalısınız.”
“Erkek arkadaşıyım. Burada olmamam gerek biliyorum, tam da çıkıyordum.”
“Endişenizi anlıyorum ama içiniz rahat olsun, Nil Hanım’ın durumu gayet iyi. Kolundaki kesik derin bir yaraydı ama gereken tüm müdahaleler yapıldı, kısa sürede iyileşecektir. Karın bölgesine de tekme yediğini belirtti ama iç organlarında herhangi bir zedelenme görünmüyor. Ağrıları için bir ağrı kesici yazacağım, iyi gelecektir. Birkaç saat gözlem altında durmasında fayda var, sonrasında kendisini taburcu edebiliriz.”
“Çok teşekkür ederim.”
“Geçmiş olsun. Ben Nil Hanım’ın reçetesini yazayım, siz alır mısınız?”
“Elbette.”
Doktor, Nil için reçete yazıp Armağan’a verdi; Armağan onun yarası için birkaç bakım önerisi de aldı ve Ali’nin yanına gitti.
“Bora’nın ameliyatı ne kadar sürecek?” diye sordu. “Durumu hakkında doktorlar bir şey söyledi mi?”
“Bıçağın atardamara denk gelmediğini ve bunun için işlerinin kolay olacağını söylediler. Ameliyata alınalı biraz oldu, ben çıkınca hemen size haber veririm.”
“Çok şükür. Çıkar çıkmaz haber et, bizi habersiz bırakma Ali. Buralar da sana emanet, benim şimdi merkeze dönmem gerek.”
“Tabii komiserim, ben buradayım.”
“Eyvallah Ali, görüşmek üzere.”
Armağan merkeze döndü. Başkomiser Hasan ve Asayiş Bürodan bir komiser sorgu odasında oturan katili izliyordu.
“Gel Armağan,” dedi Başkomiser, yardımcısı içeri girince. “Hastanedekiler ne durumda?”
“Nil’in tedavisi tamamlanmış,” diye haber verdi Armağan. “Kolunu dikmişler, ciddi bir durum çok şükür ki yok. Bir süre gözetim altında tutulacak. Bora da ameliyata alınmış. Haberler iyi, bıçak atardamara gelmemiş. İkisi de o hastaneden sapasağlam çıkacak umarım.”
“Oh çok şükür. Ali orada değil mi?”
“Evet, orası ona emanet. Bora ameliyattan çıkınca bize haber verecek.”
“Bora’nın da güzel haberlerini alacağız inşallah. Psikopat kadın dehşet saçtı ama çok şükür bir kaybımız olmadı.”
“Hepimiz için zor bir gece oldu, Nil ve Bora için zor bir süreç de olacak ama neyse ki birkaç yarayla bunu da atlattılar.”
Polislerin üçü de başını çevirip sorgu odasında oturan kadına baktı. Adin Solmaz yere sabitlenmiş masanın ayağına kelepçeyle bağlanmıştı. Bir buçuk saat öncesine göre son derece sakin görünüyordu. Kısılan gözlerini yerde bir noktaya sabitlemiş, neredeyse gözünü bile kırpmadan oraya bakıyordu. Sanki nerede olduğunun, saatin kaç olduğunun, başına ne geldiğinin, iki polisi nasıl yaralayıp hastanelik ettiğinin farkında değildi. Transa geçmiş gibi bir hâli vardı.
“Bu kadın gerçekten normal değil,” diye bir yorumda bulundu Armağan. “Baksanıza, gözünü bile kırpmıyor.”
“Fark ettim,” dedi Başkomiser. “Ben bağırıp çağırır zannediyordum ama bir anda duruldu, dakikalardır bu şekilde duruyor.”
“Bir psikiyatr arkadaşım var, alanında uzman bir doktordur. Siz de uygun görürseniz ona danışabiliriz.”
“Her türlü bir uzmana ihtiyacımız olacak ama meğer arkadaşın var, o da kabul ederse şununla görüştürelim.”
“Sabah olunca arayayım.”
“Olur. Arkadaşının adı neydi?”
“İbrahim.”
“Hatırlıyorum, bir soruşturmada daha görüşmüştün.”
“Evet, fikirlerine değer verdiğim donanımlı biridir.”
“Sen hakkında böyle diyorsan kesinlikle öyledir.”
Armağan tebessüm ederek bakışlarını yeniden Adin Solmaz’a çevirdi. Cinayet Büro sorguya girmeden önce şüphelileri uzun saatler bekletip onları hem fiziksel hem de ruhsal olarak yıpratmak gibi bir taktik uygulardı. Uzun saatler tek başına sorgu odasında bekleyen şüpheli yorulur, gerilir, sinirleri bozulurdu ve böylece konuştuğu zaman kendisini daha çabuk ele verirdi.
“Buradan bakınca çok zararsız görünüyor,” dedi adı Samet olan diğer komiser. “Genç ve güzel bir kadın, kim onun cani bir katil olduğunu düşünebilir ki? Görünüşün en aldatıcı şeylerden biri olduğunun kanıtı.”
“Kesinlikle öyle,” dedi Başkomiser. “Ama kadının bakışlarında bir şey var, içindeki canavarı gözlerinde net bir şekilde görebiliyorsun. Fotoğrafını görünce hepimiz aynı şeyi düşünmüştük, bu gece de karşısına geçip gözlerine bizzat bakınca bundan emin oldum.”
“Yırtıcı bir hayvanın bakışlarına sahip,” dedi Armağan. “Gözler içine bakınca sahibi hakkında her şeyi görebildiğimiz bir kuyu gibidir. Bu kadının gözlerine baktığımda o kuyuda sadece karanlık görüyorum.”
“Peki sizce konuşup itiraf edecek mi?” diye sordu Samet.
“Eninde sonunda herkes itiraf eder,” dedi Başkomiser kendinden emin bir sesle. “Köşeye sıkıştı, kaçmaya çalışsa da işe yaramayacak ve bir noktada pes edecek. Benim karnım çok acıktı, bir şeyler söyleyeceğim.” Armağan’a döndü. “Sen de bir şey yemedin, karnını doyurup güç topla.”
“Canım hiçbir şey istemiyor amirim.”
“Aklının Nil’de olduğunu biliyorum ama aç gezmenin ne Nil’e ne de sana faydası olacak. Bir şeyler ye, bir kendine gel, gücünü topla. Daha yapacağımız bir sorgu, arayacağımız bir ev var. Bu gece eve gitmek yok ve burada bana sağlam lazımsın.”
“Bir şeyler yemeye çalışırım.”
Nil hastanede canının derdindeyken boğazından lokma geçirmek istemiyordu ama Başkomiser haklıydı, uzun bir gece olacaktı ve ertesi gün daha da uzun olacaktı; bunun için de hem zihnen hem de bedenen zinde olması gerekiyordu.
***
Nil gözlerini açtığında saat sabah 5’e geliyordu. Gece yarısından sonra yorgunluktan uyuyakalan komiser kısa ama dinlendirici bir uyku uyudu. Gözlerini birkaç kez kırpıştırıp yattığı yerde dikkatlice doğruldu, bu sırada acıyan karnı yüzünü buruşturmasına neden olsa da sedyeye oturur pozisyona gelmeyi başardı ve içeriye baktı. Çaprazındaki sedyede yatan bir hastanın başında bir hemşire vardı ve onun serumuyla uğraşıyordu, etrafta ayakta olan başka kimse de görünmüyordu.
Komiser sedyeden inip, sedyenin kenarında duran botlarını giyerken hemşire onu fark ederek yanına gitti.
“Bir ihtiyacınız mı var?” diye sordu.
“Arkadaşlarıma bakmam lazım,” dedi Nil. “Biri ameliyata alınmıştı, diğeri de dışarıda bizi bekliyordu.”
“Bıçaklanan polisi diyorsunuz, o ameliyattan çıkalı epey oldu ve durumu gayet iyi. Diğer polis de en son onun yanına gitmişti.”
“Nereye götürdüler? Yoğun bakıma mı?”
“Evet, uyanana kadar orada kalacak. Şu an ne sizi ne de başkasını içeri alırlar, siz en iyisi yatıp dinlenin.”
“İyiyim ben, yeterince de dinlendim. Doktor Bey nerede? Onunla konuşmak istiyorum.”
“Bir başka hastayla ilgileniyor, şu an buraya gelmesi mümkün değil.”
O sırada Nil’in sesini duyan Ali içeri girdi.
“Komiserim?” dedi. “Ayağa kalkmışsınız.”
“Ali,” deyip ona ilerledi Nil. “Bora nasıl? Ameliyattan çıkmış.”
“Evet, çıktı. Doktor her şeyin yolunda olduğunu ve ameliyatın iyi geçtiğini söyledi. Şu an yoğun bakımda, kendine gelene kadar orada kalacakmış.”
“Çok şükür. Çok sevindim.”
“Siz nasılsınız? Neden ayağa kalktınız?”
“Çünkü iyiyim ve daha fazla yatmak istemiyorum. Ali beni merkeze götürmen gerek.”
“Ne merkezi komiserim? Siz bu hâldeyken sizi merkeze götürürsem Armağan Komiserim bana ne yapar haberiniz var mı?”
“Hiçbir şey yapamaz. Tedavim yapıldı, yatıp dinlendim de ve daha fazla burada durmak istemiyorum.”
“Kusura bakmayın ama yapamam, hem doktor sizi taburcu bile etmedi henüz.”
“Ben onunla konuşurum, sonra da merkeze gideriz.”
“Ama—”
“Aması maması yok Ali. Rica etmiyorum, emrediyorum.”
“Başüstüne komiserim.”
Birkaç dakikalık bekleyişin ardından Nil’i tedavi eden doktor içeri girdi. Komiseri ayakkabılarını giymiş sedyede otururken görünce kaşlarını kaldırdı.
“Hayırdır komiserim?” diye sordu. “Bir yere mi gidiyorsunuz?”
“Evet, tedavimi yaptınız, ben de dinlendim ve artık gidebilirim diye düşündüm. Sorgusunu izlemem gereken bir suçlu, aramam gereken bir ev ve daha bir sürü işim var. Lütfen izin verin de gideyim, hem benim durumumun aciliyeti bitti ve acili daha fazla meşgul etmemiş olurum.”
“Kolunuzla karnınıza yeniden bakayım.”
“Sonra gidebilir miyim?”
“Önce kolunuz ve karnınız.”
“Peki.”
Doktor perdeyi çekip Nil’in kolundaki sargıyı yavaşça açmaya başladı. “Kanamanız olmamış,” dedi.
“Dediğim gibi iyiyim ben. Gerçekten iyi hissediyorum.”
Doktor sargıyı açtığında Nil’in yarası ortaya çıktı. Birkaç santimetre genişliğindeki bıçak yarasına dikiş atılmıştı, çevresindeki kızarıklık ise hâlâ duruyordu.
“Tekrardan bir pansuman yapayım,” deyip eldivenlerini giydi. “Sizin de yara iyileşene kadar çok dikkatli olmanız ve yaraya temiz bakmanız gerekiyor. İşiniz gereği hareketli bir hayatınız var ama darbelerden korumanız lazım yoksa dikişlerde zedelenme ve kanama durumu yaşayabilirsiniz.”
“Dikkatli olurum elbette.”
Doktor, Nil’in yarasına pansuman yapıp temiz bir sargıyla yeniden sardı ve bu esnada da ona yara bakımı için önerilerde bulundu. Aynı önerileri Armağan’a da söylemişti.
“Şimdi de karnınıza bakayım,” dedi. “Bakalım orası ne durumda.”
Nil kazağını sıyırarak karnını açtı. Doktor parmak uçlarıyla karnının birkaç noktasına bastırdığında Nil yüzünü buruşturdu.
“Acıması normal, bir süre daha acır ama ilaçlarınızı kullanırsanız çabucak iyileşirsiniz.”
“Tamam. Peki gidebilir miyim?”
“Gidebilirsiniz ama dediğim gibi çok dikkatli olun ve beklenmedik bir durumla karşılaşırsanız hemen bir doktora görünün.”
“Elbette. Çok teşekkür ederim.”
Dakikalar sonra Ali ve Nil hastaneden çıkıp arabaya binmişti. Şoför koltuğunda oturan Ali gaza basıp yola koyuldu.
“Ne yapıp edip kendinizi taburcu ettirdiniz,” dedi Ali. “Armağan Komiserim beni mahvedecek.”
“Ben onunla konuşurum, merak etme. Hem iyi olmasam doktor taburcu etmezdi, ben gayet iyiyim.”
“Sıradaki acil hastası ben olacağım gibi görünüyor.”
Nil güldü ama karnı acıyınca gülüşü silinip yerini bir acı ifadesine bıraktı.
“Aynen çok iyisiniz komiserim,” dedi Ali. “Karnınız gülünce bile acıyor, siz kalkmış merkeze gidiyorsunuz. Allah beni Armağan Komiserimin gazabından korusun.”
“O kadından sen de tekme yeseydin senin de canın yanardı Ali, bu gayet normal. Acilde yatıp zamanımı öldüremem, devam eden bir soruşturma var.”
İkili dakikalar sonra merkeze vardı. Ali’nin ayakları geri geri gitse de Nil’e eşlik etti. Hasan’la Armağan’ın ofiste olduğunu öğrenen ikili oraya gitti. Ofisin kapısı kapalıydı. Nil kapalı kapıyı açtığında sandalyesinde oturan ve ayaklarını da masasına uzatan Armağan’ı gördü. Kapının sesini duyan Armağan gözlerini açıp kapıya baktı, Nil’i görünce gözlerini büyütüp ayaklarını hızlıca masadan indirdi.
“Nil?” dedi ayağa kalkarken. “Senin burada ne işin var?”
“Taburcu oldum,” dedi Nil. “Ve buraya geldim.”
“Ne taburcu olması? Bıçaklanmanın üstünden 10 saat bile geçmedi, farkında mısın?”
“Farkındayım ama iyiyim ben, doktor da uygun görünce taburcu oldum ve işimin başına geldim.”
“Ne işi kızım, ne işi? Sen yaralandın ve evine gidip dinlenmen gerekiyor.” Armağan, Ali’ye baktığında gözlerinden adeta ateş çıkıyordu. “Seninle sonra konuşacağız Ali Bey!”
“Çocuğun bir suçu yok,” dedi Nil. “Doktor taburcu edince beni buraya getirmesini ben istedim. Ya hem sen doktordan iyi mi biliyorsun? Doktor taburcu olmama müsaade etti; yani iyi olduğuma karar verdi, yani bir sorun yok.”
“Doktor seni evine gidip dinlen diye taburcu etmiştir, soluğu merkezde alman için değil.”
“Uzatmayalım Armağan. İyiyim ve buradayım işte. Bu soruşturmanın en önemli kısmında evimde yatıp her şeyden uzak kalmayacağım.”
“Bu konuyu sonra konuşacağız ama şimdilik uzatmayalım bakalım. Geç otur şöyle, karnın aç mı ya da bir şey istiyor musun?”
“İyiyim böyle.”
Nil sandalyeye otururken Armağan ona yardımcı oldu.
“O zaman ben hastaneye dönüyorum komiserim?” dedi Ali.
“Kaybol,” dedi Armağan. “Ve bir süre gözüme gözükme.”
“Armağan!” dedi Nil uyarıcı bir tonda. “Teşekkür ederim Ali, haberleşiriz yine.”
“Geçmiş olsun komiserim.”
Ali odadan adeta kaçarak çıktı.
“Amirim nerede?” diye sordu Nil.
“Olay Yeriyle konuşacağını söyleyip çıktı,” dedi Armağan. Onun karşısına oturdu. “Adin Solmaz’ı bulduğumuz evde arama yapılacak. Her an haber gelebilir.”
“Sorgusu ne olacak?”
“Bir ara sorgu odasına girip köşeye geçtim ama başını kaldırıp bana bakmadı bile. Saatlerdir hareket etmeden ve neredeyse gözünü bile kırpmadan aynı pozisyonda oturuyor. Transa geçmiş gibi. Yaklaşık yarım saat içeride durdum ama varlığımı fark ettiğinden dahi şüpheliyim.”
“Çok ilginç. Oysaki çok saldırgandı, bize epey sorun çıkaracağını düşünmüştüm.”
“Biz de öyle düşündük ama merkeze geldiğinden beri ne sesi çıkıyor ne de hareket ediyor. İbrahim’den onunla görüşmesini rica edeceğim. Bir uzmanla kesinlikle görüşmesi gerektiği kanaatindeyim.”
“Bence de bir uzmana danışmakta fayda olacak. İbrahim’i de iyi düşünmüşsün, alanında uzman bir doktor.”
“Öyle. Sen gerçekten iyi misin peki? Böyle çıkıp geldin, sanki saatler önce bıçaklanmamışsın gibi.”
“Gerçekten iyiyim. Taburcu olmayı ben istedim ama eğer iyi olmasaydım doktor beni bırakır mıydı sence? Muayene edip birkaç öneride bulunduktan sonra gidebileceğimi söyledi, ben de soluğu burada aldım.”
“Gel buraya,” deyip ona uzandı Armağan ve ona dikkatlice sarıldı. Nil başını sevgilisinin omzuna yaslarken, genç adam da elini onun başına bastırıp saçlarına bir öpücük kondurdu. “Bağırdığını duyduğumda o kadar korktum ki. ‘Bıçağı var!’ Uzun zamandır duyduğum en korkunç cümleydi. Kapının önünden deponun arkasına doğru nasıl koştuğumu hatırlamıyorum. Sanki gözümün önüne bir sis perdesi çöktü ve tek gördüğüm şey sendin, düşündüğüm tek şey de seni kurtarmaktı. Bağırdığına göre silahını düşürmüş olmalı, diye düşünüyordum, katil bıçaklı ve Nil ona karşı tamamen savunmasız durumda. Çok korktum Nil, ödüm koptu.”
“Ben de çok korktum,” dedi Nil dürüstçe. “Elindeki bıçakla üzerime atlayıp o bıçağı bana saplamaya çalışıyordu, ben de tüm gücümle bileklerini tutup bunu yapmasını engellemeye çalışıyordum ama aynı zamanda karnım ağrıyor, kolum da kanıyordu. Senin adımı bağırdığını duyunca güç buldum. Ölemem, diye düşündüm.”
“Ölemezsin. Neyse ki geçti gitti, buradasın ve artık güvendesin.”
“Güvendeyim.”
Odanın kapısı açılınca, Armağan bakışlarını kaldırıp içeri giren kişiye baktı. Gelen Başkomiser Hasan’dı. İkisini görünce şaşırarak durdu.
“Nil?” dedi. “Senin burada ne işin var?”
Armağan’dan ayrılan Nil arkasını dönüp Başkomisere baktı.
“Taburcu oldum,” diye cevap verdi. “Kendimi de iyi hissedince merkeze geldim. Daha yapacak çok işimiz var.”
“Kızım neden evine gidip dinlenmiyorsun? Armağan’la ben hallederdik.”
“Katili yakalamışken ve onun hakkında çözmemiz gereken onca gizem varken evimde oturamam Başkomiserim. Lütfen biraz anlayış gösterin ve bırakın da işimi yapayım.”
“Hay Allah! Nasılsın peki? Kolun ne durumda?”
“Tedavimi oldum, gayet iyiyim. Siz beni merak etmeyin.”
“Ne kadar inatçı olduğunu bildiğim için bizimle gelmene izin vereceğim ama sadece gözlemleyecek, kendini yoracak hiçbir şey yapmayacaksın. Anlaştık mı?”
“Anlaştık.”
“Nereye gidiyoruz?” diye sordu Armağan.
“Adin Solmaz’ı yakaladığımız eve,” dedi Başkomiser. “Birazdan çıkacağız, hazırlansanız iyi edersiniz.”
“Sorgu?”
“Evi aradıktan sonra yapacağız. Adin biraz daha beklesin, biz de o sırada evden neler bulabileceğimize bir bakalım.”
Başkomiser odasına ilerlerken Nil ve Armağan da ayağa kalktı.
“Üstümü değiştireyim ben de,” dedi Nil. “Burada yedek kıyafetlerim var.”
“Giyebilecek misin?”
“Hallederim.”
Armağan ve Hasan ofiste hazırlanırken Nil de tuvalette üstünü değiştirdi ve bir kolu kesilmiş kazağını çöpe attı. Ofise dönüp yedekteki montunu giydi, kolu kesik montunu da sandalyesinin üstüne bıraktı. Onu ne yapacağını sonra düşünecekti.
“Hadi çıkalım,” dedi Başkomiser. “Olay Yeri de bize eşlik edecek.”
Cinayet Büro ve Olay Yeri İnceleme Ekibi Adin Solmaz’ın yakalandığı eve doğru yola koyuldu. Şehir merkezinin dışındaki eve varmaları önceki sefer gibi biraz uzun sürdü. Yoldayken Nil onlara Bora’nın ameliyattan çıktığını ve iyi olduğunu söyledi fakat ikisinin de bundan zaten haberi vardı. Bora ameliyattan çıkar çıkmaz Ali onları arayıp iyi haberi vermişti ve yüreklerine su serpmişti.
Ekipler eve vardığında araçlarından indiler. Polis şeridiyle çevrelenen evin önünde bekleyen bir polis arabası ve içinde de iki polis memuru vardı. Ekipler polis şeridini aşıp, eve doğru yürürken Armağan Nil’in hemen yanındaydı.
“Buradan nefret ediyorum,” diye bir yorumda bulundu genç adam. “Umarım işimiz çabucak biter ve bir daha bu taraflara hiç uğramayız.”
“Bunu senden çok ben istiyorum,” dedi Nil. “İnan bana.”
Ekipler kapının kilidini açıp iki katlı eve girdiler. İçerisi havasız ve gün henüz ağarmadığı için karanlıktı. Olay Yeri İnceleme Uzmanı Necati lambayı yaktığında içerisi aydınlandı. Küçük bir holden sonra evin geniş salonu başlıyordu; salonun sol tarafında iki kapı vardı, merdivenler de holün sol tarafındaydı. Salonda koltuğun ön tarafına yerleştirilmiş bir elektrikli soba vardı, kareli bir battaniye koltuğun üstündeydi ve sehpanın üstünde de boş abur cubur paketleriyle bir kısmı yenmiş kraker paketi duruyordu.
“Adin Solmaz buraya epey yerleşmiş,” dedi Başkomiser. “Etrafı toplayacak fırsat da bulamadığına göre onu çok hazırlıksız yakalamışız.” Salona ilerleyip sehpanın yanında dikildi. “Kraker yiyormuş.”
“Yaşam alanı bu koltukla sınırlıymış,” dedi Armağan. “Diğer koltukların üstündeki örtüleri kaldırmamış.”
“Tetikte olduğuna şüphe yok,” dedi Nil etrafı incelerken. “Araba seslerini duyunca çabucak evden çıkmış olmalı. Evin girişi sol tarafta kaldığı için onun çıktığını fark edemedik.”
“Evden çıktı ama neden duvardan atlamak yerine deponun arkasına saklandı?”
“Vakti yoktu ve bunu biliyordu,” dedi Başkomiser. “Deponun arkasında pusuya yattı ve bizi avlamak istedi. Bıçak kullanma konusundaki hünerlerini gördük, bizi de gafil avlayacağını düşündü.”
“Kana susamış caninin teki.”
Onlar konuşurken Nil duvara asılan çerçevelere ilerledi. Aile üyelerinin pek çok fotoğrafı duvara asılmıştı. Komiser dikkatli bakışlarla fotoğrafları inceledi. Burası Adin’in annesinin ailesinin eviydi, bu fotoğraflar da onlara ait olmalıydı. Anneanne ve dedenin gençlik fotoğrafları, çocuklarının eski fotoğrafları, aile fotoğrafları ve çocuklarının kendi çocuklarıyla çekildiği birçok fotoğraf buradaydı. Nil, Adin Solmaz ve ebeveynlerinin fotoğrafını gördüğünde tüm dikkatini bu fotoğrafa verdi. Tülay Solmaz ve Birkan Solmaz komiserin emniyette gördüğü fotoğraflardaki gibiydiler; gençlerdi ve sonsuza kadar da genç kalacaklardı. Adin Solmaz olduğunu anladığı —genç kadının yüzü neredeyse hiç değişmemişti— kız çocuğu da babasının kucağında oturuyordu ve ebeveynleri gibi gülümsüyordu. Mutlu bir aile fotoğrafıydı. Yaşadıkları o felaketten ne kadar önceydi? Birkaç ay önce? Bir yıl önce? Çok önce olmadığı belliydi, Adin bu fotoğrafta yedi sekiz yaşlarında olmalıydı. Hayatı bir kâbusa dönüşmeden sadece aylar öncesi. Komiser bu küçük kız çocuğuna karşı bir merhamet hissetti. Adin Solmaz cani bir katil olabilirdi ama bu küçük kız çocuğunun hiçbir suçu yoktu. Başına gelen hiçbir şeyi hak etmemişti.
“Adin ve ailesi,” dedi onun arkasında duran Armağan. “Mutlu bir aile gibi görünüyorlar.”
“En azından bu fotoğraf karesinde mutlu kalmışlar.”
“Bir daha asla olamayacakları kadar mutlular ya da belki de aslında hiç olmadıkları kadar mutlular.”
“Kim bilebilir ki?”
Nil yeniden fotoğrafa baktığında çerçeve camının üstünde bir leke olduğunu fark etti. Çerçeveye yaklaşıp farklı açılardan lekeye baktı. Evet, çerçevede gerçekten de bir leke vardı. Adin’in babası Birkan Solmaz’ın yüzünün üstündeydi ve bir çarpı işaretine benziyordu.
“Ne oldu?” diye sordu Armağan.
“Adamın yüzünün olduğu kısma baksana,” dedi Nil orayı işaret ederek. “Sence de bir parmak izi yok mu?”
Armağan da bir süre çerçeveyi inceledi ve Nil’in gördüğü şeyi o da fark etti.
“Haklısın. Adamın yüzüne bir çarpı işareti çizilmiş.”
İkili arasında bir bakışma geçti.
“Necati,” diye seslendi Armağan. “Buraya bir bakar mısın?”
Necati onların yanına ilerlediğinde ikili ona çerçevede gördüğü şeyi anlattı. Çerçeveyi inceleyen Necati de bahsettikleri şeyi gördü.
“Delil torbasına koyalım,” dedi Necati. “Laboratuvarda incelensin. Parmak izi katile ait çıkacaktır ama biz yine de emin olalım.”
Necati çerçeveyle ilgilenirken Nil ve Armağan da evde dolaşan Başkomisere katıldı. Ekip evdeki tüm odaları sırayla gezdi. Aylardır kullanılmayan odalarda mobilyaların üstü toz tabakasıyla kaplanmış, pencereler alabildiğine kirlenmiş ve odaların içi havasız kaldığı için ağır bir koku her yere yayılmıştı. Ellerinde eldivenler olan ekip üyeleri dolapların içine, çekmecelere baktı; Adin Solmaz’ın bir şeyler saklayabileceği yerleri aradı ama vefat eden anneanne ve dedeye ait birkaç parça eski eşya hariç bir şey bulamadılar.
Ekipler evin içinde aramalarına devam ederken gün ağardı, güneşin ilk ışıkları yeryüzünü aydınlatmaya başladı. Yeni bir günün başlamasıyla beraber şehrin telaşı da başlıyordu, ekiplerin telaşıysa dünden beri sürüyordu ama buna rağmen yorgunluk hissetmiyorlardı. Yorgun hissedemeyecek kadar yoğun saatler geçiriyorlardı.
“Depoya da bir bakalım,” dedi Başkomiser Hasan.
Cinayet Büro bahçeye çıkıp arka tarafta yer alan depoya doğru yürümeye başladı. Nil ve Armağan, Başkomiserin arkasından ilerliyordu. Armağan Nil’in elini güven verici bir şekilde sıktığında genç kadın ona bakıp gülümsedi. Saatler önce burada dehşet verici anlar yaşamıştı, üstünde bunun yarattığı bir gerginlik de vardı ama hepsinin geride kaldığını sık sık kendisine hatırlatıyordu. Adin Solmaz yakalanmıştı ve artık ne kendisine ne de başkasına zarar verebilirdi.
Başkomiser deponun kapısını açıp içeri girdi. Deponun içi kalabalık sayılmazdı; içeride yere koyulmuş birkaç koli, rafların üstündeki kutular ve geniş bir dondurucu vardı. Tavanı örümcek ağlarıyla dolu bu depo evden çok daha bakımsız ve kötü bir hâldeydi. Başkomiser içeriyi inceledikten sonra kolilere doğru ilerledi. Yerdeki kolilerin birinin içinde eski kıyafetler vardı, belki de kırk yıllık eski kazak ve pantolonlardı; diğerine içi boş cam ve plastik kavanozlar koyulmuştu, senelerdir kullanılmadıkları belliydi; iç içe koyulmuş diğer iki koliyse boştu.
“Aylardır belki de yıllardır kimse buraya adım bile atmamış gibi,” dedi Armağan. “Çok köhne bir durumda.”
“Öyle,” dedi Başkomiser. “Anneanne öldükten sonra kimsenin gelmediği belli, çocukları zaten şehir dışında yaşıyor ve Adin de saklanmak harici buraya uğramamış gibi görünüyor.”
Nil raflardaki kutulardan birini indirirken Armağan da köşedeki derin dondurucuya ilerledi. Dondurucudan gelen ses dondurucunun çalıştığını gösteriyordu. Buna şaşıran komiser tek kaşını kaldırdı.
Uzun zamandır kullanılmayan bu depoda neden elektrik vardı ki?
Dondurucunun kapağını açarken biraz güç kullansa da nihayetinde kapak açıldı. Armağan kapağı kaldırdı.
“Hassiktir!”
Bir adım geriye giderken dehşet dolu gözlerle dondurucunun içine bakıyordu. Onun bu tepkisine karşılık Hasan ve Nil de ona döndü.
“Ne oldu?” diye sordu Nil. Onun yanına gidip dondurucunun içine baktığında aynı dehşet ifadesi onun da yüzüne yayıldı. “Tanrım…”
“Ne oluyor yahu?” dedi Başkomiser. İkisinin arasından sıyrılıp dondurucunun içine baktı. “Aman Allahım!”
Dondurucunun içinde bir ceset vardı. Cenin pozisyonunda dondurucuya sokulan ve buz parçalarının içinde yatan çıplak cesedin bir erkeğe ait olduğunu anlamaları uzun sürmedi.
“Armağan çabuk Necatilere haber ver,” dedi Başkomiser bakışlarını cesetten ayırmadan. “Çabuk.”
“Başüstüne amirim.”
Armağan depodan çıkıp eve doğru koşmaya başladığında Başkomiserle Nil depoda yalnız kaldı.
“Cenk Üstün onun ilk kurbanı değildi,” diye konuştu Başkomiser. “Peki ya bu adam kim ve ne kadar süredir burada?”
“Uzun bir süredir burada gibi görünüyor,” dedi Nil. “Buzlar çok sert duruyor, baksanıza.”
“Haklısın. Cesedin durumu da uzun süredir burada olduğunu kanıtlar nitelikte.”
“Eve kimse gelmiyor olsa da bir anda gelebilir, bu depoya girip dondurucuyu da açabilirlerdi. Böyle bir tehlikeyi nasıl göze alabildi?”
“Üstelik deponun kapısı kilitli bile değildi,” dedi Başkomiser düşünceli bir sesle. “İnsan içinde bir ceset sakladığı deponun kapısını neden kilitlemesin ki?”
“Dün gece de kilitli değildi,” dedi Nil. Kaşlarını çattı. “Biz Adin’in evde olduğunu düşündük ama ya dün gece biz geldiğimizde evde değil de buradaydıysa?”
“Çok mantıklı. Bu depo kapısının kilitli olmamasını ve Adin’in deponun arkasına saklanmasını da açıklar. Araba seslerini duyunca kapıyı kilitleme fırsatı bile bulamadan kendini dışarı atmış olabilir.”
“Merkeze dönünce tüm bunların cevabını ondan duymamız gerekecek.”
“Bize anlatacak epey şeyi olduğu kesin.”
Armağan, Necati ve diğer ekip üyeleri kısa sürede depoya geldiler. Hasan ve Nil deponun köşesine çekilip diğerlerine dondurucuya bakmaları için yer açtılar.
“Bunun kim olduğuna dair bir fikriniz var mı?” diye sordu ekibin başı Necati Dursun. “Üstün, katilin tek kurbanı değil belli ki.”
“Hiçbir fikrimiz yok,” dedi Başkomiser. “Ama kim olduğunu öğrenmek için hemen araştırmaya başlayacağız.”
“Adamı kışlık domates gibi dondurucuya atmış manyak. Bunu buradan nasıl çıkaracağız ki? Direkt dondurucuyu mu Adli Tıpa göndersek acaba? Başkomiserim siz en iyisi savcıya haber verin, biz de o sırada içeriyi fotoğraflayalım. Parmak izi alalım da diyeceğim ama açtığınıza göre siz de dokundunuz ve zaten kimin yaptığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Valla şaştım kaldım ama bir yerden başlayalım. Siz burayı bize bırakın.”
Cinayet Büro depodan çıktı. Başkomiser, Cevdet Soydan’ı ararken Nil ve Armağan da deponun önünde bekliyordu.
“Dün gece o depoya girdim ben, dondurucuya baktım,” dedi Nil. “Meğerse içinde bir ceset varmış. Tanrım, bu nasıl bir soruşturma oluyor böyle?”
“Bok gibi,” dedi Armağan hiç düşünmeden. “İşler gittikçe çirkinleşiyor, üstüne bir de çözülecek bir sürü düğüm çıkıyor. Umarım amirim bir an önce merkeze dönmemizi ister de şu psikopatı sorgulamaya başlarız.”
Savcıyla görüşüp onu durumdan haberdar eden Başkomiser Hasan diğerlerinin yanına döndü. “Cevdet Bey’i uykusundan uyandırdım ama bir gelişme olursa hemen aramamı istediği için haber verdim,” dedi. “Buraya gelecek.”
“Bunu kendi gözleriyle de görmesi gerekiyordu,” dedi Nil. “Böyle bir absürtlüğe insan gözleriyle görmeden inanamaz.”
“Ben hâlâ inanmak istemiyorum.”
Savcı Cevdet Soydan dakikalar sonra olay yerine ulaştığında onu Cinayet Büro karşıladı. Savcı polislerle selamlaştı.
“Geçmiş olsun Nil,” dedi. “Olanları duydum.”
“Teşekkür ederim Savcım.”
“Eve geçip dinlenmen gerekmiyor mu?”
“İyi hissediyorum, amirim de uygun görünce işbaşı yaptım.”
“İyi bakalım ama kendini zorlama.” Başkomisere döndü. “Depoya geçelim.”
Savcı ve Başkomiser önde, komiserler de onların arkasında depoya ilerlediler. Ekipler içerideki çalışmalarına devam ediyordu.
“Hoş geldiniz Savcım,” dedi Necati. Elinde bir şeyler vardı. “Bunları kutunun birinde bulduk.”
Kanıt torbasının birinde ses kayıt cihazı, diğerinde de USB bellek vardı.
“Kayıt cihazı mı o?” diye sordu Savcı. “Açtınız mı?”
“Evet, ses kayıt cihazı Savcım ama dinlemedik. Açayım mı?”
“Aç tabii. Bir kayıt varsa dinleyelim bakalım.”
Necati ses kayıt cihazını delil torbasından çıkardığında meraklı kalabalık onun çevresine toplandı. Necati oynatma tuşuna bastığında son kayıt oynamaya başladı. Biraz hışırtı sesinden sonra genç bir kadının nazik sesi duyuldu.
“O anı hatırlıyorum. İkisinin bağırış sesleri geliyordu, ateşli bir kavgaya tutuşmuşlardı.”
“Necati durdursana,” dedi Başkomiser. “Adin mi bu?”
“Konuşma tarzı hiç benzemiyor ama sesi onu andırıyor,” dedi Nil. Genç komiser şaşkındı. “Adin’in kalın bir sesi var ama bu kadının ince ve nazik bir ses tonu var.”
“O değil diyemiyorum,” diye konuşmaya dahil oldu Armağan. “Ama odur da diyemiyorum. Dediğin gibi ince ve nazik bir ses ama Adin’in kalın sesine de benziyor.”
“Katilin sesi değil mi?” diye sordu Savcı. “Niye bu kadar şüpheye düştünüz?”
“Çünkü katilin ses tonu daha kalın Savcım,” diye yanıtladı Başkomiser Hasan. “Ve bu kadar kibar konuşmuyor.”
“Siz onu yakaladığınızda gergindi, saldırgandı ama ses kaydında son derece sakine benziyor. Bence fark bundan kaynaklanıyor.”
“Olabilir tabii. Neyse dinlemeye devam edelim.”
Ses kaydı devam etti:
“Ne hakkında kavga ediyorlardı?”
“Adam kadını aldatıyordu ve kadın da bunu öğrenmişti. Ona hesap soruyordu, çok kızgındı.”
“Adamın kadını aldattığını sen de biliyor muydun?”
“Dur dur,” dedi Başkomiser elini sallayarak. “Bu konuşan adam kim?”
Hepsinin bakışları dondurucuya çevrildiğinde depoda bir sessizlik yaşandı. Bir süre dondurucuya baktıktan sonra Armağan’la Nil’in bakışları birleşti.
“İhtimal kuvvetli,” dedi hepsinin zihninden geçenleri anlayan Savcı. “Bu adamın kim olduğunu hemen öğrenin ama önce şu ses kaydına devam edelim. Necati?”
“Başüstüne Savcım.”
Ses kaydı oynamaya devam etti:
“Evet. Bir gün onu evde başka bir kadınla görmüştüm. Okuldan dönmüştüm, kadın da evdeydi.”
“Neler oldu?”
“Kadın pek umursamadı ama adam telaşlanmıştı, beni bu gördüğümü karısına söylememem için tehdit etti. Eğer söylersem canımı yakarmış.”
“Canını yakmaktan kastı neydi?”
“Beni dövermiş hatta sıradaki ben olurmuşum.”
“Sıradaki derken ne demek istedi?”
“O kadınlardan biri olurdum, eşini aldattığı kadınlardan biri. O adam kötü bir adamdı, eşiyle beni sevmez ve bize hiç iyi gözle bakmazdı.”
“Sana dokunmaya çalıştı mı?”
“Beni dövdüğü olmuştu. Bir gün de köşeye sıkıştırmıştı, olanları eşine anlatıp anlatmadığımı soruyordu, bana dokunacağını düşünüp korkmuştum ama o sırada eşi gelmişti.”
“Sizi o hâlde gördü yani?”
“Evet ama bir şey demedi.”
“Peki. Annen babanın onu aldattığını nasıl öğrendi?”
“Komşulardan sanırım. Onu birileriyle görmüşlerdi ve dedikodular başlamıştı, kadın da öyle duymuş olmalı. Sonra… Sonra onu öldürdü. Adamın bağırdığını duydum, acıyla bağırıyordu, sonra sustu. İkisi de bir daha hiç konuşmadı.”
“Sustuklarında ne yaptın?”
“Odamdan çıktım, salona gittim. Oradaydılar. Adamın kasıkları kırmızıydı, kadının da boğazı.”
“Onları o hâlde görünce ne yaptın?”
“Odama geri dönüp yatağın altına saklandım ve birileri beni oradan çıkarana kadar çıkmadım. Aradan çok geçmeden eve birileri geldi, polislerdi sanırım ve beni götürdüler.”
“O an ve sonrasında ne düşündün, neler hissettin? Bunlardan da bahsedebilir misin?”
Konuşmalar burada bitiyordu.
“Bu neydi şimdi?” diye sordu Başkomiser. “Adin bunları kime anlattı?”
“Bir terapi seansına benziyor,” dedi Nil düşünceli bir sesle. Yeniden dondurucuya baktı. “Bu adam terapist olabilir mi?”
“Katilin psikolojik destek aldığına dair bir şey bulmuş muydunuz?” diye sordu Savcı.
“Hayır,” diye yanıtladı Başkomiser. “Ama Nil’in dediği mantıklı, bir terapi seansı olabilir. Bu da demek oluyor ki katil bir psikolog ya da psikiyatrla görüşüyor olabilirdi.”
“Ve dondurucunun içindeki adam da onun terapisti olabilir.”
“Adin cinayet anını görmüş,” dedi Nil. Ses kaydında dikkatini çeken en önemli nokta burasıydı. “Babasının ölüm şeklini görmüş. Bu Cenk Üstün’ü öldürme şeklini açıklıyor. Her şeye şahit olmuş.”
“Bu olay yaşandığında kaç yaşındaymış?” diye sordu Savcı.
“Dokuz,” diye cevap veren kişi Armağan oldu. “Adin’in olanları görüp görmediğini bilmiyorduk fakat şu an gördüğünü öğrenmiş bulunuyoruz.”
Cevdet Soydan avcunun içiyle yanağını kaşırken kalın kaşlarını çattı ve bir süre sessizce yere baktı. Duydukları ses kaydı gerçekten de bir terapi seansında alınmış gibi duruyordu. Terapist Adin’e geçmişi hakkında sorular soruyor, Adin de ona cevap veriyordu. Adin Solmaz annesinin babasının penisini kesip sonra da kendi boğazını kesmesine şahit olmuştu, bu olaydan sonra geçen on altı senenin ardından ise aynısını aralarında romantik şeyler olan Cenk Üstün’e yapmıştı.
“USB bellek ve ses kayıt cihazı didik didik incelensin,” diye talimatlarına başladı Savcı. “İçlerindeki her şeyi istiyorum. Bu dondurucuyu da Adli Tıpa gönderip cesedi içinden çıkarın ve hemen otopsisine başlayın. Hasan, ikinci maktulümüzün kimlik tespiti için kayıp ilanlarına bakmanı ve arama yaparken meslek grubunu psikoterapistler, psikologlar ve psikiyatrlarla sınırlı tutmanı istiyorum. Bu adamın kim olduğunu bir an önce bulun. Elimizdeki kayıtları incelemesi için de bir uzmana ihtiyacımız olacak.”
“Savcım uygun görürseniz tanıdığım bir adli psikiyatr var,” diye araya girdi Armağan. “Alanında uzman bir doktordur. Bu vakada bize yardımcı olacağından hiç şüphem yok.”
“Kim? Adı ne?”
“İbrahim Arslan. Yüksek Güvenlikli Adli Psikiyatri Hastanesinde çalışıyor.”
“Eğer hemen gelebilecekse olur. Dosyaya erişim iznini sağlarım, o da bize danışmanlık yapar.”
“Hemen arayıp konuşuyorum.”
Armağan, İbrahim’i aramak için deponun dışına çıktı.
İbrahim’in telefonu çaldığında psikiyatr ve eşi hâlâ uyuyordu. İbrahim de İnci de telefonun sesine hemen uyandı. İbrahim başını yastıktan hafifçe kaldırıp, komodine uzanırken İnci de kısık gözlerle onu izliyordu.
Armağan’ın aradığını gören İbrahim şaşırdı. Armağan’ın bu kadar erken saatte kendisini aradığı hiç olmamıştı. Ciddi bir mesele olduğunu anlayıp, cinayetle de ilişkili olabileceğini düşünerek telefonu açtı. Bu esnada başını çevirip yanında yatan eşine baktığında İnci’nin güzel yeşil gözleriyle kendisine baktığını gördü.
“Özür dilerim,” dedi. “Sen uyumaya devam et, ben oda dışında konuşurum.”
“Sıkıntı değil,” derken yatakta oturma pozisyonuna geçti İnci. “Kim arıyor? Bu kadar erken aradığına göre önemli bir şey olmalı.”
“Armağan,” dedikten sonra konuşmanın devamını telefonun ucundaki Armağan’a yönelik söyledi: “Efendim?”
“Öncelikle bu kadar erken aradığım ve çok yüksek ihtimalle uykundan uyandırdığım için özür dilerim,” diye konuşmaya başladı Armağan. “Ama konu önemli.”
“Sorun değil, önemli olduğunu anladım,” dedi İbrahim anlayışlı bir sesle. Armağan aramasaydı da dakikalar sonra alarmı çalacaktı zaten. “Cinayetle ilgili değil mi?”
“Aynen öyle. Bir numaralı şüphelimizi yakaladık. Bir terapi seansına olduğunu düşündüğümüz ses kaydı bulduk, devamı da olduğunu düşünüyoruz ve bu konuda bize yardımcı olacak bir uzmana ihtiyacımız var. Eğer kayıtları incelemek, bize yardımcı olmak istersen savcı dosyaya erişim iznini hemen ayarlayacak.”
Armağan’ın teklifi İbrahim’in gözlerini parlattı. Armağan ona bu cinayetten bahsettiğinden beri olay çok ilgisini çekmişti ve bu teklif genç psikiyatr için son derece cazipti.
“Çok isterim,” dedi İbrahim tebessüm ederek. “Peki ya neden ben?”
“Senin gibi muhteşem bir adli psikiyatr varken aklıma bir başkası gelmesi mümkün mü?”
“Adamsın. Onur duydum.”
“Sen de adamsın. Eee bizimle misin Doktor Bey?”
“Hemen hazırlanıp evden çıkarım.”
“Adamın dibisin. O zaman bir saate emniyette buluşalım.”
“Bir saat sonra görüşürüz.”
Telefonu kapatan iki arkadaşın da yüzü gülüyordu.
“Neler oluyor?” diye sordu İnci merakla. “Nereye gidiyorsun?”
İbrahim telefonunu komodine geri koyduktan sonra vücudunu İnci’ye döndürdü. Eşinin sarı röfleli saçlarını kulağının arkasına sıkıştırırken, “Armağanların üzerinde çalıştığı davayı biliyorsun,” dedi. İnci onaylarcasına başını salladı. “Şüpheliyi yakalamışlar, ellerine geçen kayıtlara göre şüpheli psikolojik destek alıyor olabilirmiş ve bu kayıtları incelemeleri için bir uzmana ihtiyaçları varmış. Armağan bana teklif etti, ben de kabul ettim.”
“Şüpheli niçin psikolojik destek görüyormuş?”
“Henüz bilmiyorum. Ben şimdi hazırlanıp emniyete gideceğim. Seni de normalden biraz erken uyandırmış oldum, kusura bakma hayatım.”
“Hiç önemli değil. Bu kadar erken vakitte telefonun çalınca kötü bir şey oldu sanıp korktum ama bizimle ilgili bir durum olmaması içimi rahatlattı.”
“Endişe edilecek hiçbir şey yok,” deyip onun alnını öptü İbrahim. “Bugün mesaim her zamankinden daha erken başlıyor ve içimden bir ses oldukça ilginç saatlerin beni beklediğini söylüyor.”
“Ne gibi?” diye sordu İnci kaşlarını kaldırarak. “Burnuna kokular gelmiş anlaşılan.”
“Hem de çok iştah açıcı kokular,” deyip ona göz kırptı İbrahim. “Ben yavaştan hazırlanayım.”
Yataktan kalkan İbrahim pijamalarını çıkarırken İnci de onun peşinden yataktan kalktı.
“Kahve yapayım mı?” diye sordu İnci. “Termosa koyarım, yoldayken içersin.”
“Olur hayatım,” dedikten sonra kazağını kafasından geçirdi İbrahim. “Teşekkür ederim.”
“Rica ederim. Evden de beraber çıkarız, seni emniyete bırakıp hastaneye geçerim.”
“Tamamdır.”
Armağan ise telefon konuşmasını tamamladıktan sonra diğerlerinin yanına geri döndü. “İbrahim kabul etti,” diye haber verdi. “Bize yardım edecek.”
“Çok iyi,” dedi Savcı. “Ben onun için izinleri hallederim. Olay Yeri buradakileri toplayıp Adli Tıpa göndersin, siz de merkeze geçip kurbanı araştırmaya başlayın.”
“Başüstüne Savcım.”
***
İbrahim hazırlandıktan sonra mutfağa geçti. İnci ona hazırladığı filtre kahveyi termosa dolduruyordu.
“Sen de bir şey ister misin?” diye sordu İbrahim. “Sen hazırlanırken ben de sana sütlüsünden yapayım mı?”
“Aslında pek canım çekmiyor ama sen yaparsan içerim,” dedi İnci. İşini bitirip İbrahim’e döndü ve onu aceleci olmayan bakışlarla süzdü. “Ne kadar yakışıklı olmuşsun sen böyle. Cinayet zanlısıyla görüşmeye gitmeye değil de daha çok podyuma çıkmaya gidiyor gibisin.”
“Aslında gördüğüm ilk kazakla pantolonu üstüme geçirmiştim ama teşekkür ederim.”
“Hiçbiri yokken de farklı düşünmüyorum ki.”
İbrahim sırıttığında İnci ona doğru yürüdü ve yanından geçerken poposuna vurdu. “Beş dakikaya hazır olurum,” dedi mutfaktan çıkarken. “Sonra da çıkarız.”
“Olur,” derken sırıtıyordu İbrahim. Duyduğu şey çok hoşuna gitmişti.
On dakika sonra doktor çift evlerinden ayrıldı. Opel marka siyah arabada İnci şoför koltuğuna geçerken İbrahim de onun hemen yanına yolcu koltuğuna oturdu.
“Demek penis kesen katili yakalamışlar,” dedi İnci, eşine kısa bir bakış atarak. “Senin için son derece gerici bir görüşme olacaktır. Adamın yanında kendine ekstra dikkat et.“
“Bu ayrıntıyı unutmuştum,” dedi İbrahim yüzünü ekşiterek. “Hatırlayınca fikrimi değiştiresim geldi. Şaka bir yana zanlı kadın.”
“Kadın mı?” diyen İnci gözlerini irice açarak İbrahim’e baktı. “Ciddi misin?“
“Oldukça. Son derece ilgi çekici noktaları olan bir vaka olduğunu söylemiştim. Zanlıyla tanışmak için çok heyecanlıyım.”
“Onun da ellerini ovuşturarak seni beklediğinden eminim.”
İbrahim gür sesle bir kahkaha patlattığında İnci’nin kahkahası da onu takip etti. Çift bir süre güldü.
“Çok hoşuna gitti bakıyorum,” diyen İbrahim onun yanağından makas aldı. “Erkeksiz kalırsan ben seni o zaman görürüm.”
“Ben seni öyle de severim ama tecrübe etmeye hiç gerek yok,” dedi İnci. İbrahim’e dönüp ona öpücük attı. “Çok dikkatli ol lütfen.”
İbrahim radyonun ekranından saati kontrol ettikten sonra, “Bir saatin dolmasına daha var,” dedi. İnci’ye döndüğünde yüzünde haylaz bir gülümseme vardı. “Arka koltukta on dakika bana yeter.”
“Oraya sığmadığımızı biliyorsun,” dedi İnci gülerek. “İkimiz de çok uzunuz.”
“Doğru. Sence de ikimizin arabasını satıp bir tane büyük araba alma vaktimiz gelmedi mi?”
“Penisi kesilen bir adamın cinayetinin bir numaralı zanlısıyla görüşmeye gittiğini hatırla ve uslu bir adam ol İbrahim Arslan. Her şey bir yana, adamın penisini neden kesti acaba? Onu bunu yapmaya iten şey neydi? Aklıma adamın ona cinsel saldırıda bulunmuş olabileceği geliyor.”
“Konuşmak istediğim iş bu tarz bir iş değildi ama her neyse,” diye mırıldandı İbrahim. Boğazını temizledi. “İhtimaller dahilinde. Bu eylemin arkasında yatan nedeni ben de merak ediyorum. Öğrenmemize az kaldı.”
“Bence altından trajik bir şeyler çıkacak. İçime öyle doğdu.”
“Olayın kendisi trajedinin ta kendisi,” derken bakışlarını camdan dışarıya, Bursa’nın binalarına çevirdi İbrahim. Gür kirpikleriyle çevrili iri ela gözleri kısıldı. “Uzun bir gün olacak.”
Dakikalar içinde emniyete vardılar. İnci aracı emniyetin biraz gerisinde sağa çekti.
“Bol şans İbik,” diyen İnci eşine uzandı ve onu dudaklarından öptü. “Kolay gelsin.”
“Teşekkür ederim,” dedi İbrahim gülümseyerek. “Sana da iyi çalışmalar hayatım. Haberleşiriz.”
“Tabii ki.”
İbrahim çantasını alıp araçtan indi ve emniyetin girişine doğru yürümeye başladı. İnci onu emniyetin bahçesine girene kadar izledi, ardından gaza basıp yola devam etti. İbrahim’i girişte Armağan karşıladı. Arkadaşını dinç bir şekilde karşısında gören komiser sevindi.
“Hoş geldin İbo,” dedi Armağan onunla tokalaşırken. “Yardım etmeyi kabul ettiğin için teşekkür ederim.”
“Hoş buldum,” diye karşılık verdi İbrahim. “Anlattıkların epey ilgi çekiciydi, asıl ben bu soruşturmada bana yer verdiğin için teşekkür ederim.”
Armağan’la İbrahim sorgu odasının yanındaki gözlem odasına girdiklerinde içerideki Nil ikisine döndü. “Hoş geldin,” dedi İbrahim’e gülümseyerek. “Nasılsın?”
“Hoş buldum,” dedi İbrahim. İki arkadaş yanaklarını birbirine değdirerek selamlaştı. “İyiyim, sen nasılsın?”
“Fena değilim.”
“Saatler önce bıçaklandı ama verdiği cevaba bak,” dedi Armağan ona onaylamaz bir bakış atarak. “Sen var ya beni öldüreceksin.”
“Ne bıçaklanması?” dedi İbrahim telaş ve şaşkınlıkla. “Ne oldu?”
“Arkadaşı yakalamaya gittiğimizde beni gafil avladı,” dedi Nil çenesiyle sorgu odasında oturan Adin Solmaz’ı işaret ederek. “Bıçakla bana saldırdı ve sağ kolumu kesti ama merak etme, iyiyim.”
“Çok geçmiş olsun. Ne durumdasın?”
“Dikişim atıldı, pansumanım yapıldı; ağrı kesicilerimi de içtim. Zımba gibiyim. Sen Armi’ye bakma, ben cidden iyiyim.”
“Evine gidip dinlenseydin ya, ne işin var burada? Armağan bu konuda haklı gibime geldi.”
“Günlerdir bu kadının peşindeyiz. Onu yakalamışken her şeyden uzakta kalamazdım, nitekim kalmadım da. Tüm sürece dahil olmak istiyorum.”
“Allah sana bu inatçıyla kolaylık versin,” dedi İbrahim, Armağan’a bakarak. Yeniden Nil’e döndü. “Çok geçmiş olsun. Buradaki işlerin biter bitmez evine dön ve bol bol dinlenmeye bak lütfen.”
“Teşekkür ederim İbo, benim de planlarım o yönde.”
“Başkomiser nerede?”
“Dondurucudan çıkan adamın kimlik tespiti işlemleriyle uğraşıyor,” dedi Armağan.
“Nereden çıkan, nereden çıkan?” dedi İbrahim yüksek sesle. “Dondurucu mu?”
“Sana hikâyeyi en baştan anlatmak gerek.”
“Rica ediyorum.”
Armağan ona eve gittikleri andan itibaren yaşanan şeyleri anlattığında İbrahim onu pürdikkat dinledi.
“Ses kayıt cihazındaki son ses kaydını dinleyince bunun bir terapi seansından olabileceğini düşündük,” dedi Armağan. “Dondurucudaki adamın da terapist olabileceği ihtimali doğdu ve Başkomiserim de Bursa’daki terapistler için kayıp ilanlarının araştırılması talimatını vermeye gitti.”
“Seanslardan ses kayıtları mı varmış? İlginç,” dedi İbrahim düşünceli bir sesle. Çenesini kaşırken gözlerini kıstı. “Neden ses kaydı alma ihtiyacı duydu ki? Bu işi bazen biz hastalarımıza yapıyoruz ama bir danışana yapmak için kullanılan bir yöntem değil. Olmamalı da. Bu ses kayıtlarını ne zaman dinleyebilirim?”
“Bilişim üzerlerinde çalışmaya başladı bile,” diye cevap verdi Nil. “Sanıyorum ki öğleden sonra kayıtlar elimizde olur. Savcının her şey su gibi akacak diye kesin talimatı var, herkes nefes bile almadan çalışıyor.”
“Güzel, çok beklemeyiz. Şüpheli —ya da artık katil demeliyim sanırım— hakkında neler biliyoruz?”
“Adin Solmaz. Yirmi beş yaşında, bekâr ve tek yaşıyor. Bir elektronik mağazasında satış danışmanlığı yaparak hayatını idame ettiriyormuş. Gördüğün gibi genç ve güzel bir kadın ama göründüğü kadar sevimli değil. Çevresi onun hakkında hep iyi şeyler söyledi; onun ağırbaşlı, kibar, sessiz sakin, iyi niyetli ve kimseye zararı olmadan kendi hâlinde yaşayıp giden biri olduğunu söylediler. Oysaki bu gece karşılaştığımız kadın benim kolumu kesen, bir arkadaşımızı bacağından bıçaklayan ve bize tehditler savuran bir kadındı. Cenk’i nasıl öldürdüğünü biliyorsun, şimdi bir de ikinci bir ceset var ve onun saklandığı evden çıktı. Adam kim, ne kadar süredir orada, nasıl öldürüldü; henüz hiçbir fikrimiz yok ama öğrenmek üzereyiz.”
“Saatlerdir bu şekilde hareketsiz duruyor,” diye devam etti Armağan. “Dikkat etmişsindir, gözlerini de neredeyse hiç kırpmıyor ve hep aynı noktaya bakıyor. Transa geçmiş gibi. Bence ciddi psikolojik sorunları var İbo, seni de bu yüzden çağırdım.”
“Gece çok ilginç bir şey söyledi,” dedi Nil. Armağan’la İbrahim’in bakışları ona döndü. “Ona Adin Solmaz diye hitap edip yolun sonuna geldiğini söylediğimde bana, ‘Adin için ben sanılmak gurur verici olacaktır ama benim için o ezik sanılmak hakaretten başka bir şey değil,’ diye karşılık verdi. Sanki Adin bir başkasıymış gibi.”
“Böyle mi söyledi cidden?” diye sordu Armağan. “Emin misin?”
“Eminim. Böyle bir cümleyi unutmam mümkün değil. Ses kaydı olayı da çok garip. Burnuma güzel kokular gelmiyor.”
“Ses kaydı olayı nedir?” diye sordu İbrahim.
“Depoda bulup dinlediğimiz son ses kaydında konuşan kadının oldukça kibar ve ince bir sesi vardı. Yumuşacık bir ses tonuyla konuşuyordu hatta bence biraz ürkekti bile. Oysaki dün gece yakaladığımız şüphelimizin kalın bir sesi, kaba bir üslubu var ama yine de bu iki farklı seste benzer şeyler vardı. Sanki aynı köke sahip iki farklı bitki gibi.”
İbrahim’in kafasında duyduğu her yeni bilgiden sonra onlarca senaryo oluşuyor ve hepsi birer film karesi gibi peş peşe akıyordu. İki farklı insan profili, iki farklı ses, iki farklı kişilik ya da daha ekstremi: İki farklı kişi.
“Ses kayıtlarını dinlemeden yorum yapmak istemiyorum,” dedi İbrahim. “Biraz şüpheliyi gözlemlemek istiyorum.”
“O zaman ben sorgu odasına gireyim,” dedi Armağan. “Onunla konuşmaya çalışayım, dikkatini çekmeye çalışayım; sen de izle.”
“Olur.”
Armağan sorgu odasına ilerlerken İbrahim’le Nil yan yana durup bakışlarını masada oturan Adin Solmaz’a çevirdi. Armağan birkaç saniye içinde kapıyı açıp içeriye girdi, usul adımlarla masaya ilerledi ve Adin Solmaz’ın karşısına oturdu. Tüm bu süreçte Adin Solmaz heykel gibi hareketsiz durmaya devam etti.
“Yaklaşık on iki saattir bu hâldesin,” diye konuştu Armağan. “Konuşmuyorsun, hareket etmiyorsun, gözlerini bile doğru dürüst kırpmıyorsun. Beni duyduğuna dair ciddi şüphelerim var Adin hatta belki de beni görmüyorsun bile. Hey! Sana diyorum.”
Değişen hiçbir şey olmadı. İbrahim tüm bu olanları pürdikkat izliyordu.
“Duvar gibi,” dedi Nil. Yanında duran psikiyatra baktı. “Saatlerdir böyle. Sanki biri düğmesine basıp onu kapatmış gibi.”
“Dış dünyayla tüm bağını kesmiş gibi görünüyor,” dedi İbrahim. Kelimelerini özenle seçtiği için konuşmadan önce uzun bir süre bekliyordu. “Normal bir ruh hâlinde olmadığı anlaşılıyor. Bu gibi durumlarda kendini kapatan hastalara ulaşmak sandığından daha meşakkatli bir iştir. Hastayı çok iyi tanımak, onunla nasıl iletişim kuracağını çok iyi bilmek gerekir yoksa şimdi olduğu gibi tek bir tepki bile alamazsın.”
“Ne olacak şimdi? Hep böyle mi kalacak?”
“Kalmaz elbette, bir noktada aramıza dönecektir ama bunun ne zaman olacağı bir muamma.”
Sorgu odasının içindeki Armağan yeniden konuşmaya başladığında ikisi de susup dikkatini ona verdiler.
“Görünen o ki Cenk Üstün senin ilk kurbanın değildi, eğer seni yakalamasaydık son olmayacağı da kesin. Dondurucuda bulduğumuz o adam kim? Onu ne zaman öldürdün ve dondurucuya koydun? Bu iki cinayeti işlerken de yalnız mıydın? Sana diyorum alo! Cevap versene.”
İbrahim başını iki yana sallarken, “Boşuna çenesini yormasın,” dedi. “Konuşmayacak. Şu an Armağan’ı duyuyor olma ihtimali bile çok düşük.”
Armağan başını çevirip İbrahim’le Nil’in olduğu tarafa baktı. Sorgu odasının aynası yüzünden onları göremiyordu fakat ikisinin de orada olduğunu biliyordu. Eliyle al işte der gibi bir hareket yaptı.
“Durum saatlerdir bundan ibaret,” dedi Nil. “Bu kadını konuşturursan anca sen konuşturursun İbo. USB bellekteki ve ses kayıt cihazındaki kayıtların sana bu konuda yardımcı olacağını umuyorum.”
“Ben de öyle Nil, ben de öyle.”
***
Başkomiser Hasan, Bursa’daki kayıp ilanlarında terapisti bulmak için emir verirken yelpazesini geniş tuttu. Çok özellikli bir şey aradıkları için zaman aralığını geniş tutmanın onlara gereksiz bir kalabalık yaratmayacağını düşünerek son iki senede emniyete yapılan kayıp başvuruları arasından psikoterapist/psikolog/psikiyatr olanların bulunması talimatını verdi. Alanında uzman kişiler Başkomiserin talimatıyla hummalı bir araştırmaya koyuldular. Emniyet sistemindeki kayıp başvuruları birkaç saat boyunca aranmaya devam etti. Başkomiserin neler olup bittiğine bakmak için ilgili ekibin yanına yürüdüğü esnada telefonu çalmaya başladı.
“Efendim?”
“Amirim istediğiniz gibi bir kayıp başvurusu bulduk. On altı ay önce, 2020 yılının kasım ayında bir klinik psikolog için kayıp ilanı verilmiş ama psikolog bulunamamış.”
“Hemen geliyorum.”
Başkomiser, ekibin yanına giderken Armağan’ı da arayıp hemen oraya gelmelerini söyledi. Cinayet Büroya İbrahim de eşlik etti.
“Hoş geldiniz amirim,” dedi ekibin başı Okan. “Aranan kan bulundu.”
“Anlat bakalım,” dedi Başkomiser Hasan. “Elimizde ne var?”
“14 Kasım 2020’de Emir Çevik adında bir klinik psikolog için çalıştığı klinik polise kayıp ihbarında bulunmuş. Evine bakması için bir ekibi yönlendirmişler ama evden işe yarar bir şey çıkmamış, bu süreçte aile üyeleri ve arkadaşlarıyla da görüşülmüş fakat onlardan da sonuç alınamamış. Adam bir anda puf olup uçmuş sanki. Arkasında ne bir iz ne de kanıt bırakmış. Fotoğrafı sistemde var, ayrıca kayıtlara göre kaybolduğunda otuz bir yaşındaymış.”
“Çalıştığı kliniğin adı neymiş? Hemen bir ziyaret edelim. Armağan seninle gideriz.”
“Başüstüne amirim.”
Emir Çevik’in kaybolmadan önce çalıştığı kliniğin adını öğrendiler.
“Bir gidip konuşalım,” dedi Başkomiser. “Adin Solmaz’ın onun danışanı olduğunu öğrenirsek sanıyorum ki kurbanımızın kim olduğunu bulmuş oluruz gençler. Ayrıca Çevik’in ailesine de haber verilsin, cesedi teşhis etmeleri gerekecek.”
Hasan’la Armağan Emir Çevik’in çalıştığı kliniğe doğru yola çıkarken Nil’le İbrahim de merkezde kaldı. Nil bilişimdeki incelemelerin ne durumda olduğunu öğrenmek için İbrahim’le beraber ilgili ekibin yanına gitti, bu esnada Hasan’la Armağan da kliniğe ulaştılar.
“İyi günler,” dedi içeri giren Başkomiser. Polis rozetini danışmadaki kadına gösterdi. “Bir soruşturma kapsamında bilgi almaya geldik.”
“Hoş geldiniz,” dedi danışmadaki otuzlu yaşlarındaki kadın. “Size nasıl yardımcı olabilirim?”
“Emir Çevik’i tanıyor musunuz?”
“Evet, tanıyorum. Yoksa kaybolmasıyla ilgili bir gelişme mi var?”
“Hayır,” dedi Başkomiser. Bu bilgiyi soruşturma bitene kadar gizli tutmanın en iyisi olacağına karar vermişti. “Kendisinin eski danışanlarından birini sormaya gelmiştik.”
“Kim?”
“Adin Solmaz. Tanıdık geldi mi?”
“Adin,” dedi kadın düşünceli bir sesle. Hafızasında geriye, yaklaşık bir buçuk sene önceye gitti. “Evet, Adin Hanım’ı hatırlıyorum.”
Armağan’la Başkomiser saniyesinde göz göze geldi. Başkomiser yavaşça başını eğdiğinde Armağan da aynı şekilde karşılık verdi.
Aradıklarını bulmuşlardı.
Başkomiser, Adin Solmaz’ın fotoğrafını açıp kadına gösterdi.
“Evet evet, Adin bu,” dedi kadın başını sallayarak. “Çok genç, çok kibar, çok tatlı bir kızdı. Emir Bey’in kaybolmasından sonra çok üzülmüştü, onu çok uzun zamandır görmedim.”
“Hakkında böyle konuştuğunuza göre tanıyorsunuz,” dedi Başkomiser. Telefonunu cebine koydu. “Bize biraz ondan bahseder misiniz?”
“Adin’e bir şey mi oldu?”
“Hayır, kendisi gayet iyi.”
“Başka bir şey sorsam da cevap vermeyecek gibisiniz. O zaman ben size cevap vereyim. Adin Hanım buraya her hafta gelir, Emir Bey’le görüşürdü. Onunla seansı beklerken bazen ayaküstü sohbet ederdik. Bana ve herkese karşı her zaman çok nazik, saygılı ve güler yüzlüydü. Yirmili yaşlarının başındaydı diye hatırlıyorum, çok genç ve çok da güzel bir kızdı. Emir Bey kaybolduktan sonra buraya gelmişti, son gelişiydi. Olanları öğrendiğinde kahrolduğunu hatırlıyorum, çok üzülmüştü. Onu en son o zaman gördüm ama son görüşmemiz Emir Bey’in kaybolmasından bir ay sonraydı. Adin aralık ayında kliniği arayıp bir gelişme olup olmadığını sormuştu, ben de maalesef ki bir gelişme olmadığını söylemiştim. Bir daha kendisiyle iletişime geçmedim.”
Diğerleri gibi bu kadın da Adin hakkında güzel şeyler söylemişti. Başkomiser’le Armağan artık bu duruma şaşırmıyordu ama içten içe herkesin övdüğü Adin’in iyi yüzünü görmeyi istiyorlardı.
“Emir Bey’le neden görüştüklerini biliyor muydunuz?” diye sordu Armağan. “Buraya niçin geliyordu?”
“Hayır, bilmiyorum,” dedi kadın başını iki yana sallayarak. “Bunlar danışan ve danışman arasındaki özel bilgilerdir ve kliniğimiz bu konuda çok hassastır. Maalesef ki bu konuda size yardımcı olamam, kimse olamaz.”
Elimizdeki kayıtlardan öğreniriz zaten, diye düşündü Başkomiser. Artık o kayıtların gerçekten de bir terapi seansından olduğunu, Adin’le Emir Çevik arasında geçtiğini biliyorlardı. İbrahim Arslan da onlara yardımcı olmak ve karanlıkta olan noktaları aydınlatmak için onlarla iş birliği yapıyordu.
“Adin buraya ne kadar süre geldi?” dedi Armağan önemli bir konuya parmak basarak. “Hatırlıyor musunuz?”
“Bir sene kadar geldi,” dedi kadın biraz düşünerek. “2019’un sonbaharından 2020’in kasımına kadar her hafta geldi.”
“Uzun bir süreymiş.”
“Aslında değil, terapi dediğimiz şey zaten uzun bir süreç.”
İbrahim’in de benzer şeyler söylediğini anımsayan Armağan kadına hak verdi.
“Peki ya Emir Çevik?” diye sordu Başkomiser. “O nasıl biriydi?”
“Emir Bey dünya tatlısı biriydi,” dedi kadın hiç düşünmeden. “Hayat enerjisiyle dolup taşardı, deli doluydu, ele avuca sığmazdı. Bir anda ortadan kaybolduğunda hepimiz şoke olduk çünkü böyle bir şey yapacak biri değildi. Sorumsuz biri asla değildi, eğer bir şey olsaydı bize mutlaka haber verirdi ama habersiz bir şekilde ortadan kaybolunca ve kendisine iki gün ulaşamayınca hemen polise haber verdik.”
“Onu en son ne zaman gördünüz?”
“11 Kasım 2020’de klinikteydi, cuma günüydü. 14 Kasım pazartesi sabahı işe gelmedi, kendisine de ulaşamadık ve hemen polise haber verdik. Dediğim gibi işe gelemeyecek bir durumda olsaydı bunu mutlaka haber verirdi ama hiç kimsenin onun nerede olduğundan, ne yaptığından haberi yoktu. Ailesini de hemen aradık ama onların da bilgisi yoktu. Ailesi İstanbul’da yaşıyordu, Emir Bey’e ulaşamadığımızı öğrenince hemen buraya geldiler. Elimizden gelen her şeyi yaptık ama maalesef ki Emir Bey’den haber alamadık. Lütfen doğru söyleyin, Emir Bey’in durumuyla ilgili bir gelişme mi var? Ölü bile olsa akıbeti hakkında bilgi almak istiyoruz.”
“Ailesinin numarası sizde var mı?”
“Elbette, hâlâ saklıyorum.”
“Alabilir miyiz?”
“Tabii, rehberimden bulayım.”
“Peki burada konuşabileceğimiz başka terapistler var değil mi?” diye sordu Armağan.
“Evet,” diye onayladı kadın. “Seansları bitince konuşabilirsiniz.”
“O zaman biraz bekleyelim.”
Başkomiser’le Armağan klinikteki diğer terapistlerle görüştü. Danışmadaki kadından çok da farklı şeyler söylemeyen terapistler de Cinayet Büroya çok yardımcı olmadı. Adin Solmaz’ın siması onlara yabancı gelmedi fakat hepsi onu tanımadıklarını söyledi.
Başkomiser’le Armağan merkeze döndüğünde Nil’le İbrahim’i bilişimde buldular. USB belleğin içinden Emir Çevik’in yazılı notları çıkmıştı, İbrahim’se dikkatle onları okumakla meşguldü. Ses kayıtlarının da neredeyse tamamı incelenmişti.
“Hoş geldiniz,” dedi onları gören Nil. “Çabuk döndünüz.”
“Hoş bulduk,” dedi Başkomiser. “Adin Solmaz gerçekten de Emir Çevik’in danışanıymış. Emir kaybolana kadar bir sene boyunca düzenli olarak görüşmeye devam etmişler.”
İbrahim notlardan başını kaldırıp ekip üyelerine baktı.
“Emir’in notları arasında oldukça ilgi çekici noktalar var,” dedi İbrahim. “Tabii etik olmayan durumlar da söz konusu. Adin’de bir hastalıktan şüphelenmiş ama onu uzman bir psikiyatra yönlendirmek yerine seanslara kendisi devam etmiş gibi duruyor. Bu hastalıkların teşhisleri de tedavi süreçleri de uzman hekimler tarafından ilerletilmesi gereken kritik süreçler.”
“Ne gibi?” diye sordu Armağan. “Sen bizi solladın İbo, çok hızlısın.”
“Eee bu da benim işim,” dedi İbrahim gülümseyerek. “Adin Solmaz bir tür kişilik bölünmesi yaşıyor olabilir. Psikoloğun notlarına göre ortada ikinci bir kişilik var. Görünüşe göre onunla tanışıp konuşma şansı da yakalamış. İsmi Şule’ymiş.”
“Ne?”
Üç polis de yüksek sesle aynı tepkiyi verdi.
“Adin’e yolun sonuna geldiğini söylediğinde sana verdiği cevabı hatırla,” dedi İbrahim, Nil’e dönerek. “O an seninle konuşan kişi Şule ise bu cevap hiç de şaşılacak bir cevap değil çünkü iddia ettiği gibi kendisi Adin değildi.”
“Alter kişilikler,” dedi Nil. Kaşlarını çattı. “Bu rahatsızlığın işlendiği yapımlar izleyip kitaplar okumuştum ama bana çok kurgusal gelmişti.”
“Nadir bir hastalıktır fakat gerçekte de böyle vakalarla karşılaşıyoruz.”
“O zaman ortada bir cezai ehliyet aramak da mümkün olmayacak,” dedi Armağan.
“Eğer gerçekten dissosiyatif kişilik bozukluğu varsa evet, cezai ehliyet aramak mümkün olmaz. Yüksek Güvenlikli Adli Psikiyatri Hastanesine yatırılmasına karar verilebilir.”
“Senin çalıştığın hastaneye.”
“Tedavi sürecinden sorumlu olmayı isterim. Sen bana vakadan ilk bahsettiğin anda vaka çok ilgimi çekmişti, kaderin cilvesine bak ki şimdi buradayım.”
“Şimdi bir dakika,” diye araya girdi Başkomiser. Tüm bakışlar onun üzerinde toplandı. “Adin Solmaz’ın Şule adında alter bir kişiliği mi var ve bu cinayetleri o mu işledi?”
“Cinayeti kimin işlediğini söyleyemem,” dedi İbrahim hemen. “Ama psikoloğun notlarında Şule’ye dair pek çok şey var, kayıtlardan da görüşmelerinin çıkacağını düşünüyorum. Çevresinin Adin Solmaz’ın çok kibar, sessiz sakin, ağırbaşlı biri olduğunu söylediğinden bahsettiniz ama şu an sorgu odasında oturan kişi bu profilin tam zıttına sahip. Ses tonlarıyla ilgili söylediklerinizi hatırlayın. O iki ses iki ayrı kişiye ait olabilir.”
“Adin ve Şule’ye,” diye mırıldandı Nil. “İnce ve kibar ses Adin’e ait, bu akşam onu yakaladığımızda duyduğumuz kalın ve kaba ses ise Şule’ye ait.”
“Yok artık anasını satayım,” dedi Armağan en sonunda dayanamayıp. “Paranormal bir şey lan bu.”
“Paranormal değil, psikiyatrik bir vaka,” dedi İbrahim. Onun omzuna dokundu. “Her alter kişiliğin kendi adı, yaşı, hobileri, fobileri, ilgi alanları hatta meslekleri ve cinsiyetleri olabilir. Kadın bir hastada erkek alterler ya da tam tersi erkek hastalarda kadın alterler görebiliriz ve konuştukları zaman gerek ses tonlarıyla gerek vücut dilleriyle bunu belli ederler. Bu kadın çok zor şeyler yaşamış Armi ve o zamanlarda gereken psikolojik desteği almadığı için tüm olanlarla yalnız başa çıkmaya çalışmış. Bunun sonucunda tüm olanları sanki kendisi değil de bir başkası yaşamış gibi düşünerek bir kişilik bölünmesine doğru yol almış olabilir. Adin annesiyle babasına olanları görmüş olsa da hatırlamıyor olabilir ama bahse varım ki Şule çok iyi hatırlıyor.”
“Adin de hatırlıyor,” dedi Başkomiser. “Dinlediğimiz ses kaydında o anı gördüğünden bahsediyordu.”
“Bunu terapi sürecinde de hatırlamış olabilir. Kayıtlara ulaşınca daha net konuşabilirim.”
Yarım saat içinde depoda bulunan USB belleğin ve ses kayıt cihazının içindeki belgelerin tamamına ulaşıldı. Bu esnada İbrahim ve diğerleri kantine inip ufak bir kahve molası vermişti. Bilişim tarafından haber gelince yeniden onların yanına çıktılar. Bu haberle beraber Cinayet Büronun uykusuzluğundan ve yorgunluğundan eser kalmadı.
“Tüm kayıtlara ulaştık Başkomiserim,” dedi Okan. “Son ses kaydı 12 Kasım 2020’de alınmıştı ve tek kopyası ses kayıt cihazındaydı; diğer ses kayıtlarının kopyaları USB bellekte mevcuttu. 16 Haziran 2020, 24 Ağustos 2020 ve 28 Ekim 2020 tarihli üç ses kaydı daha var. Erkeğin sesi aynı ama kayıtlarda konuşan iki farklı kadın var.”
Dörtlü arasında bir bakışma geçti.
“Konuşan ikinci kişi Şule olmalı,” dedi İbrahim onların aklından geçeni dile getirerek. “Psikoloğun notlarını okuyun isterseniz, ardından ses kayıtlarını hep beraber kronolojik olarak dinleriz. Emir’in notlarında Şule hakkında bilgiler var, ses kayıtları öncesi okumak faydalı olabilir.”
Okan her biri için notların birer çıktısını alıp onlara dağıttı. Emir Çevik’in Adin Solmaz hakkında aldığı notlar parça parçaydı fakat hepsi ses kayıtlarıyla birleştiğinde birbirini tamamlıyordu. Bir yapbozun parçaları gibiydiler ve o parçaları birleştirmek de İbrahim’le Cinayet Büroya kalmıştı.
Notları okumaya Adin’in ilk seanslarda bahsettiği konulardan başladılar.
Danışanın Şikayetleri:
Adin Solmaz 23 yaşında, bekâr, annesini babasını çocuk yaşta kaybetmiş ve anneannesiyle beraber büyümüş. Şu anda da beraber yaşıyorlar. Annesiyle babası hakkında konuşmaya pek istekli değildi, bu yüzden onların konusunu açmak için biraz bekleyeceğim.
Adin kendisini depresif hissettiği, ani ruh hâli değişimleri ve mod düşmeleri yaşadığı için bir uzmana görünmek istediğini iletti. Gündelik hayatından, neler yaptığından konuştuk. Üniversiteden mezun olduktan sonra bölümünde (İşletme) iş bulamadığı için farklı bir sektörde çalıştığını ve şu an bir elektronik mağazasında satış danışmanı olduğunu söyledi. Yoğun bir iş hayatı olduğu için iş harici sosyal hayatının çok donuk olduğundan bahsetti.
Bazen gaipten sesler duyduğunu itiraf etti. Bunu dillendirip insanlar tarafından deli olarak adlandırılmak istemediği için bunu uzun bir süredir sır olarak sakladığını ama bu seslerden korktuğunu ve özellikle de güzel bir şeyler yaparken bu sesleri duyduğunu belirtti. Seslerin ne dediğini sorduğumda aldığım birkaç cevap:
*Bir arkadaşıyla sohbet ederken* “Senden aslında hiç hoşlanmıyor hatta nefret ediyor, senin ezik olduğunu düşünüyor.”
*Bir şeye sevindiğinde* “Asla gerçek anlamda mutlu olamayacaksın.”
“Asla sevilmeyeceksin, hiç sevilmedin.”
“Hep yalnızdın.”
Konuşma olmadığı zamanlarda da alaycı gülüş sesleri.
Bu seslerin bir iç ses olmadığını çünkü bu düşüncelerin kendisine ait olmadığını savundu. Sanki kafasında bir başkası konuşuyormuş gibi hissettiğini söyledi. Kendisini iyi hissettiğinde bu sesleri daha sık duyduğunu da ekledi.
Hafızasında bazı dönemlerin olmadığını söyledi. Bunların unutkanlık olmadığının altını çizdi. Bazı saatleri hatırlamadığını, o saatlerde nerede olduğuna ve ne yaptığına dair en ufak bir fikri bile olmadığını söyledi. Nadir olmakla beraber birkaç gün boyunca süren hafıza kayıplarının da olduğunu ekledi. Bununla ilgili son anısını anlattı:
“Girdiğim ilk iş yerinde bir kadın vardı. Bana sarkıntılık ettiğini düşünüyordum ama ben hemcinslerime ilgi duymadığım için aldırmıyordum. Bir sabah işe gittiğimde kadın bana gülümseyip koluma dokundu, bana ondan hoşlandığımı en başından beri bildiğini ve sonunda bunu itiraf ettiğim için mutlu olduğunu söyledi. Ona ne demeye çalıştığını sorduğumda bana dün akşamdan bahsetti. Söylediğine göre dün akşam onunla akşam yemeği yemişim ve ona ondan hoşlandığımı söylemişim. Onunla akşam yemeği yemediğimden, ondan romantik anlamda hoşlanmadığımdan ve hemcinslerime ilgi duymadığımdan emindim; tüm bunları ona söyledim ama o da benim dün akşam kendisiyle akşam yemeği yediğimden ve ondan hoşlandığımı söylediğinden emindi. Bana dün akşam onunla beraber değilsem nerede olduğumu sordu, düşündüm ama bir sonuca ulaşamadım. Dün akşam kafamda kocaman bir boşluktu, hiçbir şey hatırlamıyordum. Sadece uyanmamdan sonraki anlar vardı. İstifa edip oradan resmen kaçtım ve bir daha önünden bile geçmedim.”
“Geçmişte birkaç kez eve gitmediğim geceler olmuş. Anneannem beni aradığını ama bana ulaşamadığını, gece eve gelmediğimi söylerdi ama ben nerede olduğumu asla hatırlamıyordum. Ona telaşlanmaması için arkadaşımda kaldığım yalanını söylerdim.”
Ebeveynlerinin ölümü şüphesiz ki en büyük yarası. Seanslarımızın altıncı ayını bitirmemize rağmen onlar hakkında ısrarla konuşmuyor, konuyu oraya getirdiğimde konuyu hemen değiştiriyor ve başka şeylerden bahsediyor. Ölüm nedenlerini merak ediyorum ama bir süre daha ona zaman tanıyıp kendini açmasını bekleyeceğim.
Psikoloğun Adin Solmaz hakkında aldığı yazılı notları burada bitiyordu. Diğer yazılı notlarda Şule’den bahsediyordu.
“Adin’in şikayetleri çoklu kişilik bozukluğunun belirtileriyle uyuşuyor,” diye konuştu İbrahim. “Tanı konulması için uzun bir inceleme sürecinden geçmesi gerekecek, pek çok uzmanın fikrine danışılacak fakat psikolog Şule diye birine dair notlar aldıysa ortada gerçekten de ikinci bir kişilik, bir alter var demektir.”
“Katil olan kişi,” dedi Armağan düşünceli bir sesle. Okuduğu ve duyduğu şeyler kafasını allak bullak etmişti. “Emir Çevik’le Cenk Üstün’ü öldüren kişi.”
“Şu an bundan emin olamayız ama öyle görünüyor. Şule’ye geçelim.”
Psikoloğun Şule hakkında yazdıklarını okumaya başladılar:
Şule
Adin Solmaz’ın alter kişiliği. Adin’in aksine ters bir yapıya sahip; ciddi, kaba, soğuk, nemrut, agresif ve huysuz. Kendisi hakkında konuşmayı sevmiyor, kişisel sorular sorunca agresif tavırlar sergileyebiliyor. Muhtemelen eşcinsel. Adin’in iş yerindeki kadınla yemeğe çıkan kişilik o olmalı fakat bu konuda konuşmayı kesinlikle reddediyor.
Kalın bir sese sahip, sesinin kadınsı bir tonu var ve son derece ciddi, yer yer kaba bir tavırla konuşuyor. Otuzlarında olmalı. Adin’in annesinin intihar ettiği yaşlarda olduğunu düşünüyorum ve bu kişiliğin arka planında yine anne figürünün yattığına inanıyorum. İlgi alanlarından bahsetmedi ama sayısal zekâsı ağır basıyor, matematiğe ilgili. Onunla konuşurken yanımda bir matematik testi götürdüm, testle çok ilgilendi, sürekli ona bakıp durdu ama testi ona verebileceğimi söylediğimde bunu reddetti.
Adin’i tanıyor ve ondan kesinlikle hoşlanmıyor. Onu ezik, zayıf ve saf buluyor. Ona Adin’in küçükken ebeveynlerinin ikisini de kaybettiğini ve bu yüzden böyle bir karaktere dönüşmüş olabileceğini söylediğimde yorum yapmadı. Ona olanlardan haberinin olup olmadığını sorduğumda da beni yine cevapsız bıraktı.
Onunla konuşurken karşımdaki yüzde oluşan keskin hatları, yırtıcı bakışları görebiliyorum. Zekâyla parlayan gözleri var, bir o kadar da vahşi bakışları. İnsanın içini ürpertiyor. Çoğu zaman karşımda bir insan değil de yırtıcı bir hayvan varmış gibi hissediyorum.
Benden de hoşlanmıyor ama yaptığım işe hayranlık beslediği belli. Onun ve Adin’in hakkında yaptığım çıkarımlar onu şaşırttı, kendisini bana çok az açmasına rağmen yürüttüğüm tahminlerden etkilendi. Onunla mesleğim hakkında sohbet ederken Adin’in yaşadığı şeyin bir psikolojik rahatsızlık olduğundan hiç bahsetmedim, sadece Adin’in bazı şikayetleri olduğunu ve onları çözmeye çalıştığımı söyledim. Bu konuda da bir yorumda bulunmadı. İlerleyen günlerde onunla daha çok konuşma fırsatı yaratmaya çalışacağım ve hakkında daha fazla bilgi öğrenmeye çalışacağım.
“Ve psikolog onun tarafından öldürülür,” dedi Armağan notları okumayı bitirdiğinde. “Onun tehlikeli biri olduğunu bildiği hâlde ateşle oynamaya devam etmiş ve bedelini ağır ödemiş.”
“Bu görüşmelerin nerede ve nasıl yapıldığını merak ettim,” dedi İbrahim. “Şule’yle nasıl konuşabildi? Hipnoz yöntemini mi kullandı? Onunla kaç kez konuşabildi? Hepsi bir muamma. Alter kişiliklere ulaşmak zorlu bir iştir.”
“Ses kayıtları bu konuda bize yardımcı olabilir,” dedi Nil. “Dinleyelim mi?”
“Şule’yi Adin’in annesine benzetmiş,” diyen Başkomiser bu kısmı ilginç bulmuştu. “Eğer gerçekten böyle bir durum varsa Adin annesini bu kadar negatif özelliklere sahip biri olarak mı görüyor? Bir kötü karakter gibi.”
“Bu kısım benim de ilgimi çekti amirim,” diye ona katıldı İbrahim. “Annesi önce babasını sonra da kendisini öldürerek Adin’i yalnız bırakmış. Adin başına gelen her şey için annesini suçlamış olabilir, onu bu karanlığın çıkış noktası olarak görmüş olabilir. Üzerinde çalışılması gereken bir konu.”
“Bence de öyle. Hadi ses kayıtlarına geçelim. Okan sendeyiz.”
“Kronolojik olarak ilerleyelim,” diye araya girdi İbrahim. “Bakalım süreç nasıl ilerlemiş.”
Okan 16 Haziran 2020 tarihli ses kaydını başlattığında önce birkaç hışırtı sesi duyuldu. Sanki kaydın yapıldığı alet bir yere saklanmış ve kayıt başlayınca sesi iyice alması için düzeltilmiş gibi bir sesti.
“Geçmişine dönelim,” dedi bir erkek sesi. Bu Emir Çevik’in sesiydi. “Annenle babanı kaybetmene, sonrasında anneannenle yaşamana gidelim. Neler olduğunu hatırlıyor musun? Annenle babanı nasıl kaybettin?”
“Çok küçüktüm,” dedi Adin’in ince ve yumuşak sesi. “Annemle babam yine kavga ediyordu, birbirlerine bağırıp duruyorlardı. Sürekli kavga ederlerdi zaten, son zamanlarda bu kavgaların sıklığı artmıştı. O gün yine kavga ediyorlardı. Onlar salondaydı, bense odamdaydım. Odamdan çıkmadan kavganın bitmesini bekliyordum.”
“Ne hakkında kavga ediyorlardı? Hatırlıyor musun?”
“Hayır, söylediklerini dinlemezdim.”
“Sonra ne oldu?”
“Bağırış çağırış sesleri kesildi.”
“O zaman kavga etmeyi bıraktılar. Sen ne yaptın?”
“Kötü bir şeyler olmuştu, biliyordum. Odamdan çıkmadım.”
“Ne gibi kötü şeyler? Biraz daha açar mısın?”
“O gün ikisi de öldü. Annemin önce babamı, sonra da kendini öldürdüğünü söylediler. Polisler beni saklandığım yatağın altından çıkarıp merkeze götürdüler, bir odada benimle konuştular ama ben hiçbir şey bilmiyordum. Neler olduğunu kavrayamamıştım bile. Bana öldüklerini söylediler.”
“Annen babanı neden öldürdü?”
“Onu aldatıyordu.”
“Bunu biliyor muydun?”
“Komşulardan duydum.”
“Peki ya kendisini niye öldürmüş?”
“Bilmiyorum.”
“Emin misin? Çok hızlı cevaplar veriyorsun, düşünmüyorsun bile.”
“Evet, eminim.”
“Dürüst olduğunu düşünmüyorum Adin. Tedavinde ilerleyebilmemiz için bana karşı dürüst olman gerekiyor.”
“Zaten dürüstüm, doğruyu söylüyorum.”
“Bence söylemiyorsun.”
“Neler olduğunu bilmiyorum. Polislere de yıllar önce böyle söylemiştim.”
“Şu an bana yalan söylediğini düşünüyorum.”
“Bilmiyorum, dedim. Bilmiyorum!”
Adin bağırıyordu ve ses kaydı burada sona eriyordu.
“Danışanla nasıl bir görüşme yapmak bu böyle?” dedi İbrahim şok içinde. “Adin’in konuşmak istemediği belli. Üstelememesi ve Adin kendini hazır hissettiğinde anlatmasını beklemesi gerekirdi. Bu çok hassas bir konu.”
“Fazlasıyla rahatsız edici,” diye ona katıldı Nil. “Adin bu ses kaydında neler olduğunu bilmediğini söylüyor ama son kayıtta olanları gördüğünü söyleyip her şeyi anlatıyor. Bunu sonradan mı hatırladı yani?”
“Seanslarda sık sık geçmişe gitmiş olmalılar, Adin de bir noktada olanları hatırlamış olabilir.”
“Şeytan uyanmış.” Bu yorum Armağan’dan geldi. “Onu Emir uyandırmış. Muhtemelen ona harika bir vaka olarak bakıyordu, eşi benzeri görülmemiş bir vaka fakat onun içinde ne kadar tehlikeli biri yattığından habersizdi ya da haberi olmasına rağmen gözünü karartıp bu işin üstesinden gelebileceğini düşündü ama işler düşündüğü gibi gitmedi ve Adin ya da Şule, artık her kimse, onu savunmasız yakalayıp öldürdü. Kariyerinde patlama yapmasını sağlayacak bu vaka onun sonu oldu.”
“Bir hastanın psikolojik rahatsızlığı hiçbir uzmanın kariyerinin patlama noktası olamayacak kadar özel ve hassastır. Hiçbir uzman hastasına ona şöhret kazandıracak bir araç gibi bakmamalıdır, özellikle bu tarz ciddi rahatsızlıklarda hastaya daha duyarlı ve profesyonel yaklaşılmalıdır. Emir Çevik’in davranışları bu yaklaşımların yakınından bile geçemez. Dissosyatif kimlik bozukluğundan şüphelendiği ilk an onu bir uzman hekime yönlendirmeliydi, hastanın tedavisinin işleyiş sürecine o hekim ve diğer hekimler birlikte karar vermeliydi.”
“Bir uzman nasıl bu kadar sorumsuz olabilir, aklım almıyor,” dedi Başkomiser. Saçlarını karıştırdı. “Diğer ses kaydına geçelim mi?”
Okan 24 Ağustos 2020 tarihli ikinci ses kaydını açtı.
“Şule,” dedi Emir Çevik’in sesi. “Orada mısın?”
“Psikolog,” dedi kalın bir kadın sesi. Bu sesi duymak Nil’in tüylerini ürpertti. Bu ses dün akşam boğuştuğu kadının sesiydi, Şule’nin sesi. “Yine mi sen?”
“Nasılsın?” diye sordu Emir. “Huysuzluğun yine üstünde görünüyor.”
“Hoşuna gitmiyorsa gitmemeye devam edebilir.”
“Sadece gözlemlerimi söylüyorum.”
“Sen ve sinir bozucu gözlemlerin.”
“Neden öyle olduklarını düşünüyorsun?”
“Çünkü öyleler.”
“Peki, düşüncene saygı duyacağım.”
“Lütfettin.”
Emir Çevik’in gülme sesi duyuldu.
“Ne o,” dedi Şule. “Çok mu komik?”
“Fazla dürüstsün.”
“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar, derler. Seninse hoşuna gidiyormuş gibi görünüyor.”
“Çünkü gidiyor. Bugün biraz Adin hakkında konuşalım mı?”
“Onun hakkında ne konuşacağız ki?”
“Onun hakkında geçen sefer çok da iyi şeyler söylemedin.”
“Hâlâ aynı fikirdeyim.”
“Neden böyle düşünüyorsun?”
“Çünkü Adin saf, ezik, korkak ve zayıf biri. Kendisi gibi davranma cesareti olmadığı için insanları sevmese de onlara kibar biri profili çiziyor. Benim varlığımı kabul etme cesareti olmadığı için bana ruhani bir varlık muamelesi yapıyor, bir tür kötü ruh gibi. Vesvese veren şeytan nokta atışı bir tanım olur sanırım.”
“Neden böyle yapıyor?”
“Bazen onunla konuşuyorum ve o da karanlık köşelere bakıp odada kötü bir ruh varmış da o konuşuyormuş gibi davranıyor.”
“Ama bu çok normal bir tepki değil mi?”
“Korkakça bir tavır. Ben onu kabullendim, o da beni kabullenmeli ama varlığımdan bile bihaber olmaya devam ediyor.”
“Başka kişilikler var mı peki?”
“Bu da nereden çıktı şimdi?”
“Sadece bir soru, bu tarz durumlarda birden fazla kişilikle karşı karşıya gelindiği görülmüştür, ben de soruyorum.”
“Sadece ben ve o saftirik.”
“Onun bu karaktere bürünmesinde yaşadıklarının etkili olduğunu hiç düşündün mü? Neticede hiç de kolay şeyler yaşamamış.”
“Ne kadar üzücü, kıyamam.”
“Bu kadar gaddar olmana gerek yok.”
“Buna sen mi karar veriyorsun?”
“Sadece öneride bulunuyorum.”
“Öneri isteyen olmadı.”
“Peki. O zaman senin hakkında konuşalım, ne dersin?”
Derin bir sessizlik.
“Şule! Şule! Orada mısın? Hey!”
Birkaç saniye geçiyor ve bu ses kaydı da bitiyordu.
“Bu da neydi böyle?” dedi Başkomiser dehşet içinde. “Bu ses dün akşam yakaladığımız katile ait. Bu ses de Adin Solmaz’ın ağzından mı çıktı? O ince sesli kızın ağzından?”
“Aynen öyle amirim,” dedi İbrahim. “Dediğim gibi kişiliklerin kendi ses tonları ve konuşma tarzları vardır. Emir’in de belirttiği gibi Şule’nin agresif, kaba, vahşi ve ters biri olduğu açıkça anlaşılıyor. Psikologdan da Adin’den de hoşlanmadığı ortada. Psikolog üstüne gidince konuşmayı kesiyor ve bir daha da konuşmuyor. Baskın bir karakter olduğu aşikâr, istemediği hiçbir şeyi yapmıyor.”
“Dün akşam yakaladığımız kişi de buydu,” dedi Nil. Bakışlar ona döndü. “Bora’yı bıçaklayan, benim de kolumu kesen kadın buydu. Hepimiz konuşmasını duyduk, bu ses ona ait.”
“Evet,” diye onayladı Armağan. “Bu ses kesinlikle onun sesi.”
“Bedenin kontrolü cinayetten beri Şule’de olmalı,” dedi İbrahim. “Yaptığı şeyin farkındaydı ve polislerin işin içine karışacağını biliyordu, bunun için onu yakaladığınız eve gitti ve orada saklanmaya başladı. Tüm bu zaman diliminde Adin ortaya çıksaydı hiçbir şey hatırlamayacağı için işleri Şule açısından berbat edebilirdi, bu yüzden Şule kontrolü eline aldı ve bir daha bırakmadı.”
“Ne kadar baskın bir karakteri olduğunu düşünürsek bunda zorlanmadığı kesin.”
“Aynen öyle. Üçüncü kayda geçelim.”
28 Ekim 2020 tarihli ses kaydını başlattı. Bu kayıt Emir Çevik’in öldürülmeden iki hafta önce kaydettiği sondan bir önceki kayıttı.
“Merhaba,” dedi Emir’in sesi. “Şule, orada mısın?”
Aradan geçen sekiz saniye sonunda Şule’nin sesi duyuldu.
“Buradayım psikolog,” dedi. “Ama şu an nerede olduğumuzu bilmiyorum. Burası senin ofisin değil.”
“Evimdeki ofisimdeyiz,” dedi Emir. “Seninle daha rahat konuşmak istedim.”
“Ne?” dedi İbrahim yüksek sesle. “Danışanı evine mi götürmüş bir de? Bu adamın amacı neymiş?”
“Çok fena kaşınmış,” dedi Armağan. “Devam edelim bakalım, daha neler duyacağız.”
Şule’nin güldüğü duyuldu. Kadının gülüşü son derece ürkütücüydü.
“Bunun etik olduğunu düşünmüyorum,” dedi Şule. “Adin’le aranızda danışan ve danışman ilişkisi olması gerekmez mi? Sen onu evine çağırmışsın.”
“Seans yapıyoruz, önemli olan bu.”
“Şu an evde kimse yoktur herhâlde.”
“Elbette yok, ben tek yaşıyorum zaten.”
“Belli.”
“O ne demek?”
“Hayatında birileri olsaydı Adin’den daha önemli işlerin olurdu, belki bir kız arkadaş ya da eş veya çocuklar, bilirsin işte. Sap olduğun çok belli.”
“Bu biraz kırıcı oldu ama madem öyle demek istiyorsun, öyle olsun.”
“Bugün ne hakkında konuşmak istiyorsun?”
“Senin hakkında. Geçen seansta yanımda getirdiğim matematik kitabına nasıl baktığını gördüm, matematiği sever misin?”
“Diğer seanslarda görmediğim için garipsedim, bu yüzden baktım. Matematiğe özel bir sempatim yok.”
“Neden bu kadar kapalısın?”
“Sen neden bu kadar meraklısın?”
“Ben işimi yapıyorum, psikologlar sorular sorar ve ben de öyle yapıyorum.”
“İyi, ben de olduğum gibi davranıyorum işte.”
“Peki. O hâlde şu yemek yediğin kadına dönelim mi? Adin’in eski iş arkadaşına.”
“Ben kimseyle yemek yemedim.”
“Ben de bunu yemedim Şule.”
“Benim problemim değil.”
“Hiçbir soruma cevap vermeyeceksen hiç ilerleme kaydedemeyiz.”
“İlerleme kaydetmek istemiyorum ki. Sana danışan kişi Adin’di, ben değilim; hatırlatırım.”
“Sana seslendiğimde geliyorsun.”
“Biraz konuşmak iyi geliyor diyelim, sana özel bir durum değil.”
“Kadınlardan hoşlandığını biliyorum, o kadınla akşam yemeği yediğini ve ondan hoşlandığını da. Adin’e kızgın olma sebeplerinden biri de bu değil mi? İşten çıktı ve seni o kadından uzaklaştırdı.”
“Daha önce bu kadar saçma cümleyi bir arada hiç duymamıştım. Sende bu senaryo kurma yeteneği varken bence yanlış mesleği yapıyorsun.”
“İltifatın için teşekkür ederim ama ben tüm bunların kurgu değil de bizzat gerçek olduğunu düşünüyorum.”
“İnsanların düşüncelerine karışamam.”
“Geçmişte hiç ilişki yaşadın mı?”
“Bunun konumuzla alakası ne?”
“Seni tanımak istiyorum.”
“Ama ben istemiyorum.”
“Bu inatçılığın yüzünden hiç ilerleme kaydedemedik.”
“Çok üzüldüm. Keşke sana yardımcı olabilecek başkası olsaydı.”
“Bu Adin’in başka kişiliği olmadığı anlamına mı geliyor?”
“Ne sanıyorsun, içeride parti olduğunu mu?”
“Biraz sivri ama komik bir espri anlayışın var.”
“Espri yapmıyordum.”
“Her neyse. Konumuza dönecek olursak Adin’in başka kişiliği olmadığını mı söylüyorsun?”
“Bununla niye bu kadar ilgileniyorsun?”
“Çünkü tüm kişilikleri tanımam çok önemli, bunu yapmadan bir şey başaramam.”
“Bu başarabileceğin bir şey değil, Psikolog.”
“Ben öyle olduğunu düşünüyorum. İkinci ve son kişi sen misin?”
“İkinci ve son kişi benim.”
“Adin’i tanıyorsun ama o seni tanımıyor, varlığından bile haberi yok.”
“Aynen öyle. Bak inat yapmayınca ortak noktada buluşabiliyoruz.”
“Ben sadece işimi yapıyorum. Sence Adin seni neden kabullenmek istemiyor?”
“Dediğim gibi cesareti yok. O ödleğin tekidir.”
“Onun için bir anne profili olabilir misin? Adin’in öyküsünün kötü karakteri?”
“Bu da nereden çıktı şimdi? Yine saçmalamaya başladın.”
“Neden saçmaladığımı düşünüyorsun? Sinirlendin.”
“Sinirlenmedim.”
“Sinirlendin hatta gittikçe sinirleniyorsun. Bakışlarından anlaşılıyor.”
“Bakışlarımdan bir şeyler çıkaracak kadar beni tanıyan hiç kimse yok.”
“Şu an tam karşında oturuyor.”
“Komik olma, Psikolog.”
“Benim işim danışanlarımın tek bir bakışından, hareketinden, ses tonundan anlamlar çıkarıp yorumlamalar yapmak. Bu benim uzmanlık alanım Şule.”
“Sadece kafa açmada uzmansın. Biliyor musun bu konuşma epey can sıkıcı oldu, daha fazla konuşmak istemiyorum.”
“Hayır, daha konuşacağımız şeyler var. Şule. Şule! Tanrım!”
Üçüncü ses kaydı da burada bitiyordu. Şule yine istemediği anda konuşmayı bitirmişti. Karakterinin baskınlığını her an gösteriyor ve karşısındaki kişide üstünlük kurmayı başarıyordu.
“Son ses kaydını da dinleyelim,” dedi İbrahim. “Parçalar yavaştan birleşiyor.”
Okan son ses kaydını da başlattı. Bu ses kaydı Cinayet Büro ve Savcının depoda dinledikleri ses kaydıydı.
“O anı hatırlıyorum. İkisinin bağırış sesleri geliyordu, ateşli bir kavgaya tutuşmuşlardı.”
“Ne hakkında kavga ediyorlardı?”
“Adam kadını aldatıyordu ve kadın da bunu öğrenmişti. Ona hesap soruyordu, çok kızgındı.”
“Adamın kadını aldattığını sen de biliyor muydun?”
“Evet. Bir gün onu evde başka bir kadınla görmüştüm. Okuldan dönmüştüm, kadın da evdeydi.”
“Neler oldu?”
“Kadın pek umursamadı ama adam telaşlanmıştı, beni bu gördüğümü karısına söylememem için tehdit etti. Eğer söylersem canımı yakarmış.”
“Canını yakmaktan kastı neydi?”
“Beni dövermiş hatta sıradaki ben olurmuşum.”
“Sıradaki derken ne demek istedi?”
“O kadınlardan biri olurdum, eşini aldattığı kadınlardan biri. O adam kötü bir adamdı, eşiyle beni sevmez ve bize hiç iyi gözle bakmazdı.”
“Sana dokunmaya çalıştı mı?”
“Beni dövdüğü olmuştu. Bir gün de köşeye sıkıştırmıştı, olanları eşine anlatıp anlatmadığımı soruyordu, bana dokunacağını düşünüp korkmuştum ama o sırada eşi gelmişti.”
“Sizi o hâlde gördü yani?”
“Evet ama bir şey demedi.”
“Peki. Annen babanın onu aldattığını nasıl öğrendi?”
“Komşulardan sanırım. Onu birileriyle görmüşlerdi ve dedikodular başlamıştı, kadın da öyle duymuş olmalı. Sonra… Sonra onu öldürdü. Adamın bağırdığını duydum, acıyla bağırıyordu, sonra sustu. İkisi de bir daha hiç konuşmadı.”
“Sustuklarında ne yaptın?”
“Odamdan çıktım, salona gittim. Oradaydılar. Adamın kasıkları kırmızıydı, kadının da boğazı.”
“Onları o hâlde görünce ne yaptın?”
“Odama geri dönüp yatağın altına saklandım ve birileri beni oradan çıkarana kadar çıkmadım. Aradan çok geçmeden eve birileri geldi, polislerdi sanırım ve beni götürdüler.”
“O an ve sonrasında ne düşündün, neler hissettin? Bunlardan da bahsedebilir misin?”
Dördüncü ve son kayıt da burada bitiyordu.
“Devamı yok mu?” diye sordu İbrahim. “Bu kadar mı?”
“Bu kadar hocam,” dedi Okan. “12 Kasım 2020 tarihli son ses kaydı bu, bundan sonra herhangi bir yazı ya da ses kaydı yok.”
“Adin konuşmaya devam etseydi ses kaydı da devam ederdi fakat ses kaydı bittiğine göre Adin susmuş. Konuşmanın ortasında bir anda neden sussun ki?” Çenesini ovaladı. “Emir onu konuşmaya nasıl ikna etti? Altı ay boyunca Adin ısrarla ebeveynlerinden bahsetmezken bir anda ne oldu da altı ay içinde olanları anlatmaya karar verdi?”
“Ne düşünüyorsun hocam?” diye sordu Başkomiser. “Aklında bir şeyler var gibi.”
“Emir onu hipnotize etmiş olabilir diye düşünüyorum, bunu da ona ilaç vererek yapmış olabilir. İlacın dozunu düzgün ayarlayamadıysa Adin uykuya dalmış olabilir.”
“Ama bu onun yetki alanında olmayan bir şey,” dedi Nil. “Doktor değil ki ona ilaç verebilsin. Dediğin gibi verdiği ilacın dozunu ayarlayacak eğitimi ve bilgi birikimi yok.”
“Yetki alanının dışına Adin’i uzman bir psikiyatra yönlendirmeyip onunla seanslara devam etmeye karar verdiği ilk an çıkmış, sonrasında da muhtemelen hırsından gözü iyice kararmış ve bu durumu ona ilaç vermeye kadar getirmiş olabilir.”
Başkomiserin telefonu çalmaya başladığında Başkomiser izin isteyerek telefonu açmak için biraz uzaklaştı. Arayan kişi Fikret’ti.
“Efendim Fikret?”
“Başkomiserim merhaba. Depoda bulunan cesetle ilgili önemli bir gelişme var, onun için aradım.”
“Dinliyorum.”
“Cesedin cinsel organı yok, kesilmiş. Tıpkı Cenk Üstün gibi.”
“Ne? Ne diyorsun?”
“Buzlar çözülür çözülmez fark ettik ve hemen size haber vermek istedim. Cesedin penisi yok, dondurucunun içinden de çıkmadı. Üstün’de olduğu gibi ondan kurtulmuşa benziyor.”
“Kurbanın vücudunda başka yara var mı?”
“Göğsünde çarpı işareti yok, eğer sorduğunuz buysa. Detaylı inceleme ve ölüm nedenini belirlemek için otopsi yapılacak.”
“Penis diğeriyle aynı şekilde mi kesilmiş?”
“Öyle görünüyor. Kesin sonuçları sizinle paylaşırım.”
“Tamam. Hemen haber verdiğin için teşekkür ederim Fikret, bu bilgi çok işimize yarayacak.”
“Rica ederim Başkomiserim. Katilin sorgusuna başladınız mı?”
“Henüz değil. Bir psikiyatrla görüşüyoruz, katilin akıl sağlığı konusunda şüphelerimiz vardı.”
“Ne gibi?”
“Kesinleşince ben de kesin sonuçları seninle paylaşırım.”
“Olur,” diyen Fikret gülümsedi. “O zaman size kolay gelsin amirim.”
“Sağ olasın, sana da kolay gelsin.”
Başkomiser telefonu kapatıp diğerlerinin yanına döndü. “Fikret bombayı patlattı,” dediğinde bakışlar onun üzerinde toplandı. “Depoda bulduğumuz cesedin de cinsel organı kesilmiş, dondurucunun içinden de çıkmamış.”
“Ne?”
Armağan ve Nil neye uğradığını şaşırdı.
“Çarpı işareti?” dedi Nil. “O da var mıymış?”
“Ben de sordum fakat Fikret olmadığını söyledi.”
“Emir Çevik ne zaman kaybolmuştu?” diye sordu İbrahim.
“14 Kasım’da polise başvurmuşlar,” dedi Başkomiser.
“Son ses kaydı 12 Kasım’da alınmış. İki gün öncesi. Ses kaydını bir daha oynatır mısın?”
Okan ses kaydını baştan başlattığında Cinayet Büro dikkatle İbrahim’e bakıyordu. Onun ne fark ettiğini merak etmişlerdi.
“…Adamın kasıkları kırmızıydı…”
“Dur dur,” dedi İbrahim elini sallayarak. “İşte burası. Adin psikoloğa babasının kasıklarının kırmızı olduğunu söylüyor.”
“Annesinin babasının penisini kestiğini o an görmüştü,” dedi Nil. Yutkundu. “Ve aynısını psikoloğa da yaptı.”
“Eminim yine Emir’in evindeydiler.”
“Şule işin içine ne zaman dahil oldu?” diye sordu Armağan. “Konuşan kişi Adin.”
“Belki de başından beri her şeyi dinliyordu ve uygun anı bulunca Emir’e saldırdı. Adin olayı gördüğünü ikilinin son seansında itiraf ettiğinde Şule için yapacak tek şey Emir’i ortadan kaldırmak olmuş olabilir.”
“Sırları açığa çıkmıştı,” dedi Başkomiser düşünceli bir sesle. “Adin olanları gördüğü gerçeğini yıllarca kendinden bile saklamıştı hatta hatırlamayı öyle istememişti ki unutmuştu.”
“Bu başa çıkamayacağı bir travmaydı, o da unutmayı tercih etti fakat hatırladığında ve olanları Emir’e itiraf ettiğinde Şule onun icabına baktı.”
Ortama derin bir sessizlik çöktü. Hepsinin olanları düşünmesi için zamana ihtiyacı vardı.
Adin Solmaz’ın on altı yıl önce görevlilere olanları görmediğini, hiçbir şey bilmediğini ve olayın başından sonuna kadar odasında olduğunu söylemesi koca bir yalandı. Dokuz yaşındaki o küçük kız çocuğu olanları görmüştü, olayın arka planını da biliyordu. Babasının annesini aldattığını biliyordu hatta onu evde bir başka kadınla bile görmüştü ve babası tarafından iğrenç ithamlara maruz kalmıştı. Tüm bunlar tek başına başa çıkamayacağı korkunç olaylardı ve o da tüm olanları unutmayı seçerek olanlarla kendince bu şekilde başa çıkabilmişti.
“Şule Adin’in öyküsünün kötü karakteri değil,” dedi İbrahim biraz sonra. “Kahramanı. Şule’de annesinin yansıması var ve bu yansıma zannettiğimiz gibi kötü bir yansıma değil. Annesini dişli, güçlü ve cesur olarak görüyordu; babasını öldürerek ikisini de o adamdan kurtardı hatta bu uğurda kendini de feda ederek Adin’in gözünde bir tür kahramana dönüştü.”
“Ve onu rol modeli yaptı,” diye onu tamamladı Armağan. “Annesinin öldürme yöntemini kendi iki kurbanına da uyguladı.”
İbrahim başını sallayarak arkadaşını onayladı.
“O zaman sorguya geçelim mi?” diye sordu Başkomiser. “Hikâyeyi bir de onun ağzından dinleyelim.”
***
Ekip Adin Solmaz’ın tutulduğu sorgu odasına geri döndü. Sorgu odasına İbrahim’le Armağan girdi, Başkomiser ve Nil de sorguyu izlemek için gözlem odasına geçti. Başkomiserin talimatıyla gözlem odasındaki memur kayda başladı.
“Adin Solmaz romantik bir ilişki yaşadığın Cenk Üstün ve 2019 ekiminden 2020 kasımına kadar düzenli olarak görüştüğün Klinik Psikolog Emir Çevik’i öldürmekle suçlanıyorsun,” diye konuşmaya başladı Armağan. “Ben Komiser Armağan Yüksel, sorguda bana eşlik eden kişi de Adli Psikiyatr İbrahim Arslan. Emir Çevik’in USB belleğinden ve ses kayıt cihazından senin ruh sağlığın hakkında önemli bilgilere ulaştık, İbrahim Bey’in yönlendirmeleriyle sana sorular sorup konuşacağız. Bize dürüst cevaplar vermeni ve bizimle iş birliği yapmanı tavsiye ederim. Bu sorgunun kayıt altına alındığını ve söylediğin her şeyin mahkemede aleyhine kullanılacağını unutma.”
Armağan konuşmasını bitirse de Adin Solmaz saatlerdir olduğu gibi yine hiçbir tepki vermedi. Armağan, İbrahim’e bakıp başını eğdi ve ona başlayabileceğini gösterdi.
“Şule,” diye seslendi ona İbrahim. “Orada mısın? Beni duyuyor musun?”
Genç kadının duruşunda hiçbir değişiklik olmadı. İbrahim başını ona yaklaştırıp onun yüzüne daha yakından baktı. Adin Solmaz’ın iri kahverengi gözleri donuk bir şekilde masaya bakıyordu, göz bebekleri oldukça küçüktü ve bu gözlerde herhangi bir canlılık belirtisine rastlamak mümkün değildi. İbrahim elini onun gözlerinin önünde hareket ettirse de kadının duruşu değişmedi.
“Şule,” dedi daha yüksek sesle. “Şule, beni duyuyor musun? Şule?”
Genç kadın bakışlarını bir anda İbrahim’e çevirince psikiyatr irkildi. İbrahim kendini ondan uzaklaştırırken, Şule de başını çevirip onu incelemeye başladı.
“Sonunda bir tepki verdi,” dedi Nil heyecanla. “Ona bakıyor.”
“Nihayet,” dedi Başkomiser. “Yürü be İbrahim!”
Şule rahatsız edici bir dikkatle İbrahim’in yüzünü incelerken, İbrahim soğukkanlılığını koruyup duygularını belli etmeyen bir ifadeyle ona baktı. Şule bakışlarını onun geniş omuzlarında, iri gövdesinde gezdirirken gözleri biraz kısıldı. İbrahim, Emir Çevik’in onu yırtıcı bir hayvana benzetme nedenini hemen anlamıştı.
“Adım İbrahim,” diye kendini tanıttı. “Psikiyatrım ve seninle olanlar hakkında konuşmak için buradayım. Emir Çevik’in USB belleğinde seninle ilgili epey şey vardı, notları okudum ve ses kayıtlarını dinledim; şimdi de seninle bizzat konuşmak istiyorum.”
Şule bakışlarını onun gözlerine odakladı. “Psikiyatr,” diye tekrar etti. “Önce psikolog, şimdi de psikiyatr. Doktor mu oluyorsun sen?”
“Evet, doktorum.”
“Bir bitmediniz,” diye mırıldandı Şule. “Demek Emir’in belleğini buldunuz, o hâlde depoya girdiniz ve her şeyi gördünüz.”
“Arama yapıldı.”
“O zaman cesedi de buldunuz.”
“Evet, bulundu. O ceset Emir Çevik’e ait değil mi?”
“Psikolog. Boyundan çok büyük işlere kalkıştı ama küçük bir dondurucuya sığdı.”
“Onu neden öldürdün Şule?”
“Dedim ya, boyundan büyük işlere kalkıştı.”
“Örnek verebilir misin?”
“Her şeyi eşeleyip durdu, etrafı dağıttı, pisletti ve ne yaptığının farkında bile değildi. Kendince bir hazine arıyordu ve bunu yaparken hazineye ulaşmak dışında hiçbir şey, hiç kimse umurunda değildi.”
“Geçmişi eşeledi değil mi? Seni rahatsız eden nokta da buydu. Biraz geriye gidelim, 12 Kasım 2020 gününe. Adin, Emir’le muhtemelen son seansındaydı ve ona annesiyle babasının vefat ettiği gün olanlardan bahsedip her şeyi gördüğünü söylemişti. Emir ona bu yaşananların ona nasıl hissettirdiğini sordu fakat Adin bir daha konuşmadı. O gün neler oldu Şule?”
Şule ona cevap vermeden başını çevirip köşede ikisini izleyen Armağan’a baktı. Onu tanıyan Şule kaşlarını çatıp ona ters bir bakış attı.
“Polis bozuntusu,” dedi. “Burada olmamın sebebi sensin.”
“Yanlışın var,” dedi Armağan. “Burada olmanın tek sebebi var, o da sensin. O insanları sen öldürdün Şule, dün akşam da görev başındaki iki polisi bıçakla yaraladın.”
“Hepsi başına gelen her şeyi hak etti.” Psikiyatra döndü. “Ayvayı yediğimin farkındayım, belki psikoloğun cesedini bulmasaydınız bir şansım olabilirdi ama artık ona da sahip değilim. O gün neler olduğunu merak ediyorsun demek doktor, anlatayım.”
“Dinliyorum,” dedi İbrahim. “İş birliğin için de teşekkür ederim.”
“Sahte kibarlığı kes, hiç hoşlanmam. Her neyse, biraz düşüneyim.” Bir süre sustu. “Psikolog onu hipnotize ediyordu, onun geçmişine ve bana da bu şekilde ulaştı. Sinir bozucu ukala herifin tekiydi, ondan hiç hoşlanmazdım. Bence o da benden hoşlanmıyordu ama bana gizli hayranlık besliyordu. Aylarca Adin’e o günü hatırlatmaya çalıştı, nihayetinde başardı da ve Adin o günü anlattı. Psikolog yaşadığı tüm bu sürecin ona neler hissettirdiğini sordu ama Adin cevap vermedi çünkü bunu yapacak cesareti yoktu. Sonra kontrolü ben devraldım ve psikoloğa o günü birebir yaşatmak için kolları sıvadım.”
“Bir ses kaydında onun evinde olduğunuzu duyduk, o gün de yine onun evinde miydiniz?”
“Evet. Aslanı kendi yaşadığı ine soktu ve sonuçlarına da katlandı. Ben koltukta öylece otururken ayağa kalktı, arkasını bana dönüp masasına ilerledi ve ben de o anda harekete geçtim. Önceki seansta onu öldürmeyi kafama koymuştum ve bu yüzden bana yaptığı iğnelerden birini araklayıp çantaya atmıştım.”
“Bekle bir dakika, sana iğne mi yapıyordu?”
“Evet, tüm kontrolü elinde o şekilde tutuyordu. Tabii bu bir yere kadar sürdü.”
İbrahim, Armağan’a kısa bir bakış attığında Armağan bunun anlamını biliyordu. Emir Çevik gerçekten de yetki sınırlarının dışına çıkarak danışanına ilaç vermişti. Oysaki ilaç önerme, yazma ve yapma yetkisi yalnızca doktor unvanı olan tıp fakültesi mezunu psikiyatrlara tanınmıştı.
“Sonra ne oldu?” diye sordu İbrahim. “İlacı ona enjekte mi ettin?”
“Evet, tam olarak öyle yaptım. Yüzündeki dehşeti hâlâ hatırlıyorum. Bilincini kaybettikten sonra onu arabasına taşıyıp arka koltuğa yatırdım, zayıfım ama göründüğümden daha güçlüyümdür. Onun benimle olan seanslarını bir başka USB belleğe kaydettiğini, bilgisayarında olmadığını biliyordum; USB belleği ve ses kayıt cihazını alıp arabayı beni yakaladığınız o eve sürdüm. Onu depoya bıraktıktan sonra arabasını evine geri bıraktım ve ben de eve geri döndüm. Onun kendine gelmesini bekledim, beyninin nerede olduğunu algılamasını ve karşımda korkudan tir tir titremesini görmeyi bekledim. Gördüm de. Bana yalvarmalarını dinlemek güzeldi, onu en ezik ve zayıf hâliyle görmek de öyle. Ona o kadınla adamın ölüm anı hakkında ne kadar meraklı olduğunu hatırlattım ve o ana bizzat şahitlik edip etmek istemeyeceğini sordum. Hayır, diye bağırışları hâlâ kulaklarımda. ‘Epey meraklıydın, şimdi merakını gidereceğim.’ Aynen böyle söyledim ve onun penisini kestim. Epey dayanıklı çıktı, uzunca bir süre ölmedi ama nihayetinde geberdi. Karşısında durup kan kaybından ölmesini izledim, bedeninden ayrılan ruhunu gördüm.” Başını İbrahim’e uzattı. “Siz uzmanlar fazla meraklı oluyorsunuz ve ben meraklı insanlardan hiç hoşlanmam.”
“Ruh hastası,” dedi Başkomiser. “Adam kim bilir ne kadar acı çekti.”
“Tüylerim ürperdi,” dedi Nil buz gibi olan ellerini iç içe geçirirken. “Kadın gerçek bir psikopat.”
Şule arkasına yaslanıp gülümsedi.
“Penisi ne yaptın?” diye sordu İbrahim.
“Gömdüm.”
“Adamı neden gömmedin ya da başka bir şekilde ortadan kaldırmadın?”
“Eserimin yok olmasına izin veremezdim, onu muhafaza ettim.”
Onun bu kelime seçimi İbrahim’e kaşlarını çattırdı. “Birkaç gece önceye dönelim,” dedi psikiyatr. “Cenk Üstün’ü öldürdüğün gece.”
“Ah o gece. Bana çok çabuk ulaştınız.”
“Cenk’in telefon kayıtlarını inceledik,” diye araya girdi Armağan. “Orada en son seninle konuştuğunu gördük, daha doğrusu Adin’le. Arkadaşları da Cenk’in görüştüğü bir kadın olduğunu söyledi ve böylece peşine düştük.”
“Çok konuşuyorsun polis bozuntusu,” dedi Şule ona ters ters bakarak. “Dün akşam keşke seni de yalnız yakalasaydım. Senin için de güzel planlarım var.”
“Artık rüyanda uygularsın.”
İbrahim, Armağan’a uyarıcı bir bakış attığında Armağan sustu.
“O gece neler olduğunu anlatır mısın?” diye sordu İbrahim.
“Gördünüz ya işte,” dedi Şule boş bir sesle. “Bir gereksizden daha kurtuldum.”
“Emir geçmişi irdeliyordu, peki Cenk ne yaptı?”
“Aptalın tekiydi, tıpkı Adin gibi. İkisinin mide bulandırıcı ilişkisine daha fazla dayanmam mümkün değildi. Adin’e bunun saçmalık olduğunu söyledim ama yine bana kötü ruh muamelesi yaptı, beni karanlık köşelerde aradı. Salak kız. Cenk ikram hazırlamak için mutfağa gitmişti, döndüğünde ona sürpriz yaptım.”
“Boynuna bir çatal saplayıp onu öldürdün,” dedi Armağan. “Sonrasında göğsüne bir çarpı işareti çizdin ve onun da penisini kestin. Penisi olay yerinde bulamadık, ondan da kurtulmuş olmalısın.”
“Onun da kan kaybından ölmesini izlemek isterdim ama apartmanda olduğumuz için can çekişirken çıkardığı sesleri başkaları duyabilirdi, bu yüzden onu hızlıca öldürmek zorunda kaldım.”
“Neden çarpı işareti?” diye sordu İbrahim.
“Çünkü yanlış yapmıştı. Ben varken Adin’le bir şeyler yaşayabileceğini zannederek ve muhtemelen o akşam Adin’i yatağa atacağını düşünerek büyük bir yanlış yaptı ve sen yanlış yaptığın bir şeyin üstüne çarpı atarsın doktor. Penis kesme olayını da biliyorsunuz. Adin’i yatağa atmak istediğini düşününce daha da anlam kazandı bence, ne dersin doktor?”
Sırıttığında İbrahim gözlerini kıstı. Karşısındaki katil cani ve bir o kadar da soğukkanlıydı. Yaptıklarından bir gram pişmanlık duymadığı da ortadaydı.
“Penisi ne yaptın?” diye sordu İbrahim.
“Onu da gömdüm.”
Cinayet işleme şekli kadar cinayet sonrası yaptığı hareketler de çok benzerdi. İki kurbanın da penisini kesmiş ve kestiği iki penisi de gömmüştü.
“Emir Çevik’in cesedini saklamak için neden o evi tercih ettin?” diye sordu Armağan. “Orası Adin’in anneannesinin eviydi, orada yaşamasalar da ziyaret ediyor olmalıydılar ve bu yaptığın tehlikeli bir hareketti.”
“Haklısın polis bozuntusu,” dedi Şule. “Oraya o yaşlı kadınla Adin giderdi fakat ben depoyu kilitleyip anahtarını da sakladığım için sorun çıkacağını düşünmüyordum. Bir gün o yaşlı kadın anahtarı bulmuş ve ne derdi varsa depoya girmiş.”
Armağan Adin’in anneannesinin nasıl öldüğünü anında hatırladı: Kalp krizi.
“Hayır,” dedi Nil başını sallayarak. “Tahmin ettiğim şey olmasın. O kadının ölümüne de bu cani sebep olmuş olmasın.”
“Sonra?” dedi İbrahim. “Devam et lütfen.”
Şule içini çekti. “Depoya girmiş ve dondurucunun kapağını açmış. Onun evde olmadığını fark edip depoya gittiğimde onu yere yığılmış, elini de sol göğsüne bastırmış hâlde buldum. Dondurucuyu işaret etti, bir şeyler söylemeye çalıştı. Aslında iyi bir kadındı ama görmemesi gereken bir şeyi görmüştü ve artık yaşayamazdı. Onun kalp krizi geçirip ölmesini izledim, sonra evin içine taşıyıp ambulansa haber verdim ve cesedini götürmelerini seyrettim. Adin onun ölümüne epey ağladı, herkes onun ikinci kez annesini kaybettiğini düşündü ve kızcağıza sonsuz bir merhamet hissettiler. Yaşlı kadın da ölünce tüm tehditler ortadan kalktı, o eve bir daha kimse gelmedi ve aylarca bomboş durdu. Siz gelmeseydiniz o ceset orada durmaya devam edecekti.”
“Üç kişi,” dedi Başkomiser. “Doğrudan ya da dolaylı olarak ölümüne neden olduğu üç kişi.”
“Üstelik biri Adin’i büyüten kadındı,” dedi Nil. “Ona sahip çıkan, onu evladı gibi benimseyen anneannesi. Tanrım, çok korkunç.”
“Ambulansı arasaydın onu kurtarabilirdin değil mi?” diye sordu İbrahim.
“Yüksek ihtimalle,” dedi Şule. “Ama gördüklerinden sonra onun yaşamasına izin veremezdim. Yanlış zamanda yanlış yerdeydi.”
Armağan bir şey söylememek için çenesini sıktı.
“Seninle biraz geçmişe gidelim,” diye devam etti İbrahim. “Adin’in çocukluğuna, annesiyle babasının öldüğü o güne. Olanları biliyor musun?”
“Niye hepiniz o günü merak ediyorsunuz ki?” diye homurdandı Şule. “Meraklı insanlardan hiç hoşlanmadığımı söyledim doktor.”
“O gün Adin ve senin için dönüm noktasıydı, bunu sen de biliyorsun Şule.”
Şule gergin bir nefes alırken oturduğu yerde rahatsızca kıpırdandı. Yakalandığının ve artık bir kaçışının olmadığının farkındaydı. Bir buçuk sene önce işlediği cinayette şansı yaver gitmişti ve ekipler ona ulaşamamıştı fakat Cenk Üstün cinayetinde yakayı ele vermişti. Kapana kısılmıştı ve bunu bilmek ona göğsünün üstünde içi taş dolu ağır bir torba varmış gibi hissettiriyordu.
“Adin babasını evde bir kadınla yakaladığını anlatmış,” dedi İbrahim ona biraz yardımcı olmak için. “Bir çocuk için çok yaralayıcı bir durum olduğunu biliyorum.”
“Hiçbir şey bildiğin yok!” diye yükseldi Şule. “O adam şerefsizin tekiydi ve hak ettiği sonu yaşadı. Ne eşini ne de kızını severdi hatta onlardan nefret ederdi. Karısını bir sürü kadınla aldattı, bir tanesine Adin tanık oldu ve kızı iğrenç bir şeyle itham etti. Uçkuruna düşkün herifin tekiydi, Adin’e bile o gözle bakacak türden bir adamdı. Adin’i dövüyordu, bazen karısına da şiddet uyguluyordu. İkisinin de hayatını mahvetti, hayattayken de geberdikten sonra da her şeyi mahvetmeye devam etti.”
Şule sustu. Nefes nefese kalmıştı, göğsü hızla inip kalkıyordu. İbrahim ona biraz sakinleşmesi için zaman tanıdı.
“Seni yakaladığımız evde aile fotoğrafının üstünde bir parmak izi vardı,” dedi Armağan. “Bir çarpı işaretine benziyordu, Birkan Solmaz’ın yüzünün üstündeydi. Onu sen yaptın, değil mi?”
“Varlığı kocaman bir hataydı, varlığı kocaman bir yanlıştı. Ona hiç acımıyorum biliyor musunuz? Ölürken ne kadar acı çektiğini düşünüp bundan keyif alıyorum, acıyı tüm hücrelerinde sonuna kadar hissettiğini umuyorum. O kadının onun yaptıklarına daha fazla dayanamayıp onu öldürmesi hayatında verdiği en iyi karardı, en azından hayatında tek bir tane doğru yapmış oldu.”
“O adam,” dedi İbrahim kelimelerini dikkatle seçmeye çalışarak. “Adin’e hiç dokundu mu?”
Şule masaya bakıp başını iki yana salladı.
“Adin’in ebeveynlerinden neden kadın ve adam diye bahsediyorsun?” diye sordu İbrahim. “Onlar Adin’in annesi ve babası.”
“Benim için değiller,” diyen Şule başını kaldırıp İbrahim’e baktı. “Benim için onlar sadece bir kadın ve bir adam, fazlası değiller. Ben Adin değilim doktor.”
“Onları sahiplenmek istemiyorsun.”
“Onları Adin bile sahiplenmedi, unutmayı seçti çünkü ne hatırlanacak ne de sahiplenecek bir tarafları vardı. İkisi de varlıklarıyla çevresindekilere sadece zarar verdiler. Canlı hâlleri de ölüleri de acıdan başka hiçbir şey getirmedi.”
“Öfkelisin.”
“Sanırım öyleyim.”
Kısa bir sessizlik yaşandı.
“Cenk Üstün bu konunun neresinde peki?” diye sordu Armağan. “Onu neden öldürdün?”
“Adin’in hayatına dahil olması demek benimkine de dahil olması demekti ve buna izin veremezdim,” dedi Şule ona bakarak. “O gece seks yapmalarına izin veremezdim, Adin’in hayatına girip olanları öğrenmesine ve Emir gibi her şeyi tepetaklak yapmasına izin veremezdim. Ondan kurtulmam gerekiyordu ve ben de kurtuldum.”
“Adin mutlu olacak diye ödün koptu değil mi? O seni akşam yemeği yediğin kadından koparmıştı, sen de onu hoşlandığı erkekten koparmaya yemin ettin. İntikam aldın ama bunu da yine kendi vahşi yollarınla yaptın.”
“Evet, aynen böyle yaptım polis bozuntusu. Adin’in mutlu olmasından korkmuyorum çünkü onun asla mutlu olmayacağını biliyordum.”
“Tam aksine Cenk’le mutlu olduğunu biliyordun. Adin Cenk’ten, Cenk de Adin’den hoşlanıyordu ve araları çok iyiydi. Buna katlanamadın. O mutluyken tek başına ve üzgün olmaya tahammül edemedin.”
“Armağan!” dedi İbrahim uyarı dolu bir sesle. “Lütfen.”
“Zır delinin teki olduğun için yüksek ihtimalle hapishaneye gitmeyeceksin ama ömrünün sonuna kadar küçücük bir hücrede insan içine karışmadan çürüyeceksin,” diyen Armağan masaya yaklaştı. “Bir daha insan içinde özgürce dolaşamayacağını bilmek beni öyle tatmin ve mutlu ediyor ki tahmin bile edemezsin.”
“Orospu çocuğu!” dedi Şule dişlerinin arasından. “Hemen arkasından öleceğimi bilsem bile seni öyle büyük bir zevkle gebertirdim ki.”
“Artık ölene kadar bunun hayalini kurarsın,” diyen Armağan keyifle gülümsedi. “Emir Çevik ve Cenk Üstün’ü öldürdün, Adin’in anneannesi Cennet Acar’ın kalp krizi geçirmesine neden oldun ve onu ölüme terk ettin; bir komiser yardımcısının bacağına bıçak saplayıp yaraladın, bir komiseri de bıçakla yaraladın. Uzman hekimlerce psikolojik durumun değerlendirilecek, onların varacağı karar senin akıbetini belirleyecek. Sonrasında ya tutuklanarak cezaevine gönderileceksin ya da tedavinin yapılması için bir psikiyatri hastanesine yatırılacaksın. Bulduğumuz tüm kanıtlar ve burada itiraf ettiğin her şey mahkemede aleyhine kullanılacak.”
Armağan, İbrahim’e baktığında İbrahim sorgunun sonuna geldiklerini anladı. “Sorularıma cevap verdiğin için teşekkür ederim,” dedi Şule’ye hitaben. “Seninle yeniden görüşebilmeyi umuyorum Şule.”
“Keşke seninle hemfikir olsaydım doktor,” dedi Şule. “Ama değilim. Şunu da belirtmem gerekir ki yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim. Hepsi başına gelenleri hak etti.”
Armağan’la İbrahim sorgu odasından çıktığında iki polis memuru içeri girdi ve ters kelepçeyle bağladıkları katili odadan çıkardılar. Adin Solmaz iki kolunda iki polisle koridorda yürürken Cinayet Büro ve İbrahim onun peşinden baktılar.
“Karnı aç olan var mı?” diye sordu Başkomiser. “Benim midem gurulduyor.”
“Bir şeyler yiyelim,” dedi Armağan. Yanında duran Nil’in beline dokundu. “Sen de bir şeyler ye de ilaçlarını iç yavrum.”
“Armi haklı,” dedi İbrahim. “Güç de toplamış olursun, sonra da evine geçip dinlenirsin artık.”
Dörtlü hep beraber kantine inip yiyecek bir şeyler söylediler ve karınlarını doyurdular. Nil’in pek iştahı olmamasına rağmen başta Armağan olmak üzere diğerlerinin zorlamalarıyla sandviçini neredeyse bitirdi. Ardından Armağan’ın verdiği ilaçlarını içti.
“Ne soruşturmaydı yahu,” diyen Başkomiser Hasan kahvesinden bir yudum içti. “Meslek hayatım boyunca yaptığım en ilginç soruşturmalardan biriydi. Hayır hayır, kesinlikle en ilginciydi. Çokça yürek burkan, bir o kadar da kan donduran bir hayat hikâyesi ama katil katildir ve yaptırım uygulanması gerekir.” Psikiyatra döndü. “Bu soruşturmada bize eşlik edip kıymetli vaktini ayırdığın için çok teşekkür ederim İbrahim hocam. Emeğin çok büyük.”
“Estağfurullah,” dedi İbrahim. “Asıl ben teşekkür ederim. Yardımcı olabildiysem ne mutlu.”
“Mütevazılığı bırak hadi,” diyen Armağan onun omzuna dokundu. “Harika iş çıkardın, soruşturmanın gidişatını değiştirdin resmen. Sağ olasın İbo.”
“Sizler de sağ olun. Sizinle çalışmak benim için çok güzel bir deneyim oldu.”
“Seninle de öyle,” dedi Nil gülümseyerek. “Bir o kadar da yorucu saatlerdi.”
“Özellikle senin için. Dinlenmeyi ihmal etme, doktor ne dediyse birebir uy olur mu?”
“Olur.”
“Ben ona çok iyi bakacağım,” diyen Armağan kız arkadaşının beline dokundu. “Bu soruşturmadan sonra bir süre dinlenmesi gerek.”
“Kesinlikle öyle,” diye araya girdi Başkomiser. “Bizim işimiz bitti, bundan sonrası yargı süreci. İkiniz de eve gidip dinlenin. Nil sana yarın da izin veriyorum, sakın sabah kalkıp buraya gelmeyi düşünme. Armağan sen gelirsin.”
“Başüstüne amirim,” dedi Nil. “Teşekkür ederim.”
“Hadi bakalım dağılabilirsiniz.” Başkomiser, İbrahim’le tokalaştı. “Tekrardan teşekkür ederim hocam, kadının durumu için de iletişimde olalım.”
“Tabii, gelişmeler oldukça haberleşiriz.”
Armağan, Nil ve İbrahim merkezden ayrıldılar. Kısa bir vedalaşmanın ardından İbrahim çalıştığı hastaneye doğru yola çıktı, Nil ve Armağan da Nil’in evine doğru yola koyuldu.
***
Adin Solmaz’ın iri gözleri karanlıkta parlıyordu. Elinde ucundan kan damlayan kocaman bir bıçak vardı ve o bıçakla yerde yatan Nil’e yaklaşıyordu. Kesik koluyla acı içinde yerde yatan komiserin kalkıp kaçacak gücü yoktu. Burada kapana kısılmıştı.
“Polis bozuntusu,” dedi Adin Solmaz. “Sana benden kaçamayacağını söylemiştim. Artık yolun sonuna geldin.”
Nil yerde sürünerek kaçmak istese de fazla uzağa gidemedi ve Adin Solmaz ona yetişip karnının üstüne oturdu. “Birinin bir kez ensesine binersem başını kesmeden bırakmam,” dedi. “Elveda polis bozuntusu.”
Adin Solmaz bıçağı ona saplamak için havaya kaldırdığında Nil çığlık attı.
“Hayır!”
Kan ter içinde uyanan Nil bağırarak yattığı yerde doğruldu ve dehşet dolu bakışlarla odanın içine baktı. Onun sesine uyanan Armağan da doğruldu ve onu kendisine çekip sıkıca sarıldı.
“Geçti,” diye fısıldadı onun terden ıslanan saçlarını okşarken. “Geçti güzelim. Kötü bir kâbustu, gerçek değildi. Benim yanımdasın, güvendesin.”
“Elindeki bıçakla bana yaklaşıyordu,” dedi Nil ağlamaklı bir sesle. “Yere düşmüştüm, kolum kesilmişti ve hiçbir yere kaçamıyordum. Tepeme gelip elindeki bıçağı bana saplamak için havaya kaldırdı ve ben onu durduramadım.”
“Şşh,” dedi Armağan. Onun saçlarını birkaç kez öptü. “Yaşadığın şey hiç kolay değildi ama geçip gitti, o kadın artık sana zarar veremez.”
“Veremez değil mi?”
“Veremez bir tanem. Artık hiç kimseye zarar veremez.”
“İyi ki buradasın.”
“Bu dönemde seni yalnız bırakacak değildim ya, elbette burada olacağım. Bak evindeyiz, yatağındayız ve güvendeyiz.”
“Evimdeyim, güvendeyim.”
“Aynen öyle bebeğim, aynen öyle.”
Armağan onun yüzünü avuçlarının arasına alıp yaşaran gözlerini başparmaklarıyla sildi.
“Bir bardak su getireyim,” dedi genç adam. “İstersen ışıkları da açalım.”
“Yanımda dur,” dedi Nil. “Sadece yanımda dur ve bana sarıl, olur mu?”
“Olur tabii güzelim.”
İkili yeniden yatağa uzandığında Nil başını Armağan’ın göğsüne yasladı, Armağan da kollarıyla onu sarmalayıp çenesini onun kafasının tepesine yasladı. Nil gözlerini kapatırken erkek arkadaşı onun alnına yumuşacık bir öpücük kondurdu. Aradan geçen dakikalarda kalp atışları normal bir hıza dönen Nil kendisini sarmalayan güvenli kolların arasında huzurla uykuya daldı.
***
Bir ay sonra
Nisanın son günlerinde havalar güneşliydi ve nihayet ısınmaya başlamıştı. Dondurucu soğukların ardından sıcak havaların gelmesiyle beraber şehir canlanmıştı. Yüksek Güvenlikli Adli Psikiyatri Hastanesindeyse her zamanki günlerden biriydi, göze çarpan belirgin bir değişiklik yoktu.
Odasında az sonraki seansına hazırlanan Psikiyatr İbrahim Arslan doktor formasının üstüne önlüğünü giydikten sonra odasından çıktı.
“İbrahim Bey,” diye seslendi onu gören bir hemşire. “Seansa mı?”
“Evet,” dedi İbrahim. “Yeni gelen hastayla görüşmem var.”
“Arkadaşlar onu hazırladı,” deyip elindeki dosyayı uzattı. “Bu da hastanın öyküsü.”
“Teşekkür ederim. Öyküsüne hâkimim ama yazılı bir şekilde elimde bulunmasını istedim.”
İbrahim görüşmelerin yapıldığı odalara ilerledi.
“Hastanız ilk odada İbrahim Bey,” dedi görevli adam. “Biraz önce getirdik. Sakin görünüyordu, hiç zorluk çıkarmadı.”
“Tamam, gerisini ben hallederim.”
İbrahim odaya girince sandalyede oturan genç kadını gördü. Üstünde hasta kıyafetleri vardı ve görevlinin de dediği gibi son derece sakin görünüyordu. Doktor içeri girince, bakışlarını yerden kaldırıp İbrahim’e dikti.
“Merhaba Adin,” dedi İbrahim. Onun karşısına oturdu. “Ben Psikiyatr İbrahim Arslan, seninle seanslar boyunca bol bol görüşeceğiz.”
“Beni sen mi tedavi edeceksin?” diye sordu Adin.
“Evet, senin tedavi sürecinden ben sorumlu olacağım ama buradaki hemşireler de hasta bakıcılar da senin tedavinde sana yardımcı olmak için buradalar, bunu aklından çıkarma olur mu?”
“Aklımdan çok şey çıkıyor doktor, söz veremem.”
İbrahim dosya kapağını kaldırıp hastanın öz geçmişine baktı. Burada yazılanları zaten biliyordu, hızlıca göz gezdirip kapağı kapattı.
“Bildiğin üzere uzman hekimler tarafından psikolojik durumun değerlendirildi ve tedavinin yapılması için hastaneye yatırılmana karar verildi,” dedi İbrahim. “Tedavin bitene kadar seni burada misafir edeceğiz.”
İbrahim bu süreyi sanki kısa bir süreymiş gibi söylemişti ama Adin için yıllar sürecek uzun bir tedavi süreci olacağını bunca yıllık deneyimine dayanarak öngörebiliyordu.
“İnsanları öldürdüğümü söylüyorlar,” dedi Adin. “Ben kimseyi öldürmedim. Öldürsem bunu bilirdim değil mi? Söyleyin, bilmez miydim?”
“Tam da bu durum için tedavi göreceksin. Sana yardımcı olmak için buradayım, tıpkı diğer tüm personel gibi.”
İbrahim dosyayı masaya bırakıp dirseklerini masaya yerleştirdi ve parmaklarını da iç içe geçirerek ellerini birleştirdi. Hastalarla konuşurken takındığı ifadeyi yüzüne yerleştirip ela gözlerini karşısındaki hastanın gözlerine dikti, ardından yine hastalarla konuşurken kullandığı ciddi ses tonuyla konuştu:
“Görüşmeye çocukluğundan başlayalım Adin.”
SON