Geçtiğimiz aylarda uzmanlığa terfi ettiğimde bir dostumun gönderdiği saksı bitkisinin zaman içinde çiçekleri ve bazı yaprakları kuruyup ölmüştü. Bir süredir o hâlde masamda duruyordu. Geçen gün o harap hâli gözüme batınca bunu değiştirmeye karar verdim ve kolları sıvadım. Önce kuruyan yapraklarını topladım, sonra kuruyan çiçeklerini sap kısmından kestim. Sırf bir zamanlar canlı, rengârenk ve güzel diye üzerinde bıraktığım o çiçekler artık onu hoş göstermiyordu; tam aksine sanki ölmüş gibiydi. Çiçeklerinden ayrılınca bir anda çırılçıplak kaldı ama ancak o zaman yapraklarının ne kadar yeşil, ne kadar canlı olduğunu gördüm.
Hayır, ölmemişti. Ölmeye yakın bile değildi. Çıplaktı ama canlıydı, gösterişsizdi ama hayattaydı; kendi hâlindeydi. Tıpkı insan gibi. Tıpkı benim gibi.
Bir zamanlar ayaklarımı yerden kesen bazı duygular tıpkı o çiçekler gibi kuruyup öldüler. Bir kez kalbimde yeşerdikleri için onları her zaman taşıyacağımı düşünürdüm. Neticede bana aitti ve bir zamanlar çok da güzeldi. Hani bir cümle var Küçük Prens’ten: “Ölene kadar sorumlusun gönül bağı kurduğun her şeyden.”
Hayır, değilim.
Önceden bunu çok romantik bulurdum ama hayatın romantizmle dramatize edilemeyecek kadar gerçek olduğunu fark ettim. Sırf bir şeyler hissettirdi diye bu duyguları ölene kadar içimde taşımak ve mezara götürmek zorunda değilim. Bana göre o duygu sona erdiğinde bunu kabullenip sistemden dışarı atmak doğru ve sürdürülebilir olan seçenek. Tabii bu öyle yazıldığı, okunduğu gibi kolay değil hatta epey de zorlu ve zahmetli bir iş ama bunun farkına varmak bu yolda atılacak hiç de azımsanmayacak bir adım diye düşünüyorum.
Vadesi dolan her şey bulunduğu yerde fazlalıktır. Bir zamanlar o saksının içinde açan bir çiçek bile.
Kuru çiçeklerinden kurtulmak bitkinin canlı olduğunu daha net gösterir, vadesi dolan duygulardan arınmak da insanı özgürleştirir. Özgürleşmek her zaman bir bedel ister ve insan o bedeli bir şeylerin artık var olmadığını, devam etmediğini üzüntüyle kabul ederek öder. Kabullenmek çocukken bize zorla içirilen acı şuruplar gibidir ama neticesinde bizi iyileştirir.
Bitkim şimdi çiçeksiz, çıplak ama bu onun bir daha çiçek açmayacağı, renklenmeyeceği, göze daha güzel gelmeyeceği anlamına gelmiyor. Ona iyi baktığım sürece çiçek açmaya devam edecek.
Kalbim de önceden hissettiği güzel duyguları artık hissetmiyor olabilir ama bu bir daha aynı duyguları hatta daha iyilerini hissetmeyeceği anlamına gelmiyor. Önceden hissetmişti, bunun hakkını da vermişti; bir gün yine hissedebilir. Zaten asıl görevi vücudumu hayatta tutup bana yaşadığımı hissettirmek değil mi?
Hayattayım.
Bitki hâlâ yemyeşil.
Yaşadığı sürece çıplak ya da renksiz olmasının önemi yok. Yine çiçeklenir, renklenir, gösterişini geri kazanır ama bir kez öldü mü işte o zaman geri dönüşü yoktur.
“Sırf bir şeyler hissettirdi diye bu duyguları ölene kadar içimde taşımak ve mezara götürmek zorunda değilim. Bana göre o duygu sona erdiğinde bunu kabullenip sistemden dışarı atmak doğru ve sürdürülebilir olan seçenek.
…Vadesi dolan her şey bulunduğu yerde fazlalıktır. Bir zamanlar o saksının içinde açan bir çiçek bile.“
Bu yazı bende tam olarak bu “❤️🩹” emojiyi çağrıştırdı. Duygularımız dünyanın çoğunlukla acımasız olan gerçekliği içinde bazı şeyleri anlamlandırmamızı kolaylaştırsa da tıpkı senin söylediğin gibi gereksiz yere dramatize ettiğimiz her şeyin sorumluluğunu da omuzlarımıza yüklüyor. Artık yük olmaya başlayan bir şey için boş yere nefesimizi sarf etmemize gerek yok. Kalemine sağlık, okurken yüklerimden arınmış gibi omuzlarım rahatladı sanki..
BeğenLiked by 1 kişi