İçinizdeki çocuğa.
Beyoğlu’nun canını almışlar, diyordu çok sevdiğim bir şarkı. Kulaklığım takılı değildi ancak Firuzağa Mahallesi’ndeki evime yürüdüğüm bu sakin akşamda kafamın içinde çalıyordu.
Beyoğlu’nun canını almışlar mıydı bilmiyordum ancak dar sokakta karşılıklı olarak yükselen eski evlerin arasında yürürken Beyoğlu’nun ruhunun epey canlı olduğunu hissediyordum. Yaşlı bir ruhtu, hiç şüphe yoktu ama bu olgunluk onun ruhuna renk katan şeydi. Şimdi saatin geç olmasıyla beraber gün içinde sokakları dolduran kalabalıklar Cihangir’e, İstiklal’e ve Karaköy’e kaymışken ilçenin vakur ruhu daha belirgindi.
Sokakta sola döndüğümde bir kediyle karşılaştım. Bu ani karşılaşmayı beklemeyen ikimiz de irkildik. Ben refleks olarak bir adım geri çekilirken smokin kedi de geldiği yöne doğru hızla koşmaya başladı.
“Özür dilerim kedicik,” diye düşündüm onun uzaklaşan tombul poposuna bakarken. “Seni korkutmak istememiştim.”
İstemsizce hızlanan kalp ritmimle birkaç bina ötedeki apartmanıma ulaştım. Apartmanın eski ağır kapısını anahtarla açıp, omzumla iterek araladım. Bir burun çekme sesi duyduğum an sensörlü lamba da hareketimi algıladı ve yandı.
Onu gördüm.
Apartmanımızın sakinlerinden biri olan Korhan Bey merdivenlere çöküp kalmıştı ve hıçkırarak ağlıyordu. Bacaklarını aralık bırakmış, dirseklerini dizlerine yaslamış ve başını da öne doğru eğmişti; omuzları sarsılıyor, hıçkırıkları eski apartman holünün duvarlarına çarpıyordu.
“Korhan Bey?” dedim telaşlı bir sesle. Ona doğru ilerledim. “Ne oldu? Yapabileceğim bir şey var mı?”
Ona iyi olup olmadığını sordum çünkü koca adam apartman holünde basamaklara oturup, küçük bir çocuk gibi hıçkırarak gözyaşı döktüğüne göre iyi olmadığı kesindi.
Merdivenin en alt basamağının önünde durup ona baktığımda o da varlığımı yeni fark ediyormuş gibi yavaş bir ifadeyle başını yerden kaldırdı ve bana baktı. Ağlamaktan kızarmış gözlerini, sırılsıklam yanaklarını görünce yüreğimin sızladığını hissettim.
Paramparça görünüyordu.
“Ölmüş,” dedi titrek bir sesle.
“Kim?” diye sordum.
“Kürşat Aytaç,” derken sesi bir sırrı paylaşır gibi kısık çıktı. Burnunu çekti. “Babam… Ölmüş.”
Göğsümün ortasında bir sızı hissettim ve hemen peşinden kalbimin üstüne çöken bir ağırlık onu takip etti.
“Başınız sağ olsun,” dedim yumuşak bir sesle. “Sizin için yapabileceğim bir şey var mı?”
Korhan başını iki yana sallayıp yere eğdi. “Ölmüş,” dedi. Bunu bana söylememişti. “Alkollü araç kullanırken bir tıra arkadan çarpmış. Hiç şansı yokmuş. Olay yerinde hemen ölmüş.”
Başını kaldırıp bana baktığında yüzümdeki hüznü mümkün olduğunca dağıttım. Hızlı bir nefes aldım ve ona metanetle baktım.
“Çok üzgünüm,” dedim aynı sakin sesle. “Olay İstanbul’da mı yaşanmış?”
Burnunu çekip başını kaldırdı. “Memleketteydi,” dedi. “Malatya’da. Dün gece olmuş.”
“Gidecek misiniz?”
Yeniden omuzları titreyerek ağlamaya başladığında sorduğum sorudan anında pişman oldum. Sessizce yanına oturdum ve bakışlarımı apartman kapısına diktim.
Hiç konuşmadan birkaç dakika geçirdik. Korhan ağladı, ben de çıtımı çıkarmadan onun yanında oturdum. Böyle anlarda insanlar ne kadar aksini iddia etse de onların yanında durmanın gerekli olduğunu düşünenlerdendim ve Korhan’ı da yalnız bırakmamaya kararlıydım. Apartman girişine çöküp kaldığına göre haberi yeni almış olmalıydı.
“Görüşmeyeli yıllar oldu,” diye konuştuğunda başımı çevirip ona baktım. Hareketimi algılayan sensörlü lamba yandı. Korhan’ın yanağından aşağı sessizce akan gözyaşını gördüm. “Ben çocukken bizi terk edip gitmişti. Hayatta en çok nefret ettiğim kişinin o olduğunu düşünürdüm, şimdi neden ölümüne bu kadar üzüldüm?”
Yutkunduğumda boğazımdaki hayali iğnenin gırtlağıma battığını hissettim. Korhan Aytaç dışarıdan bakıldığında yakışıklı, karizmatik, parlak bir kariyere sahip otuz iki yaşında genç bir adamdı fakat şu an ona bakarken sadece yaralı bir oğlan çocuğu görüyordum.
“Onunla son konuşmamızda ona yapayalnız öleceğini söylemiştim,” diye devam etti konuşmaya. Başını çevirip bana baktı. “Arabada yalnızmış.”
Sessizlik. Kulakları sağır edecek kadar keskin bir sessizlik. Keskin ucu Korhan’a saplanmıştı ama acısını ben de hissediyordum.
“Çok üzgünüm,” diye fısıldadım.
“Ben de,” dedi fısıltıma aynı şekilde karşılık vererek. “Neden böyleyim bilmiyorum ama ben de çok üzgünüm Yeliz.”
Onun dizine dokunduğumda elini elimin üzerine yerleştirdi. Benim ellerimin aksine elleri buz gibiydi. Aldığı derin nefesi sesli bir iç çekişle dışarı verdi.
“Teşekkür ederim,” dedi başını hafifçe sallayarak. “Ben bir süre daha buradayım.”
“Sizi yalnız bırakmayacağım,” diye karşılık verdim hemen. “Ben de buradayım.”
Önüne döndüğünde sol profiline baktım. Islak kirpikleri birbirine yapışmıştı, burnundan dudaklarına doğru inen ince parlaklık da belli oluyordu. Çantamdan bir mendil çıkarıp ona uzattım.
“Evi terk ettiğinde dokuz yaşındaydım,” dedi burnunu silerken. “Anneme İstanbul’da yapamadığını söyleyip memlekete döndüğünde arkasında bir eş ve iki oğlan çocuğu bırakmıştı. Onu tekrar gördüğümde on üç yaşındaydım. Bize geri dönmüştü fakat uzun sürmedi. Güç bela bulduğu işinden kovulduğunda sadece birkaç aydır buradaydı. Kıyamet gibi bir gündü. Anneme vurduğunda üstüne atılmıştım ve sağlam bir dayak yemiştim. Beni korumaya çalışan ağabeyimi de dövmüştü. O esnada annem polisi aramayı akıl ettiği için polis kapımıza dayanmıştı. Yüzümün nasıl sızladığını hâlâ hatırlıyorum ama daha net hatırladığım şey annemin patlak dudağı ve ağabeyimin de kaşından sızan kan. Sadece on üç yaşındaydım ama o an ilk kez birini öldürmeyi bu kadar çok istemiştim. Belki polis kapıya dayanmasaydı mutfaktan…” Sustu. Ağzından sesli bir nefes aldı. “Annem şikayetçi olmadı. O zamanlar nedenini anlamıyordum ama büyüyünce bizi korumaya çalıştığını anladım. Kürşat’ın Malatya’ya geri döndüğünü duyduk. O çok sevdiği boktan memleketine bu sefer kalıcı olarak siktir olup gitmişti. Sonraki süreçte annemle sessiz sedasız bir davayla boşandılar. Yıllarca evde adı sanı anılmadı ama ben onu her gün öfkeyle, nefretle hatırlamaya devam ettim. Zihnimde hepimizi dövdüğü o güne geri dönüp durdum ve onu öldürmüş olmayı diledim.”
Başını yere eğdi. Destek olurcasına dizini hafifçe sıktım.
“Bunları yaşadığınız için çok üzgünüm,” dedim. “Anlatmak zorunda değilsiniz ancak içinizden atmak istiyorsanız dinlemeye devam ederim.”
“Sağ ol Yeliz, gerçekten,” dedi bana bakarak. “Ben yirmi dört yaşındayken anneme ulaşıp bizimle görüşmek istediğini söylemiş. Annem kendisi görüşmeyi kabul etmemişti ancak ağabeyimle ben belki isteriz diye bize söyledi. Ağabeyim de kabul etmedi ama ben ettim. Numarasını alıp aradım, konuştuk. Beni görmek istediğini söyledi ve İstanbul’a gelmeyi teklif etti. Onu aileme yaklaştırmamaya kararlıydım. Ben Malatya’ya gideceğimi söyledim ve ilk fırsatta oraya uçtum. Beni havaalanında karşıladı. Onu gördüğümde tanıyamadım biliyor musun?” Sanki o anı hatırlarmış gibi bir anlığına duraksadı. Gözlerinde geçmişin gölgesi vardı. “O kadar yaşlanmış, o kadar çökmüştü ki tanınmaz hâldeydi. Beni döverken yüzünde şeytanı gördüğüm o genç, kuvvetli adamdan çok farklıydı. İşin daha komik kısmı o da beni tanımadı.” Neşeden çok uzak bir şekilde güldüğünde tüylerimin ürperdiğini hissettim. “Benim için yolda yanından öylece geçip gittiğim bir adam kadar yabancıydı ama o adam benim babamdı.”
Sustuğunda aynı anda ikimiz de derin bir nefes aldık. İlk ve son defa dinlediğim bir hayat öyküsüydü bu ancak yüreğimi göğüs kafesimin içine sıkıştıracak kadar çarpıcıydı.
“Bana doğru bir adım atmıştı,” diye devam etti Korhan, sessiz geçen uzun saniyelerin ardından. Dudakları aşağı kıvrılırken gözlerinden damlalar tekrar düşmeye başladı. “Ben de geriye doğru bir adım atmıştım. Belki de hayatında ilk defa bana vurmak için temasta bulunmayacağı bir andı ama ona izin vermedim. Yüzünde hiçbir değişiklik olmamıştı biliyor musun? Hiç yaşanmamış gibi davrandı. Hiç yaşanmadı, hiç yaşanmayacak.”
Başını eğip hıçkırmaya başladığında gözlerimin yandığını hissettim. Babasının ona vermediği sarılmayı ben vermek istedim ancak doğru anın şu an olduğuna dair ciddi şüphelerim vardı.
“Malatya’da şehir merkezinde eski bir dairesi vardı,” dedi burnunu çekip. “Ne bir eş ne de oğlan çocukları… O evde bir aileye dair hiçbir şey yoktu. Yapayalnız bir adamın yapayalnız eviydi. Bir ruha dair tek emare yoktu. Tıpkı kendisine benziyordu. İçeri girer girmez oradan nefret etmiştim.”
Başını iki yana sallarken sanki tekrar o evdeymiş gibi dalıp gitti. Gözlerinin önünde o evin olduğunu düşündüm. Bir eşin akşam yemeğini hazırlamadığı boş bir mutfak, oyuncaklarla dolu olmayan bir çocuk odası ve dağıtan olmadığı için derli toplu bir salon benim de kafamda çok netti.
Korhan haklıydı, çok ruhsuz bir ev olsa gerekti.
“Yüz ifademi kontrol edememiş olmalıyım ki bekâr adamın evinin ancak bu kadar olduğunu söylemişti,” dedi Korhan. Başını çevirip bana baktı. “Boyundan büyük iki oğlu olan bir adam nasıl bekâr olabilir Yeliz? Senin kafan alıyor mu çünkü benim almıyor. Ona neler yaptığını sordum. Orada burada saçma sapan işlerde çalışıyordu, cebine üç beş girince de içiyordu. Bir insan gram değişmez miydi? Değişmemişti. Hâlâ daha sorumsuz, sorunlu herifin tekiydi. İstanbul’da yapamamıştı ama Malatya’da hiç yapamamıştı; memleketi ona hiç iyi gelmemişti. Bunu ona söylediğimde alındı. İstanbul’u bokladı, çocuklarla zor olduğunu söyledi falan. Anneme kolay mıydı, diye sordum. Hiçbir şey söyleyemedi. Niye gittiğini sordum, dişe dokunur hiçbir cevap veremedi. Bizi niye dövdüğünü sordum, psikolojisinin o dönem kötü olduğundan ve bundan pişman olduğundan bahsetti. Ona o gün polis kapıya dayanmasaydı belki de onu öldürebileceğimi söyledim. Gerisi kavga kıyamet. Yapayalnız öleceksin lan, dedim ona. Lağımın bir köşesinde bok içinde ölen bir fare gibi yapayalnız öleceksin. Hak ettiğin son da tam olarak bu. Hiç sevmeden, hiç sevilmeden geberip gideceksin.”
Elleriyle yüzünü kapattığında onun sırtına dokundum.
“Neden lan neden?” dedi yüksek sesle. “Neden kendisi dahil herkesin hayatını mahvetti? Böyle olmak zorunda mıydı lan? Böyle mi olmak zorundaydı?”
“Böyle olmak zorunda değildi,” diye yanıtladım onu, her ne kadar sorunun muhatabı ben olmasam da. “Ama oldu. Ne yazık ki böyle oldu.”
Aldığı nefes o kadar titrekti ki rüzgârlı bir güz akşamı dalından kopmamak için mücadele veren bir yaprak gibiydi ancak hayat denilen o acımasız fırtına onun ağacının tüm dallarını kırmıştı.
“Belki de yanına giderek içten içe ona kendimce son bir şans vermiştim,” derken elinin tersiyle burnunu sildi. “Kendine ve bize yaşattığı şeylerin arkasında yatan nedenleri öğrenmek istedim, motivasyonunu anlamak istedim çünkü ne kadar düşünsem de yaptıklarını kafamda mantıklı bir zemine oturtamadım.”
Nereye kaybolduğunu bilmediğim mendilin ikincisini ona uzattığımda burnunu sildi.
“Öğrendiniz mi?” diye sordum. “Nedenmiş?”
Güldüğünde cevabımı hemen aldım ama Korhan açıklamayı tercih etti.
“Kötü bir adamdı ve dünyanın en kötü babasıydı,” dedi öfkeli bir sesle ancak o öfke yüzüne ulaşmadı. “Kürşat Aytaç sorumsuz, bencil, düşüncesiz, açgözlü ve sorunlu herifin tekiydi. Kendisinden başka kimseyi umursadığı yoktu, kendisi dahil hiç kimseyi sevecek yüreği yoktu. Hepimizin hayatının ortasına devasa bir enkaz bırakıp gitti. Yaşarken yarattığı enkaz yetmezmiş gibi şimdi bir de ölümüyle yıkıp geçti beni. Tüm olasılıkları, tüm şansları, tüm başlangıçları, tüm ihtimalleri öldürdü. Sen sanıyor musun ki sadece onu gömecekler? Bir aileyi ve o aileye dair bütün güzel ihtimalleri gömecekler. Hepsi onunla beraber sonsuza kadar yok oldu.”
Yumruk yaptığı eliyle yavaşça şakağına vurduğunda onun elini tutup bunu yapmasını engelledim. “Sizi asıl üzen şey de bence ihtimallerin ortadan kalkışı,” dedim onun ıslak gözlerine bakarak. “İnsan bazen en çok olasılıklara ağlar.”
Korhan iç çektiğinde destek olurcasına onun elini sıktım. Konuşmak için acele etmedi. Düşüncelerinin arasında boğulduğunu sessizliğinden anladım. Ben de düşüncelerine değil ama sessizliğine eşlik ettim.
Biz sessizce apartman boşluğunda otururken sokaktan önce bir araba geçti, sonra gülüşerek geçen muhtemelen yaşça genç bir grubu duyduk. Beyoğlu’nun canını almışlar, diyordu şarkıda ama ruhu yine çok canlıydı. Coşkuyla sokaklardan geçiyor, ardında adım izlerini bırakıyordu ama ikimizde de ona eşlik edecek güç yoktu.
“Yakup diye biri aradı,” diye konuştuğunda bakışlarımı apartman kapısından alıp ona döndüm. “Kürşat’ın çok yakın bir arkadaşıymış. Haberi o verdi. Eğer gelmeyi düşünüyorsanız cenazeyi siz alabilirsiniz yoksa biz burada ailesiyle halledeceğiz, dedi.” Titrek bir nefes aldı. “Apartmana yeni girmiştim. Buraya çöküp kaldım.”
Ne kötü bir haber alma şekliydi. Korhan muhtemelen uzun ve yorucu bir günü ardında bırakıp evine gelmenin rahatlığını yaşarken bir anda telefonu çalıyordu. Tanımadığı bir numara, tanımadığı bir adam, tanımadığı bir ses dünyanın en korkunç haberini veriyordu: Babası ölmüştü.
İnsan babasının ölüm haberini böyle almamalıydı.
“Peki ne yapacaksınız?” diye sordum. “Malatya’ya gidecek misiniz?”
Gözyaşları iki yanağından aşağı aktığında gözlerini kapattı ve bir süre öyle durdu.
“Bilmiyorum,” diye fısıldadı çatallaşan sesiyle. “Ne yapacağımı bilmiyorum Yeliz.”
“Ne yapmak istiyorsunuz? Önemli olan bu.”
“Eğer gidersem bu bir veda olacak,” dedi gözlerini açıp bana bakarak. “Hiç tanımadığım bir adama veda edeceğim. Hayatımda yer almayan bir yabancıyı bu dünyadan uğurlayacağım.”
“Bu sizin kararınız olacak.”
“Annemle ağabeyim asla gitmez,” dedi önüne dönüp. “Asla. Kürşat’ın bize yaşattığı onca şeyden sonra onları cenazesine gitmeyecekleri için suçlayamam.”
“Giderseniz kendinizi de gittiğiniz için suçlayamazsınız ve bence onlar da sizi suçlamazlar. Bu kararın doğrusu ya da yanlışı yok. Bu sadece bir seçim.”
Tek isteğim onun verdiği kararın sonunda pişmanlık yaşamamasıydı çünkü bu hayatında yalnızca bir kere verebileceği bir karardı. Bunun üstünde etraflıca düşünüp kalbinin sesini dinlemesini ve kendince doğru olan neyse onu yapmasını isterdim.
“Eğer gitmezsem…” diye başlayacak oldu fakat sustu. İhtimaller denizinin dalgalarının ne kadar büyük olduğunu göremesem de hissedebiliyordum. “Eğer gitmezsem vedalaşmamış olacağım. Hayatımda onunla ilgili her şey yarım ve yarım kalmaya devam edecek. Bu saatten sonra yarım kalanların tamamlanma ihtimali yok ama en azından…” Devam etmeden önce derin bir nefes aldı. “Artık sona erebilirler.”
Ağladı. Bitmesine değil, hiç yaşanmamasına ve yaşanma ihtimalinin sonsuza kadar yok olmasına. Anıların yasını tutmak zordu ama ondan da zor olan ihtimallerin yasını tutmaktı. Yaşanabilecekken yaşanmayan şeyler insana bir hayalet gibi musallat olurdu.
“Gideceğim,” dedi uzun dakikaların ardından. Burnunu çekti. “Cenazesine gideceğim ve onu sonsuzluğa uğurlayacağım.”
“Bu cesur bir karar,” dedim tüm içtenliğimle. “Ve size ait. Olması gerektiği gibi.”
“Onun kararı ailesini bırakmaktı, benim kararım ise aileme sahip çıkmak,” dedi düşünceli bir sesle. Kaşlarını çattığında alnında derin iki çizgi oluştu. Sadece bir anlığına babasına benzeyip benzemediğini düşündüm. “Ona dönüşmek en büyük korkumdu biliyor musun? İnkâr etsem de içten içe bütün hayatımı bu korkuyla yaşadım ama şimdi görüyorum. O bizi yarı yolda bırakmayı tercih etmişti ama ben aynısını ona yapmayacağım. Ona karşı son bir görevim var ve ben o görevi yerine getireceğim.”
Başımı yavaşça sallarken belli belirsiz tebessüm ettim. Bu farkındalığı yaşamak onun zaferiydi, biliyordum.
“Sağ ol Yeliz,” dedi gözlerimin içine bakarak. İlk kez gülümsedi ve ayağa kalktı. Adımlarının yöneldiği yer üst kat değil de apartmanın kapısı oldu.
“Yarın ilk uçakla gideceğim.”
SON
Çok doğal çok güzel bir öyküydü.. Korhan ile Yelizin duygu dolu konusmaları devam ederken arka planda Korhanın anılarına gitmek onları yaşayıp hissetmek çok hüzünlüydü ama etkileyiciydi de aynı zamanda.. teşekkür ederim böyle yüklü bir duygu seli için.. 🙂
BeğenLiked by 1 kişi
Hislerin zirve olduğu bir öyküydü; aynı şekilde okura da geçebildiyse ne mutlu bana. Asıl ben teşekkür ederim!
BeğenBeğen