Beyaz Hyundai sitenin bahçesine girerken saatler akşam altıyı geçiyordu. Vakit akşamüstü olmasına rağmen Fethiye hâlâ çok sıcaktı, parıl parıl parlayan güneş yakmaya devam ediyordu. Şoför koltuğundaki Engin aracı kayınvalide ve kayınbabasının yazlık evinin arka bahçesine park ederken evin arka kapısında da ev halkı belirdi. Giray ve eşi Banu geleli iki saat olmuştu ve evin büyükleriyle beraber ailesini karşılamaya çıkmışlardı.
Engin arabayı park ettiğinde arka koltukta oturan Göksel araçtan indi.
“Hoş geldiniz,” diye karşıladılar onları.
“Gözümüz yollarda kaldı,” dedi ailenin dedesi Tahsin. “Yolculuğunuz çok uzun sürdü.”
“Yol çok uzun baba,” dedi Güzin. “Üçümüz birden vardiyalı olarak sürdük ama yemek molası, ihtiyaç molası derken ancak şimdi geldik.”
“Sağ salim geldiniz ya, gerisi hiç önemli değil.”
Güzin annesiyle babasının elini öpüp onlara sarıldıktan sonra Göksel de aynılarını yaptı.
“Hoş geldin güzel kızım,” dedi onun yanaklarından tutan dedesi. “Son gördüğümden bu yana daha da büyümüşsün, güzelleşmişsin.”
“Hoş buldum dedeciğim,” dedi Göksel gülümseyerek. “Ben de sizleri iyi gördüm.”
“İyiyiz iyi, taş gibiyiz.”
Göksel onlarla selamlaştıktan sonra ağabeyine ilerledi.
“Prenses?” dedi kollarını iki yana açan Giray. “Gel bakalım buraya.”
Göksel ağabeyinin kollarının arasına girip ona sımsıkı sarıldı. İki kardeşin gözleri de huzurla kapanırken birbirlerine uzun uzun sarıldılar, hasret giderdiler.
“Nasılsın?” diye sordu onun yüzüne bakan Göksel.
“Sizleri gördüm, çok daha iyi oldum,” dedi Giray gülümseyerek. “Sen nasılsın? Yolculuk nasıldı?”
“Epey yoruldum ama ben de sizleri gördüm ya, iyi geldi.”
“Birazdan yemek yeriz, sonra duş alıp yatar uyursun. Biz de yol yorgunuyuz, bu akşam hepimiz iyice dinlenelim de yarına bomba gibi başlayalım.”
“Öyle yaparız.”
Göksel ağabeyinin kollarının arasından çıkıp yengesine sarıldı.
“Merhaba güzelim,” dedi onun sırtını sıvazlayan Banu. “Hoş geldiniz.”
“Hoş bulduk, siz de hoş geldiniz,” dedi Göksel. “Nasılsın?”
“Yol yorgunluğu hariç iyiyim, sen?”
“Ben de aynı durumdayım.”
Ailenin tüm üyeleri birkaç dakika sonra yazlığın alt katındaki geniş salondaydı. Büyükler kendi arasında sohbet ederken Göksel de ağabeyinin yanında oturuyordu, başını onun gerdanına yaslamış ve beline sarılmıştı.
“Nasıl gidiyor?” diye sordu Giray onun saçlarını okşarken.
“Güzel gidiyor,” diye cevap verdi Göksel. Gözlerini kaldırıp ağabeyinin yakışıklı yüzüne baktı. “Yaz tatilinin tadını çıkarmaya bakıyorum, önümüzdeki üç haftanın da keyfini çıkaracağım. Sende durumlar nasıl?”
“Bende de aynı. Okullar kapandıktan sonra Banu’yla birlikte tatilin tadını çıkarmaya başladık biz de. Hem dinlenmeye hem de gezip tozmaya, eğlenmeye vakit ayırıyoruz.”
“En iyisini yapıyorsunuz. Okul dönemi hem öğretmenler hem de öğrenciler için fazlasıyla yoğun ve yorucu oluyor.”
“Aynen öyle. İstanbul nasıl? Her geçen gün daha da kötüleşmeye tam gaz devam ediyor mu?”
“Hem de hiç hız kesmeden,” dedi Göksel gözlerini biraz açarak. “Önceden yerli halk ve turist kalabalığı vardı, şimdi sokaklar ne olduğu belirsiz tiplerden geçilmiyor. Fatih’te Türkçe konuşan birine rastlamak mucize sayılacak duruma geldi, şehir geneli de farklı sayılmaz.”
“Güzelim şehir ne hâle geldi? Kış tatilinde geldiğimizde tanıyamadım resmen, bambaşka bir yere dönüşmüş. İstanbul ben çocukken güzeldi, sonradan battı.”
“Ben çocukken de güzeldi ama şimdi ne yazık ki korkunç bir durumda. Neyse, çok tatsız konular. Ankara nasıl?”
“Güzel. Şehre epey alıştık, pek çok kişiyle de tanıştık ve artık gerçek anlamda şehrin tadını çıkarmaya başladığımızı düşünüyorum. Arkadaşlarımıza oturmaya gidiyoruz, onlar bize geliyor; dışarı gidip mekânlarda vakit geçiriyoruz, açık havada bir şeyler yapıyoruz. Ankara tam anlamıyla evimiz oldu artık.”
“Ne güzel. Sizin adınıza sevindim.”
“Teşekkür ederiz güzelim benim.”
Giray onu alnından öptü.
Göksel anneannesi ve dedesiyle de sohbet etti. Güzin’in ebeveynleri Tahsin ve Meryem yetmiş beşine merdiven dayamış yaşlı insanlardı ama tüm işlerini kendileri yapacak kadar sağlıklı ve dinçlerdi. Uzun yıllardır burada yaşayan yaşlı çiftin çok tatlı komşuları vardı; çift onlarla vakit geçiriyor ve bir yandan da bahçe işiyle uğraşıyor, şartların el verdiği meyve ve sebzeleri yetiştiriyorlardı. İkisi de İstanbul’da doğmuş ve hayatlarının neredeyse tamamını şehirde geçirmiş insanlardı; altmışlarında küçük bir tatil beldesine taşınmak ve köy hayatı yaşamak onlara çok iyi gelmişti. Bu sakin hayat karı kocaya yaramıştı. Göksel’e ve diğerlerine de buradaki tatlı hayatlarını anlattılar.
“Hadi yemek yiyelim,” dedi Meryem. “Size lezzetli yemekler pişirdim, Tahsin de bahçemizde yetiştirdiğimiz organik sebzelerimizle muhteşem bir salata hazırladı. Çok aç olmalısınız, hadi sofraya.”
Akşam yemeği için sofrayı el birliğiyle hazırlayıp oturdular. Yoldan gelen Dinçerler gerçekten de çok acıkmıştı ve aile büyüklerinin hazırladığı yemekleri afiyetle yediler. Yemek sohbetli ve keyifliydi. Uzun bir aradan sonra ilk defa bir araya gelen aile üyeleri bolca sohbet etti, hayatlarında olup bitenleri anlattı. Engin, Güzin, Giray ve Banu çalışma hayatlarından bahsederken Göksel de birkaç cümleyle okul hayatını özetledi. Göksel’in dersleri çok iyiydi, ortalaması 3’ten yüksekti ve bu da onu onur öğrencisi yapıyordu; genç kadının geçen dönem de puanları çok yüksek gelmişti ve seneye onur öğrencisi unvanıyla mezun olacağı kesinleşmiş sayılırdı. Aile üyeleri onu tebrik ettiğinde genç kadın gülümseyerek hepsine teşekkür etti.
Yemek bittikten sonra eşyalarını bagajdan çıkarıp kalacakları odalara yerleştirmeye başladılar. Yazlık ev büyüktü ve herkese yetecek kadar oda vardı. Giray ve eşi Banu bir odada, Engin ve Güzin bir odada, Göksel de bir odada kalacaktı. Göksel’in kalacağı oda küçücük bir odaydı. Oda duvar kenarına yaslanan tek kişilik bir yatak, yatağın yanındaki komodin ve kapının kenarındaki iki kapaklı kıyafet dolabından oluşuyordu. Göksel birkaç kişisel eşyasını koymak için salondaki sehpalardan birini odaya çıkarıp dolabın yanına yerleştirdi ve sehpanın üstüne fotoğraf makineleriyle birkaç ekipmanını koydu.
“Ben de valizinin neden bu kadar ağır olduğunu merak ediyordum,” dedi Giray şakayla karışık. Göksel’in odasındaydı ve sehpanın üstündeki fotoğraf ekipmanlarıyla bakışıyordu. “Çünkü bir stüdyo dolusu fotoğraf ekipmanını getirmişsin. Analog kamera mı o?”
Giray analog kamerayı eline alırken Göksel kıkırdadı.
“Makinelerim ve ekipmanlarım olmadan ben bir hiçim,” dedi genç kadın. “Ve evet, şu an analog kameramı tutuyorsun.”
“Bir sürü fotoğraf çekeriz,” deyip kardeşine baktı Giray. “Çekeriz değil mi?”
“Bir servet yatırıp iki tane taptaze Kodak film aldım, bu yüzden her fotoğraf için fotoğraf başına 10 lira civarı bir ücret talep ediyorum.”
“Ne? Bir film kaç lira ki?”
“Çok lira ağabeyciğim, çok lira. Ortalama olarak 400 lira bandında seyrediyor.”
“Yuh!” diye bağıran Giray makineyi sehpanın üstüne koydu. “Bu kadar değerli bir şeye dokunmasam iyi olacak.”
Göksel gülerek, “Dokun canım,” dedi. “Şaka yapıyordum. 72 fotoğraf hakkımız var ve hepsini kullanmayı düşünüyorum. Aslında 71 tane var çünkü yoldayken bir tane çektim. Her neyse işte, iki filmi de bitiririz ve İstanbul’a dönünce filmleri yıkatırım.”
“Çok pahalıymış ama analog fotoğraflara bayılıyorum.”
“Ben de çok seviyorum, bu yüzden sağ böbreğimden vazgeçip iki tane film -hem de taze- aldım. Polaroid için de iki tane film aldım. Bu tatil bana, daha doğrusu annemle babama, epey pahalıya mal oldu.”
“Bu paraya beş yıldızlı otelde bir hafta tatil yapardık be kızım.”
İki kardeş gülüşürken onların sesini duyan Güzin ikisine bakmaya geldi.
“Ne oluyor?” diye sordu Güzin. “Kahkahalarınız koridorun ucundan duyuluyor.”
“Gök’le filmlere verdiği paraları konuşuyorduk,” dedi Giray arkasına dönüp annesine bakarak. “Duydum ki bu filmleri alabilmek için evi satmak zorunda kalmışsınız.”
Odadan yine kahkahalar yükseldi.
“Epey pahalıya mal olduğunu kabul etmek gerekir,” diyen Güzin oğlunun koluna dokundu. “Göksel filmler çok pahalandı diye aylardır almıyordu ama tatil için alabileceğini biz söyledik. Dolu dolu geçecek bir üç hafta olacak, fotoğraflar hepimiz için çok güzel hatıralar olarak kalacak.”
“Haklısın,” dedi Giray. “İyi yapmışsınız.”
“Babam ne yapıyor?” diye sordu Göksel.
“Kıyafetleri dolaba yerleştiriyor,” diye cevap verdi Güzin. “Ben de size bakmaya gelmiştim. Oğlum siz yerleştiniz mi?”
“Yerleştik,” diye onayladı Giray. “Her şeyi hallettik.”
“İyi bakalım. Göksel sen ne durumdasın?”
“Ben de yerleştim sayılır,” dedi Göksel. “Çok kıyafet getirmemiştim zaten, olanları da dolaba yerleştirdim. Sadece ayakkabılarım kaldı.”
“Onları da aşağıdaki ayakkabılığa koyarsın. O zaman ben odamıza dönüp Engin’e bakayım.”
“Ben de bir Banu’ya bakayım,” dedi Giray.
Annesiyle ağabeyi odadan çıkınca Göksel yalnız kaldı. Genç kadın yatağına oturup komodindeki telefonuna uzandı. İnternetini açıp evdeki ağa bağlandı. Sosyal medya hesabından gelen birkaç beğeni ve kullandığı uygulamaların gönderdiği reklam bildirimleri hariç yeni bildirimi yoktu. En son mesajlaşmalarını dün Ahsen ve Gökhan’la gerçekleştirmişti. İkisiyle de kısaca sohbet edip yarın erkenden yola çıkacaklarından bahsetmişti, onlar da ona iyi yolculuklar ve keyifli tatiller dilemişti.
Göksel WhatsApp uygulamasına girip Gökhan’la olan sohbetini açtı. Gökhan’ın onun yanağını öptüğü perşembe günü eve döndükten sonra genç adama eve vardığına dair mesaj atmıştı ama ayaklarını yerden kesen bu öpücükten sonra ona ikinci bir mesajı atması birkaç saati bulmuştu. Genç kadın kendi kendine gülerek ve sık sık Gökhan’ın öptüğü yere dokunarak eşyalarını hazırlamıştı. Gökhan’ın biraz arayla attığı tamam ve ben de vardım şimdi mesajlarına döndüğünde saatler akşam 10’u geçiyordu. Ona hazırlanmakla meşgul olduğunu yazmıştı, Gökhan da kendisinin de biraz ev işi yaptığından bahsetmişti ve kısaca sohbet etmişlerdi. Dün akşam da Gökhan işten döndükten sonra ona yazmıştı ve yine çok farklı olmayan, tipik bir mesajlaşma gerçekleştirmişlerdi. Göksel sabah çok erken vakitte yola çıkacakları için erkenden uyumuştu ve ikili neredeyse 24 saattir tek kelime konuşmamıştı.
Genç kadın parmaklarını ekranda gezdirip genç adama Fethiye’ye sağ salim vardıklarına dair bir mesaj yazdı. Dün akşam Gökhan Gökseller Fethiye’ye vardığında Göksel’in kendisine haber vermesini rica etmişti.
Selam. Biz Fethiye’ye sağ salim vardık hatta karnımızı doyurup eve yerleştik bile, haberin olsun
Mesajı gönderdiğinde mesajın yanında iki tik belirdi. Genç adamın internetinin açık olduğunu anlayan ve muhtemelen kısa sürede mesajı göreceğini bilen Göksel tebessüm etti.
“Göksel!”
Annesi kendisine seslenince telefonu bırakıp odasından çıktı. Güzin elinde içinde ayakkabıların olduğu birkaç poşeti tutuyordu.
“Hadi sen de ayakkabılarını getir,” dedi Güzin. “Beraber aşağı indirip ayakkabılığa yerleştirelim.”
“Tamam,” dedi Göksel. “Hemen getiriyorum.”
Anne kız beraber ayakkabıları aşağı indirip girişteki ayakkabılığa yerleştirdi. Göksel’in anneannesi ve dedesi yılın çok büyük bir kısmında burada yalnız yaşasa da tatillerde çocukları ve torunları ziyarete geldiği için onların eşyalarını rahatça koyabilmeleri için girişe büyük bir portmanto ve ayakkabılık almıştı.
“Ayakkabıları da hallettiniz mi?” diye sordu onların yanına gelen Tahsin.
“Hallettik,” dedi Güzin. “Tamamen yerleştik.”
“İyi bakalım. İsterseniz girip duş alın, sonra da yatar uyursunuz. Saat de geç oldu zaten.”
“Öyle yapacağız.”
“Sen de yerleştin mi civcivim?” diye sordu Tahsin. Muhatabı Göksel’di.
“Yerleştim dedeciğim,” diye onayladı Göksel. “Çok yorucu bir gündü, duş alıp uyuyacağım.”
“Gününüzün yarısı yolda geçti, yorulmuşsunuzdur tabii. Hepiniz güzel bir uykuyu hak ettiniz.”
“İyi geceler dede,” deyip onun yanağını öptü Göksel. “Sabah görüşürüz.”
“Görüşürüz güzel kızım benim. İyi geceler.”
Güzin babasıyla biraz daha sohbet ederken Göksel üst kata çıktı. On dakika bile sürmeyen hızlı bir duş alıp odasına girdi. Temizlenmiş ve rahatlamış hissediyordu. Deliksiz bir uyku çekmesi için bu ikisi yeterliydi.
Üstünü değiştirmeden bornozuyla yatağına oturup telefonunu eline aldı. Gökhan ona cevap vermişti. Saat akşam 10’a yaklaşıyordu, Gökhan şu an sahnede olmalıydı fakat anlaşılan kısa aralarının birinde telefonuna bakmıştı.
Selam. Haber verdiğin için teşekkür ederim, sağ salim vardığınızı duyduğuma sevindim. Uzun ve yorucu bir yolculuk olmuştur, dinlenmeyi ihmal etme lütfen
Göksel kendi kendine gülümseyerek ona cevap verdi.
Düşündüğün için teşekkür ederim, çok incesin. Karnımı doyurdum, duşumu aldım ve birazdan da uyuyacağım. Gerçekten de uzun ve yorucu bir gündü, dinlenip yarına ve tatile bomba gibi başlamak istiyorum
Sen neler yaptın? Şu an sahnede olmalısın, mesai çıkışı hemen Parça’ya geçmişsindir. Senin için de uzun ve yorucu bir gün olmuş olmalı, sen de eve dönünce dinlenmene bak
Göksel ona cevap yazdıktan sonra ayağa kalkıp giyindi. Askılı bir üstten ve şorttan oluşan sarı pijama takımını giyip saçlarını da taradı ve kendi hâlinde kurumaya bıraktı.
Genç kadın yatağına uzanmış sosyal medyada geziniyordu ki odasının kapısı çaldı. Saatler 10’u geçmişti ve gelen kişi babasıydı.
“Ne yapıyorsun?” dedi odaya giren Engin. Nemli saçları onun da duş aldığını gösteriyordu.
“Uzanıyordum öyle,” dedi Göksel. “Birazdan yatacağım. Siz ne yaptınız?”
“Ben duştan çıkınca annen girdi, ben de sana bakmaya geldim. Uyudun sandım.”
“Uyuyacağım. Çok uzun ve yorucu bir gündü hatta haftaydı desem abartmış olmam. İyice dinlenmek istiyorum.”
“Dinlen tabii. Yarın sabah uyanınca denize gidelim mi? Bence hepimiz denizi çok özledik.”
“Olabilir. Sabahları deniz daha güzel oluyor, tadını çıkarırız.”
“Tamam o zaman, anlaştık.”
O esnada odadan içeri giren Giray, “Neyde anlaştınız?” diye sordu. “Neler oluyor?”
Baba kız içeri giren genç adama baktılar.
“Sabah denize gitme fikrini Göksel’e de söyledim,” diye karşılık verdi Engin. “O da kabul etti.”
“Gök sabahları denize girmeyi çok seviyor zaten, yarın da hep beraber girelim.”
“Etrafın dinginliği, suyun serinliği ve havanın da öğlene kıyasla daha ılık olması muhteşem,” dedi Göksel. “Yüzmek için en iyi zaman dilimi.”
“Yarın bol bol yüzeriz. Sen uyuyor musun?”
“Evet, uyuyacağım. Çok yoruldum.”
“Hepimiz yorulduk ve dinlenmeye ihtiyacımız var,” diyen Giray kız kardeşine ilerledi ve onun yanağını öptü. “İyi geceler güzelim. Sabah görüşürüz.”
Engin de Göksel’in alnını öpüp, “İyi geceler cimcime,” dedi. “Sabah görüşürüz.”
“Görüşürüz,” diye cevap verdi Göksel ikisine de. “İyi geceler.”
Babası ve ağabeyi odadan çıkarken gülümseyerek arkalarından baktı. Tüm aile üyelerinin bir arada olmasını özlemişti, bu ortamı özlemişti. Ailesi en değer verdiği şeydi ve üç hafta boyunca onlarla olacağı için çok mutluydu.
Göksel biraz daha sosyal medyaya baktıktan sonra Gökhan’ın gönderdiği mesaj ekranının üstünde belirdi. Saatler 22.23’ü gösteriyordu ve genç adam bir performansın daha sonuna gelmişti.
Aynen, dinlenmene bak. Ben de performansımı az önce bitirdim, son işleri de halledip evime döneceğim ve kendimi yatağa atacağım. Benim için de çok ama çok uzun ve yorucu bir gündü, sabah 7’den beri ayaktayım ve artık tek isteğim yatağıma yatıp deliksiz bir uyku çekmek
Göksel onun gönderdiği bu mesajı okuduğunda yüzünde anlayışlı bir ifade belirdi.
Yorgunluktan ölüyor olmalısın, yatıp dinlen tabii
Gökhan sahneyi toplayıp eşyalarını aldıktan sonra kafeden çıktı ve Göksel’e cevap yazdı.
Çıktım şimdi, otobüse binip eve geçeceğim
Genç adam çantasından kulaklıklarını çıkarıp kulaklarına takana ve bir şarkı açana kadar Göksel ona cevap verdi.
Tamam, iyi yolculuklar ve şimdiden iyi geceler dilerim. Ben artık yatıyorum, sonra görüşürüz Gök. Kendine iyi bak
Kulaklıklarından Yavuz Çetin’in sesi yükselen Gökhan onun bu mesajını kalabalığın arasında caddeye yürürken okudu. Aralarında yüzlerce kilometre olduğu gerçeğiyle de tam şu an yüzleşti.
Teşekkür ederim Gök, sana da iyi geceler. Görüşürüz
Ve sen de kendine iyi bak
Mesajlarının mavi tik olmasını, ardından Göksel’in çevrim dışı olmasını seyretti. İç çekip uygulamadan çıkarken müziğin sesini biraz daha yükseltti.
***
Ertesi sabah Göksel uyandığında saatler sekizi gösteriyordu. Genç kadın denize gitmeden önce ailesiyle beraber birkaç taze meyve yedi. Kahvaltıyı denizden sonra yapacaklardı. Göksel, Engin, Güzin, Giray ve Banu mayolarını giyip yanlarına birkaç eşya aldıktan sonra denize gitmek için evden ayrıldılar. Meryem ve Tahsin denize gitmeyi pek sevmezdi, yaşlı karı koca onları uğurlayıp pazar kahvaltısı için güzel bir şeyler hazırlayacaklarını söylediler.
Yazlık, sahile yürüyerek birkaç dakika uzaklıktaydı. Dinçerler sahile vardığında sahilde yalnızca iki kişi olduğunu gördüler, onlar da ikisi de otuzlarında olan genç bir çiftti ve Dinçerler gibi pazar sabahı denizin tadını çıkarmak için buraya gelmişti.
“Marmara’dan sonra nihayet başka bir deniz görebildim,” diyen Göksel bikinisinin üstüne giydiği elbiseyi çıkardı. “İzninizle kendimi Akdeniz’in sıcak ve tuzlu sularına bırakıyorum.”
“Bırak gitsin,” dedi annesi. “Biz de birazdan geliyoruz.”
Göksel denize ilerlerken Giray da tişörtünü çıkardı ve sadece deniz şortuyla kaldı. Kız kardeşine doğru koşan genç adam onu kucakladığında Göksel bir çığlık kopardı.
“Akdeniz’in sıcak ve tuzlu sularına bensiz giremezsin,” dedi Giray kucağında Göksel’le denize koşarken. “Ben aylardır Ankara’da su birikintisi bile görmedim.”
Göksel ağabeyinin boynuna sarılırken gülüyordu. “Sana gidip Ankara’ya yerleş diye ben mi dedim? Denize kıyısı olan onlarca şehir var.”
“Ankara’yı seviyorum ama her güzelin bir kusuru vardır işte, Ankara’nın kusuru da denizi olmaması.”
Giray beline kadar suya girdiğinde kucağındaki Göksel’in de belinin bir kısmı ve poposu suyun içindeydi.
“Su çok güzel,” dedi Göksel bir eliyle suyla oynarken. “Ilık.”
“Bir de komple gir bakalım,” dedi Giray sırıtarak. “Hop!”
“Ağabey!” diye bağırdı Göksel. “Hayır!”
Giray onu suya attığında Göksel son anda ağzını kapatıp tuzlu suyun ağzına dolmasını engelledi. Göksel suya gömülürken Giray da kahkaha attı.
“İşte bunu yapmayı çok özlemişim be!” dedi genç adam.
Göksel birkaç saniye sonra sudan çıkıp yüzüne yapışan ıslak saçlarını çekti. “Seni var ya!” dedi işaret parmağını sallayarak. “Gel buraya.”
Göksel ağabeyinin üstüne atlayıp onu suya attı ve ikisini de suyun içine batırdı.
“Bunlar yine başladı,” dedi kıyıdan onları izleyen Engin. “Hem de ilk dakikadan.”
“Bu hâllerini izlemeyi özlemişim,” diyen Güzin gülümsüyordu. “İkisi de kocaman oldu ama hâlâ çocuk gibiler. 10 yaşındaki Göksel ve 15 yaşındaki Giray’dan hiçbir farkları yok.”
“Öğrencileri Giray’ın bu hâlini görse gözlerine inanamaz,” dedi Banu. “Okulda çok ciddi biri ama şu an gerçekten de bir oğlan çocuğu gibi davranıyor. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin kardeşinin yanında hep çocuklaşıyor sanırım.”
“Gerçekten öyle,” dedi Güzin. Giray ve Göksel’in bağırış sesleri gelince bakışlarını denize çevirdi. Denizdeki iki kardeş birbirine bağırıyor ve su atıyordu. “Hey!” diye seslendi onlara. “Gözlerinizi yakacaksınız, yapmayın.”
“O başlattı!” dedi Göksel ağabeyini işaret ederek.
“Hayır, sen başlattın,” dedi Giray.
“Sen başlattın.”
“Hayır, sen başlattın.”
“Beni suya atan sendin.”
“Sonra üstüme atlayıp beni denize atan ve denizden çıktıktan sonra yüzüme su atmaya başlayan da sendin küçük hanım.”
“Sonuç olarak sen başlattın.”
İki kardeş atışmalarına devam ederken, sahilde onları izleyen üçlü gülerek başlarını iki yana salladı.
“Asla büyümeyecekler,” dedi Engin.
“Hem de asla,” diye eşine katıldı Güzin. “Biri son sınıf üniversite öğrencisi, biri de evli barklı öğretmen olacak.”
Aile üyeleri denizde iki saat vakit geçirdiler. Giray ve Göksel biraz açılıp bol bol yüzdüler, Engin bir süre onlara eşlik etse de çoğunlukla eşiyle beraber ılık suyun tadını çıkardı; Banu da onların yanında durdu. Genç kadın denizden çok hoşlanmazdı, yüzerken de Göksel ve Giray gibi açılmayı tercih etmezdi.
Denizden son çıkan kişiler Göksel’le Giray oldu.
“Yüzmek çok iyi geldi,” dedi Göksel. “Açıldım resmen ama inanılmaz acıktım.”
“Bana da iyi geldi ama acıktırdı gerçekten,” diye ona katıldı ağabeyi. “Eve gidip karnımı doyurmak istiyorum.”
Kıyıya varıp diğerlerinin yanına oturduklarında Göksel çantasından analog kamerasını çıkardı.
“Biriniz ağabeyimle beni çekebilir mi?” diye sordu genç kadın. “Ben de isteyeni çekerim.”
“Ben çekeyim,” dedi Banu. O da Göksel’in makineyle nasıl fotoğraf çekildiğini öğrettiği kişilerden biriydi.
Kardeşler havlunun üstünde yan yana oturuyordu. Bacaklarını karnına çeken Giray bir koluyla Göksel’in belini kavrarken Göksel de yanağını ağabeyinin omzuna yaslayıp poz verdi. İkisi de gülümsediğinde Banu deklanşöre bastı.
“Vizörde çok tatlı görünüyordunuz,” dedi Banu. “Çok iyi çıktığınıza eminim.”
“İstanbul’a dönünce göreceğiz artık,” dedi Göksel. “Hadi ben de sizi çekeyim.”
Banu, Giray’ın önüne oturup sırtını onun göğsüne yasladı ve bacaklarını da ayak tabanları sağa bakacak şekilde kendine çekti. Giray ellerini eşinin karnında birleştirip başını onun başına yasladı ve gülümsedi; Banu da gülümsediğinde Göksel deklanşöre bastı.
“Sahilde romantik anlar,” dedi Göksel gülümseyerek. “Çok tatlı çıktığınızdan eminim.”
“Keşke hemen görebilsek,” dedi Banu. “Filmin bitmesini ve yıkanıp fotoğrafların bize gönderilmesini beklemek çok uzun bir süreç.”
“Analoğu güzel yapan şey de bu bence. Beklemek işin içine heyecan katıyor.”
“Deli bu kız,” dedi Giray kardeşine bakarak. “Ama haklılık payın var. Şimdi ne çektiğimizi de unuturuz ve fotoğraflar elimize ulaşınca şaşırarak inceleriz.”
“Aynen öyle. Bence bu çok keyifli bir şey, ben seviyorum.” Ebeveynlerine baktı. “Hadi sizi de çekeyim.”
“Çift fotoğrafçılığına mı başladın?” diye sordu babası. “Bize hava hoş.”
Göksel annesi ve babasının da bir fotoğrafını çekti. Yan yana oturan çift birbirine yaslanarak poz verdi. Engin sol koluyla eşinin belini sarmalarken sağ eliyle de Güzin’in elini tuttu ve çift gülümsediğinde Göksel onları çekti.
“Çifte kumrular sizi,” dedi Göksel sırıtarak.
“Şimdi bu fotoğrafı görebilmek için üç hafta bekleyeceğiz,” dedi Güzin. “Bu gerçekten can sıkıcı.”
“Hiç de bile. Analog kameraları güzel yapan şey bu.”
Eşyalarını toplayan aile üyeleri yine hep beraber yazlığa doğru yürümeye başladı. Saat on bire yaklaştığı için hava buraya geldikleri zamana göre daha sıcaktı ve gittikçe ısınmaya devam ediyordu.
Dakikalar içinde eve vardıklarında evin büyüklerini kahvaltı masasını hazırlarken buldular. Yaşlı karı koca ailecek yapacakları pazar kahvaltısı için sucuklu yumurta, patates kızartması ve kızarmış ekmek hazırlamıştı. Bunların yanında bir sürü çeşit kahvaltılık da masada duruyordu.
“Siz ne yaptınız böyle?” dedi masaya bakan Güzin. “Bu kadar yemekle bir ordu doyar.”
“Biz de bir ordu gibiyiz zaten,” dedi Tahsin. “Yedi tane kocaman insanız, anca doyarız.”
“Kurt gibi açım,” dedi Engin. “Vücuduma bir su geçirip geliyorum.”
“Çabuk olun,” dedi elindeki çaydanlığı masaya bırakan Meryem. “Yemekler soğumadan herkesi sofrada görmek istiyorum.”
Evde biri üst biri de alt katta olmak üzere iki banyo vardı. Denize giden beş aile üyesi bu iki banyoyu kullanarak birkaç dakikalık kısa duş aldılar ve temizlendiler. Hepsi birden yemek masasında toplandığında aradan on beş dakika ancak geçmişti.
“Kim ne istiyorsa tabağına alsın,” dedi Tahsin. Torunu Göksel’e döndü. “Sen ne istiyorsun civcivim?”
“Sanırım kızarmış ekmekle başlayacağım,” dedi Göksel. “Üstüne krem peynir sürüp yemeyi seviyorum.”
“Krem peyniri uzatın bakayım benim civcivime.”
Dedesi Göksel’in tabağına iki tane kızartılmış ekmek dilimi bıraktı, Güzin de ona krem peyniri uzattı.
“Ye bakalım güzel kızım,” dedi Tahsin torununun saçlarını okşayarak. “Herkese afiyet olsun.”
“Teşekkür ederim,” dedi Göksel gülümseyerek. “Anlaşılan bu kahvaltının şanslı kişisi benim.”
Masadakiler gülüştü.
“Akşama ilçe merkezine gidip biraz dolaşalım mı?” diye sordu Giray. “Dondurma yeriz ya da bir şeyler içeriz. Fethiye’yle de biraz özlem gidermiş oluruz.”
“Olabilir,” dedi Engin. “Tatil yapmaya geldik sonuçta, gezeriz.”
Aile, tatilin ilk gününün planlamasını yaptı. Üç hafta uzundu ama çabucak geçeceği de bir gerçekti ve onlar da kısıtlı zamanlarını en eğlenceli ve dolu dolu şekilde geçirmek istiyordu. Nerelere gideceklerini, neler yapacaklarını ana hatlarıyla belirlemişler; kendilerine bir tatil planı hazırlamışlardı ama ilk birkaç gün hepsi dinlenmek istiyordu. İlk akşamı Fethiye’nin ilçe merkezinde geçirmek güzel bir başlangıç olacaktı.
***
Altı gün sonra
İstanbul’da sıcak bir ağustos günüydü. Hava öylesine açıktı ki gökte tek bir bulut bile yoktu, gökyüzü alabildiğine maviydi. Öğle vakti olduğu için etraf hareketliydi, Gökhan’ın üçüncü kattaki dairesinin açık camlarından içeri şehrin sesi doluyordu. Koltukta uzanan genç adam sokakta yürüyen insanların konuşma seslerini ve araçların seslerini duyuyordu. Yarım saat önce kahvaltısını edip salona geçtiğinden beri koltukta uzanıyordu, gözleri kapalıydı ve üzerinde çalıştığı şarkılar aklından geçiyordu. İzin günündeydi, hemen yan taraftaki gitarını alıp eserleri üzerinde çalışabilirdi fakat bunu istemiyordu; gözlerini dinlendirirken zihnini müzikle meşgul tutmayı tercih ediyordu.
Bir müzik çalmaya başladığında bunun telefonunun zil sesi olduğunu anlaması birkaç saniyesini aldı. Gözlerini açan genç adam kolunu yan taraftaki orta sehpaya uzatıp sehpanın üzerine bıraktığı telefonuna uzandı. Hem çalan hem de titreyen telefonunu eline alıp kendisine yaklaştırdı. Kimin aradığını görmek için ekrana baktığında ekranda gördüğü isimle gözleri kocaman açıldı.
Arayan kişi Göksel’di.
Boğazını temizleyen genç adam telefonu açıp kulağına götürdü. “Efendim?” dedi.
“Merhaba,” dedi Göksel’in neşeli sesi. “Müsait misin?”
“Merhaba,” diye karşılık veren Gökhan gülümsememeye başlamıştı bile. “Müsaitim.”
“Nasılsın?”
“İyiyim,” dedi Gökhan. Dokuz günden sonra sesini duyunca iyi olmamam mümkün mü? “Sen nasılsın?”
“Ben de iyiyim. Ne yapıyorsun, nasıl gidiyor? Hafta içi yaptığımız kısacık mesajlaşmayı saymazsak geldiğimden beri konuşamadık, arayıp hâlini hatırını sormak istedim.”
“İyi yaptın, sağ ol Gök. Koltukta uzanıyorum öyle, bu izin günümde biraz kafa dinlemek istedim.” Yoksa günlerdir seninle konuşamadığım için kendimi kötü hissetmemle hiç alakası yok. “İş güç uğraşıp duruyorum, bir değişiklik yok. Asıl sen ne yapıyorsun, tatil nasıl gidiyor?”
“Ben de evin bahçesindeyim,” dedi Göksel. Gökhan’la konuşmak için dışarı çıkmıştı. “Tatil de muhteşem geçiyor. Muğla harika, ailemle beraber keyfini çıkarıyorum. Bu hafta yakınlardaki turistik yerleri ziyaret ettik ya da denize gittik; bu yüzden telefona bakacak, hâliyle de seninle ya da başkasıyla konuşacak fırsatım olmadı. Günlerim dolu dolu geçiyor.”
“Tatilinin tadını çıkarmaya bak sen,” dedi Gökhan samimiyetle. Evet, onu çok özlüyordu fakat bunun geçici bir durum olduğunu da biliyordu ve Göksel’in çok güzel bir tatil yapmasını istiyordu. Genç kadın nasıl olsa İstanbul’a dönecekti ve ikili görüşmeye devam edecekti. “Nerelere gittiniz şimdiye kadar?”
“Ölüdeniz’e gittik, orayı çok seviyoruz ve her sene gidiyoruz. Çevredeki koyları gezdik, Kızılada Deniz Feneri’ni ziyaret ettik. İnanılmaz yerler, sanki bu dünyaya değil de cennete aitler. Önümüzdeki haftadan itibaren de diğer ilçelere gideceğiz. Mesela haftaya Bodrum’a gidiyoruz ve bir akşam pansiyonda kalacağız. Çok heyecanlıyım.”
Son buluştukları zaman Bodrum hakkında sohbet ettiklerini hatırlayan Gökhan gülümsedi. “Programınız çok dolu ama harika görünüyor,” dedi. “Senin adına çok sevindim, muhteşem zaman geçiriyor olmalısın. Fotoğraf çekiyor musun? Henüz hiç paylaşım yapmadın.”
“Teşekkür ederim, gerçekten muhteşem zaman geçiriyorum. Fotoğraf da elbette çekiyorum ama henüz fotoğrafları uzun uzun inceleme fırsatı bulamadığım için hesaba bir şey atamadım. Bugün biraz boşluğum var, muhtemelen bir fotoğraf atarım.”
“Senin kadrajından oraları görmeyi çok isterim, mutlaka atmalısın.”
“Bu tatlı cümlenden sonra kesin atacağım,” diyen Göksel kıkırdadı. “İstanbul ne âlemde?”
“Bildiğin gibi,” dedi Gökhan omuz silkerek. “Anadolu’da hiç değişiklik yok, Avrupa da aynı olsa gerek. Havalar çok sıcak, mağazada klima nimeti var ama işe gidip gelirken sıcaktan buharlaşmaktan korkuyorum.”
Göksel güldüğünde onun tatlı gülüşünü duymak Gökhan’ı gülümsetti. Genç kadının gülüşünü gözlerinin önünde canlandırabiliyordu.
Onu çok özlemişti.
“Burası da dehşet sıcak,” dedi Göksel biraz sonra. “Deniz olmasa hiç çekilmez.”
“Bronzlaştın mı?”
“Evet, bir haftada bile buraya geldiğim zamana göre çok farklı görünüyorum. Tenim karardı, saç rengim açıldı.”
“Öyle mi?” dedi Gökhan şaşırarak. “Çok merak ettim.”
“Bir gün görüntülü konuşursak görürsün.”
“Tamam.” Kesinlikle konuşmalıyız. “Seninkiler nasıl? Ailen?”
“Onlar da iyi. Şimdi evde kahve içiyorlar. Banu abla -yengem- kahvaltıdan sonra Türk kahvesi yaptı, ben de benimkini alıp bahçeye çıktım.”
“Afiyet olsun. Bugünkü planlarınız neler?”
“Teşekkür ederim. Bugün kültürel bir gezi yapmayı planlıyoruz, hep beraber Fethiye Kalesi’ne ve Amintas Kaya Mezarları’na gideceğiz. Bir kez ziyaret etmiştik ama kısa bir ziyaretti ve bir şey anlamamıştık; bugün birkaç saat ayırıp iyice gezeceğiz. Tabii ben de bol bol fotoğraf çekeceğim.”
“Hiç duymadığım iki yer ama şu kaya mezarlarını merak ettim, nasıl bir yer?”
“Büyülü bir yer. Sütun ve revakları dağdaki kayalıkların içine oyarak mezarlar yapmışlar, epey ilgi çekici bir yer.”
“Bak sen, fotoğraflarını çekip hesabında paylaş da ben de göreyim.”
“Oradan kesinlikle fotoğraf atarım. Tarihî yapıları çekmeyi çok seviyorum, makinemle her köşesini çekeceğim hatta video da çekerim. İstanbul videosundan sonra bir Muğla videosu da gelir belki, kim bilir?”
Gökhan uzandığı yerden kalkıp, sırtını koltuğun arkasına yaslayarak oturma pozisyonuna geçti. Koltukta bağdaş kurarken, “Bu bir spoiler mı?” diye sordu. “Eğer öyleyse senden yeni bir video izlemeyi çok isterim.”
Göksel ayaklarını birbirine sürterken, “Olabilir,” dedi. “Belki de buranın doğasının güzelliği benim ilhamımı uyandırmıştır ve ben de farklı yerlerde videolar çekerek bu anları ölümsüzleştiriyorumdur.”
“Yaptığına eminim. Yeşili, doğayı seviyorsun.”
“Haklısın,” dedi Göksel gülümseyerek. “Özellikle bu tarafların doğası da denizi de çok güzel.”
“Sen videoyu paylaşınca ben de izlerim. Üç yıldır yaşadığım İstanbul’u bile senin gözünden izleyince şehir gözüme çok farklı gelmişti, Muğla’da da harikalar yaratacağına eminim.”
“Teşekkür ederim. İnancın çok değerli.”
“Senin gibi bir yeteneğe inanmamak mümkün değil,” dedi Gökhan. “Neyse, seni daha fazla utandırmayayım.”
Göksel kıkırdadığında Gökhan da gülümsedi. Şu an onun gülüşünü görebilmeyi öyle isterdi ki…
“Bugün akşama kadar evde mi duracaksın?” diye sordu Göksel.
“Planlarım o yönde,” dedi Gökhan. “Bugün hiçbir şey yapasım yok, dinlenmek istiyorum. Belki biraz gitar çalarım, o kadar.”
“Canın bir şeye mi sıkıldı? Her şey yolunda mı?”
“Her şey yolunda,” diyen Gökhan başını koltuğun arkasına yasladı ve bakışlarını tavana dikti. “Dürüst olayım mı?”
“Lütfen.”
“Seni özledim.”
Telefonun diğer ucundaki Göksel duruldu. Böyle bir şey duymayı hiç beklemiyordu. Birkaç saniye sessizce durduktan sonra dudakları yukarı kıvrıldı. Bunu duymayı beklemiyordu ama bunu duymak çok hoşuna gitmişti.
“Canın bu yüzden mi sıkkın?” diye sordu Göksel.
“Belki,” diye kaçamak bir cevap verdi Gökhan. “İstanbul’da olsaydın bugün buluşabilirdik. Mesela beni yine güzel bir yere götürürdün, akşama da kafeye geçerdik ve ben sahne alırken beni izlerdin.”
“Güzel bir plan,” dedi Göksel gülümsemeye devam ederek. “Döndüğümde yapalım.”
“Yapalım.”
“Gökhan,” diye onun adını zikretti Göksel. “Ben de seni özledim.”
Gökhan başını koltuğun arkasından kaldırırken gülümsedi. Boş olan sol elini ensesine götüren genç adam güldü, onun gülüşünü duyan Göksel de güldü.
“Bir anda çok iyi hissetmeye başladım,” dedi Gökhan. “Şu an enerjiyle dolup taşıyorum, öyle ki çıkıp dakikalarca koşabilirim ve asla yorulmam.”
“Bu sıcakta düşüp bayılırsın,” dedi Göksel ama o da sırıtıyordu. “Bu enerjini gitar çalıp eserlerin üzerinde çalışırken kullan bence.”
“Çok güzel şarkılar yazacağım, söyleyeceğim. Göksel, sana şarkı söyleyeyim mi?”
“Şimdi mi?” dedi Göksel şaşırarak.
“Şimdi,” diye onayladı Gökhan. “Tam şu an.”
“Elbette, memnuniyetle dinlerim.”
“Bir dakika,” diyen Gökhan koltuktan kalktı. “Gitarımı alayım. Kısa bir performans olacak, seni çok tutmayacağım.”
“Hiç sıkıntı değil, hepsini dinleyeceğim.”
Gökhan beyaz Fender’ını alıp yeniden koltuğa oturdu. “Hoparlöre alacağım,” dedi. Boğazını temizledi. “Başlıyorum.”
Gökhan telefonu hoparlöre alıp orta sehpanın üstüne bıraktı. Bir eliyle klavyeyi kavrayan genç adam diğer elini de kasada tellerin üstüne götürdü ve derin bir nefes aldıktan sonra şarkıya girdi. Hangi şarkıyı çaldığını hemen anlayan Göksel telefonun başında donup kaldı.
Gökhan’ın çaldığı şarkı İkiye On Kala grubunun Bazı Şeyler Telefonda Eksik Anlatılır adlı parçasıydı.
Genç adam şarkının giriş müziğini çaldıktan sonra şarkıyı söylemeye başladı.
“Dilimin ucunda bir şeyler var aslında / Söylesem kızar mısın bilemedim,” derken telefonuna kısa bir bakış attı. Telefon ekranı siyahtı ama Göksel’in orada olduğunu ve kendisini dinlediğini biliyordu. “Korkmuyor değilim biraz bira lazım / Bilirsin işte anlatması zor şeylerden / Yine zamanı karıştırdım, doğru yerde olamadım /
Galiba saatimi ileri almamışım.”
Pürdikkat onu dinleyen Göksel, Gökhan nakarata girdiğinde dudaklarını oynatarak sessizce ona eşlik etmeye başladı.
“Otobüsler kaçar yoksa duraklar yalnız kalır / Bazı şeyler vardır telefonda eksik anlatılır / Doğrusu biraz alındım ama sonra konuşalım /
Sen ve ben nasıl desem,” diyen Gökhan yine telefonuna baktı. “Neyse.”
Göksel tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Gökhan bu kısmı şarkının sahibinden bile daha hissederek söylemişti.
Gökhan’ın planı şarkıyı burada bitirmekti fakat devam etmek istedi ve Göksel’in de sessizce kendisini dinlemesinden güç alarak şarkıya devam etti. İlk nakarattan sonraki müzikli kısmı klavyeye bakıp çaldı, bu sırada kalp atışlarını da biraz yatıştırdı ve şarkının ikinci kıtasına daha sakin girdi.
“Nasılsın diye sorduğunda neler anlatasım var / Ama bunlar bilmek isteyeceğin şeyler değil / Yine de sıkılırsan ara, ikincisinde açarım / Belki titrek gelir sesim ama alışırım.”
Onu eli göğsünde dinleyen Göksel göğüs kafesinin içinde, iki akciğerinin ortasında çarpan kalbinin ritmini avcunda hissediyordu. Kalbi küt küt atıyordu ve sanki akciğerleri iki yandan ona baskı yaparak onu sıkıştırıyordu. Derin nefesler alması gerekiyordu fakat nasıl nefes alacağını bile unutmuş durumdaydı.
Gökhan ikinci kez nakaratı söylerken sadece dudaklarını oynatarak olsa bile ona eşlik etmedi, sadece onu dinledi. Dünyanın en önemli şeyini dinliyormuş gibi dinledi. Evrenin tüm gizemleri çözülmüş de onlar açıklanıyormuş gibi dinledi. Yapayalnız olduğu gecelerde yüzleştiği gerçekleri dinliyormuş gibi dinledi.
“Sen ve ben nasıl desem,” diyen Gökhan derin bir nefes aldı. “Neyse.”
Şarkının orijinalinde ikinci nakarattan sonra kısa bir solo geliyordu, ardından solist nakaratı iki kez daha söylüyordu ama Gökhan şarkıyı burada bitirdi.
Onun şarkıyı bitirdiğini fark eden Göksel boğazını temizledi. Bir şey söylemek için ağzını açtı ama kelimelerden yoksundu. Bir şeyler söylemek için kendini zorlamadı, sadece sustu. Telefonun ucundaki Gökhan’sa gitarını kucağından kaldırıp koltuğa yasladı. Göksel’in bir şeyler söylemesini bekledi fakat duyduğu tek şey sessizlik oldu. Sertçe yutkunan genç adam gitarının klavyesini bırakıp sehpadaki telefonuna uzandı.
“Göksel?” dedi Gökhan. “Orada mısın?”
Telefonunun ekranını açan genç adam Göksel’in hâlâ hatta olduğunu görünce rahat bir nefes aldı.
“Buradayım,” dedi Göksel kuru bir sesle. “Güzel bir performanstı.”
“Teşekkür ederim,” diyen Gökhan telefonunu yeniden kulağına yasladı. “Beğendin mi?”
“Beğendim, çok beğendim.”
“Sevindim.”
Göksel bir adım sesi duyunca, başını arkaya çevirip evin kapısına baktı. Kapıda duran annesi işaret parmağıyla sol bileğine vurduğunda Göksel başparmağını kaldırdı ve yeniden önüne döndü.
“Artık kapatmam lazım,” dedi Göksel. “Hazırlanıp çıkacağız.”
“Tamam,” diyen Gökhan sanki o kendisini görebilirmiş gibi başını salladı. “Size iyi gezmeler.”
“Teşekkürler.”
“O zaman görüşmek üzere. Kendine iyi bak.”
“Görüşürüz,” diye karşılık verdi Göksel. Bir saniye durduktan sonra devam etti: “Gökhan?”
“Efendim?”
“Bilmek isterim ve sıkılmasan da arayabilirsin, birincisinde açarım.”
Gökhan başını yere eğerken güldü. Onun gülüşünü duyan ve bu gülüşteki rahatlamayı hisseden Göksel de gülümsedi.
“Tamam,” dedi Gökhan. “Sen de arayabilirsin, ben de birincisinde açarım.”
“Aklıma not ettim. Görüşürüz.”
“Görüşürüz.”
Göksel telefonu kapatır kapatmaz çığlığa benzeyen ama daha sessiz olan ince bir ses çıkardı; Gökhan’sa koltuğa yaslanıp başını da koltuğun arkasına koydu ve saçlarını iki eliyle avuçlayıp güldü.
Bahçe sandalyesinden kalkan genç kadın boş fincanını da alarak arka kapıdan eve girdi.
“Sohbet epey keyifliydi anlaşılan,” dedi Engin.
“Öyleydi,” dedi Göksel çekinmeden. “Birkaç dakikaya hazır olurum.”
Fincanı mutfağa bırakan Göksel koşarak merdivenlerden çıkarken Engin onun arkasından baktı.
“Yüzünde güller açıyordu diyeceğim ama bu bile yetersiz kalır,” dedi Engin eşine dönüp. “Yüzünde gül tarlaları açmıştı. Binlerce hektarlık gül tarlaları! O kadar gülmek yanaklarını ağrıtmıyor mu?”
Onun bu cümlesi Güzin’i güldürdü. “Deli gibi hoşlandığı çocukla flört eden ve onunla epey keyifli bir telefon konuşması gerçekleştirmiş genç bir kızın yüz ifadesine sahipti,” dedi. “Ve hayır, yanaklarının ağrıdığını sanmıyorum ama kalbinin küt küt attığından eminim.”
“Bir tanesi evlendi, bir tanesi de sevgili yapmak üzere. Sen şu eşek sıpalarına bak! Daha dün bezlerini değiştiriyorduk, ne ara büyüdü bunlar? Yaşlı ve kıskanç hissediyorum.”
“Hayır, bilakis bir çocuk gibi davranıyorsun. Kabul etmek istemesek de ikisi de kocaman insanlar oldular ve hepimizin geçtiği yollardan geçiyorlar. Göksel de çok mutlu görünüyor, yaşlı ve kıskanç bir baba gibi davranmak yerine kızın için mutlu ol.” Koltuktan kalkan Güzin eşinin yanağını öptü. “Hadi kalkıp hazırlan, az sonra yola çıkacağız.”
“Yirmi iki yıllık babasıyım, bana böyle gülmedi.”
“Engin!” dedi Güzin sesini yükselterek. “Hazırlan.”
“Of be, tamam.”
Göksel üstüne beyaz puantiyeli lacivert elbisesini giyip saçlarını da büyük bir maşa tokayla ensesinde topladı. Beyaz omuz çantasının yanında profesyonel makinesinin çantasını ve analog kamerasının çantasını da alarak odasından çıktı. Koridorda Giray’la karşılaştı.
“Nakliyecileri arayayım mı?” dedi onun elindeki çantalara bakan Giray. “Bu makineleri ancak onlar taşır.”
“Ha ha ha,” dedi Göksel gözlerini kısarak. “Çok komik.”
“Oraya gezmek için gidiyoruz.”
“Siz gezmek için gidiyorsunuz, bense gezmek ve çekim yapmak için gidiyorum.”
“İnsanlar dinlenmek için tatile gidiyor, sen çalışmak için. Hadi bir tanesini ver de ben taşıyayım.”
“Teşekkür ederim,” diyen Göksel ona beyaz baget çantasını verdi. “Çok incesin.”
Giray eline tutuşturulan beyaz çantaya bakarken Göksel çoktan merdivenlerden inmeye başlamıştı.
“Makineleri kastetmiştim!” diye bağırdı Giray onun arkasından.
“O çantada da telefonum var,” diye cevap verdi Göksel. “O da bir teknolojik alet sonuçta.”
“Fotoğraf makineleri!”
“Teknolojinin çok gerisinde kalmışsın ağabeyciğim, telefonlarla da fotoğraf çekiliyor artık.”
“Seni var ya.”
Giray onun peşinden koşmaya başladığında Göksel çığlık atarak kapıya koşturdu.
“Ne oluyor yine?” diye bağırdı Güzin. “Giray merdivenlerde koşma oğlum, düşüp bir yerlerini inciteceksin. Ben az önce yirmi yedi yaşında kocaman bir adama merdivenlerden koşmaması gerektiğini ve düşüp bir yerlerini incitebileceğini mi söyledim gerçekten?”
“Kemik yaşı yirmi yedi,” dedi onun yanına gelen Engin. “Hâl ve hareketlerine bakacak olursak akıl yaşı maksimum yedi.”
“Bir haftadır iki çocukla uğraşıyormuşum gibi hissediyorum. Bana dejavu yaşatıyorlar.”
“Bundan on sene önce oldukları hâllerinden hiçbir farkları yok gerçekten.”
Engin ve Güzin çocuklarının peşinden bahçeye çıktığında onları gülerken buldular. Giray kolunu kardeşinin omzuna atıp onu kendisine çekmişti, Göksel de ağabeyinin kendi omzundan sarkan elini tutuyordu.
“Tam afacansın biliyorsun değil mi?” dedi Giray.
“Biliyorum,” dedi Göksel sırıtarak. “Senin yanında afacanlık yapmak hoşuma gidiyor.”
“Ne tesadüf, benim de.”
“Atışmanız yine kısa sürmüş,” dedi Güzin.
“Öyle oldu,” dedi Giray. Göksel’in beyaz çantasını onlara gösterdi. “Yeni çantam nasıl? Göksel hediye etti.”
“Harika,” dedi Engin. “Tam sana göre.”
“Değil mi? Bence de.”
Giray çantayı omzuna taktığında hepsi kahkahalarla güldü. O esnada evden çıkan Banu da eşinin omzuna taktığı çantayı gördü.
“Hoş geldin hayatım,” dedi Giray. “Çantam nasıl?”
“Muhteşem,” dedi Banu gülerek. “Bu senenin favori parçalarından. Modayı takip ediyorsun anlaşılan.”
“Elbette, moda benden sorulur.”
“Sizin goygoyunuz bitmez,” diye araya girdi Engin. “Ama gitmemiz gereken iki yer var, bu yüzden artık arabaya binip yola çıkabilir miyiz?”
Arabaya en son evin kapısını kilitleyen Güzin bindi, ailenin annesi de araca bindiğinde yola koyuldular. Meryem komşusuna, Tahsin de arkadaşlarıyla kıraathaneye gitmişti; evden son ayrılanlar Dinçerler olduğu için kapıları kapatıp kilitleme görevi de onlara kalmıştı. Bugün çok gezecek, fazlasıyla da yürüyeceklerdi ve Güzin’in ebeveynleri de yaşlı insanlar olduğu için onları hiç yormak istememişlerdi, zaten onlar da gelmeyeceklerini söyleyerek onlara iyi gezmeler dilemişlerdi.
Şoför koltuğunda Giray vardı, Engin de onun hemen yanındaki yolcu koltuğunda oturuyordu ve üç kadın da arka koltuğa geçmişti. Yazlık, Fethiye ilçe merkezinin dışında kalıyordu; bu yüzden biraz uzun bir yolları vardı ve bu yolu sohbet ederek geçirdiler.
Fethiye Kalesi’ne ulaştıklarında arabadan en son Göksel indi. Genç fotoğrafçı profesyonel fotoğraf makinesini çantasından çıkarıp boynuna asmakla uğraştığı için arabanın içinde biraz onaylandı ve araçtan diğerlerinden daha sonra indi.
“Kameramanımız da aramıza katıldı,” dedi Giray. “Fotoğraf makinesi bu şekilde boynundan sarkarken çok havalı görünüyorsun.”
“Teşekkür ederim,” dedi Göksel gülümseyerek. “Farkındayım.”
Dinçerler turistik gezilerine başladı. Diğerleri etrafı inceleyip kendi arasında sohbet ederek önden yürürken, Göksel de fotoğraf çekerek onların arkasından ilerliyordu. Arkasına bakan Güzin kızını birkaç adım geride gördüğünde rahatlayarak önüne döndü.
Kalenin kalıntılarına ulaştıklarında Göksel video çekmeye de başladı. Genç kadın büyük bir mimari hayranıydı ve bu tarz kale gibi eski ve büyük yapılar çok ilgisini çekiyordu; bu yerlerde fotoğraf ve video çekmekten de büyük keyif alıyordu.
“Yıkık dökük bir yer,” dedi etrafı inceleyen Banu. “Ama hoş. Manzarası çok güzel.”
“Tüm Fethiye insanın ayakları altında,” diye eşine katıldı Giray. “Çok güzel.” Göksel’e kısa bir bakış attı. “Göksel video çekimini bitirsin de bizi de çeksin. Hatıra kalır.”
“Çalışırken ne kadar ciddi görünüyor.”
“Yaptığı şeyi çok seviyor.”
“Ona hiç şüphe yok.”
Göksel birkaç video çektikten sonra ailesinin yanına ilerledi.
“Ne kadar çok şey çektin,” dedi Engin.
“Öyle oldu,” diye cevap verdi Göksel. “Burayı sevdim, güzel bir yer.”
“Bizi de çek,” diye araya girdi Giray. “Manzara çok güzel.”
Göksel aile üyelerini çekti, rica ettikleri bir kişi de onların hepsini çekti. Ardından geziye devam ettiler, kalenin farklı yerlerini de gördüler. Göksel oralarda da fotoğraflar ve videolar çekti.
Kale gezisini bitiren aile Amintas Kaya Mezarları’na geçti. Göksel buraya gelmeden önce burası hakkında araştırma yapmış, çekilen fotoğrafları incelemiş ve kafasında bir çekim taslağı oluşturmuştu. Mezarların mimarisini hayranlıkla inceleyen genç kadın hem profesyonel kamerasından hem de analog kamerasından fotoğraflar çekti hatta ağabeyinden kendisini çekmesini de rica etti ve Giray analog kameradan onun fotoğrafını da çekti.
Göksel burada da videolar çekti ve bu videoları kalede çektiklerinden daha çok beğendi. Hem kalede hem de burada çektiği görüntülere hazırlayacağı Muğla videosunda yer vermek için sabırsızlanıyordu.
“İnanılmaz bir yer,” dedi Giray. “Mimarisi muhteşem ve nasıl desem, karanlık bir havası var.”
“Kasvetli,” diye ona katıldı Banu. “Değişik hissettiriyor.”
“Ama çok bakımsız,” diye bir yorumda bulundu Güzin. “Oysaki değeri bilinmesi gereken bir yer.”
“Tarihimize sahip çıkmıyoruz ki,” dedi Engin. “Bakım yok, ilgilenen yok, umursayan yok. Turistler bile gelip burayı gezmiyor, varlığından bihaberlerdir.”
“Ne yazık ki. Biz gelip gördük, çok da iyi yaptık. Göksel şurada babanla beni de çeker misin kızım?”
Bir mezarı çeken Göksel onların yanına ilerledi. “Çekerim tabii,” dedi genç kadın. “Geçin bakalım çifte kumrular.”
Göksel bir mezarın önünde poz veren annesiyle babasının birkaç fotoğrafını çekti.
“Sen de gel,” dedi Engin. “Giray üçümüzü çeksin.”
“Ben gelmeyeyim mi?” dedi Giray üzgün bir sesle. “Evlendim diye dışlandım mı?”
“Seninle de çekiliriz oğlum. Göksel’den sonra da sen gelirsin hatta hep beraber de çekiliriz.”
“Peki.”
Göksel kamerayı ağabeyine verirken güldü ve annesiyle babasına ilerleyip onların arasına girdi. Bir dizini kırıp yere eğilen Giray onların birkaç fotoğrafını çekti.
“Sen gel bakayım,” dedi Güzin. “Seninle de birkaç tane çekilelim, sonra Göksel de aramıza katılır.”
“Ben çekerim,” dedi Banu.
Giray kamerayı eşine verirken onun alnına bir öpücük kondurdu ve ebeveynlerinin yanına gitti. Göksel köşede beklerken Banu onları çekti, sonra Göksel de onlara dahil oldu ve Banu hepsini birden çekti.
“Çok fazla poz verdim,” dedi Göksel gergin bir sesle. “Yeterli.”
Buradaki gezisini de bitiren aile üyeleri aşağı indiğinde vakit akşamüstüydü.
“Acıktınız mı?” diye sordu Engin.
Herkes acıktığını söyledi.
“O zaman size akşam yemeği ısmarlayayım,” dedi Engin. “Güzel bir restoran biliyorum. Hadi arabaya.”
Restorana doğru yola çıktıklarında yine arka koltukta oturan Göksel çok beğendiği birkaç fotoğrafı kamerasından telefonuna aktardı. Amintas Kaya Mezarları’nda çektiği bir mezar fotoğrafına bayılmıştı. Bu fotoğrafı hesabında paylaşmaya karar verip fotoğraf üstünde küçük düzenlemeler yaptı.
İşte, fotoğraf paylaşılmaya hazırdı.
Sosyal medya hesabına giren genç fotoğrafçı bu fotoğrafı paylaşılmak üzere seçti. Konum bilgisini fotoğrafa ekledi ve herhangi bir açıklama yazmadan fotoğrafı paylaşarak sayısı 700’ü geçen takipçilerinin beğenisine sundu. Yaz tatili başından beri hesabı aktif olarak kullanması, düzenli olarak fotoğraf atması hesaptaki takipçi sayısını ve dolayısıyla etkileşimi de arttırmıştı. Hesabının ellerinde bir çocuk gibi büyüdüğünü görmek Göksel’in çok hoşuna gidiyordu.
Dakikalar içinde deniz kenarındaki restorana ulaştılar. Giray arabayı restoranın önündeki boş park yerlerinden birine park ettiğinde hepsi araçtan indi.
“Fethiye’deki meşhur restoranlarımızdan birine geldik,” dedi Göksel mekânın tabelasına bakarak. “Burayı seviyorum.”
“Ben de öyle,” diyen Engin kızına kolunu uzattı. “Restorana girerken bana eşlik etmek ister misin cimcime?”
“Memnuniyetle,” deyip onun koluna girdi Göksel. “Hadi gidelim.”
Restorana giren aile üyeleri garsonun yönlendirmesiyle ortadaki bir masaya oturdu. Aslında denize bakan kenardaki masalara oturmak istiyorlardı fakat oradaki bütün masalar dolu olduğu için ortadaki masalardan birine oturmak zorunda kaldılar.
Menüye bakan Göksel balık yemeye karar verdi. Genç kadın balığı pek sevmezdi ve balık konusunda oldukça seçiciydi fakat bu restoranın balıklarının tadını beğeniyordu ve balık kokusunu alınca canı çekmişti.
“Ne yiyorsunuz?” diye sordu Engin.
“Ben balık yiyeceğim,” dedi Göksel. “Canım çekti.”
“Senin canın balık mı çekti?” dedi Güzin şaşırarak. “Kulaklarım bunu da mı duyacaktı?”
“Buranın balıklarını seviyorum ve şu an güzel bir balık kokusu var, canım çekti.”
“Çok faydalı,” dedi Engin. “Keşke hep yesen ama inadım inatsın, bir de hazırlaması çok zahmetli olduğu için hiçbirimiz uğraşmıyoruz.”
“Balık dışarıda yiyince güzel,” dedi Güzin eşine bakarak. “Önüne hazır konulunca yiyiliyor ama dediğin gibi kendin hazırlamak istediğinde çok zahmetli geliyor ve hiç hoşlanmıyorum.”
“Biraz daha balık hazırlama muhabbetine devam ederseniz fikrimi değiştireceğim,” dedi Göksel. “Bu konuyu burada kapatabilir miyiz? Lütfen?”
Masadakiler gülüştü.
“Tamam tamam,” dedi Güzin. “Kırk yılın başı balık yemek istemişsin, seni soğutmayalım.”
Göksel’in fikrinden etkilenen aile üyelerinin hepsi balık siparişi verdiler. Göksel yemekleri beklerken telefonunu çıkardı. Sosyal medya hesabından gelen yeni bildirimleri vardı. Uygulamaya girdiğinde onu yeni beğeniler ve yorumlar karşıladı. Her zamanki gibi beğenileri es geçen genç kadın yorumları açtığında onu şaşırtan bir isimle karşılaştı.
Gökhan fotoğrafına yorum yapmıştı: Olağanüstü.
Genç adam yorumunun sonuna bir tane de mavi kalp emojisi koymuştu.
Onun yorumunu okuyan Göksel genişçe gülümsedi ve içinin sıcacık olduğunu hissetti. Sanatçılığına hayran olduğu ve çok saygı duyduğu Gökhan’dan böyle güzel sözler duymak, iltifatlar almak genç kadın için çok önemliydi; aynı zamanda onu fazlasıyla mutlu ediyor ve motive olmasını sağlıyordu.
Gökhan’ın yorumunu beğenen Göksel ona cevap da verdi: Teşekkür ederim. Yorumunun sonuna da sarı kalp emojisi ekledikten sonra yorumu paylaştı.
“Bizim kızın yüzünde yine gül tarlaları açtı,” dedi Engin eşine. “Kesin Gökhan’la ilgili.”
“Muhtemelen,” dedi Güzin kızına bakarak. Gülümsedi. “Gerçekten çok mutlu görünüyor cimcime. Kokusu çıkar.”
“Merak ettim ama dediğin gibi kokusu çıkar.”
Göksel bir takipçisinin alkış ve kalp emojileri içeren yorumunu da beğendi. Fotoğrafına dakikalar içinde iki yorum ve 37 beğeni gelmesi genç fotoğrafçıyı çok sevindirmişti. Bu kadar kısa süre içinde bu kadar etkileşim alan fotoğrafları genelde ortalamanın üstünde beğeni sayısına ulaşıyordu ve Göksel bu fotoğrafın da onlardan biri olacağını hissetti.
Sadece saniyeler içinde Gökhan’ın yorumunu beğendiğine dair bir bildirim aldı. Birkaç saniye gülümseyerek bildirime baktıktan sonra telefonun ekranını kapatıp masaya koydu ve yumruk yaptığı elini çenesine yaslayıp sağ taraftaki denize baktı.
Göksel tatile geldikten sonra konuşamadıkları bir haftanın acısını bugün fazlasıyla çıkarmışlardı. Kalpleri hâlâ bir atıyordu, aralarında kaç yüz kilometre olduğunun hiçbir önemi yoktu.