Tozlu Raflar Dükkânı

Başlamadan önce: Tozlu Raflar Dükkânı, “Barselona’da Bir Akşam” adlı öykünün devamı niteliğindedir. Yazar olarak bu öyküyü okumadan önce onu okumanızı tavsiye ederim ama takdir okurundur. Keyifli okumalar!

Çalma Listesi

Enrique Iglesias, Bailamos
Julieta Venegas, Andar Conmigo

Julieta Venegas, Lento
Avril Lavigne, You Ain’t Seen Nothing Yet
Hereos Del Silencio, Entre dos tierras
Level 42, Micro Kid
La Quinta Estacion, Me Muero
Mägo De Oz, Fiesta Pagana
Txarango, Una Lluna a L’Aigua
Blaumut, Pa amb Oli I Sal

Shakira; Whenever, Wherever
Taylor Swift & Fall Out Boy, Electric Touch
Selena Gomez & benny blanco & The Marías, Ojos Tristes

Al Bano and Romina Power, Felicità

Yavru kuşum İlayda’ya

Historia’nın Lavapiés’teki dairesinde klasik akşamlardan biriydi. Tüm günü yeni romanı üzerinde çalışarak geçirdikten sonra akşam yemeğini dokuz sularında yedi. Ortalığı biraz toparlayıp hemen ardından bulaşıklarını yıkamaya geçti. Hoparlörden yükselen Latin pop müziğine akan suyun sesi eşlik ediyordu. Ev işlerini hallettikten sonra günü güzel bir kitap ve kahveyle bitirebilirdi ama bu akşam için farklı bir planı vardı.

Telefonuna uzanmadan önce ellerini kuruladı. Ekranda sık kullandığı mesajlaşma uygulaması açıktı ve tanıdık bir isim kendisine göz kırpıyordu: Gabriel Garriga.

Gabriel’le tekrardan görüşmelerinin üzerinden sadece bir gün geçmişti. Gün boyunca sık sık dünü düşünmüş, hissettiği karmakarışık duyguları tekrardan hissetmişti. Eli birkaç kez telefonuna gitse de ona yazacak cesareti toplayamamıştı.

Artık buna hazır hissediyordu.

Gabriel’in ise kendisinden bir adım beklediğini biliyordu. Bu sürenin bu kadar uzun olmasının Gabriel için beklenmedik olabileceğinin farkındaydı ama olanları iyice sindirmeden atılgan davranmamak istememişti. Bu konuda anlaşılacağına inanıyordu.

Bakışları onun profil fotoğrafına kaydığında o tanıdık duygu kendini belli etti. Gabriel fotoğrafta tarihî bir binanın halı serili merdivenlerinden iniyordu. Başını fotoğrafı çeken kişiye doğru çevirmişti ve kadraja gülümseyerek bakıyordu. Historia’nın Gabriel’in hafifçe yukarı kalkan kaşlarını, yüzündeki içten gülümsemeyi ve üstüne giydiği beyaz gömlekle siyah kanvas pantolonu inceleyecek uzunca bir vakti olmuştu. Genç adam her zamanki gibi yakışıklı, çekici ve şıktı.

Historia konuşma sayfasına geri dönüp birkaç saniye boş ekrana baktıktan sonra uzun parmaklarını klavyede gezdirip yazdı: Selam, n’aber?

Tanıştıkları gece öpüşüp sonrasında terk ettiği ve bir ayın ardından dün tekrar karşılaştığı bir adama yazılmayacak kadar samimi bir mesajdı. Hemen sildi.

Merhaba, nasılsın?

Bu da çok resmî ve buz gibiydi. Bu kadar mesafeli olmasına gerek yoktu.

Historia tezgâha yaslanıp ofladı. Telefonla konuşmaktansa mesajlaşmayı her zaman tercih ederdi fakat şimdi mesajlaşmayı da istemiyor, Gabriel’le yüz yüze olmak istiyordu. O zaman işler daha kolay olabilirdi fakat hakikat çoğu zaman olduğu gibi temenniden çok farklıydı.

Öyle ya da böyle bu mesajı atmak zorunda olduğunu, vaktin de geçtiğini kabullenip ilk mesajını hızlıca yazdı ve gönderdi:

Selam, nasılsın? Ben Historia. Söz verdiğim gibi eleştiri metnimi gönderiyorum

Mesajı gönderdikten sonra metni de ek olarak iletti. Mesajların iki tik olmasını izlerken tanıdık bir melodi duydu ve dehşet içinde hoparlöre baktı.

Çalan yeni şarkı Bailamos’tu.

Zihni onu tanıştıkları Barselona gecesine, dudaklarının ilk defa buluştuğu bara götürdüğünde gülümsedi. O zaman çalan şarkı da buydu. Gabriel’i bu şarkı çalarken öpmüştü ve şimdi ona ilk mesajı atarken de sahne yine bu şarkınındı.

Barselona’daki o akşama geri döndü. Tekrardan pembe elbisesinin içindeydi, bar taburesinde Gabriel’in yanında oturuyordu ve onunla hem İspanyolca hem de Katalanca sohbet ediyordu; saniyeler sonra dans pistinde bir aradaydılar, gittikçe yakınlaşarak dans ediyorlar ve en nihayetinde beklenen sona ulaşıp öpüşüyorlardı. Dolgun dudakların sıcaklığını, yumuşaklığını, arasındaki tuz ve limon tadını; belini saran elleri, sırtını okşayan parmakları hatırladı.

“Tanrım,” derken dudaklarına dokunduğunu fark etti. “Boku yemişim.”

Buzdolabındaki şarap şişesini çıkarıp kadehi yarısına kadar doldurdu. Kadehi yavaşça salladıktan sonra büyük bir yudum içti.

Bu akşam ihtiyacı olan içecek kesinlikle bir kahve değildi.

Hoparlörü kapatıp salona geçti. Koltuğa oturmaktansa apartmanın ön sokağına bakan balkonuna ilerledi. Güneş neredeyse tamamen batmıştı ve lambalarla aydınlatılan sokaklarda akşam hareketliliği başlamıştı. Sokakta yürüyen şehir sakinlerinin ve turistlerin konuşma ve gülüşme sesleri Lavapiés’in renkli apartmanlarının arasından yükseliyordu. Historia bu manzaraya gülümseyerek baktı. Madrid’in canlılığını seviyordu.

Şarabından bir yudum içerken el ele yürüyen bir çifte göze takıldı. Yüzleri gülen çift yoğun bir sohbete dalmıştı. Yüzünde beliren gülümsemenin farkında olmadan Gabriel’i düşündü. O gece barda onlar da el ele tutuşmuşlardı. Üst kattaki tuvaletlere çıkarken Historia, alt kattaki bara geri dönerken de Gabriel karşı tarafın elini tutmuştu. Gabriel’in önden yürüyüp yolu ikisi için açtığını hatırlayan Historia kadehi gerdanına yaslarken içini çekti.

Ding!

Bildirim sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Bakışları masanın üstünde duran telefonuna kaydığında açık ekranda ikinci bir bildirim belirdi.

Gabriel Garriga: Selam. İyiyim, sen nasılsın?

Eleştirmen kimliğinle tanışmak için sabırsızlanıyorum. Kahvemi demledikten sonra tabletten okuyacağım

Historia’nın dudaklarındaki gülümseme genişleyerek bir gülüşe dönüştü. Şarabı bırakıp telefonunu eline aldı ve bildirimin üstüne dokunarak mesajlaşma uygulamasına girdi.

Gabriel de çevrim içiydi.

Ben de iyiyim teşekkür ederim

Sen de bir şeyler okumak için ortam hazırlayanlardan mısın?

İki mesajı da anında mavi tik oldu. Historia evinin balkonunda gülümseyerek ekrana bakıyordu, Gabriel ise ona yaklaşık on dakika mesafedeki evinin salonunda oturmuş gülerek ekrana bakıyordu ve ikisinin de yüz ifadesinden haberi yoktu.

Her zaman değil. Senin gibi bir edebiyatçıyı okumak için hazırlarım çünkü okumaya başladığımda beni içine çekip alacağını biliyorum

Onun yeni mesajını okuyan Historia bu iltifat karşısında omuzlarını kaldırıp başını da eğerek sevimli bir hâle büründü. Biraz utanmış, çokça göğsü kabarmıştı.

“Senin cümlelerin gibi mi?” diye düşündü. “Ben seninle ne yapacağım Gabi? Nereden karşıma çıktın, kader bizi nasıl tekrar bir araya getirdi bilmiyorum ama iyi ki bunlar yaşandı.”

Şarabından bir yudum içtikten sonra ona cevap verdi.

Çok tatlısın

Göğsümü kabarttın, teşekkür ederim. Yorumlarını dinlemeyi çok isterim

Historia’nın ilk mesajı Gabriel’in odaklandığı yer oldu. Çok tatlısın. Bu cümleyi ondan birkaç kez duymuştu ama her seferinde aynı şekilde yumuşacık oluyordu ve asıl tatlı olanın Historia olduğu konusunda fikri aynıydı.

Müsaitsen arayayım mı?

Ona içinden geçen soruyu yazdı. Şu an onun kalın ve kadınsı sesini duymak, şiir gibi aksanını dinlemekten daha fazla istediği bir şey yoktu. İş yerinde geçirdiği bir günün ve yoğun akşam trafiğinin ardından günü bu güzel kadının sesiyle kapatmak onun için harika bir seçenekti.

Müsaitim, arayabilirsin tabii ki

Gabriel’in ekranın sağ üstündeki telefon simgesine dokunup onu araması bir saniye sürmedi. Ekranın ortasında Historia’nın profil fotoğrafı belirdi. Fotoğrafta genç kadının üstünde askılı siyah bir elbise vardı, kıvırcık saçları şimdi olduğundan biraz daha uzundu ve ön tutamları gerdanına doğru dağılmıştı. Yüzünde çekici bir gülümsemeyle kameraya bakarken iri gözleri biraz mahmurdu. Gabriel onun alkollü olduğunu anlamıştı ve bu ayrıntı, fotoğrafı onun için çok daha seksi yapmıştı.

“Alo?” dedi Historia.

“Selam,” diyen Gabriel gülümsedi. “Sesini duyduğuma sevindim.”

“Ben de öyle ama sesin yorgun geliyor. Günün nasıldı, test nasıl geçti?”

Historia’nın ayrıntıları hatırlamasından ve ilgili bir sesle bunları sormasından oldukça hoşlanan Gabriel, “Uzun bir gün geçirdim,” diye yanıtladı. “Sistemdeki pürüzleri halletmek düşündüğümüzden daha uzun sürdü. Sonrasındaki toplantılarda da çokça kafa patlattım. Gerçekten yoğun bir gündü ama günü spor salonunda bitirdiğim için daha iyi hissediyorum. Eve geleli yarım saat kadar oldu, duşumu alıp en rahat kıyafetlerimi giydim ve koltuğa uzandım.”

Gabriel üstündeki siyah desensiz tişörtü ve gri şortuyla koltuğa resmen yığılmıştı. Hem kafası hem de vücudu yorgun olsa da Historia’nın sesini duyup onunla sohbet etmek çok iyi gelmişti. Tüm yorgunluğuna rağmen yüzünde içten bir gülümseme vardı.

“İşler halledildiyse gerisi kolay,” dedi Historia. “Bu gece biraz erken uyuyup dinlenirsin, yarın zımba gibi uyanırsın.”

“Biraz uğraştırdı ama halledildi. Benim de planlarım geçe kalmadan yatıp dinlenmek yönünde. Senin günün nasıl geçti?”

“Benim günüm oldukça sakindi. Tüm gün evdeydim, masa başında eserlerimin üzerinde çalışarak uzun saatler geçirdim.”

“Nelerin üzerinde çalışıyorsun?”

“Bugün romanıma odaklandım ama son günlerde birkaç eleştiri yazısı ve birkaç şiir üzerinde de çalışıyorum. Karışık bir çalışma düzenim olduğunun farkındayım ama günün sonunda her şey düzene oturuyor.”

Gabriel’in bakışları bir anlığına orta sehpaya kaydı. Dün akşamüzeri Historia’nın yanından ayrıldıktan sonra bir kitapçıya uğramıştı ve genç kadının iki eserini satın almıştı. O kadar meraklıydı ki Historia’nın ilk kitabı Kuzeyin Öyküsü’nü okumaya başlamıştı bile. Bu kitapta Historia’nın liseden bu yana yazdığı toplam doksan beş şiiri yer alıyordu. (Genç kadın ortaokuldan beri yüzlerce şiir yazmış olsa da basıma giderken çocukluk döneminde kaleme aldığı oldukça amatör şiirlere ilk kitabında yer vermemişti, yazdığı tüm şiirler arasından da eleme yaparak en beğendiği şiirlerini seçmişti.) Gabriel dün bu şiirlerin sekiz tanesini okumuştu ve onun mısralarında da tıpkı satırlarında olduğu gibi bir yolculuğa çıkmıştı. Kendisini Burgos’un eski sokaklarında, gotik mimarinin parmak izleriyle dolu binalarının arasında yürürken bulmuştu. Yıllar önce kuzeye yaptığı yolculuktan geriye kalan silik hatıralar bu mısralarla canlanırken hiç deneyimlemediği şeylere de şahitlik etme şansı olmuştu ve devamını okumak için sabırsızlanıyordu.

“Ortaya çıkan eserler güzel oluyorsa —ki olduğunu biliyorum— sürecin nasıl ilerlediği o kadar da önemli değildir bence,” dedi Gabriel kısa bir sessizlikten sonra. “Romanını merak ettim.”

“Hemfikirim. İlgin için çok teşekkür ederim, çok şirinsin. Bir gün roman hakkında konuşmayı ben de isterim ama henüz vakti olduğunu belirteyim.”

“Sorun değil, sabırlı biriyimdir. Hem o zamana kadar elimde okuyacak bir eleştiri metni var. Eleştiri yaparken kalemin sivri midir?”

Historia şarabın kalanını tek içişte kafasına dikti. Gabriel’in cümleleri bir yaz güneşi gibi sıcacık hissettirirken denizden esen bir meltem gibi de insanı ferahlatıyordu; bir gün doğumu gibi insana umut aşılarken bir gün batımı gibi kendisine hayran bırakıyordu ve bu hoş cümlelerin bıraktığı tat tıpkı şimdi içtiği şarap kadar tatlıydı.

“Hayır, o tarz eleştirmenlerden değilim,” dedi dudaklarını yaladıktan sonra. “Eleştirinin amacının muhatabına bir şeyler katmak olduğuna ve bu nedenle eleştirinin yapıcı olması gerektiğine inananlardanım. Her eseri de kendi döneminde ele almak gerekir. Örneğin günümüz eserlerinde 17. yüzyıl İspanyol ve 20. yüzyıl Latin edebiyatının izlerini aramak boşa bir arayış ve günümüz edebiyatçılarına haksızlık olur. Her edebiyatçı kendi döneminin aynasıdır ve ondan önce yaşamış hiçbir büyük yazarı, tırnak içinde söylüyorum, sollama yükümlülüğü yoktur. Márquez gibisi gelmeyecek, Neruda’nın yeri doldurulmayacak, diye bir eleştiri yapılmaz. Elbette Márquez gibisi gelmeyecek çünkü bir tane Márquez vardı ve yaşayıp öldü, elbette Neruda’nın yeri doldurulmayacak çünkü o da bir taneydi. Kimse bir başkası olmak ya da bir başkasının yerini doldurmak zorunda değil. Her yazar kendi kaleminde ışıldar. Bu tabuları yıkınca okunan her romandan alınan lezzet artıyor ve ben aşçıyı taşlayacak son insanım.”

Historia’nın tutkuyla yaptığı bu konuşmayı Gabriel yüzünde bir tebessümle ve ona hissettiği hayranlıkla dinledi. Onu gözleri parlarken ve mimikleri hararetle hareket ederken hayal edebiliyordu. Onunla henüz iki kere vakit geçirmesine rağmen söz konusu edebiyat olduğunda nasıl büyük bir tutkuyla konuştuğunu biliyordu.

“Aynı fikirdeyim,” dedi Gabriel. “Hatta kendi adıma konuşmam gerekirse günümüz eserlerini okurken karakterlerle daha iyi bağ kurduğumu bile söyleyebilirim çünkü aynı gemide aynı zamanda yolculuk ediyoruz. Bir aynaya bakıyormuşum gibi hissettiriyor.” Derin bir nefes aldı. “Historia Alma gerçekten de çok ilginç bir kadınsın. Eleştiri metnini şimdi iyice merak ettim, tabii diğer eserlerini de. Hepsini okumak istiyorum.”

Historia sırtını duvara yaslarken, göğe bakıp ince bir ses çıkardı. “Bir edebiyatçıya söylenebilecek en güzel cümleyi söyledin,” dedi tizleşen sesiyle. Şu an bir çocuk gibi mutluydu. “Cumartesi günü müsaitsen Lavapiés’teki kitapçıları ve antikacıları gezeceğimiz buluşmamızı yapalım mı? Belli ki üzerine konuşacağımız çok şey çıkacak.”

“Müsaitim,” dedi Gabriel. Bugün arkadaşları hafta sonu için plan yapabileceklerini söylediğinde kabul etmemişti ve beklemesini söyleyen iç sesini dinlemişti. “Sonrasında seni istediğin bir restoranda yemeğe çıkarabilir miyim?”

“İkimizin de istediği bir yer olmasını tercih ederim.”

“Benim yemeklerle genel olarak aram iyidir, ne olsa yerim yani. Senin bildiğin güzel bir yer varsa oraya gidelim.”

“Salamanca’da harika bir İtalyan restoranı var.”

Gabriel aklına ilk gelen meşhur İtalyan restoranın adını söylediğinde Historia’nın dudakları memnuniyetle yukarı kıvrıldı.

“Ta kendisi,” dedi genç kadın. “Oraya gidebiliriz.”

“Salamanca ve İtalyan restoranı deyince aklıma başka bir yer gelmedi bile. Ağzının tadını biliyorsun.”

“Sempre. È una delle mie cucine preferite.”

Historia İtalyanca konuştuğunda Gabriel şaşkına döndü. “Ciddi misin?” dedi. “Katalanca’dan sonra bir de İtalyanca mı? Daha ne kadar havalı olabilirsin?”

“La mia lingua madre è lo spagnolo, ma parlo anche inglese, italiano e catalano.”

“Dur dur!” dedi Gabriel. “Sanırım konuşabildiğin dilleri saydın.” Ufak bir kahkaha attı. “Bir de aksanın var. Şu an deli gibi etkilendim.”

Amacım biraz da buydu, diye düşündü Historia.

“Ana dilim İspanyolca ama İngilizce, İtalyanca ve Katalanca da konuştuğumu söyledim,” diye onun tahminini doğruladı Historia. “İlk cümlede de İtalyan mutfağının favorilerimden biri olduğunu belirttim. İtalya hem diline hem ruhuna hem de mutfağına âşık olduğum bir ülke.”

“Dilini ne zaman öğrendin?”

“Üniversitenin son senesinde öğrenmeye başladım. Katalanca ile beraber en hızlı öğrendiğim ve adapte olduğum dil; konuşması da oldukça keyifli. İtalya’ya her sene giderim hatta arada görüştüğüm birkaç İtalyan arkadaşım da var. Paslanmamaya özen gösteriyorum.”

“O zaman seninle İtalyan restoranına gitmek için daha da heyecanlıyım. Rotamızı oluşturduk: Lavapiés’te senin rehberliğinde kitapçıları ve antikacıları gezeceğiz, sonrasında Salamanca’ya geçip akşam yemeği yiyeceğiz. Seni kaçta alayım?”

Gabriel’in sorusu Historia’nın o kadar hoşuna gitti ki genç kadın bir buklesini parmağına sarıp oynamaya başladı. Gabriel’in onu etkileyen bir sürü özelliği vardı ama centilmenliği kesinlikle listenin başını çekiyordu.

“Ben Lavapiés’in ara sokaklarında saatlerce vakit geçirebilirim ama seni o kadar tutmak istemem. Akşamüzeri 6-7 gibi olabilir.”

“Seninle beraber mahalleni keşfetmekten büyük keyif alacağımdan emin olabilirsin.”

Bunu henüz ona söylemeyecekti ama genç kadının sadece mahallesini keşfetmek değil, beraber yapacakları her şey Gabriel için aynı derecede keyif vericiydi ve bu konuda Historia da onunla aynı düşüncelere sahipti.

“Tamam o zaman,” dedi Historia. Boş kadehini alıp salona girdi. “Akşam altı nasıl? Gezimizin arasında seni harika bir kahveciye götüreceğim.”

“Saat altıda kapının önünde olurum. Kahve de harika bir fikir. Şimdiye kadar konuştuğumuz her şey kulağa çok Historia geliyor ve bundan hoşnutum.”

Historia kendisine bir kadeh daha doldururken, “Hoşnut olmana sevindim,” dedi. Koltukta arkasına yaslanıp kadehi yavaşça sallamaya başladı. “Kimisine çok sıkıcı geliyor. Bilirsin işte; kitaplar, antikacılar, geçmiş kokan raflar. Bazıları için fazla nostaljik.”

“Historia adlı birinden başka ne beklenirdi ki? Benim için oldukça ilgi çekici, diğerleri beni ilgilendirmez.”

Historia gülümseyerek bir yudum şarap içti. “Cumartesi yaklaşınca tekrar bir üzerinden geçeriz ama şu an için altıda anlaştık diyorum o zaman?”

“Altıda aşağıdayım hanımefendi.”

Günlerden salıydı. İkisi de bu dört günün dört sene gibi değil de dört saat gibi hissettirmesini umdu.

“Senin için uzun bir gün olmuş, daha fazla tutmadan kapatayım.”

“Çok düşüncelisin, teşekkür ederim.”

“Rica ederim. Görüşürüz Gabi.”

Historia telefonu kulağından uzaklaştırmış Gabriel’in cevabından sonra kapatmaya hazırlanıyordu ki telefonun ucundan kendi adını duyunca durdu:

“Historia?”

“Efendim?”

“İletişime geçmene çok sevindim.”

Telefon iletişim kurmalarını sağlayan bir araçtı fakat onları asıl birbirine bağlayan şey kalpleriydi. Dürüstlükle ve cesaretle attıkları adımlar, söyledikleri cümleler aralarındaki bu köprüyü özenle inşa ediyordu ve ikisinin de gönlünden geçen şey bu köprünün ortasında bir araya gelmekti.

“Ben de bana bu şansı vermene çok sevindim Gabito,” dedi Historia. Göğsünün solunda bir soba yanıyordu sanki. “Görüşürüz.”

“Görüşmek üzere.”

Telefonu kulağından uzaklaştıran Gabriel kendi kendine güldü. Gabito artık annesinin bile neredeyse hiç kullanmadığı, yıllar öncede kalmış bir hitaptı fakat Historia bunu çok sık söylüyordu ve Gabriel bundan çok hoşlanıyordu. Historia her Gabito dediğinde sesinde bir yumuşama oluyor, şefkat duygusu kendini belli ediyordu ve bu tanıdık tonlama otuz bir yaşında yetişkin bir adam olan Gabriel’i yıllar önceye, çocukluğuna götürüyordu. Gabito hitabını duyan Gabriel gerçek dünyanın soğuk ellerinin henüz kendisine dokunmadığı, renklerin çok daha canlı olduğu o yılları; Barselona’da denize yakın müstakil bir evin bahçesinde erkek kardeşiyle oyun oynadığı zamanları hatırlıyordu ve buna fırsat verdiği için Historia’ya ayrı bir sempati besliyordu.

“Ah bu kadın yok mu?” diye düşündü ayağa kalkarken. “Gabito’ymuş. Onun için aklımdan geçenleri bilseydi bu kadar sevimli bir lakabı kullanırken bir daha düşünürdü.”

Salondan çıkıp hemen yandaki mutfağa girdi. Beyaz dolapları, açık gri mermerleri ve yine açık griye boyalı duvarlarıyla mutfağı oldukça ferahtı ve Gabriel burada yemek yapmaktan büyük keyif alıyordu. Makineye koyduğu filtre kahve yavaşça demlenirken o da tabletinden Historia’nın kendisine gönderdiği eleştiri metninin PDF dosyasını açtı. Bu neredeyse üç sayfalık kısa bir eleştiri metniydi. Derginin her sayısında pek çok yazarın eserlerine yer verildiği için kelime sayısı kritik kriterlerden biriydi ve her yazar gibi Historia da buna dikkat ediyordu. Bu nedenle eleştiri yazısı kısa olabilirdi fakat Gabriel genç edebiyatçının eleştirmen kimliğiyle de tanışacağı için heyecanlıydı.

Kahvesi demlenince orta boydaki kupasına —uykusunun kaçmasını istemediği için— doldurup salona geri döndü. Kendisini son derece rahat olan bej rengi koltuğa attı, bacaklarını uzatmak için pufunu ayaklarının altına çekti ve koltuğa güzelce yerleşti. Burnunun üstündeki gözlüklerini düzelttikten sonra Historia’nın satırlarına daldı.

***

Ertesi gün dışarıda çalışmak isteyen Historia bilgisayarını alıp çalışmayı sevdiği kafelerden birine gitti. Sokağı gören masalardan birinde kahvaltısını ettikten sonra soğuk bir kahve söyleyip bilgisayarını açtı. İlk iş olarak posta kutusunu kontrol ettiğinde derginin editörü Maria’dan yeni bir posta geldiğini gördü.

Merhaba Historia,

Eleştiri metnin harika olmuş, her zamanki gibi çok iyi iş çıkarmışsın. Eleştirinden sonra fazlasıyla merak ettiğim kitabı sepetime ekledim bile, ilk fırsatta okuyacağım.

Metnin üzerindeyse birkaç ufak değişiklik yaptım, güncellediğim versiyonu ek olarak iletiyorum. Kontrol ettikten sonra geri dönüş yapmanı rica ederim.

Saygı ve sevgilerimle,

Maria Pérez

Historia ekte gönderilen yazıyı incelediğinde Maria’nın çoğu zaman olduğu gibi gibi sadece ufak kelime değişiklikleri yaptığını ve Historia’nın farkında olmadan kurduğu uzun cümleleri daha kısa iki cümleye ayırdığını fark etti.

Ona cevap yazdı.

Merhaba Maria,

Metnim her zaman olduğu gibi senin tecrübeli ellerinde kusursuz hâline ulaşmış. Son hâli benim için gayet uygundur. Harikasın, teşekkür ederim.

Kucak dolusu sevgi ve saygılarımla,

Historia Ortega

Diğer maillerini de kontrol ettikten sonra üzerinde çalıştığı roman dosyasını açtı ve uzun saatler boyunca çalıştı. Bazen kurguladığı dünyaya o kadar daldı ki çevresinden tamamen soyutlandı, bazen arkasına yaslanıp sokaktan geçen insanlarla kafede oturan müşterileri inceleyip şehrin nabzını tuttu. İnsanları seyretmek ona her zaman ilham verirdi, bugün de gördüğü veya duyduğu ufak şeylerden ilhamlar buldu.

Saat sekizden sonra kafeden kalktı. Yakınlarda sevdiği bir kitapçı vardı. Orada biraz vakit geçirip kitapları karıştırdı. Bir yerlere gitmeden önce vakti olduğunda kitapçı gezmek en büyük hobilerinden biriydi. Kitap satın almasa bile kitapları incelemeyi, sayfalarını karıştırmayı çok severdi. Bugün de aynısını yaptı. Saatler dokuz olduğunda ise akşam yemeği için ara sıra gittiği Meksika restoranına geçti. Kendisine severek yediği enchilada’dan ısmarladı.

“Hoş geldin,” dedi masasına yaklaşan José. José burada çalışan garsonlardan biriydi. El Salvador’da doğmuştu ve amcası sayesinde önce Meksika’ya ardından da Madrid’e uzanan bir yolculuk yaşamıştı. Historia’nın sevimli bulduğu yumuşak bir Orta Amerika aksanı vardı fakat José onunla ilgili şeyleri sevimli bulmaktansa seksi bulan flörtöz bir tipti. “Bir süredir gözükmüyorsun, neler yapıyorsun?”

“Selam,” dedi Historia. “Bu dönem işlerim biraz yoğun, o yüzden görünmüyordum. Sen nasılsın?”

“Derginin son sayısını okudum. O güzel kafanın içinde dönenler beni her seferinde şaşırtıyor.” Ona göz kırptı. “Ben bildiğin gibiyim: Madrid’in tadını çıkardığımdan ve bunu yapmamı sağlayan işimin hakkını verdiğimden her zaman eminim.”

“Benim haricimde bir şeyler de okumanı isterdim ama sen de böylesin işte. Öyküyü beğendin mi?”

“Tabii ki hanımefendi. Nasıl derler, dramatik bir havası vardı ve Latin genlerim bundan çok hoşlandı. Sırada ne var?”

“Hayatın kendisi dramatik,” derken güldü Historia. “Teşekkür ederim. Sırada bir eleştiri metni var, senin ilgini çekmez.”

“Hem de hiç,” dedi José hemen. “İstesem de anlayamıyorum ama onun da hakkını verdiğinden eminim.”

“Teşekkürler, çok incesin.”

“Ne demek hayatım. Siparişin alındı değil mi?”

“Evet, enchilada söyledim.”

“Bu sefer tacos’u pas geçmişsin.”

“Farklılık olsun istedim yoksa favorim olduğunu biliyorsun.”

“Bilmez miyim?” dedi José gülerek. Esmer yüzünde parlayan beyaz dişleri boyut olarak biraz büyüktü ama ağzına bir inci kolye gibi özenle dizilmişti. José yakışıklı bir gençti, çekiciliğine özgüveni ve Orta Amerika aksanı da eklenince Madrid’deki kadınları etkileme konusunda gösterdiği başarının nedeni anlaşılıyordu. “Barselona’da geçen öyküler yazmadığın zaman tekrar uğra. Aklıma geldi: Neden Barselona?”

Historia ona, “Çünkü yazdığım hiçbir şey kurgu değildi, hepsini bizzat yaşadım ve o akşam da Barselona’da yaşandığı için öykü de orada geçiyor,” diyemeyeceği için başka bir cevap verdi.

“Sevdiğim bir şehirdir,” dedi. Omuz silkti. “Ve o akşam tam da Barselona’da yaşanacak türden bir akşamdı.”

“Doğru,” dedi José başını sallayarak. “Böyle şeyler nasıl aklına geliyor hiç anlamıyorum.”

Aklıma mı başıma mı, diye içinden geçirdi genç kadın.

Gülümseyerek, “Hayalperest biri olduğum sır değil,” dedi. “Kendimi bildim bileli hayal dünyama dalmayı, orada gerçekte var olmayan kişiler oluşturmayı ve onlara hayatlar yazmayı sevdim. Küçük bir çocukken gerçek dünya cehennem gibi gelirdi, kafamda kurduğum o küçük dünyalar ise cennet gibiydi. Tabii artık gerçek dünyanın o kadar da kötü bir yer olmadığını, bazen sana hayal bile edemeyeceğin kadar güzel anlar yaşattığını biliyorum ama kurgusal dünyaları da hâlâ çok seviyorum.”

Historia kitap gibi konuştuğunda José onu her zaman anlamazdı fakat bu sefer söylediklerini oldukça iyi anladı. Yüzünde bir çocuğa bakar gibi şefkatli bir gülümseme belirdi.

“Gerçek dünyanın asıl yüzünü gören hangi çocuk onu cehenneme benzetmemiştir ki?” dedi genç adam. “Mesela ben kurgusal bir karakter olsaydım beni yazan kişi El Salvador’dan Madrid’e uzanan bir hayatı düşünmezdi bile ama Orta Amerika’nın küçük bir ülkesinin küçücük bir ilçesinden Madrid gibi Avrupa’nın en büyük metropollerinden birine geldim. Yani evet, gerçek dünyanın kötüsü cehennemken iyisi de cennettir.”

“Yüzde yüz katılıyorum.”

“Ben bir mutfağa bakayım. Seni gördüğüme sevindim Historia.”

“Ben de öyle José.”

Siparişi hazır olunca José getirdi ve Historia da afiyetle yedi. Bu akşam kick boks dersi olduğu için yemeği bittikten sonra fazla oyalanmadan kalktı.

“Görüşürüz,” dedi çıkarken José’ye. “Tacos için geleceğim.”

“Ne zaman istersen,” dedi José gülümseyerek. Onun koluna dostane bir tavırla dokundu. “Görüşürüz Tori. Kendine iyi bak.”

“Sen de.”

Restoranın birkaç bina yanına park ettiği arabasına binen Historia evinin yolunu tuttu. Evine yaptığı kısa sürüşte severek dinlediği İspanyol rock grubu Heroes Del Silencio’nun bir şarkısına eşlik etti. Doksanlarda dağılan bu grubu asla canlı dinleyemeyecek olmak onun içinde ukde kalan şeylerden biriydi.

Eve ulaştığı esnada telefonu çalmaya başladı. El frenini çektikten sonra yan koltuktaki telefonunu aldı. Ekranda Gabriel Garriga yazısını görünce dudakları yukarı kıvrıldı. Gün boyu aklı eseriyle meşgul olduğu için Gabriel’i tamamen unutmuştu ama genç adamın artık hayatının bir parçası olduğu gerçeğini hatırladı. Gabriel artık bir ay önceki kaçamak bir akşamda kalmış yabancı bir adam değildi.

“Alo?” diye açtı telefonu.

“Selam,” dedi Gabriel’in canlı sesi. “Müsait misin?”

“Evet, çok vaktim yok ama müsaitim.”

“Olsun, sesini duymuş olurum. Ne yapıyorsun?”

“Spora gitmek için hazırlanacağım,” derken çantasını alıp kapıyı açtı ve arabadan indi. Telefonun ucundaki Gabriel kapı sesini duydu. “Bugün dışarıda çalıştım, yemeğimi yedim ve hazırlanmak için eve geldim. Sende ne var ne yok?”

“Zamanlamayı iyi ayarlamışım desene. Araba sürerken ya da spordayken de arayabilirdim ama hedefi tam on ikiden vurdum.” Güldüğünde Historia da gülümsedi. Gabriel’in kalın sesinin gülerken çıkardığı tok tonlamayı çok seksi buluyordu. “Bugün ben de evden çalıştım, birazdan yemek yapacağım ama öncesinde seni aramak istedim.”

“Menüde ne var?” derken apartmanın kapısını açıyordu Historia. Oturduğu eski apartmanın o tanıdık kokusu yüzüne çarptı. Bazıları için bu koku rahatsız edici olsa da Historia seviyordu.

“Ev yapımı köfte ve sporcu pilavı, yanına da bol yeşillikli bir salata hazırlamayı düşünüyorum.”

“Kulağa leziz geliyor.”

“Bakarsın bir gün sana da hazırlarım,” diyen Gabriel’in yüzünde flörtöz bir ifade vardı. “Ne zaman istersen şef kimliğim ortaya çıkar.”

“Bak sen,” diyen Historia’nın kaşları havaya kalkmıştı, dudaklarında da anlamlı bir gülümseme vardı. “Şef kelimesi biraz iddialı oldu sanki.”

“Yemek konusunda iddialıyımdır. Sen ne yedin?”

“Okyanusun ötesine geçip Meksika mutfağını ziyaret ettim, enchilada yedim.”

“Güzel seçim. Şimdi de onu yakmak için spora gidiyorsun. Fitness mı?”

“Kick boks.”

Bu cevabı hiç beklemeyen Gabriel afalladı. Historia’nın spor yaptığı fiziğinden belli oluyordu, kollarıyla bacaklarının kaslı olduğunu da fark etmişti ama bu fiziğin arkasında kick boks gibi bir dövüş sporunun olduğunu hiç düşünmemişti.

“Ne zamandır?”

“Üç yılı biraz geçti,” dedi Historia. Üçüncü kattaki dairesine ulaşmıştı, anahtarla kapıyı açıp içeri girdi ve çantasını vestiyere bıraktı. “Hobi olarak yapıyorum, baştan söyleyeyim.”

“Seni izlemeyi çok isterim.”

“Bakarsın bir gün izlersin,” dedi onun cümlesini taklit ederek. “Ama çok yüksek beklentilerle gelme. Dediğim gibi hobi.”

“Güzel bir hobi. Beni şaşırtmaya devam ediyorsun Alma.”

“Beni daha yeni tanıyorsun Eduardo.”

Historia ona ikinci adıyla hitap edince Gabriel güldü. Eduardo adını Barselona’daki arkadaş grubu bazen “Edu” şeklinde kısaltarak söylerdi, hiç kullanmadığı bir isim değildi ama epey az duyardı. Bu isim Historia’nın kalın sesiyle ve şiir gibi aksanıyla birleşince kulağına dünyanın en güzel adı gibi geldi.

“Bu durumdan çok memnunum ve yaşayacağım tüm şaşkınlıklara hazırım,” dedi Gabriel. “Bu arada dün eleştirini okudum.”

“Öyle mi? Nasıl buldun?”

“Çok beğendim ama asıl yorumlarımı yüz yüze söylemek için saklamak istiyorum.”

Gabriel dün akşam Historia’nın eleştiri yazısını okuduktan sonra şiir kitabına dalmıştı. Şiirin roman okur gibi okunmayan bir tür olduğunu biliyordu ama şiirler o kadar ilgisini çekmişti ki tek oturuşta otuza yakın şiir daha okuyup kitabı neredeyse yarılamıştı. Historia şiirlerinde bile öyküler anlatıyordu. Çocukluğu, gençliği, memleketi, arkadaşları, ailesi ve her ne kadar Gabriel’e garip hissettirse de romantik hisler beslediği erkekler için yazdığı şiirlerinde hep bir öykü vardı. Gabriel onun şair kimliğinden de çok etkilenmişti. Bu sabah kahvesini içerken birkaç şiir daha okumuştu ve kendisine bu güzel şiirlerin tadını daha çok çıkaracağına dair söz vermişti.

“Nasıl istersen,” dedi Historia. “Ama beğenmene sevindim. İş nasıldı? Evden çalıştığın için bugünün sakin geçtiğini umuyorum?”

“Sakindi. Gün boyu sistemleri kontrol ederek her şeyin doğru çalıştığından emin oldum. Sen ne yaptın?”

“Romanımın üzerinde çalıştım. Bugün ilham perileriyle aram çok iyiydi, epey sayfa yazdım ve yazdıklarım içime sindi. Bu cümleyi kurmak bir edebiyatçı için çok sık rastlanan bir durum değildir, o yüzden ekstra mutluyum.”

“Yazdıklarının ufak bir kısmını okudum ama harika bir edebiyatçı bir olduğunu düşünüyorum. Bu cümleyi kurmak senin için o kadar da nadir olmasa gerek.”

“Çok tatlısın ama okuduğun şeyler zaten içime sinen şeyler. İçime sinmeyenler telefonumda, tabletimde, bilgisayarımda, defterlerimde bir yerlerde tozlanıyorlar.”

“Belki de zamanlarını bekliyorlardır.”

Gabriel’in bu cümlesiyle Historia’nın bakışları daldı. “Belki de,” dedi düşünceli bir sesle. “Güzel bir bakış açısı.”

“Benim de numaralarım olduğunu söylemiştim. Devamını başka zamanlara saklayayım ve seni de çok tutmayayım. Daha canına okuyacağın bir kum torbası var.”

“Doğru. Gidip biraz stres atayım, tabii bir de ter dökeyim ve bu güzel günü harika bir kapanışla bitireyim. Sesini duyduğuma sevindim Gabi.”

“Ben de öyle Tori. Yine konuşuruz.”

“Elbette. Görüşmek üzere.”

“Görüşürüz.”

Historia telefonu kapattıktan sonra yavaşça çenesine vurmaya başladı, bu esnada da gülümsüyordu. “Gabito,” derken başını iki yana salladı. “Aynı anda bu kadar tatlı ve seksi olmayı nasıl başarıyorsun hiç anlamıyorum ama tüm dengemi altüst ettiğin kesin.”

Genç kadın spor kıyafetlerini giyerken gülümsemeye devam ediyordu.

***

Gabriel cuma gününe evden çalışıp bu yoğun haftayı biraz da olsa rahat bitirmeyi planlayarak başlamıştı. Saatler 9’u gösterdiğinde sabah kahvesinin çoktan yerini aldığı masasındaki bilgisayarını açtı. Gözleri hâlâ mahmurdu. Tek olduğu için ağzını kapatmadan esnerken ekranın sağ altında beliren bildirime dikkat kesildi.

Beklenmeyen Senkronizasyon Hatası

İşte bugüne dair planlarının hepsini mahvedebilecek şey tam da buydu.

“Hassiktir,” diye mırıldandı Katalanca. “Lütfen beni ofise götürecek boyutta bir sorun olma.”

Gabriel kayıtları kontrol etmeye başladığında dış sistemlerdeki bir arayüzün sabah 7.42’den beri hatalı veri gönderdiğini tespit etti. Sistemi yeniden çalıştırırken dumanı tüten kahvesinden bir yudum aldı. Gözlük camlarının arkasından pürdikkat ekrana bakan kahverengi gözleri uyku mahmurluğundan arınmıştı ve bir avcı gibi hedefine kitlenmişti. Ekrandaki kayıtları bir süre daha kontrol ettikten sonra durumun uzaktan müdahale edilerek çözülemeyeceği kanaatına vardı.

“Sisteme iş yerinden girmem gerekecek,” diye düşündü. “Haftayı sorunsuz kapatma hayallerim suya düştü.”

Tam bu sırada cep telefonu çalmaya başladı. Arayan kişi aynı ekipte çalıştığı Javier’di.

“Günaydın Garriga,” dedi Javier’in Gabriel’e kıyasla daha ince olan sesi. “Sorunu fark ettin mi?”

“Günaydın,” diye karşılık verdi Gabriel. “Şu an loglara bakıyorum, veriler hatalı dönüyor. Sistemi yeniden çalıştırdım ama işe yaramadı. Uzaktan müdahale edilemeyecek gibi duruyor. Ofise geçeceğim.”

“Sorun API’den kaynaklı gibi duruyor. Ben de birazdan yola çıkacağım.”

“Ofiste görüşürüz.”

Gabriel masadan kalkıp çalışma odasından yatak odasına geçti. Üzerinde beyaz bir tişört, altında da dizlerine kadar inen siyah bir şort vardı; saçları ise dışarıda olduğu zamanların aksine oldukça dağınıktı. İlk iş olarak üstünü değiştirdi. Siyah polo yaka tişörtünü ve gri kumaş pantolonunu giydikten sonra saçlarına da hızlı bir fön çekti. Bilgisayar çantasını ve kendi omuz çantasını alarak evden ayrıldı.

Az önce evinde otururken şimdi kendisini Madrid’in sabah trafiğinin arasında bulduğu için tadı kaçmıştı ama hoparlörden yükselen şarkılarla modunu toplamaya çalışıyordu. Gabriel’in müzik zevki çok genişti, genç adam hemen hemen her türlü müziği dinlerdi ve dinlediği müzik o anki ruh hâline göre değişkenlik gösterirdi. Mesela sakin akşamlarda caz dinler, bilgisayar başında zorlu bir işle uğraşıyorsa rock müzik açar, sabahları enerjik uyandıysa ve özellikle de bir koşuya çıktıysa Latin pop dinlerdi. Spor yaparken de kulaklığından genelde rock ve pop gibi hareketli müzikler yükselirdi. Şimdi de arabasından Meksikalı müzisyen Julieta Venegas’ın sesi yükseliyordu. Venegas’ın az sözle çok şey anlatan şarkı sözlerini, doğduğu toprakların izlerini taşıyan akılda kalıcı melodilerini çok severdi.

Madrid trafiğini atlatıp kuzeyde kalan iş yerine ulaştığında saatler 9.30’u çoktan geçmişti. Ofise çıkınca Javier’i masa başında buldu. Javier işe daha yakın oturduğu için bu tarz acil durumlarda Gabriel’den daha önce geliyordu.

“Selam,” dedi Gabriel. “Durum nedir?”

“Selam,” dedi Javier başını bilgisayardan kaldırıp ona bakarak. “API’leri kontrol ediyorum. Müşteri verilerini gönderende bir sorun çıkmışa benziyor. Diğer sistemlerin de ağzına sıçmadan önce bir çaresine bakmamız gerek.”

Gabriel’le Javier sonraki iki saati hatayı tespit edip düzeltmekle geçirdiler. Veri akışındaki senkronizasyon hatasını bulup sistemleri entegre ettiler. Sorunu çözseler de hemen ekran başından ayrılmadan bir süre veri akışını izlediler ve sistemlerin stabil çalıştığından emin oldular.

“Sabah sabah fena uğraştırdı,” dedi son derece rahat ofis sandalyesinde arkasına yaslanan Gabriel. “Sen bir süre daha kontrol et, ben de ikimize sandviç alıp geleyim.”

“Çok iyi olur,” dedi Javier. “Sabahtan beri ağzımdan tek lokma geçmedi, karnım kazınıyor.”

“Benim de öyle. Hemen dönerim.”

“Teşekkürler Gabi.”

“Her zaman.”

Gabriel onun omzunu dostane bir tavırla sıktıktan sonra kantine indi. Kantinden iki sandviç alıp tekrar kata çıktı ve ofise geçmeden önce kattaki otomattan ikisine kahve aldı. Onu elleri dolu gelirken gören Javier ayaklandı.

“Adamım benim,” derken Gabriel’in dolu ellerini boşalttı. “Teşekkürler.”

“Rica ederim,” dedi Gabriel. Kendi masasına oturdu. “Sistem ne durumda?”

“Tıkır tıkır çalışıyor. Sen aşağıdayken diğer tarafları da tekrar kontrol ettim, her şey yolunda.”

Gabriel’le Javier havadan sudan konuşarak karınlarını doyurdular. Ara sıra sistemi kontrol etmeyi de ihmal etmediler.

“Sistemde bir sorun çıktığında kendimi nasıl hissediyorum biliyor musun?” diye sordu Javier.

“Nasıl?” diye sordu Gabriel kahvesinden bir yudum içmeden hemen önce.

“Uyuyan bebeği bir anda uyanıp ağlamaya başlayınca tekrar onu uyutmak için her şeyi yapan bir ebeveyn gibi.”

Gabriel kahvesini ağzından püskürtmemek için hızlıca yuttuktan sonra gülmeye başladı, Javier de ona katıldı. İkilinin kahkaha sesleri katta yankılandı.

“Durumu daha iyi açıklayan başka bir benzetme olamazdı,” dedi Gabriel. Gülmeye devam ediyordu. “Yoksa kendini baba olma fikrine alıştırmaya mı çalışıyorsun?”

“Yok ya oğlum,” dedi Javier sırıtarak. “Sofia ile böyle bir gündemimiz olmadı bile. Ben en azından çok yakın gelecekte düşünmüyorum. Sofia’nın da düşündüğünü sanmıyorum çünkü düşünse bunu paylaşırdı. Bebek benzetmesi arkadaşlarımızın bebeklerinden ötürü aklıma geldi. Geçtiğimiz bir senede birkaç arkadaşımız birden çocuk sahibi oldu.”

“O zaman evliliğin tadını çıkarın. İkiniz de kendinizi hazır hissederseniz sıra çocuğa da gelir.”

“Tabii ki öyle,” dedikten sonra elini onun omzuna attı Javier. “Sende gönül işleri nasıl? Yalnız kurdu oynamaya devam mı?”

Javier, Gabriel’den iki yaş büyüktü ve ikili Gabriel burada çalışmaya başladığından beri —ki bu üç seneden biraz uzun bir zamana tekabül ediyordu— aynı ekipteydiler. Javier onun hem Madrid’e hem de işe alışmasında çok yardımcı olmuş, onu bir ağabey gibi koruyup kollamıştı; bu yüzden Gabriel aşk hayatındaki son gelişmeleri onunla paylaşacak kadar yakınlardı.

“Aslında biri var,” dedi Gabriel. Historia aklına gelince gülümsedi. “Yeni tanıştık sayılır hatta yarın ilk resmî randevumuza çıkacağız.”

“Bak sen,” dedi Javier sırıtarak. “Bu şanslı kadın kim bakalım?”

“İsmi Historia Alma ve tıpkı ismi gibi eşsiz bir ruh. Edebiyatçı, bir dergide yazarlık yapıyor ve aynı zamanda basılı kitapları da var. Yirmi dokuz yaşında, Burgoslu ama o da burada, Madrid’de yaşıyor.”

“Adı Historia, edebiyatçı ve Burgoslu. Kraliyet ailesinden falan olmasın?”

Gabriel bir kahkaha patlattı. “O zaman severek kraliçem ilan ederdim.”

“Sen bu kadından hoşlanmışsın.”

“Otuz bir yaşındayım, vaktimin hoşuma gitmeyen insanlara bir dakikamı bile ayırmayacak kadar değerli olduğunu biliyorum. Historia farklı biri, ilgi çekici pek çok özelliği var ve ben onu tanıdıkça daha çok etkileniyorum.”

Javier onu yüzünde anlamlı bir gülümsemeyle dinliyordu. Eşi Sofia ile dört yıldır evli, yedi yıldır birlikteydiler ve bir ilişkinin aşamalarını çok iyi bilirdi. Gabriel’le Historia’nın yaşadığı ilk zamanların heyecanının ilişkinin en tatlı dönemlerinden biri olduğunu ve insanın ayaklarını yerden nasıl kestiğini, aklını başından nasıl aldığını da bilirdi.

“Ondan bahsederken gözlerin ışıldıyor. Abayı yakmış olmayasın Gabi? Ne zamandır tanışıyorsunuz?”

Gabriel ona tanıştıkları akşamı ve sonrasında yaşananları anlattı.

“Dürüst olacağım,” dedi Javier. “O akşam kaçar gibi gitmesi hiç hoş değil, yerinde olsaydım ben de alınırdım ama kendisini ifade ettiğini söyledin ve anladığım kadarıyla onu samimi de bulmuşsun.” Gabriel başını sallayarak onu onayladı. “Maceranız sıra dışı başlamış ama şimdi işler normale dönmüş, rayına oturmuş gibi duruyor. Buluşun, konuşun, tanışın; birbirinize zaman ayırın. Biraz eski kafalı bir yorum olacak ama bir şeyin olacağı varsa gerçekten de oluyor Gabi. Öyküyü de merak ettim. Palabra dergisi demiştin değil mi?”

“Evet,” diye onayladı Gabriel. “Kalbim onun peşine düşmem gerektiğini söyledi, ben de düştüm ve yolun beni, bizi nereye götüreceğini yürüyerek göreceğim. Bir şeyin olacağı varsa olur lafına ben de çok inanıyorum Javi. Hayatımızı seçimlerimiz şekillendirir ama kader diye bir gerçek de var, en azından ben inanıyorum.”

Javier onun kolunu sıvazlarken gülümsedi. “Konuşmak istersen her zaman buradayım. Yarınki buluşma için de şimdiden iyi eğlenceler.”

“Teşekkür ederim Javi, gerçekten.”

“Her zaman.”

Gabriel masa başında biraz daha çalıştıktan sonra Javier’le öğle yemeğine çıktı. İş yerinin yemekhanesinde bir diğer yakın arkadaşı Enrique ile karşılaşınca Enrique öğle yemeğinde onlara eşlik etti.

“Nasılsın, nasıl gidiyor?” diye sordu Gabriel masada. “Seni ofiste görür müydük?”

“Ben de kendimi ofiste bulunca şaşırdım,” dedi Enrique gülerek. Enrique otuz iki yaşında bir elektrik mühendisiydi ve çoğunlukla sahada çalıştığı için ofis ışıkları altında pek görülmezdi. Son bir aydır da şirketin Madrid’in kuzeyinde yenilediği fiber altyapının başındaki mühendis olduğu için buralara epey az uğrar olmuştu. “Çok yoğunum ama sahadaki iş bitmek üzere. Önümüzdeki hafta işi bitirmeyi planlıyoruz ve sonrasında bir haftalık izne çıkacağım. Sizin nasıl gidiyor?”

“Yolculuk nereye?”

“Portekiz’in sıcak sularına.”

“Harika. Biz de sabah bir senkronizasyon krizi yaşadık, apar topar işe gelmek zorunda kaldık ama biraz uğraştırsa da hallettik.”

“İkinizin de elinden uçanla kaçan kurtulmaz, hiç şaşırmadım.”

“Tabii oğlum, ne sandın?” dedi Javier sırıtarak. “Saha senden, buralar da bizden sorulur. Senin ayağına toz toprak bulaşırken bizim de ellerimize veriler, kodlar, loglar bulaşıyor.”

“İkisini karşılaştırma zahmetine bile girmeyeceğim,” dedi Enrique bir lokmayı ağzına atmadan önce. “Sahanın da sistemin de kendine göre zorlukları var.”

“Ama saha daha zor değil mi?”

“Tabii lan. Dün gece rüyamda fiber kablolar gördüm, ciddiyim.”

Masadan kahkaha sesleri yükseldi. Gabriel sırıtarak arkasına yaslanırken evden çalışmak çok daha rahat olsa da bu ortamı da çok sevdiğini ve özlediğini düşündü. Javier ve Enrique’den biriyle ya da her ikisiyle birden denk geldiği ofis günlerine bayılıyordu. Javier’in bir ağabey samimiyeti veren tavırlarıyla Enrique’in espritüel kişiliği hiçbir sistemde bulamayacağı türdendi.

“Konu rüyana kadar ilerlediyse durum ciddi demektir,” dedi Gabriel. “Bir tatile ihtiyacın var.”

“Hem de her şeyden çok,” dedi Enrique başını sallayarak. “Haftaya size Lagos’tan fotoğraflarımı gönderiyor olacağımı umuyorum beyler.”

Yemekten sonra ofise çıkan Gabriel saat altıda çıkana kadar çalışmaya devam etti. Madrid’in akşam trafiğini atlatıp evine geldiğinde saatler yediye yaklaşmıştı. Üstünü değiştirip evinin yakınındaki spor salonunun yolunu tuttu. Cuma günleri genelde üst gövdesini çalıştırırdı, bu akşam da bir saatlik üst gövde antremanından sonra eve oldukça iyi hissederek döndü. Duşunu alıp dışarıdan söylediği yemeğini yedikten sonra koltuğa uzandı.

“Şöyle bir uzanmaya ne de çok ihtiyacım varmış,” diye düşündü. Telefonun ekranını açıp son konuşmaların olduğu sayfaya girdi. Başka neye ihtiyacı olduğunu biliyordu: Historia’nın sesini duymaya. Historia Alma ismi listenin beşinci sırasındaydı. Üzerine dokunup telefonu kulağına götürdü.

“Alo?” dedi saniyeler sonra Historia’nın sesi. “Selam.”

“Selam,” diye karşılık veren Gabriel gülümsemeye başlamıştı bile. “N’aber?”

“Gayet iyiyim, sen nasılsın?”

“Ben de gayet iyiyim. Ne yapıyorsun?”

“Kendimi bir romanın dünyasına misafir etmek üzereydim ama arayacağını tahmin ettiğim için süreci ağırdan aldım. Sen ne yapıyorsun?”

“Sen ve süslü cümlelerin,” derken güldü genç adam. “Çok tutmayacağım, istediğin dünyaya dalabilirsin. Sesini duymak ve yarın için ayrıntıları konuşmak istedim. Seni altıda alacağımı söylemiştim, saatte hemfikiriz değil mi?”

“Evet, elbette. İstersen arabanı burada bırakırsın, mahallenin içine doğru yürürüz. Ben mahallenin neredeyse dışında oturuyorum, bu taraflarda park yeri bulmak daha kolay.”

“Mantıklı, öyle yaparım. Restoran için de dokuza rezervasyon yaptırdım, uygun değil mi?”

“Gayet uygun. Rezervasyon işini arka planda hemencecik halletmişsin bakıyorum.”

“Her zaman. Popüler bir yerde cumartesi akşamı yemeğini şansa bırakamazdım. Yemeklerin yanında şarap içeriz diye düşünüyorum, sen ne dersin? Araç kullanacağım için az içerim merak etme.”

Historia başını koltuğun arkasına yaslarken gülümsedi. Gabriel’in onu arabayla alacağını söylemesi, akşam yemeğine çıkarmak istemesi ve restoran için rezervasyon yaptırması; yemeğin yanında şarap içmeyi teklif etmesi ve araç kullanacağı için az içeceğini belirtmesi genç adamın gerçek bir centilmen olduğunun göstergeleriydi ve Historia tüm bunların başını döndürdüğünü hissediyordu.

“Bir İtalyan restoranında akşam yemeği yerken şarap içmezsek suç işlemiş oluruz,” dedi genç kadın. “Sembolik olarak bir kadeh de olsa içilmeli.”

Gabriel ufak bir kahkaha attı. “Kesinlikle katılıyorum. O zaman yemeğin yanına güzel bir şarap da söyleriz.”

Yarın akşam Historia’nın gözlerinin önünde canlandı: Restoranın loş ışıkları altında Gabriel karşısında oturuyordu, üzerinde spor ama şık bir gömlek vardı; saçları her zamankinden daha özenli şekillendirilmişti. Uzun parmakları yarısı dolu şarap kadehini kavramışken yüzünde samimi bir gülümseme ve parıldayan gözleriyle Historia’ya bakıyordu.

Genç kadın için olağanüstü bir manzara olacağı kesindi.

“Harika bir plan,” dedi Historia. “İple çekiyorum.”

“Ben de öyle,” diye karşılık verdi Gabriel. “Bu arada unutmadan konumunu atmanı da rica edeceğim.”

“Birazdan yollarım, açık adresi de her ihtimale karşı yazarım.”

“Çok iyi olur. O zaman yarın altıda görüşmek üzere?”

“Görüşürüz Gabi. İyi akşamlar.”

“İyi akşamlar Tori ve keyifli okumalar.”

Historia telefonu kapattıktan sonra mevcut konumunu ona iletti, yeni bir mesajda da sokak adını ve bina numarasını yazdı. Mesajları saniyesinde gören Gabriel konumu açıp yol tarifi aldı. Aradaki mesafe 1,7 kilometreydi ve arabayla 7 dakika gösteriyordu.

“Sadece yedi dakika,” diye düşündü. “Yarın evimden çıktıktan yedi dakika sonra kollarımdasın Historia.”

***

Hafiften esen yaz meltemi açık olan balkon kapısından içeri perdeleri havalandırarak girerken hoparlörden 80’lerden bir şarkının sesi yükseliyordu; evin içinde ise Gabriel’in duş jelinin ferah kokusu geziniyordu. Genç adam sakallarının boyunu biraz kısaltmış, boynunu tıraş etmiş ve yanaklarının üst kısmındaki sakalları da düz bir çizgi olacak şekilde düzeltmişti. Ufak cilt bakımını tamamladıktan sonra yatağının üzerine koyduğu kıyafetlerini giydi. Bugün için vizon rengindeki keten gömleğini ve siyah kanvas pantolonunu seçmişti. Saçlarının doğal şekli dalgalı olsa da genelde fön çekerek kullanırdı ama bugün için Historia’nın buklelerinden de ilham alarak saçlarını doğal şeklinde kullanmaya karar verdi. Aynadaki dalgalı saçlı adama gülümseyerek baktı. Onu görmeyeli epey olmuştu.

“Senin saçların kadar olmasa da güzel,” diye düşündü. “Sayende belki saçlarımın dalgasını da severim Tori.”

Sol bileğine gümüş saatini, sağ işaret ve orta parmaklarına da gümüş yüzüklerini taktıktan sonra hazırdı. Karton poşete Historia’nın kitaplarını koydu. Hafta içi akşamları bu iki kitabı okuyarak geçmişti ve iki kitabı da çok beğenmişti. Banliyö Cinayeti’ni dün gece ikiye kadar uyanık kalarak bitirmiş, bir saat kadar da etkisinden çıkamadan uyanık kalıp okuduklarını düşünmüştü. Historia’nın finalde yaptığı ters köşe ve duyguları aktarımı o kadar ustacaydı ki Gabriel kitabı okumamış resmen yaşamıştı.

Parfümünü sıktıktan sonra çantasını da alarak evden çıktı. Oturduğu apartmanın üç bina ilerisinde bir çiçekçi vardı. İçeride önceki iki sefer gördüğü yaşlı adamın yerine omuz hizasındaki kır saçları, yüzündeki hafif makyajı ve desenli elbisesiyle tıpkı yıllanmış bir şarap gibi güzel bir kadın duruyordu.

“Merhaba,” dedi Gabriel. “Bir buket hazırlatmak istiyorum, yardımcı olabilir misiniz?”

“Merhaba bayım,” dedi çiçekçi kadın. Onu hızlıca süzdüğünde gösterdiği özenden bir randevuya gittiğini anladı. “Romantik bir akşamda verilecek türden bir buket mi istiyorsunuz?”

“Çok mu belli oluyor?” derken güldü Gabriel. “Evet, tam da öyle bir bukete ihtiyacım var.”

“O hâlde güzel bir buket hazırlayayım. Aklınızda özel bir çiçek var mı?”

Gabriel’in zihni onu Historia’nın şiir kitabında okuduğu mısralara götürdü:


Bir gül gibi eski bir defterin içinde
Zarafetle kurusaydım keşke
Canlıyken gözleri neşeyle parlatan
Kuruduğunda ise dudakları kıvırtan
Güzel bir anın hatırasıyla

“Gülleri sever,” dedi Gabriel tebessüm ederek. “Birkaç gül koyabiliriz.”

“Kırmızı mı?”

“Kırmızı,” diye onayladı genç adam ama düşünceliydi. Çiçekçi kadının aksanındaki tanıdık tınılara dikkat kesilmişti. Bu yaşlı kadının akıcı konuşması ve belirgin vurguları son bir haftadır her gün hayranlıkla dinlediği Historia’nın sesine benziyordu. “Kuzeyli misiniz?”

Kırmızı güllerle uğraşan çiçekçi kadın onun bu sorusuyla başını kaldırıp ona gözlüklerinin üstünden bir bakış attı. “Evet, Leónluyum,” dedi Gabriel’in tahminini doğrulayarak. “Dikkatli bir kulağınız var.”

“Öyle söylerler.”

“Tahmin edeyim, siz de Barselonalısınız.”

“Bazen alnımda falan yazdığını düşünüyorum.”

Çiçekçi güldü. “Benim de dikkatli kulaklarım vardır.”

“Çiçeği vereceğim kadın Burgoslu,” diye itiraf etti Gabriel. Bu yaşlı kadına sempati duymuştu. “Bir haftadır her gün konuşmasını duyuyorum, sizin sesinizde de o toprakların tınısını duyunca hemen yakaladım. Anlaşılan yeni bir özellik kazanmışım.”

Yaşlı kadın ona anlamlı bir gülümseme gönderdi. “Şimdi anlaşıldı,” dedi. Buketi yapraklarla süslemeye geçti. “Bu genç hanım Burgos’ta mı büyümüş?”

“Evet.”

“Her harfi telaffuz etme merakı, yuvarlanmayan kelimeler, belirgin s vurguları konuştuklarında bir kitaptan alıntı yapıyorlarmış gibi hissettirir. Sizin gibi bir Barselonalı için çok farklı ama ilgi çekici olduğuna eminim.”

“Elinizdeki buket bu konuda size küçük bir ipucu vermiş olmalı.” Güldü. “O aksanı bir kere duydum ve işte buradayım.”

“Bir kadına çiçek almayı düşünecek kadar ince bir beyefendi olarak o aksanı daha çok duyacağınızdan eminim.”

“Ben de öyle umuyorum.”

Gabriel buketi alıp çiçekçiden çıktığında yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Buketi arabasının ön koltuğuna dikkatli bir şekilde yerleştirdi. Direksiyonunu Lavapiés’e doğru çevirmeden Historia’ya mesaj attı:

Yedi dakikaya aşağıdayım

Genç kadının evine yol tarifi alıp telefonu tutacağa sabitledikten sonra aracını park ettiği yerden çıkardı ve yola koyuldu. Müzik dinlediği uygulamaya girdiğinde son çalan şarkının Julieta Venegas’tan Andar Conmigo olduğunu gördü. Şarkının sözlerini düşününce şu an bulundukları duruma ne kadar uyumlu olduğunu fark etti. Gülümseyerek şarkıyı baştan açtı ve sesini de biraz yükseltti.

Gabriel’in mesajını alan Historia ise heyecanla ayna karşısına geçip dudak kalemiyle çevrelediği dolgun dudaklarına şeftali tonlarında bir parlatıcı sürdü. Işıltılı bir far, ince eyeliner ve bol maskarayla tamamladığı göz makyajı dikkatleri üstüne çeken kısımdı. Genç kadın iri gözlerini beğenir, makyaj yaptığında her zaman gözlerini ön plana çıkarırdı ve bugünkü sonuçtan da memnundu.

Aynadan biraz uzaklaşıp kombinine baktı. İtalyan restoranında akşam yemeği yemeyecek olsalar giymeyi aklından bile geçirmezdi ama Gabriel’in teklifinden sonra dizlerinin bir karış üstünde biten bel kısmı korseli, yakası açık, düğme detayları olan kısa kollu lacivert elbisesini giymişti. Beyaz teninin koyu kahverengi saçları ve lacivertle yarattığı kontrastı beğenmişti. Lavapiés’in rafları tozlu dükkânları için de Salamanca’daki İtalyan restoranı için de uygun bir elbise tercihi yaptığını düşünüyordu.

Çiçeksi parfümünü abartmadan boynunun iki tarafına ve bileklerine sıktı. Krem rengi omuz çantasının içine cüzdanını, kuru mendilini ve parlatıcısını koydu. Çantasıyla aynı renk topuklu ayakkabılarını da kapının önünde giydikten sonra kapıyı arkasından çekti.

“İşte büyük gün geldi çattı kızım,” diye düşündü. Derin bir nefes aldı. “Kendin ol ve akşamın tadını çıkar.”

Asansörle giriş kata indiği esnada Gabriel de onun evine ulaşmıştı. Aracını apartmanın iki metre gerisinde durduran genç adam yan koltuktaki buketi alarak arabadan indi. Tam bu sırada yeşil boyalı apartmanın kapısı açıldı ve Historia içeriden çıktı.

Birbirlerini fark ettikleri an zaman büküldü. Artık dünya normal hızında dönmüyor, saatler olağan hızında ilerlemiyordu. Gözleri birleşince ikisinin de yüzü aydınlandı, dudakları yukarı kıvrıldı. Birbirlerini ilk kez görmüş gibi değil ama ilk kez planlı bir şekilde görmenin heyecanıyla incelediler. Gabriel’in elindeki buketi görmek Historia’nın göğsünün sol tarafındaki güneşi doğurmuştu ve genç kadın havadan bile sıcak hissediyordu. Gabriel’in dalgalı saçlarına, sakalları özenle şekillendirilmiş yakışıklı yüzüne; fit vücudunu zarafetle saran vizon rengi keten gömleğiyle siyah kanvas pantolonuna hayranlıkla baktı.

“Selam,” derken ona doğru birkaç adım attı. “Hoş geldin.”

Historia’yı baştan aşağı süzen ve bakışlarını onun ince belinde, beyaz teninde ilgiyle gezdiren Gabriel, genç kadının sesiyle bakışlarını onun yüzüne çıkardı. “Selam,” diye karşılık verdi. O da birkaç adım atıp aralarındaki mesafeyi kapattı. “Büyüleyici görünüyorsun. Bunlar senin için.”

“Teşekkür ederim,” deyip onun elindeki buketi aldı Historia. Çiçeklerin mis gibi kokusunu içine çekerken genişçe gülümsedi. “Çok incesin.”

Gabriel elini onun ince beline yerleştirip genç kadını kendisine çektiğinde Historia da buketi sağ eline alıp aralarından çekti. Yanakları birbirine değdiğinde önce onun sakallarının sertliğini hissetti Historia, ardından baharatlı parfümünün ve tıraş losyonunun birbirine karışan kokusunu içine çekti. Belki de geri çekilmesi gerekirdi ama içinden gelmedi. Elini onun sırtına bastırdığında gözleri çoktan kapanmıştı.

Gabriel ise kolunu onun beline sarıp genç kadını iyice yakınına çekti ve kendisinin de ayrılmaya hevesli olmadığını gösterdi. Burnunu onun buklelerinin arasına daldırıp aldığı derin nefesle beraber Historia’nın saçlarının tertemiz kokusunu ciğerlerine doldurdu.

İşte tam şu an onlar için dünya durdu.

Birkaç ömür gibi hissettiren birkaç saniye geçti. Bir pencere açıldı, bir apartmanın kapısı kapandı; bir araba arkalarından geçti, bir saksağan balkon demirine konup öttü. Onlar ise bu dünyanın içinde kendilerine ait bir evrende baş başa kaldılar.

“Nasılsın?” diye sordu Gabriel biraz geri çıktığında ama eli hâlâ onun belindeydi.

“İyiyim,” dedi Historia gülümseyerek onun yüzüne bakarken. İspanyolca uzmanlık alanıydı ama şu an bildiği tüm kelimeleri unutmuştu sanki. “Seni gördüğüme sevindim.”

“Ben de öyle.”

Aralarında birkaç saniyelik bir sessizlik yaşandı.

“Saçlarına bayıldım,” dedi Historia biraz sonra. Hissettiği heyecanın onu sessizleştirmesinden ise içinden geçeni söylemeye karar verdi. “Dalgalı olduğunu bilmiyordum. Kıyafetlerin de çok yakışmış.”

Onun iltifatlarıyla göğsü kabaran Gabriel, “Teşekkür ederim,” dedi sırıtarak. “Senin saçlarından ilham olarak bugün doğal kullanmak istedim.”

“Bu kararda etkim olmasına çok sevindim. Çok iyi görünüyorsun.”

“O hâlde yanına yakıştım demektir.”

Historia bir an duraksayıp biraz irileşen gözleriyle onun yüzüne baktı. “Elbette yakışıyorsun,” dedi. Gülümsedi. “Gidelim mi?”

Gabriel onu öpme isteğini bastırıp başını salladı. “İstersen buketi arabamda bırakalım, rahatça gezersin.”

“Çok iyi olur.”

Gabriel buketi onun elinden alıp arabasına geri bıraktı, ardından içinde genç kadının kitaplarının olduğu karton poşeti alıp kapıyı kapattı ve aracı kilitledi. Bu esnada Historia da onun arabasını inceliyordu.

“Elektrikli değil mi?” diye sordu.

“Evet,” diye onayladı Gabriel araca kısa bir bakış atarak. “Elektrikli arabalar çok ilgimi çekince bütçeme uygun bir tanesini denemek istedim. Alalı beş ay kadar oldu.”

“Alanı elektronik olan bir mühendisten şaşılmayacak bir cümle. Araçtan memnun musun?”

“Şehir içinde kullanmak için epey kullanışlı. Madrid ve Barselona arası da beklediğimden iyi bir performans sergiledi. Yani evet, memnunum ama gözümü Tesla’ya dikmiş durumdayım.”

Historia gözlerini biraz büyütüp, “Ona ciddi bir bütçe ayırman gerekir,” dedi. “Bu ekonominin sonu nereye gidecek bilmiyorum.”

“Hemen değil zaten ama yakın gelecekte öyle planlarım var. Ekonomi bu gidişatla nereye gider bilmem ama bizi bok çukuruna sürüklediği kesin.”

Historia başını yere eğip güldüğünde Gabriel de ona katıldı.

“Kesinlikle,” dedi Historia başını sallayarak. “Hadi gel turumuza başlayalım. Biraz gerçek dünyadan uzaklaşıp hayal dünyalarına dalalım.”

“Bana uyar.”

Yürümeye başladıklarında Historia, Gabriel’in sağındaydı. Genç kadın onun sol elindeki karton poşete kısa bir bakış atsa da bir şey söylemedi. Meraklı ama sessiz kaldı. Sonra konuşacak bir konu bulamayıp önüne döndü. Aralarındaki bu sessizlikten de hoşlanmıştı. İnsanın konuşmak zorunda hissetmediği anları seviyordu, Gabriel de ona bu rahatlığı veriyordu.

Gabriel ise yüzünde hafif bir tebessümle Historia’nın adımlarına uyum sağlıyor, arada ona kaçamak bakışlar atıyordu. Bu sessizlik onun da hoşuna gitmişti. Gergin bir sessizlik değildi, huzurluydu.

Mahallenin biraz içine girdiklerinde dükkânlar da gözüktü. Historia’nın buradaki anıları üniversite zamanında başlamıştı. Genç kadın öğrenciyken sık sık buradaki dükkânları ziyaret ederek tarihin tozlu sayfalarına dalmıştı. Şimdiyse bu mahallenin bir yıllık sakini olarak her günü bu ara sokaklarda, renkli binaların arasında binalardan daha renkli insanlarla geçiyordu ve bu durumdan son derece memnundu.

“Márquez’in Latin Amerika baskısını bu kitapçıda bulmuştum,” dedi Historia ilerideki dükkânı işaret ederek. “Girelim mi?”

“Orası burası demek,” dedi Gabriel dükkânın sarı ışıklı tabelasına bakarak. “Girelim tabii. Rehberim sizsiniz bayan, size uyarım.”

Gabriel dükkânın zilli kapısını açıp geçmesi için Historia’ya öncelik verdi. İçeri girdiklerinde ikisini de kitap kokusu karşıladı. Historia dünyadaki en sevdiği kokulardan biri olan bu kokuyu içine çekerken gülümsedi.

İşte ait olduğu yer burasıydı.

Rafların arasında dolaşmaya başladıklarında, “Üniversite yıllarım böyle yerlerde geçti,” diye anlatmaya başladı Historia. “Özellikle kıyıda köşede kalmış kitapçıları gezerdim. Önceliği İspanyol ve Latin yazarlara vermek üzere dikkatimi çeken kitapları incelerdim ve konusunu beğendiklerimi satın alırdım. Sahibiyle aramın iyi olduğu kitapçılarda oturup, kahvemi yudumlarken özellikle ince şiir kitaplarını okuyup bitirirdim. Evimde olan kitaplardan çok daha fazlasını okudum. Bir edebiyat öğrencisi olarak okumakla da yükümlüydüm. Her kitap bir başka dünya, bir başka hayat demekti ve onları deneyimlemem için yepyeni bir şans veriyordu sanki. George Martin’in bir sözü var: ‘Kitap okuyan biri ölmeden önce binlerce hayat yaşar, hiç okumayan ise sadece bir tane.’Bu kadar haklı bulduğum çok az cümle vardır.”

Historia bakışlarını raftan ayırınca Gabriel’in pürdikkat kendisine baktığını fark etti. Gabriel’in kahverengi gözlerindeki bakış o kadar yoğundu ki Historia onun sadece söylediği kelimeleri değil, söylemediklerini de duyabildiğini düşündü.

“Ne güzel sözmüş,” dedi Gabriel. “Okumak gerçekten de başka evrenlerde kısa süreli de olsa var olmak demek.”

“Bir sihir gibi.”

Márquez’in kitaplarının olduğu kısma geldiklerinde Gabriel Kırmızı Pazartesi’yi eline aldı. Kapağını kaldırıp ilk sayfasına baktı.

“On sene önceki baskı,” dedi hafiften şaşırarak. “Normal kitapçılarda bulamazsın.”

“Sana söylemiştim,” dedi Historia. Sonra onunla biraz eğlenmeye karar verip bir anda Kolombiya aksanına geçiş yaptı. Aksanı yumuşadı, kelimeler ağzından tekerleme söyler gibi akmaya başladı: “Kitabı okudun mu? Okuduysan üzerine konuşmak isterim.”

Gabriel şoke olmuş bir şekilde, “Hadi oradan!” dedi. Güldü. “Kolombiya aksanını taklit edebiliyor musun?”

“İspanyolca sadece ana dilim değil, uzmanlık alanım. Birkaç farklı aksanla konuşabilirim ve bunları yaparken o bölgeye ait kelimeleri de kullanabilirim. Dil ve edebiyat mezunuyum, profesyonel olarak edebiyata yöneldim ama filolog da sayılırım.”

“Seni hep edebiyatçı olarak düşünüyorum ama lisans programına dil de dahildi, evet. Başka hangi aksanlarla konuşabiliyorsun?”

“Meksika aksanını da taklit edebilirim,” derken bir anda Meksikalılar gibi konuşmaya başladı. Genç kadının sadece aksanı değil, ses tonu ve mimikleri de değişti. “Tekila için agave üreten Guadalajaralı bir tarımcıyım. İsmim Carmen, otuz altı yaşındayım ve bu topraklarda doğup büyüdüm. Ya sen kimsin yakışıklı yabancı?”

Gabriel ondan öylesine etkilenmişti ki keyifle gülüyor olmasına rağmen gözlerinde resmen alevler harlanıyordu. Kastilyalı, Katalan, İtalyan, Kolombiyalı, şimdi de Meksikalı; kaç tane kişiliğin var? diye düşündü. Beni daha ne kadar etkileyeceksin Historia?

Gabriel onu saygıyla selamlarken, “Sizinle tanışmak büyük bir onur hanımefendi,” dedi Madrid aksanıyla. Bu aksanı Madridli annesini taklit ederek öğrenmişti ama ciddi olarak hiç böyle konuşmazdı. “Adım Carlos. Sizin aksinize verimli topraklarda değil, Madrid’in binaları arasında yaşayan bir ressamım. Hayal dünyamda sizin memleketiniz gibi güzel doğası olan yerleri çok sık ziyaret ederim ama gerçek hayatta manzaram binalardan oluşur.”

Historia başını geriye yaslayıp bir kahkaha patlattı. “Gabi çok tatlısın! Harika bir Madrid aksanın varmış. Annenden öğrendin değil mi?”

“Evet, annemden öğrendim. Özellikle çocukken konuşmamızı sık sık düzeltir, telaffuzlarımıza dikkat etmemizi isterdi. Aksanımda Katalan etkisi var ama Madrid aksanına geçince her şeyi kitabına uygun yapmayı da öğrendim.”

“Yanlış anlama, Katalan aksanına bayılıyorum ve çok tatlı buluyorum,” derken ona bir adım yaklaştı. “Ama Madrid aksanıyla konuşan Gabriel de çok hoşuma gitti. Doğup büyüdüğüm topraklara daha yakın hissettirdin.”

“Yanlış anlayacak bir durum yok. Memleketine ne kadar bağlı olduğunu biliyorum Tori. Hem yeri gelmişken ben de bir gerçeği söyleyeyim: Ana dilim Katalancayı biliyor olman benim için çok önemli. O gece bir anda Katalanca konuşmaya başladığında sana çok yakın hissetmiştim, bu yüzden söylediğin hissi emin ol çok iyi biliyorum.”

Historia başını sağa eğip Gabriel’in yüzüne gülümseyerek baktı. “Ne zaman istersen seninle ana dilinde konuşabilirim,” dedi Katalanca. Sesiyle beraber mimikleri de yumuşadı, Akdeniz’in o sıcaklığı tüm bedenini sardı. Şu an Gabriel için dünyanın en güzel kadınıydı. “Benim için de pratik olur. İçimden bir ses bu saatten sonra Katalancamın hiç olmadığı kadar iyi olması gerektiğini söylüyor.”

Gabriel onu kitaplığa yaslayıp ana dilinde söylenen bu güzel kelimeleri sadece duymayı değil, hissetmeyi de çok istedi. İnsanların anlaşmak için aynı dili konuşmasına gerek yoktu fakat birine ana dilinde hitap etmek iletişimin en yakın yoluydu ve Gabriel şu an Historia’yı evinin bir sakini olarak görüyordu. Historia onunla Katalanca konuşurken sadece ortak bir dili paylaşmıyorlardı; Gabriel’in babasıyla evlerinin bahçesinde yaptığı sohbetleri, okulda arkadaş grubunda dönen muhabbetleri, kimseye söylenmeyen bir iç sesin en derin düşüncelerini paylaşıyorlardı.

İkinci adı ruh anlamına gelen bu genç kadın, Gabriel’in ruhuna dokunuyordu.

“İçindeki ses ne güzel konuşuyor,” dedi Gabriel. Gözlerinin içindeki ışıltı güneşten bile parlaktı. “Ve sadece kulaklarıma değil, yüreğime de hitap ediyor.”

“O zaman yüreklerimiz de aynı dili konuşuyor demektir,” dedi Historia gülümseyerek. Ona alttan anlamlı bir bakış attıktan sonra bir adım geri çıktı. “Konumuza dönecek olursak,” dedi Kolombiya aksanına geçiş yapıp. “Kitabı okudun mu?”

Konunun kitaplığın raflarına varmadan değişmesine sevinen Gabriel, “Okudum,” diye onayladı. “Kurgusu gereği cidden ağır bir kitap çünkü toplum dediğimiz şeyin aslında ne kadar korkunç olabileceğini gösteriyor. Çevremizde birileri varken kendimizi daha güvende hissederiz ama o insanların tehlike anında bizi nasıl yüzüstü bırakacağını kitapta en çıplak ve sarsıcı şekilde görüyoruz. Okuduğumda lisedeydim. Santiago’nun Wene Hala’ya söylediği ‘beni öldürdüler’ cümlesinden sonra burnuma tekme yemişim gibi hissetmiştim. Bir insanın ölmeden önce söylediği son sözün ‘beni öldürdüler’ olması korkunç. İnsan öldüğünü anlamaz derler ama Santiago öldüğünü biliyordu.”

Final sahnesini hatırlayan Historia’nın içi ürperdi. “Bence de kitabın en çarpıcı kısmıydı. Bu kadar kısa bir cümlenin bu kadar çarpıcı olması da ancak Márquez gibi bir üstadın kaleminden çıkabilirdi. Umutsuzluk kokan ve öleceğini kabullenen bir adamın son sözleriydi. Peki ya sence Santiago, Ángela’nın başına gelenlerin sorumlusu muydu?”

“Kesinlikle katılıyorum. İnsanın hafızasına çivi gibi çakılan bir sahne ve cümleydi, okuyan birinin unutması mümkün değil. Soruna gelecek olursam kitabın en tartışmalı kısmı ve hiçbir zaman gerçek cevabını öğrenemeyeceğimiz bir konu fakat bence Santiago’nun olayla bir ilgisi yoktu. Sen ne düşünüyorsun?”

“Bu sorunun cevabını derslerimizde, arkadaş ortamlarımızda çok tartıştık. Okurlar ikiye ayrılmış durumda ama ben de senin gibi Santiago’nun olanlarla ilgisi olmadığını düşünenlerdenim. Kitabın sonlarına doğru Ángela’nın gizli bir sevgilisi olduğu ve onu korumak için ağabeylerine Santiago’nun adını verdiğine dair bir kısım var. Orada Santiago’nun adını vermesinin nedeninin Santiago varlıklı bir aileden geldiği için Ángela’nın ağabeylerinin ona hiçbir şey yapamayacağını düşündüğü yazıyordu. Bana en mantıklı gelen senaryo bu. Ölene kadar Ángela’nın bu konu hakkında ısrarla konuşmaması ve bu sırrı mezara götürmesi de bu düşüncemi güçlendiriyor.”

“O kısmı hatırlıyorum. Okuduğumda bana da mantıklı gelmişti. Şu an otuz bir yaşında yetişkin biri olarak kitabı tekrar okumak istedim. Lisedeyken fark edemediğim pek çok şeyi fark edeceğimden eminim, belki Santiago hakkındaki düşüncelerim de değişir.”

“Bence kesinlikle okumalısın ama tekrardan tavanı izlemeye hazır ol. Son cümlesini de okuduktan sonra düşünceler insanın üstüne karabasan gibi çöküyor.”

“Bence bir eseri güzel yapan şey de okuru düşündürmesidir.”

“Okuduğumuz kitap bir yumruk gibi bizi sarsmıyorsa, ne işe yarar ki?” derken gülümsedi Historia. “Ne güzel söylemiş Kafka. Yüzde yüz katılıyorum.”

“Ne de çok yazar ve cümle biliyorsun. Bunun senin işin ve en büyük tutkun olduğunun farkındayım ama yine de çok etkileyici.”

“Okuduğum her şey kafamın içinde kira vermeden yaşıyor.”

Bir süreliğine ikisi de kendi dünyasına daldı. Historia ön sıradaki raflara ilerledi, Gabriel ise hemen arkasındaki Rus yazarların olduğu rafı incelemeye koyuldu. 19. ve 20. yüzyılda yaşamış Rus edebiyatının en büyük isimlerinin eski basım kitapları raflara dizilmişti. Gabriel bir Turgenyev romanını eline aldı. Kapağını açtığında kitabın ilk sayfasına Katalan dilinde bir not yazıldığını gördü:

Güzel bir günün hatırası.

J’ye sevgilerimle,

Ağustos 2013

Dudakları yukarı kıvrıldı. “Belki de bugün gibi güzel bir günün hatırası,” diye düşündü. Parmak uçlarını ana dilinde yazılan bu notun üzerinde gezdirdi. “Havadan bile sıcak duygular hissettiren bir ağustos gününün hatırası. Tıpkı bu haziran gününde olduğu gibi.”

Ön raftaki İngiliz kitaplarını incelemeyi bırakan Historia, Gabriel’in olduğu yere geri döndüğünde onu elindeki kitabı incelerken buldu. Ses çıkarmadan rafa yaslanıp onu izlemeye başladı. Gabriel’i ilk gördüğünden beri onu çok çekici buluyordu fakat şimdi genç adam bir kitapçıda rafların arasında dururken Historia’nın gözüne daha önce hiç olmadığı kadar çekici geliyordu. Historia onun çevresine gösterdiği ilgiden çok memnun kalmıştı.

Omzunu yasladığı raftan ayırırken, “Hangi kitap?” diye sordu. Ona doğru yürüdü. “Alacak mısın?”

Gabriel başından beri onun varlığının farkındaydı ama bu anı bozmak istemediği için farkına varmamış gibi yapmıştı. Başını çevirip ona bakarken elindeki kitabı gösterdi.

“Alacağım,” diye onayladı. “İlgimi çekti.”

“Rus edebiyatını sever misin?”

“Çok hâkim değilim ama meşhur eserlerinden bazılarını okudum. Biraz fazla melankolik buluyorum ama dönemin şartlarını düşününce ve Rusya’nın sert ikliminin topluma olan etkisini de göz önüne alınca bunu normal karşılıyorum. Yazarların bunu başarıyla kaleme aldığı da su götürmez bir gerçek.”

“O soğuk, kasvet, uzun geceler insanların üstüne karabasan gibi çökmüş. Biraz fazla melankolik olduğu doğru ama hayat da öyle değil mi zaten?”

“Bakış açına bağlı.”

“O zaman melankolik bir bakış açım var,” dedi Historia. Omuzlarını silkti. “Her zaman öyle değilim ama melankolik olmak istediğimde hakkını veririm.”

“Bence eğlenceli olduğunda da hakkını veriyorsun. Mesela Barselona’da hayattan keyif almasını çok iyi bilen bir İspanyoldun.”

“İspanyol olmamın artısı. Rus olsaydım Dostoyevski gibi melankoli bağımlısı olacağımdan gram şüphem yok.”

Gülüştüklerinde kahkaha sesleri rafların arasında yankılandı.

“O zaman iyi ki İspanyol olarak doğmuşsun,” dedi Gabriel. Başını ona doğru eğdi. “Çünkü bu renkli ve deli dolu kadın çok hoşuma gidiyor.”

Historia ona kaşlarını kaldırıp hınzır bir bakış attı. “Bu kadını ben de seviyorum. Hayattan keyif almasını biliyor ama almak istemediğinde de bunu da hakkıyla yapıyor.”

“Tam bir Burgoslu gibi konuştun: Soğuğu tir tir titretir ama sıcağı da insanın içini yakar geçer.”

“Güzel bir tespit oldu.”

“Kitapçıya gelince içimdeki filozof da ortaya çıktı,” deyip güldü Gabriel. “Bu arada senin eleştiri yazdığın o kitabı da almak istiyorum.”

Bu cümle Historia’yı çok sevindirdi. Önce derginin editörü Maria, şimdi de Gabriel… İkisi de yazdığı eleştiriden sonra kitabı satın alıp okumak istemişti ve bu Historia için gurur vericiydi.

“Onu burada bulamayız,” dedi. “Daha güncel eserleri satan bir kitapçıya gitmemiz gerek ama öncesinde teyit etmek amacıyla soralım.”

Historia’nın eleştiri yazdığı yeni çıkan kitabın burada olmadığını öğrendiler. Gabriel, Turgenyev’in romanını aldıktan sonra sahaftan ayrıldılar. Sonraki durakları bir üst sokaktaki büyük kitapçı oldu.

“Hoş geldin Historia,” diye seslendi kitapçının sahibi Aurelia. İsmini anımsatan sarı saçları altın gibi parlıyordu ve yüzünde arkadaşını gördüğü için samimi bir gülümseme vardı. “Nasılsın?”

“Selam Auri,” diyen Historia ona sarıldı. “İyiyim, sen nasılsın?”

“Seni görünce daha iyi oldum. Nasıl gidiyor? Bir süredir gözükmüyorsun.”

“İşlerim biraz yoğundu, o yüzden uğrayamadım,” dedikten sonra yanındaki Gabriel’e döndü. “Seni Gabriel ile tanıştırayım. Gabriel, Aurelia bu güzel kitapçının sahibi.”

Aurelia’nın bakışları Historia’nın bir adım gerisindeki uzun boylu esmer adama çevrildi. Gabriel gülümseyerek ona elini uzattı.

“Merhaba,” dedi Gabriel. “Tanıştığıma memnun oldum.”

“Merhaba,” dedi Aurelia gülümseyerek. Onun uzattığı elini sıktı. “O memnuniyet bana ait. Kitapçıma hoş geldin Gabriel.”

Aurelia ismi eski ve artık pek kullanılmayan nadir isimlerden biriydi ama Aurelia, Historia’nın arkadaşı olduğu için Gabriel bunu yadırgamadı. Historia’nın hem mesleği hem ilgi alanları hem de oturduğu muhit bakımından pek çok şahsına münhasır kişiyle arkadaş olduğunu tahmin edebiliyordu. 

“Kitapçına bayıldım. Historia ile bir kitaba bakmaya geldik ama burada daha uzun vakit geçirebiliriz.”

“Çok teşekkür ederim. Hangi kitabı arıyorsunuz?”

Gabriel ona kitabın adını söyledi.

“Yeni çıkan kitaplardan,” derken köşedeki Yeni Çıkanlar rafına bir göz attı Aurelia. “Orada olması lazım. Yardımcı olmamı ister misiniz?”

“Ben gidip bir bakayım,” dedi Gabriel de o köşeye bakıp. “Siz de iki arkadaş biraz sohbet edin.”

Historia ona gülümsediğinde Gabriel onun beline nazikçe dokunup Yeni Çıkanlar rafına ilerledi. Onu baştan aşağı süzen Historia kibarca alt dudağını dişledi.

Beline dokunulmasını beklemiyordu.

“Tahmin edeyim,” dedi Aurelia. “Flört ediyorsunuz.”

Historia bakışlarını Gabriel’den alıp arkadaşına çevirdi. Aurelia yüzünde anlamlı bir gülümsemeyle kendisine bakıyordu. 

“Devlet sırrı değil,” dedi Historia omuz silkerek. “Bir süredir görüşüyoruz.”

“Çok yakışıklıymış. Uzun boylu, esmer, tarzı iyi. Tam senin kalemin.”

Aurelia kırk üç yaşında evli ve bir çocuk annesiydi, bu yüzden Historia onun Gabriel hakkında söylediklerini yanlış anlamadı.

“Ve en önemlisi gerçek bir centilmen,” dedi Historia. Ona yaklaşıp kısık sesle devam etti: “Yunan tanrısı gibi ama Katalan versiyonu.”

“Katalan mı? Şimdi anlaşıldı. Aksanında farklı bir şeyler olduğunu sezmiştim. Barselonalı mı?”

“Tam üstüne bastın.”

“Nerede tanıştınız?”

“Uzun hikâye. Başka zamanın konusu.”

“Öyle olsun. Hadi yanına git, Barselonalı Yunan tanrısını bekletme.”

Historia gülerek onun omzuna dostane bir tavırla vurduğunda Aurelia ona göz kırptı.

“Giderken beline dokunduğu da gözümden kaçmadı,” dedi Aurelia. “Böyle ufak temasları ne kadar sevdiğini biliyorum.”

“Bayılıyorum,” dedi Historia iç çekerek. “Sen beni daha fazla utandırmadan gidiyorum.”

“Seninkini bekletme.”

Historia arkadaşının yanından ayrılıp Gabriel’e doğru ilerledi. Onun geldiğini fark eden Gabriel bakışlarını elindeki kitabın arka kapak yazısına çevirdi. Uzaklaşmış olabilirdi ama buraya geldiğinden beri bir gözü ikisinin üstündeydi. İçinden bir ses iki arkadaşın samimi ve kahkahalı sohbetinin konusunun kendisi olduğunu söylüyordu.

“Selam,” dedi Historia onun yanında durduğunda. “Kitabı bulmuşsun.”

“Selam,” diyen Gabriel başını kaldırıp ona baktı. “Evet, arka kapak yazısını okuyorum.”

“Sen de bir kitabı almadan arka kapağını okuyanlardan mısın?”

“Ta kendisiyim.”

“Kabul edersen bu kitabı sana ben hediye etmek isterim.”

“Senden alacağım ilk hediyenin bir kitap olması fırsatını severek kabul ederim.”

Aynı anda gülümsediler. Kitapçılar Historia’ya her zaman çok iyi hissettirmişti fakat şu an yeni bir kitabın heyecanının yanında yeni bir insanı tanımanın heyecanı ve kalbini küt küt attıran bir hoşlantının varlığıyla hissettikleri zirveye ulaşmıştı.

Beraber yeni çıkan kitapları incelemeye devam ettiler. Historia işinin de bir parçası olduğu için yayıncılık sektörünü yakından takip ediyordu, bu nedenle yeni çıkan kitaplar hakkında çok şey biliyordu. Gabriel’le biraz sektörden biraz günümüz yazarlarından biraz da edebiyatın evrildiği noktadan konuştular. Bu sohbetlerinde ortak bir noktaları daha olduğu ortaya çıktı: İkisi de klasik edebiyatı seviyordu, bunun yanında yakın gelecek ve günümüz yazarlarından da severek okudukları çok fazla isim vardı.

“Günümüz edebiyatçılarına şans vermene çok sevindim,” dedi Historia gülümseyerek. “Sayıları hiç de hafife alınmayacak bir güruh var ki edebiyatın yalnızca klasiklerden ibaret olduğunu savunuyorlar.”

“Cahilce bir yaklaşım,” dedi Gabriel. “Klasikler de kendi dönemlerinde yeterince ilgi görmemiş hatta bazı kesimler tarafından aşağılanmış kitaplardı. Poe sefil bir hayat sürüp sefilce öldü, Kafka yazdıklarının ölümünden sonra yok edilmesini istedi ama arkadaşı vasiyetini dinlemeyip yayımlayınca ün kazandı; Tolstoy bir tren istasyonunda yalnız öldü. Şimdi bu üç ismi söylesen tanımayan neredeyse çıkmaz, tanımayanlar da cahillikle suçlanır ama hayatlarına ya da ölümlerine bakınca hiç de şatafatlı bir tablo görmüyoruz. Mesela Dostoyevski, kumarbazın tekiydi ama biz onu dünya edebiyatının en büyük isimlerinden biri olarak tanıyoruz. Hiçbiri harika insanlar değillerdi, hiçbiri harika hayatlar yaşamadı ama hepsi harika edebiyatçılardı. Belki yaşadıkları dönemde değerleri bilinmedi, isimleri duyulmadı ama şimdi hepsi efsaneleşti. Günümüzde eleştirilen bazı yazarlara bundan yıllar sonra olacak şey de bu.”

Historia onun konuşmasından öylesine etkilenmişti ki gözlerinden alevler yükseliyordu. Gabriel’in entelektüel birikiminin bu denli geniş olmasına hem sevinmiş hem de bundan deli gibi etkilenmişti. Onunla hiç sıkılmadan sabaha kadar sohbet edebilir, edebiyattan ve sanattan konuşabilirdi.

“Söylediklerini bir kâğıda yazsaydın altına imzamı atardım,” dedi ona bir adım daha yaklaşıp. “Yüzde yüz katılıyorum. Edebiyatla sandığımdan daha içli dışlı çıkmana çok sevindiğimi de belirtmem gerekir.”

“Zaman ayırmaya özen gösteriyorum. Hem içimden bir ses edebiyatla artık çok daha fazla içli dışlı olmam gerektiğini söylüyor.”

Historia güldüğünde Gabriel de ona eşlik etti. Genç kadının gözleri o kadar ışıldıyordu ki Gabriel bu ışıltının mimarı olduğu için sevinçle doldu. Historia’yı güldürmek de onun gözlerini parlatmak da ona çok güzel cümleler yazacak ilhamı vermek de şimdiye kadar yaptığı en özel şeylerden birkaçıydı.

“Senin içindeki ses de çok güzel konuşuyormuş,” dedi Historia. “Edebiyatla ilgili ne zaman konuşmak istersen sana keyifle eşlik ederim.”

“Katalanca mı?”

“İstediğin dilde.”

“Ve istediğim aksanda. Neticede sende dil ve aksandan bol bir şey yok, değil mi?”

“Bu da benim numaram,” deyip ona göz kırptı Historia. “Biraz daha bakınmak ister misin yoksa çıkalım mı? Güzel bir antikacıya da gidebiliriz, kahve de içebiliriz.”

“Aslında kahve iyi olur.”

“O zaman rotamızı çizdik.”

Historia elinde kitapla kasaya ilerlerken Gabriel de hemen arkasındaydı. Genç kadın kitabın ücretini ödedikten sonra poşeti Gabriel’e uzattı.

“Bu kitabın kitaplığında yer alması beni çok mutlu etti,” dedi gülümseyerek. “Okuduktan sonra üzerine konuşmak istersen ne yapacağını biliyorsun.”

“Elbette,” dedi Gabriel poşeti alıp. “Çok teşekkür ederim.”

“Rica ederim. Keyifli okumalar.”

Aurelia onların yanına gittiğinde ikisi de dikkatini sarışın kadına verdi.

“Biz çıkıyoruz,” dedi Historia. “Sonra yine uğrarım.”

“Her zaman beklerim,” dedi Aurelia. Historia’ya sarıldıktan sonra Gabriel’le de tokalaştı. “Senin de yolun düşerse her zaman beklerim Gabriel. Tanıştığıma çok memnun oldum.”

“Muhtemelen buralarda olurum,” derken Historia’ya yandan bir bakış attı Gabriel. “Ben de tanıştığıma çok memnun oldum Aurelia. Görüşmek üzere.”

“Hoşça kal.”

Historia’yla Gabriel kitapçıdan çıkıp birkaç sokak ötedeki kahve dükkânına geçtiler. Camın önündeki iki kişilik masaların birine karşı karşıya oturdular. Gabriel, Historia’nın önerisiyle cappuccino sipariş ederken Historia da zamansız favorisi olan soğuk latte söyledi.

“Siparişlerimizi de verdiğimize göre sanırım sırası geldi,” diyen Gabriel masanın kenarına koyduğu karton poşete uzandı. “Hafta başında seni yolcu ettikten sonra eve dönmeden bir kitapçıya uğradım.”

Gabriel poşetin içinden iki kitap çıkardı. Kitapların kapaklarını gören Historia’nın gözleriyle ağzı eş zamanlı olarak açıldı. Genç kadın şok içinde önce kitaplara, sonra Gabriel’e baktı.

“Bunlar…” dedi ama devamını getiremedi.

“Senin kitapların,” diye onun cümlesini tamamladı Gabriel. “Bu hafta işten arta kalan vakitlerim bunları okumakla geçti. Önce Kuzeyin Öyküsü’nü, sonra Banliyö Cinayeti’ni okudum. Dün gece ikiye kadar ayaktaydım, bitirdikten sonra da bir saat kadar duvarı izledim. O son beni çok etkiledi. Söz konusu finaller olduğunda kalemin çok çarpıcı.”

Historia eliyle ağzını kapatırken gözleri de dolu doluydu. İçinde ne olduğunu merak ettiği bu karton poşetten kendi kitaplarının çıkacağı aklının ucundan bile geçmezdi. Üstelik Gabriel onları sadece satın almakla kalmamıştı, okumuştu.

Historia söz konusu eserleri olduğunda duyguları çok yoğun hissedebiliyordu ve Gabriel bu hareketiyle onu can evinden vurmuştu. Genç kadın duygu yüklü bir bomba gibiydi.

“Gözlerin doldu,” derken onun koluna dokundu Gabriel. “Historia iyi misin?”

Historia başını sallarken elini ağzından çekti. “Daha önce hiç bu kadar iyi olmamıştım,” dedi. Kalın sesinden ve ciddi aksanından eser yoktu; incecik bir sesle ve duygu dolu bir sesle konuşuyordu. “Bu yaptığının benim için ne kadar anlamlı olduğunu tahmin bile edemezsin. Kitaplarımı almışsın ve okumuşsun bile.”

“İkisini de elimden düşüremedim. Şiirlerinin hepsi çok güzeldi. Özellikle uzun olanları okurken resmen şiir değil de mısralara dökülmüş öyküler okudum. Yaptığın benzetmeler, betimlemeler, duygularını aktarım biçimin; kelime oyunların, kafiyelerin, sözcükleri kullanma becerilerin olağanüstüydü. Burgos’un sokaklarında da yürüdüm, Madrid’in sokak aralarında bir üniversite öğrencisi de oldum; aşkın tohumlanmaya başladığı anların heyecanını da kırık bir kalbin acısını da hissettim. Hepsi çok içtendi, çok özeldi ve çok güzeldi Tori. Şair kimliğini gerçekten çok ama çok beğendim.”

Historia onu yüzünde duygulu bir gülümsemeyle dinledi. “Çok teşekkür ederim,” dedi kalbinin en derinlerinden gelen bir şükranla. “Edebiyat hissetmek ve hissettirmek sanatıdır, bunu layıkıyla yapabildiysem ne mutlu bana.”

“Kesinlikle yaptın,” dedi Gabriel başını sallayarak. Onun masanın üstünde duran eline dokundu. “Bu kadar duygulanacağını tahmin etmezdim. Kendimi garip hissettim.”

Historia onun elini tutup, “Kitaplarımı okumak istediğini söylemiştin ama bu kadar hızlı olacağını beklemezdim,” dedi. “O gün hemen gidip almışsın ve okumaya başlamışsın. Resmen hiç vakit kaybetmemişsin Gabi ve bu çok tatlı.”

Gabriel güldü. “La Rambla’da Gece Yarısı’ndan sonra edebiyatçı kişiliğin radarıma girmişti. O gün seninle karşılaşıp konuştuktan sonra da beklemenin bir anlamı olmadığını düşündüm.”

“Demek dün gece ikiye kadar Banliyö Cinayeti’ni okudun? Düğümlerin çözülmeye başladığı ve katilin ortaya çıktığı kısımlara gelince elinden düşüremedin anlaşılan.”

“Kesinlikle. Öyle bir ters köşeye hiç hazır değildim. Kitapta kimseye güvenmemem gerektiğini ilk üç bölümde anlamıştım ama bu kadar entrika dolu olacağını beklemiyordum. Kimse masum değildi fakat işin garip yanı şuydu ki tüm karakterlerle empati yapabildim. Hiçbiri öylesine yazılmış tiplemeler değildi. Hepsinin bir geçmişi, sırları, gerçekleri ve yalanları, haklı gerekçeleri vardı. Çok gerçektiler. Gerçek insanlardan ilham aldın mı diye sorsam işin tüm sırrını bozar mıyım?”

Gabriel ona beklenti dolu gözlerle baktığında Historia omuzları oynayarak güldü. 

“Hiçbir yazar hiçbir zaman hiçbir kurgusunda tamamen kurmaca yazmaz,” dedi kendinden son derece emin bir sesle. “En ütopik kurguda bile gerçeğin parmak izi muhakkak vardır. Benim karakterlerimde ve yaşananlarda da elbette ki gerçek hayatın izleri vardı.”

Gabriel beklediği tarzda bir cevap duydu. Historia gibi gözlem yeteneği yüksek birinin oluşturduğu karakterlerde gerçek insanlardan ilham alması gayet normal ve beklenen bir durumdu. 

“Senin kalemini bu kadar çarpıcı yapan şeylerden biri de bence bu.”

Biraz kitaba dair sohbet ettiler. Konusundan, karakterlerden ve Burgos’tan konuştular. Kitap banliyöde işlenen bir cinayeti konu alırken Burgos’un yerel halkıyla geleneklerine de ışık tutuyor ve Historia’nın doğup büyüdüğü toprakları bir belgesel tadında anlatıyordu. Oradaki insan profilini okumak, bir cinayete giden yolu görmek ve sonrasında insanların bu işten paçayı kurtarmak için ne kadar düşebileceğini görmek Gabriel’i çok etkilemişti.

“Peki şimdi bu kitapları benim için imzalar mısın?” diye sordu Gabriel çantasından çıkardığı kalemi Historia’ya uzatıp. 

“Elbette ki imzalarım,” dedi Historia gülerek. Onun elindeki kalemi aldı. “Normalde yanında kalem taşır mısın?”

“Hayır. Bugün için getirdim.”

Historia ona hem hayranlıkla hem de sevgiyle baktıktan sonra Kuzeyin Öyküsü’nün ilk sayfasını açtı.

Kuzeyin Öyküsü onu dikkatle okuyan ruhlarda söylenmeye devam edecek. O ruhlardan biri olduğun için teşekkür ederim. (21 Haziran 2025, Lavapiés)

Gabito’ya sevgilerimle,

Historia Ortega

Yazdığı notun altına imzasını attıktan sonra Banliyö Cinayeti’nin de ilk sayfasını açtı.

Hayat bir tren yolculuğu gibi; yolculuğunun bu romanı okuduğun kısmının keyifli geçmesine çok sevindim. (21 Haziran 2025, Lavapiés)

Gabito’ya sevgilerimle,

Historia Ortega

Bu kitabı da imzaladıktan sonra kapağını kapatıp ikisini de Gabriel’e uzattı. Gabriel yazılanları okuduğunda gülümsedi.

“Bu notlarla beraber bu sayfalarda yazdıklarının da ötesinde bir şeyler paylaştığımız artık kesinleşti,” dedi Gabriel onun gözlerinin içine bakıp. “Gabito adına özel imzalanan bu kitapları kitaplığının en güzel köşesinde saklayacak.”

“Onur duyarım,” dedi Historia. “İnsanların kitaplıklarında yer almak bu hayatta olmak istediğim tek yer.”

“Kitaplığımda ve hayatımda olmandan çok memnunum.”

Historia onun elinin üstünü okşadığında Gabriel onun elini tuttu. Başparmağıyla genç kadının ince parmaklarını okşadı. Dokunuşundaki şefkati Historia ruhunun en derinlerinde hissetti. 

Bu duygu kelimelerin ifade edebileceğinin çok ötesindeydi.

“Böldüğüm için kusura bakmayın,” diyen garsonun sesiyle ona dikkat kesildiler. “Siparişlerinizi getirdim. Soğuk latte kimindi?”

“Benim,” diyen Historia elini kendine çekti. Garson boşalan masanın üstüne kahveleri bıraktı. “Teşekkürler.”

“Başka bir isteğiniz var mı?”

“Şimdilik bu kadar.”

Garson uzaklaştığında Gabriel üstüne kalp deseni yapılmış cappuccino fincanına uzandı. 

“Bakalım tadı nasıl,” dedi. Kahveden bir yudum içtiğinde başını beğendiğini belli eden bir ifadeyle salladı. “Gerçekten güzelmiş.”

Bon appétit,” dedi Historia. Gabriel kahveyi beğendiği için sevinmişti. “Canım kahve istediğinde buradan başka bir yere genelde gitmiyorum.”

“Sanırım zamanının çoğu mahallende geçiyor.”

“Evet, doğru. Dışarıda çalıştığım günlerde de genelde bu civarda oluyorum. Uzaklara gittiğim seferler cidden çok sayılı.”

“O zaman senden çalışmak için yer önerileri alabilirim.”

“Burasını öneririm. Üç sokak üstte çok güzel iki kafe daha var, bir tanesi de alt sokakta. Alt sokaktakinin mutfağı da var ve gerçekten lezzetli yemekler yapıyorlar.”

“Buraya yakın oturuyorum ama yabancı kaldığımı şimdi fark ediyorum. Seninle daha çok takılmalıyım.”

“Keşfedecek çok fazla yer var,” dedikten sonra kahvesinden bir yudum içti Historia. “Sen nerelerde takılıyorsun?”

“Bu civarlar çok kalabalık olduğu için genelde tercih etmiyorum ama  bugünkü gezimizden sonra bu durum değişebilir. İşe ilk başladığımda ofise daha sık gidiyordum, bu yüzden işe yakın yerlerde daha çok vakit geçiriyordum. Evden çalıştığım günlerde ise çoğunlukla mahallemde ve Carabanchel’in nehrin yakınlarındaki kısımlarında takılıyorum. Arkadaşlarımla çıktığım zamanları saymıyorum çünkü o zaman çok değişebiliyor.”

“Carabanchel çok güzel bir yer ve hoş mekânları var, ben de severim,” dedi Historia gülümseyerek. Onunla ortak noktalara sahip olmayı seviyordu. “Bu tarafa göre cidden sakin de oluyor. Barselona’dan sonra Madrid’i sıkıcı buluyor musun?”

“Bazen,” diye itiraf ederken güldü Gabriel. “Barselona’nın eğlence hayatına hiçbir şehir yaklaşamaz bile.”

“Buna da katılıyorum.”

“O günden sonra,” derken ses tonu değişti Gabriel’in. “Bir daha Barselona’ya gittin mi?”

“Gitmedim, ya sen?”

“Ben de gitmedim. Hatıralar çok tazeyken oraya adım atamadım.”

Onun bu itirafı Historia’yı şaşırttı. “Beni de orada yaşayan en yakın arkadaşım çağırmıştı ama kabul edip gidemedim,” diye itiraf etti o da. “Dediğin gibi hatıralar çok tazeydi ve benim yüzleşecek cesaretim yoktu.”

Historia’nın dürüst olması Gabriel’i sevindirirken duyduğu itiraftan da etkilendi. O gece ve o geceden sonraki bir ay boyunca ikisi de aynı duyguları paylaşmıştı, aynı tereddütleri yaşamıştı ve şimdi tüm bu olanlar hakkında açıkça konuşmak ikisine de iyi geliyordu. 

“Ama senin oraya gidememen daha ilginç,” diye ekledi Historia. “Orası doğup büyüdüğün yer, memleketin. O akşam sende gerçekten de büyük bir iz bırakmış.”

“İş yerine kadar geldiğimde bu açıkça belli oldu diye düşünmüştüm ama bunu da bir diğer kanıt olarak kabul edebilirsin tabii ki,” dedi Gabriel. Gülüşünde utangaç bir hava vardı. “İkimiz de artık Barselona’yla aramızı düzeltebiliriz. En yakın arkadaşının orada oturduğunu söyledin, oralı mı?”

Historia kıkırdadı. “Gururumun okşandığını ve koltuklarımın kabardığını saklamayacağım. O akşamın izi ikimizin de üzerindeydi Gabi. Soruna cevap verecek olursam o da benim gibi Burgoslu ama eşi onlar daha sevgiliyken Barselona’ya taşınmıştı, o da orada güzel bir iş bulunca peşinden gitti ve orada evlendiler. Şehir merkezinde yaşıyorlar, ben de vakit buldukça ziyaret ediyorum.”

“O hâlde yakınlarda bir ziyaret olabilir diyebilir miyiz? Barselona lanetinin sona erdiğini düşünüyorum.”

“Evet, diyebiliriz. Bir hafta sonu onları ziyaret etmek, Barselona’yı da görmek isterim. Hem önümüz yaz, belki sadece hafta sonu için değil birkaç günlüğüne giderim ve ufak bir tatil yaparım.”

“Hım, kulağa harika geliyor. Tatil için Barselona kıyıları biçilmiş kaftan.”

“Kesinlikle öyle. Sen yıllık izninde oraya mı gidiyorsun?”

“Yıllık izinlerimde hayır. Uzun süreli yaz tatillerimde genelde yurt dışına çıkıyorum. Mesela bu yaz Fransa’nın güney kıyılarına gitmeyi planlıyorum.”

“Harika bir tercih. Fransa’nın hayranı değilim ama güney kıyıları tatil için güzel bir tercih.”

“Ben Fransa’yı genel olarak seviyorum. Senin bu yaz için tatil planın var mı?”

“İtalya’ya gideceğim ama henüz tarih kesin değil. İyon denizi kıyılarına doğru bir rota çiziyorum.”

“Sormam hataydı,” dedi Gabriel gülerek. “Tabii ki İtalya’ya gidersin.”

“Favorim olduğunu biliyorsun. Keşfetmediğim çok yeri var, bu sene gözümü en güney kıyılarına diktim. Muhtemelen ağustos-eylül gibi orada olacağım.”

“Kulağa harika geliyor.”

Kahvelerini içtikten sonra gezilerine devam etmek için kahveciden ayrıldılar. Historia, Gabriel’i kahvecinin iki üst sokağında yer alan çok sevdiği antikacıya götürdü. Burası da Historia’nın öğrencilik yıllarından beri bildiği, pek çok kitap ve ev eşyası aldığı eski bir işletmeydi. Historia öğrenciyken dükkânı işleten yaşlı adam geçen senelerde vefat edince yerine oğlu bakmaya başlamıştı. Historia’nın arası onunla babası kadar iyi değildi, iki tarafın da enerjisi birbirine uymamıştı ama dükkân hâlâ harika şeylere ev sahipliği yapmaya devam ettiği için Historia arada ziyaret ediyordu.

İçeri girdiklerinde o tanıdık eski eşya kokusu ikisinin de yüzüne çarptı. Hoparlörden yine eski caz parçalarından biri yükseliyordu. Gabriel buranın ambiyansını hemen sevdi. Yüzünde memnun ve meraklı bir ifadeyle içeriyi inceledi. Kitaplar, plaklar, kasetler, ev aksesuarları; pikaplar, radyolar ve daktilolar rafları süslüyordu. Historia’nın burayı neden bu kadar sevdiğini anladı.

“Tahmin edeyim,” dedi genç adam. “Márquez’in İspanya’daki ilk baskılarından birini bulduğun antikacı burası.”

“Ta kendisi,” dedi Historia ona bakarak. “Ayrıca evimdeki en değerli eşyam olan antika daktilomu da geçen sene buradan aldım.”

“Daktilon mu var? Harika! Kullanıyor musun?”

“Evet. Şiirlerimi, bazen de öykülerimi onda yazıyorum. La Rambla’da Gece Yarısı’nı onda yazmadım, o kadar vaktim yoktu ama genel olarak daktilomu kullanmayı çok seviyorum.”

“Seni masa başında tıkır tıkır bir şeyler yazarken hayal edebiliyorum: Beyaz kâğıdı ve siyah mürekkebi kullanarak ortaya birbirinden renkli cümleler çıkarıyorsun, yüzünde ise büyük bir dikkat var ama hâlinden memnun görünüyorsun. Bu manzara kafamda çok net.”

Onun bu söylediği Historia’nın inanılmaz hoşuna gitti. “Senin cümlelerin de edebiyatçıları aratmıyor Gabi,” dedi kocaman gülümseyerek. “Edebiyat siyahla beyazı birleştirip ortaya rengârenk dünyalar çıkartma sanatıdır. Bir ressamın boyaları yoktur, bir müzisyenin enstrümanları yoktur ama sadece kelimeleri kullanarak sana ikisini de sunmayı başarır. Ah Tanrım, edebiyatçı bir kadın olmayı ne kadar da seviyorum!”

Aynı anda güldüler. İkilinin kahkaha sesleri antikacının rafları arasında yankılandı, geçmişin hüznüne şimdinin neşesini getirdi. 

“Edebiyattan konuşurken gözlerindeki parıltıyı görmek, sesindeki tutkuyu duymak çok güzel,” dedi Gabriel ona yaklaşıp. “Kanını böyle kaynatan şeylere sahip olmak büyük bir hazine Tori.”

Sen de onlardan biri olma yolunda emin adımlarla yürüyorsun, diye düşündü Historia. 

“Aynı fikirdeyim,” diye yanıt verdi. “Hadi gel tozlu rafların arasında gezinelim. Burada kitaplardan çok daha fazlası var.”

Beraber antikacının nostalji kokan rafları arasında dolaşmaya başladılar. Kimisi otuz yıllık olan eski basım kitapları incelediler, ikinci el eşyalara baktılar. Historia’nın daktilosu gibi antika sayılacak daktiloların yanında pikaplar, heykeller, hediyelik eşyalar vardı. Plakları ve kasetleri karıştırırken konu müzik zevklerine geldi.

“Hangi türleri dinlersin?” diye sordu Historia ilgili bir tavırla. “Tahminimce her telden çalan bir müzik zevkin var ama bence sana en çok hitap eden sakin müzikler.”

“Yerinde bir tespit,” dedi Gabriel bundan hoşlandığını belli eden bir tebessümle. “O an ne yaptığıma ve nasıl hissettiğime bağlı olarak değişiyor. Poptan rock’a, cazdan Indie müziğe kadar çoğu türü dinlerim ama senin de tahmin ettiğin gibi ruhumu dinlendiren şarkıların yeri ayrıdır. Ya sen neler dinlersin?”

“Senin de bir tahminin var mı?”

“Senin de geniş bir müzik zevkin olduğunu düşünüyorum. Enrique sevdiğini biliyorum, genel olarak Latin pop dinlemekten de keyif alıyorsun bence. Bunun dışında genel olarak da daha hareketli şeyler dinliyorsun derdim.”

“Doğru. Söz konusu müzik olduğunda dinlediğim türler derya deniz ama genelde dalgalı tarafları daha çok hoşuma gidiyor. Latin pop olsun, rock olsun hatta metal olsun severek dinlerim. Heroes Del Silencio, Rata Blanca, Mägo de Oz, Soda Stereo aklıma ilk gelen gruplar. Hepsini severek dinlerim.”

Gabriel bir ıslık çaldı. “Şu an sana ayrı bir sempati besliyorum. Çalma listelerini çok merak ettim.”

“Dinlediğim şarkılar, severek okuduğum şiirler ve kitaplar konusunda ketum biriyimdir çünkü benim için çok kişisel şeyler. Denk geldikçe bahsederim, istersen bazen o an dinlediğim şarkıyı da sana gönderebilirim.”

“Gizemli olmayı seviyorsun değil mi?” dedi Gabriel gülümseyerek. Onun bir tutam buklesini yüzünden uzaklaştırdı. “Çok bilinmeyenli bir denklem gibisin Alma ama öyle denklemleri çözmeyi hep sevdim. Senin sanat dünyana tanıklık etmeyi çok isterim. O an dinlediğin bir şarkı, okuduğun bir şiir ya da kurgu, saatlerce izleyebileceğin bir resim… Ne istersen onu paylaşabilirsin. Dinlerim, okurum, izlerim. Sana eşlik etmekten büyük keyif alacağımdan emin olabilirsin.”

Historia onun elinden tutup parmak uçlarında yükseldi ve Gabriel’in yanağına bir öpücük kondurdu. Özellikle Gabriel’in sakallarının olduğu kısmı değil, elmacık kemiğini seçti ve genç adamın yumuşak yanağının dokusunu dudaklarında hissetti. 

“O zaman dünyama hoş geldin,” dedi Historia onun kulağına doğru. Geri çekilip yüzündeki geniş gülümsemeyle genç adamın yüzüne baktı. “Restorana giderken yolda bir şeyler dinleyebiliriz.”

Bu ani buseden deli gibi etkilenen Gabriel çenesini sıkmıştı ama Historia’nın kocaman gözleri ve dudaklarındaki geniş gülümsemeyle kendisine baktığını görünce şefkatle gülümsedi. Historia’nın aynı anda hem bu kadar seksi hem de masum olmayı nasıl başardığını hiçbir zaman anlayamayacağını düşündü.

“Dinleyelim,” derken derin bir nefes aldı. “Sana buradan bir hediye alabilir miyim?”

“Çok incesin, memnuniyetle kabul ederim.”

“Evinde pikap var mı?”

“Hayır. Ben CD insanıyım.”

“O zaman sana bir albüm hediye etmek isterim. Sen seç.”

“Hayır,” dedi Historia başını iki yana sallayarak. “Sen seç.”

“Ama ya beğenmezsen ne olacak? Severek dinleyeceğin bir albüm almak isterim.”

“Şansımı denemeyi tercih ederim.”

Gabriel onun bu tutumundan çok hoşlanmıştı. Gülümseyerek albümleri karıştırmaya başladığında Historia da bir adım gerisinde duruyordu. Gabriel, Historia’nın severek dinlediği sanatçıların albümlerine zaten sahip olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden ona kendi favorilerinden birini alma fikrine daha sıcak bakıyordu. Albümleri karıştırırken karşısına tanıdık bir albüm çıktı: Julieta Venegas’ın albümü.

“Buldum,” deyip albümü diğerlerinin arasından çıkardı. Historia’ya döndü. “Bence kesinlikle seveceksin.”

“Julieta Venegas’a bayılırım!” dedi Historia coşkulu bir sesle. “Muhteşem bir müzisyen.”

“Gerçekten mi? Benim en sevdiğim müzisyenlerden biridir.”

“Gerçekten tabii. de harika bir albüm. Andar Conmigo, Algo Está Cambiando ve Lento çok güzel şarkılar.”

Gabriel küçük bir çocuk gibi sevinmişti. “O zaman sana bu albümü hediye ederken çok daha mutlu olacağım.”

Antika dükkânında bir saat kadar vakit geçirdiler. Gabriel rafları ilgiyle gezip eşyaları incelerken Historia da ona büyük bir memnuniyetle eşlik etti. Saatin dokuz olmak üzere olduğunu fark ettiklerinde şaşırdılar. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamışlardı.

“Ben albümün ücretini ödedikten sonra çıkabiliriz,” dedi Gabriel. “Buradan direkt restorana geçeriz değil mi?”

“Evet, rezervasyon saatimiz geldi,” dedi Historia. “Hem de acıktım.”

“Ben de acıktım.”

Gabriel albümü alırken Historia da kapı önünde duran eski kameraları inceledi. Antikacının sahibinden yapışkanlı kâğıt ve kalem rica eden Gabriel albümün üstüne yapıştırdığı kâğıda Andar Conmigo şarkısından bir cümle yazdı:

Dime, si tú quisieras andar conmigo… 

(TR: Söyle bana, benimle beraber yürümek ister misin?)

Albümü poşete koyarken gülümsedi, ardından Historia’nın yanına gitti. Onun varlığını hisseden Historia soluna baktı.

“Bu sizin için güzel hanımefendi,” deyip elindeki poşeti uzattı Gabriel. “Güzel anlarının fon müziği olacağını bilmek beni mutlu ediyor.”

“Kesinlikle olacak,” derken poşeti aldı Historia. “Çok teşekkür ederim.”

Antika dükkânından çıkıp Historia’nın evine doğru yürümeye başladılar. Akşamın yaklaşmasıyla etraf iyice canlanmış, sokaklar kalabalıklaşmıştı. Farkında olmadan birbirlerine yaklaştılar. Historia, Gabriel’e baktığında onunla göz göze geldi. Yan gözle ona bakan Gabriel’in yüzünde içten bir gülümseme vardı.

İşte, beraber yürüyorlardı.

“Buranın geceleri de çok keyifli oluyor,” dedi Historia. “Bir üst sokakta sahibi Meksikalı olan bir bar var. Aralıksız Latin müzikleri çalıyor ve içerideki herkes dans ederek deli gibi eğleniyor. Üniversitede okurken arkadaşlarımla gittiğimiz bir gece hep beraber salsa yapmıştık. Hayatımdaki en keyifli gecelerden biriydi. O kadar içmiştik ki bir arkadaşım hiçbirimizin adını hatırlamadığı için hafızasını kaybettiğini zannedip ağlamıştı ve biz de onun için çok üzülmüştük.”

Gabriel başını geriye yaslayıp gür bir kahkaha patlattı. “O anı görmek isterdim,” dedi sırıtarak. “Biz de bir gece o kadar içmiştik ki sokakta yürürken çevreye verdiğimiz rahatsızlık yüzünden insanlar polis çağırmışlardı. Karakolda birkaç saat geçirdik.”

“Ciddi olamazsın.”

“Hayatımda hiç bu kadar ciddi olmamıştım. Aramızda Madridli bir arkadaşımız vardı, Katalancası pek iyi değildi ve sarhoş olunca iyice çuvallamıştı. Polislerden biri onunla Katalanca konuşurken adamın İspanyolca konuştuğunu sanmıştı ve adamı anlamadığı için ana dilini unuttuğunu zannetmişti. Az kalsın ağlıyordu.”

Historia gülerken onun koluna yaslandı. İlk birkaç saniye ikisi de kahkaha attığı için Gabriel bunu fark etmedi ama genç kadının sıcak bedenini hissedince yüzündeki gülüş yerini anlamlı bir gülümsemeye bıraktı.

Onu güldürmek ve ona bir dayanak olmak ne güzeldi.

“Bu benim anımdan bile daha komik,” dedi Historia. Hâlâ gülmeye devam ediyordu. Başını kaldırıp Gabriel’in yüzüne bakınca onun gözleri ışıldayarak kendisine baktığını gördü. “Sonra adamın İspanyolca konuşmadığımı nasıl anladı ya da anlayabildi mi?”

“Polise onun Katalancasının iyi olmadığını söylediğimizde polis onunla İspanyolca konuştu. Polisin ne dediğini anladığında arkadaşımın yüzünde oluşan rahatlamayı şimdi bile hatırlıyorum. ‘Tanrı İspanya’yı korusun!’ diye bağırmıştı.”

Bir kahkaha dalgası daha yaşadılar. 

“Karnım ağrıdı,” dedi Historia eliyle karnını tutup. “Karakoldan nasıl çıktınız?”

“Kendimize geldiğimizi gördüklerinde bıraktılar. O arkadaşım bir daha hiç o kadar içmedi. Bizim için çok komik bir anı, onun içinse değerli bir ders oldu.”

“İsabetli bir karar olmuş. Sende de epey renkli üniversite anıları var gibi duruyor Gabi.”

“Hem de nasıl. Ara sıra anlatabilirim.”

“Lütfen anlat. Çok eğlendim.”

“Ne zaman istersen Tori.”

Historia’nın apartmanına ulaştılar. Gabriel başını kaldırıp apartmana baktı.

“Kaçıncı kat?” diye sordu.

“Üç,” dedi Historia. 

“Çiçeklerin olduğu balkon mu?”

“Evet.”

“Çiçekleri seviyorsun anlaşılan.”

“Severim. Balkonuma da güzel bir hava kattılar. Orada zaman geçirmeyi çok seviyorum.”

“Ruhu olan bir eve benziyor. Sonuçta sahibinin ismi.”

Historia gülümsedi. “Kelime oyunlarında beni aratmıyorsun Gabi.”

“İşi ustasından öğreniyorum diyelim. Gidelim mi?”

Başını sallayarak onu onayladı. Gabriel arabayı duvar kenarından çıkarıp önünde durduğunda kapı koluna uzanacaktı ama genç adam ondan önce davranarak kapıyı içeriden açtı. Arabanın içine sinen Gabriel’in baharatlı parfümünün kokusu, onun alanının kanıtı gibiydi.

“Arabanın tasarımı hoşuma gitti,” dedi yolcu koltuğuna oturan Historia. Köşeli direksiyona, hemen üstündeki küçük ekrana ve orta konsoldaki neredeyse bir bilgisayar ekranı kadar büyük bir diğer ekrana ilgiyle bakmıştı. “Zarif ve modern.”

“Ben de beğeniyorum,” dedi Gabriel. “Elektrikli arabaya hiç binmiş miydin?”

“Hayır, bu ilk.”

“Bunu benimle tecrübe etmene sevindim. Kemerini bağlayınca gidebiliriz.”

Historia emniyet kemerini taktı. Araba oldukça sessiz ve sarsıntısız bir kalkış yaptı. Elektrikli arabaların sessiz çalışmasına dair yapılan yorumlar okumuştu fakat bu kadar konforlu bir sürüşü hayal etmemişti. Şaşkın ama memnun bir tavırla arkasına yaslandı.

“Yolda bize eşlik edecek parçalar açacak mısın?” diye sordu Gabriel bir anlığına ona bakarak. “Dinleyebileceğimizi söyledin.”

Historia telefonunu araca bağladıktan sonra çalma listesinden çok severek dinlediği bir parçayı açtı: Mägo de Oz’den Fiesta Pagana.

Gabriel şarkıyı biliyordu ve tanıdık melodisini duyunca gülümseyerek ekrana baktı. “Bu şarkıyı dinleyince nasıl hissediyorum biliyor musun?” diye sordu. Historia ona kaşlarını kaldırarak baktı. “Bundan yüzyıllar önceki bir zamanda Pireneler’in eteklerindeki bir köyde ateş başında içki içip dans eden bir köylü gibi.”

Historia başını koltuğa yaslayıp güldüğünde Gabriel bu manzarayı görmek için bir saniyeliğine yola değil de ona baktı. O da gülüyordu.

“Hatta yakın bir arkadaşınla kol kola girip ateşin etrafında daire çizerek dans ediyorsun,” dedi Historia. “Benim söylediğim çok edebî kaçacak ama bana da Hobbitköy’de yapılan bir kutlamadaymışım gibi hissettiriyor.”

“Bilbo’nun 111’inci, Frodo’nun da 33’üncü yaş gününü mü kutluyorsun?”

Historia bir kahkaha patlattı. “Konuşmanın sonunda Bilbo ile ben de ortadan kaybolacağım.”

Solist şarkıya girince ikisi de ona eşlik etti. Ne Pireneler’in eteklerinde ne de Hobbitköy’deydiler, Lavapiés’ten Salamanca’ya giderken beraber oldukları bu araçta ikisi de hâlinden son derece memnundu. Yerlerinde hafifçe dans edip, coşkuyla şarkıyı söylerken yüzleri gülüyordu. 

Şarkının ikonik solosu geldiğinde Historia kafasını sallamaya başladı. Bir gözü onun üstünde olan Gabriel’in yüzünde memnun bir ifade vardı.

“Headbang zamanı,” dedi. “Ama dikkat et, alanın çok dar.”

“Ben buna ancak kafamla ritim tutmak derim,” dedi Historia. Yüzüne düşen bir tutam saçını çekti. “Beni gerçekten headbang yaparken görürsen ne demek istediğimi anlarsın.”

“Dans konusunda ne kadar yetenekli olduğunu biliyorum,” derken tanıştıkları geceyi hatırladı Gabriel. Kolları arasındaki sıcak ve yumuşak bedenin zarifçe kıvrılması, ahenkle sallanan yuvarlak hatları, uçuşan saçları hafızasında ilk günkü tazeliğini koruyordu. “Headbang’i de hakkıyla yaptığına eminim.”

Historia da o geceyi hatırlamıştı fakat aklına en son gelen an, en uzun kalandı: Gabriel’in onu yanaklarından tutup tutkuyla öpmesi. Genç adamın direksiyondaki ellerine kısa bir bakış attıktan sonra yola döndü. Caddede ilerliyor, Madrid’in harika mimariye sahip binalarının arasından usulca geçiyorlardı. 

Historia ikinci şarkı için Gabriel’in ana dili Katalanca’dan severek dinlediği bir parça seçti. Sözlerinin sanki ikisi için yazıldığını düşündüğü bu şarkının adı Una Lluna a L’Aigua idi.

Grup şarkıya girdiğinde ana dilini duyan Gabriel direkt ekrana baktı. Şarkının adını okurken bir yandan da sözlerini dinliyordu. Grubu da şarkıyı da ilk defa duyuyordu ama bu neşeli şarkıda doğup büyüdüğü toprakların enerjisi vardı ve bundan anında hoşlandı.

Şarkının ilk kıtasında Historia da soliste eşlik etmeye başladı. Gabriel’in bakışları ona döndü. Historia’nın Katalanca konuşurken yumuşayan konuşmasına, kelimelerin ağzından resmen dans ederek çıkmasına bayılıyordu. Onun tatlı aksanını gülümseyerek dinliyor, şarkının sözlerinde Historia’nın bulduğu bağları o da buluyordu ve her yeni cümlede yüzündeki gülümseme genişliyordu.

Şarkının daha çok konuşma gibi olan kısmında Historia sesini yükseltti ve Gabriel’e bakarak ona hitaben söyledi. Genç kadının sesinde Barselona’nın melodisi vardı ve bu melodi Gabriel’e bir müzik dehasının başyapıtı kadar büyülü geliyordu.

“Bu şarkıyı bilmeden yaşadığım hayata son verdiğin için teşekkür ederim,” dedi Gabriel Katalan dilinde. “Ana dilimde şarkılar dinlediğini öğrenmek ve onları böyle coşkuyla söylediğini duymak çok hoşuma gitti.”

“Katalanca şarkılara bayılıyorum,” diyen Historia da Katalanca konuştu. “Akdeniz’in o eğlenceli ruhu başka hiçbir dilde olmadığı kadar canlı. Hayatı daha yaşanılır kılıyor.”

“Kesinlikle katılıyorum. Çok yaşa Katalonya!”

“Birinin milliyetçi damarı tuttu. Sarhoş arkadaşına dönüştün.”

Gabriel bir kahkaha patlattı. “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim, derler.”

Şarkının kalan kısmında Historia’ya Gabriel de öğrendiği kadarıyla eşlik etti. Bugünden sonra bu şarkıyı da listelerine ekleyip dinleyeceğine ve her seferinde bu güzel anı hatırlayacağına dair hiç şüphesi yoktu. Historia ona keyifle okuyacağı edebî eserlerin yanında zevkle dinleyeceği şarkılar da katıyordu. Bu durumdan çok memnundu.

Katalanca şarkı bittiğinde arabanın içine ufak bir sessizlik yayıldı. Hemen ardından sıradaki çarkı otomatik olarak çalmaya başladı.

Gitar telleri Orta Amerika’nın çöl rüzgârlarının sesini getirdi, hemen peşinden çalan cabasa ise bir çıngıraklı yılanı andırarak tanıştıkları gecenin anılarıyla arabanın içine sızdı.

Çalan şarkı Bailamos’tu.

Bu sinsi yılanın varlığıyla ikisi de ürperdi. Yılan değil ama hatıralar vücutlarına dokundu. Tuz, limon ve tekilanın ıslak ağızdaki tadı, saçların yumuşaklığı; bir pazının sertliği, bir belin inceliği ve vücutların sıcaklığı tekrardan can buldu. Historia soluna bakmaya cesaret edemedi, Gabriel ise farkında olmadan direksiyonu daha sıkı tuttu. Bir anda ikisinin de üzerine yorgan gibi örtülen bu sessizlik o anı hatırladıklarının kanıtıydı.

“Geçen ay Barselona’da sadece iki saattir tanışıyorduk ve dans pistinin ortasında öpüşüyorduk,” diye düşündü Historia. “İçimden nasıl gelirse öyle davrandım ve gitmeyi istediğimde de arkama bile bakmadım. Şimdiyse ilk resmî randevumuzdayız, onun arabasındayım ve beni İtalyan restoranına götürüyor. Tanrım ne yapıyorum bilmiyorum, çoğu zaman bilmedim ama bu seferki gerçekten iyi hissettiriyor. Belki biraz fazla hızlı yaşıyorum ama ölümüm de öyle olmayacak mı zaten?”

Gabriel başını çevirip Historia’ya baktı. Historia kucağında birleştirdiği ellerinin parmaklarıyla oynuyor, gözlerini bir noktaya sabitlemiş dışarıyı izliyordu. Gabriel onun baktığı yere dikkat etmediğini, düşüncelere daldığını anladı.

“Şu an ne yaptığını sorguluyorsun değil mi?” diye sordu Gabriel. Historia yerinde resmen sıçrayarak ona döndü. Gabriel arabayı yavaşlattı. “Bir ay önce neredeydik, şu an neredeyiz? Geçen ay barda bu şarkı çalarken öpüşüyorduk, şimdi arabada bir anda çalınca suspus kalıyoruz. Barselona’da çok mu hızlıydık? Evet, gerçekten de hızlıydık ama ortamın dinamiği buna müsaade ediyordu. Şu an ise Madrid’deyiz. İkimizin de işi, evi ve hayatı burada; sahip olduğu tüm gerçeklik burada. Barselona’daki o gece bu şehrin dinamiği değil; mühendis Gabriel ve edebiyatçı Historia’nın gerçekte oldukları kişiler değil. Şu an yaptığımız şeyler bizim normalimiz ve tüm dürüstlüğümle söylüyorum ki bundan çok daha fazla hoşlandım Tori. Seni evinden almak, sana bir buket hediye etmek, kitapların hakkında sohbet etmek; senin mekânlarında takılmak, seni bir restoranda akşam yemeğine çıkarmak ve gerçek hayatına tanıklık etmekten çok daha fazla keyif alıyorum.”

Historia onu yüzündeki duygu dolu gülümsemeyle dinledi. “Tüm hafta boyunca seninle telefonda konuşmaktan, gününün nasıl geçtiğini dinlemekten ve sana kendiminkini anlatmaktan ben de çok keyif aldım Gabi,” dedi. Onun sağ koluna dokundu. “Barselona’daki o geceden de çok keyif aldım tabii ki ama son bir haftamız benim için de daha zevkliydi. Evet, çok hızlı başladık ama şu anki hızımızdan çok memnunum. Yüreğim bana bunun doğru olduğunu söylüyor.”

Gabriel’in bakışları yolla Historia arasında mekik dokuyordu fakat dudaklarında hiç değişmeyen bir gülümseme vardı. Kalbini cesurca açtığı bu kadının da aynı şekilde kalbini açmasına ve gerçek duygularını göstermesine çok kıymet veriyordu. Yaşadığı zaman diliminde böyle şeylere epey nadir rastlandığına inanıyordu.

“Bu hızdan ben de çok memnunum,” diye karşılık verdi. “Önümüzü görebiliyorum ve yoldaki tabelaları dikkatle okuyorum. Bana karşı bu kadar dürüst olduğun için de teşekkür ederim. Benim için gerçekten çok kıymetli.”

“Benim için de öyle. Ben de çok teşekkür ederim.”

Saniyeler sonra restorana vardılar. Gabriel birkaç bina ilerideki boş bir alana park ettiğinde araçtan indiler. Batmaya hazırlanan güneş, göğü mavinin esirliğinden kurtarmaya başlamıştı. Ufuktaki sarılık yavaşça tüm göğü boyarken bulutlar da pembeye çalıyordu.

“İşte günün en sevdiğim vakti,” dedi Historia. Derin bir nefes aldı. “Gidelim mi?”

“Tablo gibi,” dedi Gabriel. O da Historia ile birlikte göğe bakmıştı. “Gidelim bayan.”

Gabriel ona kolunu uzattığında Historia gülümseyerek onun koluna girdi. Adımları birbirine senkronizeydi. Artık yan yana değil, beraber yürüyorlardı. Tıpkı Julieta Venegas’ın şarkısında bahsettiği gibi.

Restorana önce Historia girdi. Hemen peşindeki Gabriel kapıda duran garsonu selamladı.

“İyi akşamlar,” dedi hafif bir tebessümle. “Gabriel Garriga adına saat 21.00 için rezervasyon yaptırmıştım.”

“Hoş geldiniz,” dedi garson onları başıyla selamlayarak. Elindeki listeyi kontrol etti. “Size masanıza kadar eşlik edeyim.”

Garson onları restoranın ortasındaki masalardan birine yönlendirdi. Masanın yanındaki geniş bir saksıda büyük yapraklı bir bitki vardı ve yan taraftaki masayla bu masa arasında bir paravan görevi görüyordu. Fonda İtalyanca bir şarkı çalıyor, masanın tam tepesinde duran sarı lambanın loş ışığı masayı aydınlatıyordu. Historia sandalyelerden birine yaklaştığında Gabriel’in varlığını arkasında hissetti.

“İzninizle,” diyen Gabriel sandalyeyi oturması için çekti. “Buyurun hanımefendi.”

“Çok naziksiniz bayım,” dedi Historia. Onu başıyla selamladıktan sonra sandalyeye oturdu. “Teşekkür ederim.”

Gabriel onun sandalyesini masaya doğru iterken yüzünü genç kadının kulağına yaklaştırdı. Historia’nın bir bahar sabahı gibi taze çiçek kokan parfümünü ciğerlerine doldurdu. “Benim için her zaman bir zevk,” dedi onun kulağına. “Signora bellissima.”

Gabriel’in İtalyanca konuşması Historia’yı güldürdü. Ona aynı dilde karşılık verdi: “Grazie, bel signore.”

Gabriel de onun hemen karşısına oturdu. Az sonra garson menüyü getirdiğinde ikisi de menüye daldı. Çeşit çeşit başlangıçlar, ara sıcaklar, ana yemekler, makarnalar, pizzalar, tatlılar ve içecekler sıralanmıştı. İtalyan mutfağı sonsuz bir okyanus gibiydi ama ikisinin de hâkim olduğu bir okyanustu. Birkaç dakika içinde karar verdiler.

“Seçtin mi?” diye sordu Gabriel.

“Seçtim,” diye onayladı Historia. “Ya sen?”

“Ben de karar verdim. O zaman garsonu çağırıyorum.”

Gabriel’in elini kaldırmasıyla garsonlardan biri masalarına yaklaştı. Gabriel, Historia’nın önce sipariş vermesi için eliyle işaret yaptı.

“Ben başlangıç için zucchine marinate istiyorum,” dedi Historia. “Ana yemek için de domatesli ve fesleğenli spagetti alacağım.”

“Etsiz bir menü oldu,” dedi Gabriel. Historia’nın kendisi kadar etle arası olmadığını düşündü. “Ben de başlangıç için carpaccio, ana yemek için de ızgara bonfile alayım. Bir şişe de Dolcetto d’Alba istiyoruz.”

Historia şarabın adındaki o kelimeyi hemen yakaladı: Alba. Bu La Rambla’da Gece Yarısı’nda kendisi için seçtiği isimdi. Gabriel’e anlamlı bir bakış attığında Gabriel ona göz kırptı.

“Elbette,” dedi garson siparişleri not aldıktan sonra. “Başka bir arzunuz var mı?”

“Şimdilik bu kadar,” dedi Historia. “Teşekkürler.”

Garson uzaklaştığında masada baş başa kaldılar.

“Alba demek,” dedi Historia. “Tarzını beğendim.”

“Menüde görünce başka bir şey sipariş etmem ayıp olurdu,” dedi Gabriel gülerek. “Öyküde benim adımı Ángel olarak yazman çok ince bir dokunuştu, peki ya kendine neden Alba dedin? Alma’ya benzediği için mi?”

“Nedenlerinden biri o,” diye onayladı Historia. Bunu tahmin etmek zor değildi. “Anlamı şafak demek ve bir şiir türünün adı. Alba şiirleri beraber bir gece geçiren sevgililerin sabah olunca ayrılmasını konu alır. O gece daha çok bir kaçamaktır ve çiftler şafak sökünce ayrılmak zorundadır. Hem kendi adıma benzerliği hem de edebiyatta yeri olması nedeniyle kendim için daha iyi bir isim düşünemedim.”

Gabriel’in bakışları derinleşti. “İlk defa duyuyorum. Ben adına benzediği için seçtiğini sanmıştım ama şiir tarafı bu ismi daha da anlamlı kaldı. Kaçamak bir gecenin sabahında ayrılan çiftler demek? Kulağıma çok tanıdık geldi.” İç çekti. “Sen nasıl bir kadınsın böyle? Ruhunun derinliğinin bir sonu yok mu Historia?”

“Henüz dibini görmedim. Bu bir ödül mü yoksa lanet mi diye düşünmeden edemiyorum.”

“Bence kesinlikle bir ödül. O hâlde öykün bir Alba öyküsüydü.”

“Öyle denebilir. Before serisini izledin mi? Bence bu türün sinemadaki en iyi örneği.”

“Tabii ya, Gün Doğmadan. Beraber geçirilen bir gece ve sabah olunca ayrılan yollar… Gerçekten de tanımına cuk oturuyor. Peki kendini öyküde neden finans uzmanı olarak yazdın?”

“O kısmın da bir arka planı var aslında,” dedi Historia gülerek. “Açık olacağım: Annem üniversitede edebiyat eğitimi almama başta pek de sıcak bakmadı. Bilirsin, daha garanti bir meslek seçmemin akıllıca olduğunu söyledi ve ekonomi ya da finansla ilgili bir bölüm okumamı tavsiye etti. Bu yüzden kendime bir meslek ararken aklıma ilk gelen finans uzmanı oldu.”

Gabriel onu dikkatle dinledi. Sanatla ilgilenmek isteyen çocukların çok sık yaşadığı bir senaryo olduğu için bu hikâyeye çok aşinaydı.

“Gerçek bir geceyi yazarken bile arka planda ne çok şey tasarlamışsın,” dedi hayranlıkla. “Edebiyat göründüğünden çok daha zor bir sanat dalı. Hayalinin peşinden gitmene ise çok sevindim.”

“Bir de kurguları düşün. Sonsuz bir tasarım döngüsü. Ve evet, hayallerimin peşinden gittim. Annem de kararıma saygı duymuştu, hâlâ daha duyuyor.”

“Eserlerini okuyor mu?”

“Okuyor. Son öyküyü de okumuş, telefonda konuşurken beğendiğini söyledi.”

“Nerede yaşıyor? Burgos’ta mı?”

“Hayır, emekli olduktan sonra Málaga’ya taşındı. Hep istediği şehirden uzakta bahçeli müstakil bir evdeki sakin emeklilik hayatını sürüyor.”

“Ne güzel,” dedi Gabriel gülümseyerek. “Senin için de iyi olmuştur. Özellikle yazları tatil için harika bir yer.”

“Evet, bu yaz da ziyaretine gideceğim. Zaten yarı Endülüslüyüm, her ne kadar kültürüne çok yabancı olsam da kan çekiyor.”

Masadan kahkaha sesleri yükseldi.

“Memleketini tahmin etmek isteyen birinin aklına gelecek son yer Endülüs olurdu,” dedi Gabriel dürüstçe. “Kurduğun tek bir cümle bile o topraklardan çok uzakta olduğunu haykırıyor. Büyüdüğün yerin önemi çok büyük. Mesela benim de annem Madridli olmasına rağmen babamın memleketi Barselona’da büyüdüğüm için oranın kültürüyle iç içe geçtim.”

“Elbette öyle,” dedi Historia başını sallayarak. “Senin ailen ne yapıyor? Bahsetmek istersen dinlerim.”

Gabriel onun bu ilgili tavrından çok hoşnut kaldı. Birini merak etmek o kişiye beslenen ilginin göstergesiydi. “Benimkiler de emekli,” diye anlatmaya başladı. “Babam yıllarca otel yönetiminde yer aldı, annem de tur rehberiydi. Tanışmaları da işleri vasıtasıyla Barselona’da olmuş. Annem babamın çalıştığı otelde konaklayan bir turist kafilesinin rehberiymiş. Söylediklerine göre başta birbirlerinden pek hazzetmemişler ama birkaç gün içinde fikirleri değişmiş. Benden üç yaş küçük bir erkek kardeşim var, ismi Rafael ve yazılımcı olarak çalışıyor. Üçü de hâlâ Barselona’da. Yuvadan ilk ve tek uçan ben oldum anlayacağın.”

“Buruk hisler ama hayatın da ta kendisi. Neyse ki Barselona çok uzak değil, iki taraf da sık sık gidip gelebilir. Kardeşin neler yapıyor?”

“Evet, özellikle annem memleketine gelmeye epey hevesli.” Gülümsedi. “Rafael Madrid merkezli bir yazılım şirketinde çalışıyor ama yıllardır ofis yüzü görmedi. Bilgisayarı olduğu sürece bir köşede tık tık kod yazar ve bazen çevresinden o kadar soyutlanır ki robota bağladığını düşünürsün.”

Historia kıkırdadı. “Aynısının kodsuz versiyonunu ben de yapıyorum,” dedi. Omuzlarını hafifçe kaldırıp indirdi. “İşin zevki o soyutlanma aşamasında.”

“Rafael de aynısını söylüyor. Bazen ona seslendiğimi bile duymuyor.”

“Ancak dokunduğunda farkına varıyor değil mi?”

“Aynen öyle. Ona çok benziyormuşsun Tori.”

“Öyle görünüyor.”

“Senin kardeşin ne yapıyor?”

“İsmi Mariela, benden iki yaş küçük ve hostes. İş nedeniyle bir süredir İtalya’da, Avrupa içi uçuşlara gidiyor. İşinin en sevdiği kısmı da seyahat kısmı.”

“Çok güzel. Bekâr mı? Bekârsa daha kolay oluyordur.”

“Evet, bekâr. Hayatın tadını çıkarıyor.”

“En iyisini yapıyor. Yanına gitmeyi düşünüyor musun?”

“O temmuzda buraya gelecek ama sonra ben de gideceğim. Hem İtalya’yı hem de onu görmüş olurum.”

Gabriel güldü. “Fırsat ayağına kadar gelmişken geri çevirmek olmaz. Nerede yaşıyor?”

“Orası biraz karışık. Kaldığı yerler değişiyor, tam bir göçebe bir hayatı var. Benim gibi kişisel alanına çok bağlı biri için hiç uygun değil ama Mariela için bir problem teşkil etmiyor.”

“Kişisel alanıma ben de bağlıyım,” dedi Gabriel. Ortak noktalarının giderek artmasına çok seviniyordu. “Seyahat etmeyi de seviyorum ama eninde sonunda evime döneceğimi bilmek çok güven veriyor. Mesela doğup büyüdüğüm Barselona’da bile oradan taşındıktan sonra uzun süreli kalamıyorum çünkü evim artık Madrid’de ve ben kendi alanımı çok arıyorum. Ne ailemin ne de kardeşimin evinde rahat edebiliyorum.”

“Bir kere kendi alanının tadını alınca başka hiçbir yerde rahat edemiyorsun,” dedi Historia anlayışla. Bu konuda o da Gabriel gibiydi. “Ben de evime bağlı bir insanım.”

“Memleketine duyduğun sevgiden anlaşılıyor.”

“Senin de öyle.”

Gülüştüler. O esnada garson bir tepside ikisinin başlangıç için sipariş ettiği yemekleri, şarabı ve kadehleri getirdi. Historia şarabın tadına bakıp onaylayınca şarap servisi yapıldı.

“Akşamın ilk şarabını bu güzel güne kaldırmak istiyorum,” dedi Gabriel kadehini sapından tutup. “Seninle beraber gezdiğim yerleri çok beğendim. Benim için çok keyifli bir Lavapiés gezisi oldu.”

“Beğenmene çok sevindim,” diyen Historia da kadehini kaldırdı. “Benim için de çok keyifli bir geziydi. İstediğin zaman tekrar edebiliriz.”

“Sonraki buluşmada seni ben bir yerlere götürmek isterim.”

“Bana uyar. O zaman sağlığımıza.”

“Sağlığımıza hanımefendi.”

Kadehlerini zarifçe tokuşturup birer yudum içtiler. Gabriel’in dudaklarında memnun bir gülümseme oluşurken zarifçe dudaklarını yaladı.

“Tadının ne kadar iyi olduğunu unutmuşum,” dedi. Historia bakışlarını onun gözlerine çıkardı. “Normal hayatımda şarap insanı değilimdir.”

“Onu seni elinde viskiyle gördüğümde anlamıştım,” dedi Historia kadehini masaya bırakırken. Gabriel’i ilk kez gördüğü o anı düşününce gülümsedi. Ondan etkilenmesine tek bir bakış yetmişti, şimdiyse restoranın loş ışıkları altında karşısında otururken gözüne o gece olduğundan bin kat daha çekici geliyordu. “Benim buzdolabımdan eksik olmaz desem yeridir. Bir şeyler izlerken, yazarken, düşünürken usulca yudumlamayı çok severim.”

“Seninki tam zevk içiciliğiymiş. Sanatçı kişiliğinle de çok uyuşuyor. Şarabın elit bir havası olduğu bir gerçek.”

Historia kıkırdadı. “Her içkinin bir havası olduğunu düşünüyorum. Şu an tam da şaraba yaraşır bir ortamdayız. Konum İtalyan restoranı, ışıklar loş, bir akşam yemeği randevusundayız. Her şey kitabına uygun.”

“Ve karşımda güzeller güzeli bir kadın oturuyor,” dedi Gabriel onu kadehiyle selamlayarak. “Sağlığına, Alma.”

Gabriel şaraptan bir yudum daha içerken Historia alev gibi yanan gözleriyle ona baktı. Gabriel’in cümleleri şarabın boğazında bıraktığı tattan daha güzelini ruhunda bırakıyordu.

Siparişlerinden ilk birkaç lokmayı alırken sessiz kaldılar. Gabriel siparişini daha önce bir kere daha yemişti ama şu an Historia ile beraber yediği için yemek ilk denemesinden daha lezzetli gelmişti. Historia ise zucchine marinate’yi ilk defa deniyordu ve bayılmıştı.

“Yüz ifadenden anladığım kadarıyla yemeği çok beğendin,” dedi Gabriel.

“Çok güzel,” diye onayladı Historia. “Tadına bakmak ister misin? Şu kenarına hiç dokunmadım.”

“Dokunsan da sıkıntı olmazdı,” diyen Gabriel ona anlamlı bir bakış attıktan sonra yemeğin tadına baktı. Başını beğendiğini gösteren bir ifadeyle salladı. “Leziz.”

Historia için de sıkıntı olmazdı ama genç kadın bunu dillendirmedi.

“Bu hafta iş nasıl geçti?” diye sordu onun yerine ilgili bir sesle.

“Uzun zaman sonra ilk kez bu kadar yoğundum,” dedi Gabriel peçeteyle ağzını sildikten sonra. “Sistem geliştirmeleri, entegrasyon testleri, senkronizasyon hataları ile uzun mu uzun bir hafta geçirdim. Dün sabah gözlerimi sistemdeki ani senkronizasyon hatası ile açtım ve kendimi ofiste buldum. Neyse ki ekip arkadaşımla sorunu sistemde daha büyük sıkıntılara yol açmadan hızlıca hallettik. Bu bahaneyle işteki arkadaşlarımı da görmüş oldum.”

“Her gün konuştuğumuz için bu kadar yoğun bir hafta geçirdiğini düşünmemiştim. Telefonda sesin de hep enerjik geliyordu.”

“Yoğun çalışma hayatım sana zaman ayırmama engel değil ki. Hatta bu yoğun temponun arasında sesini duymak, seninle konuşmak bana nefes aldırdı.”

Historia gülümseyerek başını yere eğdi. Yoğun çalışma hayatım sana zaman ayırmama engel değil ki. Ona sürekli yoğun olduğunu, vaktinin olmadığını söyleyen erkeklerden sonra bu cümleyi duymak ona bir gerçeği çok iyi hatırlattı: Zaman ayırmak isteyen insan, zaman ayırırdı. Kimse o kadar da meşgul değildi. Kimseyi kendisine zaman ayırmadığı için suçlayamazdı ama bu onu iyi hissettirmediği takdirde uzaklaşmak da hakkıydı; o da öyle yapardı. Şimdiyse Gabriel uzun zamandır geçirdiği en yoğun hafta olduğunu söylüyordu ama bu hafta boyunca her gün Historia’yı aramaktan, onunla sohbet etmekten de geri kalmamıştı.

Bu birine öncelik olduğunu hissettirmenin ve değerli olduğunu söylemenin en güzel yoluydu.

“Bu söylediğin benim için çok şey ifade ediyor,” diyen Historia onun eline dokundu. “Aynı hisleri paylaştığımızı bilmeni istiyorum. Bir de çok tatlı olduğunu tabii.”

Gabriel gülümseyerek onun elini tuttu ve uzun parmaklarıyla genç kadının elini kavradı. Aralarında bariz bir ten rengi farkı vardı ama Historia’nın beyaz teninin kendi esmer teniyle yarattığı bu zıtlığı seviyordu.

“Aynı hisleri paylaştığımızı o öyküyü okuduğum andan beri biliyorum,” dedi ciddi bir şekilde. “İnsan ilişkileri emek isteyen şeyler. Arkana yaslanıp oturarak insanları hayatında tutamazsın. Seni hayatımda tutmak istiyorum, bu nedenle emek vermem gerektiğini de biliyorum. İşin en güzel yanı da aynı isteği ve çabayı sende görüyorum Historia. Bu çok kıymetli.”

“Sen lavabodayken bardan kaçan kadın sıfatından kurtulduğuma çok seviniyorum. Şu an burada olmak benim için çok önemli.”

“Biliyorum.”

İşin sırrı da buradaydı: Biliyorlardı. Karşı tarafın duygularını, düşüncelerini, değer verdiği şeylerin hepsini biliyorlardı. Birbirlerine karşı hissettikleri ve hissettirdiklerinin de farkındaydılar.

Başlangıçlar bitince ana yemekler servis edildi, kadehler yeniden dolduruldu. Bugün ikisi de yeni tatlar deneme riskine girmeden İtalyan mutfağının demirbaşlarını tercih etmişti. Gabriel kestiği et parçasını yavaşça çiğnerken Historia da çatalına sardığı makarnayı yiyordu. Gabriel onun dudağının kenarından sızan salçayı görünce gülümsedi.

“Ağzıma bulaştı değil mi?” diye sordu Historia lokmasını yuttuktan sonra. “Hissediyorum.”

“Dudağının solunda,” diye onayladı Gabriel. “Çenene doğru iniyor.”

Historia peçeteyle dudağının kenarını silerken Gabriel’in hafızasında kendi dudağında kalan pembe rujun görüntüsü vardı. O gece kardeşinin evine dönünce aynada fark etmişti. Historia’dan geriye kalan tek somut kanıt, havlu kâğıtla silinene kadar birkaç dakika dudaklarında kalmıştı. Dudaklarından temizlediği o rujun hatırası ise kafasına kazınmıştı. Historia ile karşılaşmadan önce bu onun laneti gibiydi, şimdiyse gülümseyerek hatırladığı bir anıydı.

“Bu akşam bunu çok sık yapacağım,” dedi Historia peçeteyi masaya bıraktıktan sonra. “İşinden konuşuyorduk. Arkadaşlarından bahsettin. Biraz daha açmak ister misin?”

“Açayım,” dedi Gabriel. Onun bu ilgili tavrını çok seviyordu. “Dün Javier ve Enrique ile görüştüm. Javier aynı birimde çalıştığım bilgisayar mühendisi. Benden iki yaş büyük ve hiç sahip olmadığım bir ağabey gibi. Enrique ise elektrik mühendisi ve çoğunlukla sahada çalışıyor; bu yüzden onunla ofiste denk gelince ayrı bir seviniyorum. O da benden bir yaş büyük ve Javier’e göre daha eğlenceli bir kişiliği var. Dün öğle yemeğinde beraberdik. Uzun zaman sonra ikisiyle birden görüşmek çok iyi geldi. Evden çalışmak cidden büyük bir rahatlık ama işteki arkadaş ortamının tadı da bir başka.”

“Sürekli denk gelmeyince bir araya gelinen zamanlar daha keyifli oluyordur. Yoğun bir haftanın son gününde yakın arkadaşlarınla vakit geçirmen de güzel olmuş. Nefes almışsındır.”

“Kesinlikle. Dün onlarlaydım, bugün de seninleyim ve haftanın tüm yorgunluğu uçup gitti.”

“Çok tatlısın. Hazır konusu açılmışken hangi üniversitede okudun?”

“Barselona Üniversitesi. Elektronik Mühendisliği ve Telekomünikasyon bölümünden mezunum. Asıl branşım elektronik yani, telekomünikasyon alanında uzmanlaştım.”

“O zaman sadece sinyallerle değil, sinyalleri gönderen cihazlarla da aran iyi.”

“İlk işimde telekom altyapısında çalıştım. Vericiler, alıcılar, anten sistemleri derken sahadaki kurulum ve devreye alma süreçlerinde yer aldım.”

Historia onun bu teknik detaylara yer veren konuşmasından çok etkilendi. Gabriel’i elinde aletlerle bir anten üstünde hafif terli bir şekilde çalışırken hayal edince şarabından bir yudum alma ihtiyacı duydu.

Bu hayal onun tüm devrelerini altüst edebilirdi ve Gabriel’in bunu düzeltmesi için teknik bilgilerden çok daha fazlasına ihtiyacı vardı.

“Elektriğin mutfağından başlamışsın,” dedi tekrar ona baktığında. “Sahadan sisteme geçişin nasıl oldu?”

“Elektrik öyle bir alan ki mutfağından başlamadan başlamış olmuyorsun. Kablolara dokunman, devreleri tasarlayıp kurman gerekiyor çünkü ancak o zaman işin içine tam anlamıyla girebiliyorsun. En azından benim düşüncem bu yönde. Sahada dört sene çalıştım, ardından işin biraz daha beynine inmek istediğime karar verdim ve sistem tarafına yönlendim. İki yıl Barselona’da bir şirkette sistem ekibinde çalıştım, ardından Madrid’deki işime başladım ve üç yılı aşkındır da buradayım işte.”

“Çevremdeki mühendislerden branş fark etmeksizin sahanın keyifli ama çok zor olduğunu hep duyuyorum. Seni de yordu mu?”

“Saha cidden keyifli ama aynı zamanda dehşet yorucu. Havanın sıcak, soğuk, yağmurlu olması hiç fark etmiyor; her şartta sahada bir şeyler yapmak zorundasın ve uzun vadede çok yıpratıcı oluyor. İşin yazılım tarafına yönlenmemde bunların da etkisi oldu elbette. Şu an yaptığım işten çok memnunum fakat sahada öğrendiğim şeyler olmadan bugün olduğum noktada olmamın mümkün olmayacağının da farkındayım.”

Gabriel kariyeri hakkında o kadar bilinçli, olgun ve ne istediğini bilen bir konumdaydı ki Historia onu gülümseyerek dinledi. Karşısında oturan adam geçmişindeki zorluklardan bahsederken hayıflanmak yerine onları sahipleniyordu ve tecrübelerinin bugün olduğu konumdaki önemini de vurguluyordu. Geçmişine sahip çıkması Gabriel’in kendisine verdiği değeri de gösteriyordu. Kendisine verdiği bu değeri hayatındaki insanlara da veriyordu ve bu özelliği Historia’yı çok etkiliyordu.

“Geçmişimiz öykümüzdür,” dedi Historia. “Yaşadıklarımızdan ne öğrendiğimizi öykümüze yazarak onu işlevsel kılarız, sen ise en zorlu tecrübelerinden bile bir başyapıt yaratmışsın. Bu çok kıymetli Gabi çünkü kendine verdiğin değeri hayatındaki insanlara da hissettiriyorsun. Mesleğini layıkıyla yapan harika bir mühendis olduğuna da eminim.”

Gabriel onu yüzünde gururlu bir gülümsemeyle dinledi. “Göğsümü kabarttın Tori,” dedi içtenlikle. “Çok teşekkür ederim. Dünya büyük bir sınıf gibi ve ben de derslerimi almaya özen gösteriyorum. Hem bir itirafta bulunayım: Bazen sahada olmayı özlüyorum. Kabloları, antenleri, tüm o alet edevatı aradığım zamanlar oluyor ama sahada çalışmayı bıraktığımdan beri yaptığım fiziksel işler evdeki ufak teknik işlerden ibaret.”

“En azından artık evde elektrikle ilgili bir sıkıntı olursa kimi arayacağımı biliyorum.”

Kahkaha sesleri fonda çalan İtalyanca şarkıya karıştı.

“Ne zaman istersen,” dedi Gabriel gülerek. “Alet çantamı kaptığım gibi kapındayım.”

“Alet çantan da var yani?” diyen Historia yine etkilenmişti. Belki de teknik işler için Gabriel’i eve çağırmak o kadar da iyi bir fikir olmayabilirdi ya da tam tersi çok parlak bir fikirdi. Genç kadın kadehine uzanırken dudağının bir kenarı yukarı kıvrılmıştı.

“Elbette var. Alet çantası olmayan mühendisin diplomasını iptal ederler.”

Tekrardan gülüştüler. Gülerken ikisi de önce öne doğru gitti, ardından arkasına yaslandı ve yüzündeki geniş gülüşle karşısındakine baktı. Ucu aşağı düşen kaşlar, çevresi kırışan kısılmış gözler, genişleyen burun kanatları ve inci gibi parlayan dişleriyle ikisinin mutluluğu da yüzlerinden okunuyordu.

Historia, Barselona’da tanıştıkları gece için bir öykü yazmıştı fakat bu gece için bir roman yazabilirdi ve biliyordu, Gabriel onu da okurdu.

“Sana,” dedi Historia kadehini kaldırarak. “Sağlığına, Gabriel Garriga.”

Gabriel de hemen kendi kadehini aldı. “Bu da sana,” deyip kadehini zarifçe onunkine vurdu. Çarpışan camların tık sesi birbirine kilitlenen kalplerinin yankısı gibiydi. “Varlığına, Historia.”

Boğazlarından aşağı akan şarapta duyguların tatlı aroması vardı. Bir yürekte filizlenen duyguların, yeşeren sevginin ve meyvesini veren bir ağacın lezzetli tadı hissediliyordu. Bunun tadı hiçbir şaraba benzemiyordu ve yine hiçbir şarap bu kadar sarhoş edemezdi.

Birkaç lokma yerken yine sessiz kaldılar. Yan masada oturan iki kız arkadaş hararetle bir şeyler konuşuyorlardı, masalardan tabaklara değen metal sesleri yükseliyordu, fonda slow bir aşk şarkısı çalıyordu; sarı loş ışıkların aydınlattığı restoranda garsonlar masalar arasında geziniyor, siparişleri götürüyor ya da boşları alıyordu. İçerisi çok hareketliydi ama bir o kadar da sakindi.

“Yazdığın karakterlerin bu kadar gerçekçi olmasına şaşırmamalı,” dedi Gabriel. Historia bakışlarını ona çevirdi. “Etrafını o kadar büyük bir ilgiyle inceliyorsun ki insanların haritasını çıkarıyorsun resmen.”

“Çok hoşuma gidiyor,” dedi Historia. “Abartmıyorum, tüm akşam burada oturup insanları inceleyebilirim.”

“En çok ilgini çeken şey ne oldu?”

“Hemen bakma ama sol çapraz masada oturan kır saçlı bir adam var. Dudaklarını okuyorum ve İspanyolca konuşmadığından kesinlikle eminim. Muhtemelen İngilizce konuşuyor, zaten tipi de benziyor.”

Gabriel etrafa bakıyormuş gibi yapıp çapraz masaya döndü. Historia’nın bahsettiği kır saçlı adamı hemen gördü. Karşısında kendisinden biraz daha genç görünen bir adamla oturuyordu.

“Yüzde yüz İngiliz,” dedi Gabriel, Historia’ya dönüp. “O mavi gözleri ve ağız yapısını nerede görsem tanırım.”

“İddialısın. Peki sence şu arka çaprazdaki kadın nereli?”

Gabriel birkaç saniye Historia’nın gözüyle işaret ettiği masaya baktı. Orta yaşlarda bir kadın hararetle konuşurken ellerini de aktif olarak kullanıyordu ve sesi biraz duyuluyordu.

“Endülüslü değilse benim adım da Gabriel değil. İspanyolca konuştuğunu duyabiliyorum ama saniyede yirmi kelime söylediği için ne dediğini anlamak mümkün değil. Ayrıca elleri de dikkatimden kaçmadı.”

Historia başını kaldırıp kahkaha attı. “Babamın ailesi de böyle konuşuyor. Küçükken babamın memleketi Almería’ya gittiğimizde akrabalarını da görürdük ve o kadar hızlı konuşurlardı ki kardeşimle ne dediklerini anlamazdık.” Gözlerini büyütüp kaşlarını da kaldırarak Gabriel’e baktı. “Aynı bu ifadeyle yüzlerine bakardık. Muhtemelen biraz salak olduğumuzu düşünüyorlardı.”

Gabriel gülerken masaya yavaşça vurdu. “O ortamı hayal bile edemiyorum. Bir tarafta Burgos’un resmî ağzı, diğer tarafta Akdeniz’in melodik ağzı. Kültür çarpışmasının zirvesi. Peki nasıl iletişim kuruyordunuz?”

“Bizimle konuşurken biraz daha yavaş davranıyorlardı, biz de pürdikkat kulak kesilince anlayabiliyorduk. En azından çoğu zaman. Şimdi bakınca üstünden yıllar geçmiş. Onları en son kaç sene önce gördüğümü hatırlamıyorum bile.”

“Eğlenceli anılar bırakmışlar.”

“Evet, aralarında cidden komikleri var.”

“Peki ya annen? Endülüs’te yaşıyormuş, yerel halkla anlaşabiliyor mu?”

“Nasıl yaptığını bilmiyorum ama evet, gayet iyi anlaşıyor. Endülüslülerle konuşurken kullandığı hızlı bir aksanı bile var, sesini duysam tanımayabilirim.”

“Dil konusundaki esnekliğini kimden aldığını çözdük o zaman.”

“Temelim vardı ama üstünü ben özenle inşa ettim. Bu konuda mütevazı olamayacağım.”

“Ben olsam ben de olmazdım. Meksika ve Kolombiya aksanıyla konuştuğunda içinden bambaşka biri çıktı resmen. İtalyanca ve Katalancaya girmiyorum bile. Farklı diller, farklı bir insan.”

“Renkli bir insanım diyelim.”

“Orası kesin.”

İkinci kadehleriyle beraber yemekleri de bitti. Tabakların boşaldığını gören bir garson masalarına yaklaştı.

“Başka bir arzunuz var mı?” diye sordu.

“Şu an için benim yok,” diye yanıtladı Historia. Gabriel’e baktı. “Senin var mı?”

“Benim de yok,” dedi Gabriel garsona dönüp. “Teşekkürler.”

“Kadehlerinizi doldurmamı ister misiniz?” diye sordu garson.

“Hanımefendi istiyorsa onunkini doldurabilirsiniz. Benden bu kadar.”

Gabriel araba kullanacağı için şarabı az içeceğini söylemişti ve söylediğinin arkasında duruyordu. Olması gereken şey buydu ama bunu Gabriel yapınca Historia’nın gözünde büyülü bir hâle dönüşüyordu.

“Ben bir kadeh daha içebilirim,” dedi Historia. “Bu arada yemeklere bayıldım.”

“Beğenmenize sevindim.”

Garson onu saygıyla selamlayıp kadehini doldurdu. Boşları aldıktan sonra masadan uzaklaştı.

“Sen bu gece için alkol limitini doldurdun anlaşılan,” dedi Historia. “Karşında içeceğim için kötü hissetmek üzereyim.”

“Keyfine bak lütfen,” dedi Gabriel hemen. “Ben araba süreceğim, o yüzden bu kadarı yeter de artar bile. Tabii bunu telafi etmek istersen bir sonraki planı arabasız yaparız.”

“Olur, kulağa adil geliyor,” dedikten sonra kadehiyle onu selamladı Historia. “Sağlığına Gabi.”

Historia şarabından büyük bir yudum içerken Gabriel gülümseyerek onu izledi. Historia karşısında lacivert elbisesi, elbisesinin açıkta bıraktığı süt beyazı gerdanı, zarif dekoltesi ve göğüslerine doğru ahenkle dökülen bukleleri ile oturuyordu. Gabriel nefes kesici bir manzaraya bakar gibi bir hayranlıkla ona bakıyordu.

“Biraz yumuşadım,” dedi Historia bakışlarını ona çevirip. Gabriel’i yüzündeki içten gülümsemeyle kendisini izlerken görünce biraz utandı ama belli etmemek için tebessüm etti. “Şarap güzel bir dinginlik verdi. Sanki sana da vermiş.”

“Bence tek olay şarapta değil,” dedi Gabriel derinlerden gelen bir sesle. Böyle konuştuğunda kalın sesi daha tok çıkıyordu. “Hatta şarap işin küçük bir parçası. Duygular vardır, yaşanmışlıklar vardır; onlar insanı birkaç kadeh şaraptan daha çok etkiler ve etkisi daha uzun süre kalır.”

“Mesela?”

“Mesela sen.”

Gabriel’in cevabından sonra Historia bir an durakladı. Genç adamın dürüstlüğü soğuk su etkisi yaratmıştı ama onun her zaman bu kadar içten olması Historia’nın kıymet verdiği bir özelliğiydi.

“Etki süresini görmek için biraz daha zamana ihtiyacın olabilir,” dedi.

“Bir aydır sürmesi yeterli mi?”

Historia güldü. “O zaman işin rengi değişebilir,” dedi. Omuzlarını yavaşça kaldırıp indirdi. “Ama yine de biraz daha zaman vermek bence en iyisi.”

“Tüm zamanlar bizim.”

“Ne de olsa şarap yıllandıkça güzelleşir.”

“Çok doğru bir noktaya parmak bastınız hanımefendi.”

Historia onu kadehiyle selamladıktan sonra tek yudumda kadehin yarısını içti. Soğuk şarap boğazından aşağı ekşi bir tat bırakarak indiğinde tebessüm etti.

Genç kadın kesinlikle yumuşamıştı.

“Gözlerinde tanıştığımız geceki kadını görmeye başladım,” dedi Gabriel. Pürdikkat onu seyrediyordu. “Onun kadar hızlı değilsin ama ağırdan da almıyorsun.”

“Onun kadar hızlı olmam için yine aynı şartlar altında olmam gerekir,” derken kadehi masaya bıraktı Historia. “Bir kere Barselona’da olmalıyım, günlerdir hiçbir şey yazamamış olmalıyım ve tüm günü boş bir Word sayfasıyla bakışarak geçirdikten sonra kafayı yememek için gece yarısı dışarı çıkmalıyım. Girdiğim barda yakışıklı bir adamla tanışmalıyım ve bana içtiği viskili kokteylden ısmarlamalı; sonra da gece boyunca beraber içmeliyiz.”

“Ama gecenin sonunda o adam tuvaletteyken bardan gitmemelisin.”

“Planlarım arasında yok. Hiç olmamalıydı.”

Gabriel’in dudağının bir kenarı yukarı kıvrıldı. Historia öne doğru eğilip dirseklerini masaya yasladığında Gabriel’in bakışları bir anlığına onun dekoltesine kaydı. Hızlı ama yoğun bir bakıştı. Kesinlikle masum değildi ama rahatsız edici bir dikkat de yoktu.

Onun bakışını yakalayan Historia keyiflendi ancak belli etmedi.

“Yarın ne yapıyorsun?” diye sordu.

“Arkadaşlarımla plan yaptım,” diye yanıtladı Gabriel. “Enrique’de toplanacağız. Bol biralı, sağlıksız yemeklerle dolu ve PES oynadığımız bir gün olacak. Klasik erkek ortamı.”

Historia kıkırdadı. “Seni öyle bir ortamda hayal edemiyorum.”

“Bence etmemelisin de. Sende yarattığım imajı seviyorum, yok olmasını istemem.”

Gülüştüler.

“Hangimiz hemcins yakın arkadaşlarımızın yanında bambaşka birine dönüşmüyoruz ki?” dedi Historia anlayışla. “Sen de beni kadın arkadaşlarımın yanında görsen tanıyamazsın.”

“Erkek ortamı gibi olmuyor,” dedi Gabriel kendinden emin bir sesle. “Bir ortamda iki erkek ve fazlası varsa orada medeniyete dair tek bir emare bulamazsın. Yarınki Gabriel üç seferdir gördüğün Gabriel’den çok farklı biri.”

“Çok tatlısın,” dedi Historia gülerek. “Ama öyle bir anlatıyorsun ki sanki evin içinde maymunlar olacakmış gibi.”

“Benzer.”

Historia bir kahkaha patlattığında birkaç göz ona döndü. Eliyle ağzını kapatıp daha kısık sesle gülmeye devam etti. Gabriel gerçek bir centilmendi ama genç adamın içinde oldukça espritüel bir taraf da vardı ve o kişilik ortaya çıkınca Historia kahkahalarına engel olamıyordu.

“İçinden nasıl geliyorsa öyle davrandığın ve çevrendekiler tarafından yargılanmadığın ortamlar en iyisidir,” dedi eliyle bir jest yaparak. “Felaket eğleneceğine eminim hatta bana da kızlar gecesi yapmam için ilham oldun. Bir akşam arkadaşlarımı davet edeyim.”

“Bence de yapmalısın,” dedi Gabriel başını sallayarak. “Sen yarın ne yapacaksın?”

“Bir arkadaşımın fotoğraf sergisi var, oraya gideceğim.”

“Öyle mi? Arkadaşın ne tarz fotoğraflar çekiyor?”

“Fotoğrafçılıkla ilgilenir misin?”

“Ekstra bir ilgim yok,” dedi Gabriel omuz silkerek. “Ama anlatacakların varsa dikkatle dinliyorum.”

“Sırf ben anlatacağım diye yani?” derken ona kaşlarını kaldırarak baktı Historia. “Kulağa ne kadar hoş geldiğinin farkındasın değil mi?”

“Evet ama gerçek bu. Seni dinlemeyi seviyorum.”

Historia şarabın kalanını da tek içişte bitirdi. “Bu sergisinde analog fotoğrafları var,” diye başladı. “Geçtiğimiz bahar güneye bir seyahat yapmıştı. Orada çektiği manzara fotoğraflarını ve birkaç tane portre fotoğrafı sergisi için hazırladı. Fotoğrafların bir kısmını görmüştüm ama söylediğine göre görmediğim pek çok fotoğraf da varmış. Yarın hepsini görmek için sabırsızlanıyorum. Bir önceki Barselona sergisi olağanüstüydü.”

Memleketini duyan Gabriel’in ilgisi katlanarak attı: “Barselona mı? İşte o sergiyi gezmeyi çok isterdim.”

“Arkadaşım Ramon aslen Terrassalı ama Barselona’da büyümüş bir Katalan. Barselona’nın en büyük âşığı diyebilirim. Bu nedenle Barselona sergisi de bir âşığın gözündendi ve çok güzeldi.”

“Barselona’ya âşık olmamak mümkün mü? İlk fırsatta bir ziyaret planlamalıyım. Arayı biraz açtım.”

“Bara gidersen ve yan tarafına oturan bir kadın kokteylinin içinde ne olduğunu sorarsa koşarak uzaklaş.”

Gülüştüler.

“Böyle güzel bir an insanın ömründe bir kez yaşanır,” dedi Gabriel işaret parmağını kaldırarak. “Ben şansımı kullandım ve bunun tadını çıkarmakla meşgulüm.”

Historia sırıtarak arkasına yaslandı. Kaçamak bir geceyle başlayan bir maceranın buraya kadar ilerleyeceğini nasıl tahmin edebilirdi ki? Hayatı boyunca kurgular tasarlamış, öyküler yazmıştı ama söz konusu kendi hayatı olunca diğer herkes gibi o da bir sonraki sayfada ne olacağını hiçbir zaman bilmemişti. Bu belirsizlik ergenlik yıllarında onun ödünü koparırdı fakat büyüdükçe hayatı yaşanılır kılanın bir noktada bu belirsizlik olduğunu öğrenmişti. Neler olacağına dair yaşanan bu belirsizlik insana umut etmesi için fırsat veriyordu ve hayatı çekilir kılan da tam olarak buydu: Umut.

“Ben iznini isteyeceğim,” dedi Gabriel. Ayağa kalktı. “Hemen dönerim.”

“Tamamdır,” dedi Historia başını kaldırıp ona bakarak. “Ben buradayım.”

“İyi edersin.”

Gabriel gülerek lavaboya giderken Historia da onun peşinden sırıtarak baktı.

O hatayı hayatında bir kere yapardı.

“Şarabınızı tazeleyeyim mi?” diye sordu masaya yaklaşan garson.

“Muhtemelen tek kadehlik kaldı zaten,” diye yanıtladı Historia. “Kadehi doldurup şişeyi alabilirsiniz.”

“Nasıl isterseniz.”

Garson şişenin içindeki tüm şarabı kadehe döktüğünde kadeh yarıdan biraz fazla doldu.

“Başka bir arzunuz var mı?” diye sordu garson.

“Şimdilik yok,” dedi Historia. Kadehi eline aldı. “Teşekkür ederim.”

Genç garson onu saygıyla selamladıktan sonra boş şişeyi alarak masadan uzaklaştı.

Historia kadehi yavaşça sallayıp son kadehinden ilk yudumunu içti. Bu gece de yavaş bir içici olmamıştı ama şarapla beraber üstüne çöken bu ağırlıktan hoşlanmıştı. Renkler ona daha sıcak ve daha loş geliyordu.

“Sanırım bir şiir yazacağım,” diye düşündü. Kelimeler zihninde nehir gibi akmaya başlamıştı. “Evet, bu gece için kesinlikle bir şiir yazacağım.”

Gabriel lavabodan çıktıktan sonra oturdukları masanın olduğu tarafa baktı. Historia’nın elindeki dolu kadehle sandalyesinde oturduğunu görünce gülümsedi.

“İşte görmek istediğim manzara,” diye düşündü. Birkaç saniye olduğu yerde öylece durup onu seyretti. Historia yüzünde hafif bir tebessümle çevresini inceliyordu ve gözlerine çöken mahmurlukla Gabriel’e çok daha seksi görünüyordu. “Bu kadınla işim var. Tanrı bana yardım etsin.”

Gabriel kasaya ilerlediğinde orta yaşlı bir çalışan onu karşıladı.

“Merhaba,” dedi Gabriel ufak bir baş selamıyla. “21 numaralı masanın hesabını ödeyeceğim.”

“Merhaba bayım,” dedi çalışan. Yanındaki ekrana döndü. “Hemen yardımcı oluyorum.”

Gabriel hesabı ödedikten sonra masaya geri döndü. Historia’nın arkasından yaklaşırken bir elini onun sandalyesinin sırtına yerleştirdi ve ona doğru eğilirken irkilmemesi için konuştu:

“Selam,” dedi gülümseyerek. “Umarım beklerken çok sıkılmamışsındır.”

“Hoş geldin,” dedi Historia. “Hiç sıkılmadım. Şimdi sana bir teklifim var.”

“Dinliyorum.”

“Dondurma yemeye gidelim mi? Harika bir yer biliyorum.”

“Dondurmaya asla hayır demem.”

Historia küçük bir çocuk gibi sevindi. “O zaman kalkalım mı? Hem biraz temiz hava almaya da ihtiyacım var.”

“İyi misin?” dedi Gabriel endişeli bir sesle. “Şarap çarptı mı?”

“İyiyim, merak etme,” dedi Historia. Onun sesindeki endişeyi hemen yakalamıştı ve bundan çok hoşlanmıştı. “Kalkıyor muyuz?”

“Nasıl istersen.”

Historia da ayağa kalktı. Hemen yanındaki Gabriel’in baharatlı parfümünün kokusu burnuna geldiğinde derin ama sessiz bir nefesle onu içine çekti.

Bu esmer tenle daha iyi birleşen bir koku düşünemiyordu.

Gabriel ona kolunu uzattığında gülümseyerek onun koluna girdi. Genç adam çıkışa yürümeye başladığında ona ayak uydurdu. Başı biraz dönüyordu ama tutunduğu güçlü kol ona güven veriyordu.

“İyi akşamlar,” dedi Gabriel çalışanlara. “Her şey için teşekkürler.”

“İyi akşamlar,” dedi kapıda duran çalışan. “Bizim için bir zevkti.”

Restorandan çıktıklarında sıcak akşam havası ikisinin de yüzüne çarptı. Historia derin bir nefes alırken tebessüm etti.

“İyi geldi mi?” diye sordu Gabriel.

“Çok iyi geldi,” dedi Historia ona dönüp. “Güneş batınca sıcaklık biraz da olsa katlanılır hâle gelmiş.”

“Dondurma yiyince zaten serinleriz. Bu arada dondurmacı nerede?”

“Buraya uzak değil. Sana da uyarsa yürüyelim.”

Gabriel’in aklına yine o şarkı geldi, Historia’nın kafasında da çalıyordu.

Söyle bana, benimle beraber yürümek ister misin?

Anlat bana, benimle beraber bu yola çıkmak ister misin?

“Yürüyelim,” derken gülümsüyordu Gabriel. “Uzak olsa da yürüyelim.”

Gabriel dondurmacının yolundan bahsetmiyordu ve Historia bunu hemen anlamıştı. Onun karşısına geçip sağ eliyle Gabriel’in sol elini tuttu. İkisinin bakışları da bir anlığına ellerine düştü.

“Sana bu hafta başında hayat yazsın biz de yaşayalım demiştim ya,” dedi Historia onun yüzüne bakarak. “Fikrimi değiştirdim.”

Gabriel başını kaldırıp onun yüzüne bakarken ifadesi şaşkındı. “Nasıl yani?” diye sordu.

“Hayat yazmasın,” derken ona bir adım yaklaştı ve aralarındaki mesafeyi sıfıra indirdi Historia. “Biz yazalım. Birlikte. Var mısın?”

Gabriel’in ifadesine önce bir rahatlama yayıldı, hemen ardından yakışıklı yüzü içten bir gülümsemeyle aydınlandı.

“Senin olduğun her yerde artık ben de varım,” dedi. Onun alnına yumuşacık bir öpücük kondurdu. “Birlikte yazalım, beraber yaşayalım.”

“Ve birlikte yürüyelim,” diye tamamladı onu Historia. “Gidelim mi?”

“Nereye isterseniz hanımefendi.”

SON

Öyküler için hazırladığım birkaç görseli paylaşmak istedim. Umarım Barselona’da Bir Akşam ve Tozlu Raflar Dükkânı‘nı okurken keyif almışsınızdır. Başka eserlerde görüşmek dileğiyle. Teşekkür ederim!

2 Yorum

  1. Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı Anonim dedi ki:

    Barselona’da unutulmaz bir akşamdan Lavapiés sokaklarında geçen mükemmel bir randevuya kadar şu bir haftada o kadar güzel bir deneyim yaşattın ki bize…
    Historia ve Gabriel’in bu yolculuğuna tanıklık etmek benim için bir şerefti. O kadar şeffaf, o kadar gerçekçiydi ki kimse onların var olmadığına ikna edemez şu an!! Ayrıca farklı kültürden insanları ve onların hayatlarını okumak da çok güzeldi. İspanya’ya ve İspanyol kültürüne özel bir ilgim olmamasına rağmen çok güzel bilgiler edindim. Hem sıcak bir İspanya akşamında yolculuğa çıkmış hem de bir sürü şey öğrenmiş oldum.

    Eserlerine ne kadar özendiğini bilen birisi olarak verdiğin emeklerin sonucunda böyle güzel bir evren yaratmış olman beni gururlandırdı.

    Ellerine, emeğine ve kalemine sağlık.

    Yavru Kartalın, İlayda

    Liked by 1 kişi

    1. Her öykü ve her roman okur için keşfedilmeyi bekleyen yeni bir dünya, sonsuz bir evrendir ve bu iki öykünün sana yaşattığı maceranın keyifli olmasına çok sevindim.
      Gabriel ve Historia’nın macerasına eşlik ettiğin için teşekkür ederim. İleride yeni maceralarını yazmayı çok isterim ve biliyorum ki onlar için de başı çekeceksin.
      Ve bu çok değerli.
      Çok teşekkür ederim. Varlığına minnettarım Yavru Kuşum! 🦅🖤

      Beğen

Yorum bırakın